10 Kasım 2009 Salı

Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli

Doğumunun 800. Yılı Münasebetiyle Çağını Aşan Büyük Anadolu Ereni:
Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli

Yüce Yaratıcı uluhiyeti gereği zaman ve mekân kayıtlarından yücedir. O’nun peygamberleri aracılığıyla gönderdiği mesajlar, özü itibariyle, zaman ve mekân sınırlarını aşar. O’nu bulan, O’nunla olan ve O’nun sırlarına/hikmetine erenler de zaman ve mekân üstü duyar, yaşar ve konuşurlar.

Bundan 800 yıl önce varlık iklimine gelen Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli böyle güzide şahsiyetlerden biridir. Çağlar onun söz ve fikirlerini eskitememiştir. Fiziken XIII. yüzyılda yaşamış olmasına rağmen duyuş ve düşünceleriyle asırlar boyu kitleleri etkileyerek varlığını bugüne kadar devam ettirmiştir.

Hakkında yapılan çalışmalarda ortaya konulduğu üzere, tarihi şahsiyeti bakımından, Hünkâr’ın ismi Muhammed veya Mehmet ise de o Bektaş adıyla meşhur olmuştur. Babası İbrahim b. Musa’dır. Horasan’da doğmuştur. Doğum tarihi ile ilgili farklı rivayetler varsa da Hacıbektaş ilçesi Halk Kütüphanesi’nde bulunan bir yazmadaki kayıtta 1208 yılı verilmektedir. Bilim çevrelerinde de büyük ölçüde bu kayıt benimsenmektedir.

Çocukluğu ve gençliği hakkında bilgiler çok sınırlıdır; bununla birlikte onun Türkistan piri Ahmed Yesevî çizgisine mensup derviş zümreleriyle beraberlik tesis ettiği, Yesevî’nin halifelerinden Kutbüddin Haydar’dan tasavvufî neşve aldığı muhakkak gibi görünmektedir. Aynı zamanda, çok muhtemelen, Bektaşlu adıyla anılan bir oymağın da reisi olmuştur. XIII. yüzyılda Cengiz istilası sebebiyle birçok Türkmen derviş zümresiyle birlikte Anadolu’ya gelerek Nevşehir-Kırşehir havalisindeki Sulucakarahöyük’e (bugünkü Hacıbektaş ilçesi) yerleşmiştir.

Hünkâr’ın 1239’da Baba İlyas ve Baba İshak önderliğinde gerçekleşen ve tarihe Babai Ayaklanması adıyla intikal eden isyana katılmadığı kesindir. İlgili kaynaklarda kardeşi Menteş’in bu isyana katıldığı ve öldürüldüğü ancak kendisinin bu isyanı iştirak etmediği kaydedilmektedir. Sulucakarahöyük’te zaviyesini kuran ve kendine has İslami-tasavvufi öğretileri topluma sunarak irşat faaliyetlerini yürüten Hünkâr, bölgedeki Hristiyanlarla da temasa geçerek onların ihtidasına vesile olmuş yahut buna zemin hazırlamıştır.

Hayatının sonuna kadar burada kalan Hünkâr bir taraftan insanları irşat ederken bir taraftan da çok sayıda halife yetiştirerek bunları Anadolu’nun dört bir tarafına yollamıştır. Bazı farklı tarihler verilmekle beraber, daha güçlü olan kayda göre, Hünkâr 1271 yılında adı geçen yerde Hak’ka yürümüş ve oraya defnedilmiştir.

Hünkâr’ın menkıbevî şahsiyeti ise kendi adıyla anılan Velâyetnâme’de çok detaylı olarak anlatılmaktadır. Buna göre Hünkâr, her şeyden evvel Hz. Ali soyundan gelmektedir. Babası İbrahim On İki İmamdan yedincisi Musa el-Kâzım’ın neslindendir. Bebekliğinde “Lâ ilâhe illallah, Muahammedün resûlallah Aliyyun veliyullah” demiş ve ağzından çıkan ilk söz bu olmuştur. Eğitim görmek üzere Lokman-ı Perende’nin mektebine verilmiştir. Hocası bir gün mektebe geldiğine Bektaş’ın yanında iki nurani zat görmüş, yanlarına yaklaştığında ise kaybolmuşlardır. Lokman’ın bunların kim olduğunu sorması üzerine Bektaş, sağına oturanın Hz. Muhammed, solunda oturanın Hz. Ali olduğunu, birinin Kur’an’ın zahirini, diğerinin ise bâtınını öğrettiğini ifade etmiştir. Ayrıca Lokman hacca gittiğinde birçok kez Bektaş’ı Kâbe’de namaz kılarken görmüş, Arafat’ta iken aklından evlerinde o günde “bişi” pişmekte olduğunu geçirdiğinde Hünkâr elinde tepsiyle “bişi” getirmiş, döndükten sonra kendisini tebrike gelen insanlara asıl Bektaş’ı tebrik etmeleri gerektiğini, onun hacı olduğunu” söylemiş, bundan sonra Hünkâr Hacı Bektaş diye anılmaya başlanmıştır.

Diğer taraftan Ahmed Yesevi, yaşlandığında, nefes evladı Kutbüddin Haydar Bedahşan’da esir düşmüş, bunun üzerine Allah’a dua ederek Kutbüddin’i kurtaracak bir “Hak eri” nasip etmesini dilemiş, Hacı Bektaş velayetini kanıtlayarak Kutbüddin’i kurtarmıştır. Onun yeterince olgunlaştığını gören Ahmed Yesevi kendisine halifelik sembolü olan başta taç olmak üzere “cihâz-ı fakr”ı vererek Anadolu’ya (Diyâr-ı Rûm) göndermiştir. Bunun için önce Mekke’ye giderek hac görevini yerine getirmiş, dönüşte Necef ve Kerbela’ya uğrayarak Anadolu’ya ulaşmıştır. Burada Rum erenlerine karşı kerametler göstererek velayetini kanıtlamış, avucundaki yeşil beni göstererek kendisinin “Ali sırrı” olduğunu söylemiştir.

Anadolu’da yerleştiği Sulucakarahöyük’te tekkesini kuran Hacı Bektaş, burada Seyyid Mahmud-i Hayrânî, Ahi Evran gibi Rum velileriyle irtibat kurmuştur. Ayrıca bölgede İslamlaşma faaliyetlerine girmiş, bilhassa Moğol otoriterlerinden bir kısmının Müslüman olmasını sağlamıştır. Bu arada başta Makâlât olmak üzere bazı eserler kaleme almıştır. Tekkesinde aralarında Seyyid Cemal Sultan, Kolu Açık Hâcim Sultan ve Baba Resul’ün de bulunduğu 360 halife yetiştirmiş, bunları Anadolu’nun değişik bölgelerine göndermiştir. Hak’ka yürüdüğünde, kendi cenazesini kendisi kaldırmıştır.

Hünkâr’ın tarihi şahsiyeti ile menkıbevi şahsiyeti iç içe geçmiş, vefatından sonra başta Abdal Musa olmak üzere halifelerinin gayretiyle geniş bir coğrafyaya yayılmıştır.

Hünkâr’ın biyografik hayatı gibi manevi hayatı, başka bir ifadeyle ilmi kişiliği de farklı değerlendirmelere konu olmuştur. Bazı kaynaklar onu klasik İslam tasavvufunu özümsemiş bir şahsiyet olarak sunarken kimileri de “kitabî İslam’dan uzak”, senkretik/bağdaştırmacı anlayışlara sahip sima olarak resmederler. Hakkında bilgi veren güvenilir kaynaklar, Velâyetnâme ve ona nispet edilen eserler dikkate alındığında Hünkâr’ın her şeyden önce samimi bir Müslüman olduğu, hatta yaşadığı Kırşehir-Nevşehir bölgesindeki gayrimüslimlerin İslamlaşmasına ciddi katkı yaptığı kesin bir realite olarak çıkar karşımıza. Diğer taraftan onun İslam anlayışının tefsir, hadis, fıkıh, kelam gibi ilimlere dayalı bir özellik arz etmekten çok bir halk İslamı ve Ahmed Yesevî geleneği üzerine kurulu tasavvuf temelli nitelik taşıdığı görülür. Nitekim kütüphanelerde pek çok yazma nüshası bulunan ve ona aidiyeti en güçlü eseri olan Makâlat’ta insanın kendisini nefsani zaaflardan arıtarak dört kapı kırk makamdan geçmek suretiyle Allah’a ulaşma yolu anlatılır. Hünkâr’ın fikri kişiliğine dair bir cümle ile şuna da işaret edilmelidir ki onun yaşadığı ve ortaya koyduğu İslam’da İmamiyye Şiası’na ait unsurlar hemen hemen hiç yoktur. Velâyetnâme’de soyunun Hz. Ali’ye dayandırılması sadece sözü edilen yapıya mahsus bir keyfiyet değildir.

Sonuç olarak Hünkâr, devrin kaynaklarında büyük izler bırakmamış olmakla birlikte vefatından sonra ünü yayılarak ismi etrafında büyük bir kült oluşmuştur. Araştırmacılara göre bu kült, hayatta iken bizzat Hünkâr’ın da içinde bulunduğu Haydarî tarikatı dervişlerinin gayreti ile şekillenmiştir. Osmanlı sultanları Yeniçeriliği kurarken onun gaziler arasındaki yerini dikkate alarak ocağı ona bağlamış, böylece Hünkâr’ın şöhreti giderek yayılmıştır.

Kaynaklarda Hünkâr’a nispet edilen bazı eserler vardır. Bunların ona aidiyeti şüpheli olmakla beraber, bu eserlerin en azından onun içinde bulunduğu kültürel havza ile ilişkili olduğu muhakkaktır. Sözü edilen eserlerden öne çıkanlar şunlardır: 1. Makâlât. Birçok neşri yapılmış olan eser, söz gelimi, Hünkâr’ın soyundan geldiğine inanılan Veliyettin Ulusoy’dan alınan nüshaya dayalı olarak Türkiye Diyanet Vakfı tarafından (nşr. Ali Yılmaz vdğr., Ankara 2007) basılmıştır. 2. Besmele Tefsiri. İlk defa Rüşdü Şardağ tarafından yayımlanan eser, yine Türkiye Diyanet Vakfı tarafından belirtilen seri arasında (nşr. Hamiye Duran, Ankara 2007) neşredilmiştir. 3. Fatiha Tefsiri. Eser Hüseyin Özcan tarafından neşredilmiştir (İstanbul 2008). 4. Kitabü’l-Fevâid. Hünkâr’ın özlü sözlerinden oluşan eser İstanbul’da (1959) yayımlanmıştır.

Burada son olarak Hünkâr’ın her biri sayfalarca açıklamaya konu olacak nitelikteki çağları aşan, ölümsüz sözlerinden bazı örnekler verilebilir:

*Marifetullah ehlinin ilk makamı edeptir.

*Bir olalım, iri olalım, diri olalım.

*Okunacak en büyük kitap insandır.

*İlimden gidilmeyen yolu sonu karanlıktır.

*Düşmanlarınızın da insan olduğunu unutmayınız.

*İnsanın cemali sözünün güzelliğidir.

*Fazilet dinim, muhabbet esasım, ilim silahımdır.

*Tevekkül örtüm, kanaat hazinem, doğruluk karargahımdır.

*Gerçek dervişlik incitmeyi hak edeni de incitmemektir.

*Beş şey bahtiyarlığın delilidir: Doğru sözlülük, doğru davranış, doğru düşünce, doğrularla beraberlik, ailesi için helal kazanç peşinde olmak.

*Cennet kazanmak için yapılan ibadet merduttur (ibadetin özüne aykırıdır).

*Bir insanı kalben yaralamak onu fiziken yaralamaktan daha ağırdır.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Ekim 2009 sayısında yayınlanmıştır.

Doç. Dr. İlyas Üzüm
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Denge Eksenli Dindarlık

Günlük dilde hemen hepimiz değişik alanları ilgilendirse de “mutedil oluşu”, “istikrarı”, “eşitliği”, “adaleti” ifade etmek üzere “denge” kavramını sıkça kullanırız. Hangi alanla ilgili olursa olsun “denge” kavramı genelde “olumlama” veya “idealize etme” gibi hedef, özlem ve tasavvurlarımızı dile getirmede başvurduğumuz bir sözcüktür. “Denge” ya da “dengeli oluş” hangi konseptte kullanılırsa kullanılsın, bireysel ya da toplumsal ilişkilerin nitelenmesinden, siyasal, ekonomik, sosyal olaylara hatta daha öz bir ifadeyle mebde ve meada yönelik ilişkiler bütününün müspet-menfi açıklanmasında dillendirilen kilit kavramlar olarak belirginlik arz etmektedir. Diğer taraftan “dindarlık” terimi de belki geçmişten günümüze değin en çok tartışmalara konu olan ve içeriği farklı şekillerde doldurulmaya çalışılan bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Şüphesiz bu kavramın içeriği ön kabullere ve benimsenen dinin mesajlarına göre farklı şekillerde doldurulmaya oldukça elverişlidir. Şunu öncelikle belirtelim ki, İslam dini açısından olaya bakıldığında “dindarlık” formunu, din mensupları veya diğer kimselerin değil bizzat dinin kendisinin çizdiği ve çizilen bu formun sunu ve ölçütleri temelinde kişinin dindar ya da dindar olmayışının tespit edildiği görülür. Bu itibarla dindarlık subjektif değerlerden uzak nesnel/objektif ölçütleri olan bir durumdur. Bu ifadelerden, dindarlığın öznel bir olgu boyutunun göz ardı edildiği intibaı belirmemelidir. Burada dindarlığa konu olan eylem veya davranıştaki iyi niyet ve samimiyetten ziyade eylemin oturduğu zeminin meşruiyeti üzerinde durulmaktadır.

İnsanlık tarihine şöyle bir göz atıldığında, “yaratıcı-insan”, “insan-çevre”, “birey-toplum” ilişkilerinin hemen hepsinde zaman zaman ifrat ve tefrite bir başka ifadeyle aşırılığa kaçıldığı görülür. Şüphesiz bu doğal/fıtri zeminden/dengeden sapılmasında çoğu zamana iyi niyet ve samimiyet de söz konusu olagelmiştir. Ancak hemen ifade edelim ki, din iyi niyetle de olsa dengeden sapmayı onaylamaz. Zira her sapma/aşırılık neticede bir olumsuzluğu beraberinde getirecektir.

İnsanın gerek çevresiyle gerekse Yaratıcı ile olan ilişkilerinden haz alabilmesi ve hedeflenen sonuçlara ulaşabilmesinde de söz konusu ilişkilerin denge eksenine oturtulması önemli bir ölçüttür. Konuyu din/dindarlık/ibadet açısından ele aldığımızda geçmişten günümüze değin Yaratıcı-kul ilişkilerinin niteliği ve niceliğinin çeşitli tartışmalara zemin teşkil ettiğini görürüz. Öyle ki daha dindar ya da abid nitelemesini hak edebilme/kazanabilme adına dünyayı ilgilendiren ve de hayatın fıtrata uygun bir düzlemde sürdürülebilmesi için gereklilik arz eden unsurların Yaratıcı/din adına terk edilişi, zaman zaman karşılaşılan tablolardır. Bütün bu terk edişler sarmalı, ibadet kapsamında ve de kulluk gereği olarak samimi bir telakkiye dayandırılmıştır da. Diğer taraftan mebde ve mead dengesini, mebde lehine bozup var oluş/varlık amacını mebde bitimli okuyup meadı terk eden ve bu okuyuşa dinden de referans bulma eğiliminde olanlar tarih boyunca hep var olagelmiştir. Her iki davranış biçiminin de dinimizin denge/itidal/vasat nitelemesine uygunluk arz etmediği açıktır. Her şeyden önce Yüce Allah, Yaratıcı-kul, kul-evren, kul-kul ilişkilerinde dengeyi/dengeli olmayı makbuliyet ölçütü olarak bizlere sunmuştur. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de İslam dinine mensup insanlar âdeta tanımlanırken, “Böylece, sizler insanlara birer şahit (örnek) olasınız ve peygamber de size bir şahit ( örnek) olsun diye sizi orta bir ümmet yaptık…” (Bakara, 143) buyurulması dikkat çekicidir. Ayetteki “Orta ümmet” ifadesinin, her yönüyle dengeli bir ümmet olarak açılımı yapılabilir. Dünyaya, evrene, insana, mala ve mülke bakışta, ahireti algılamada, ibadette, orta/dengeli bir kitle… Yüce Yaratanın, Muhammed ümmetinin nitelikleri arasında dile getirdiği bu denge, sadece insana özgü bir nitelik değil aynı zamanda evrene de has bir durumdur. Zira evrenin en önemli ama fiziksel açıdan oldukça küçük bir varlığı olan insanda gözetilen bu dengenin kâinatın tanziminde dikkate alınmaması düşünülebilir mi? Elbette düşünülemez. Evren ve içindekilerin konum ve fonksiyonları göz önünde bulundurulduğunda hemen her şeyin bir denge zeminine oturtulduğu aşikârdır. Nitekim “Göğü Allah yükseltti ve mizanı (dengeyi) O koydu. Sakın dengeyi bozmayın.” (Rahman, 7-8) ayeti, ifade etmeye çalıştığımız bu dengeyi gayet anlamlı bir şekilde dile getirmektedir. Dolayısıyla evrendeki hemen her şey, Yaratıcı Kudret tarafından kül’den cüz’e, zerreden kürreye denge eksenine oturtulmuştur. Bu itibarla dünyevi-uhrevi-dinî hayata yönelik uğraş ve beklentilerde denge unsuru daima göz önünde bulundurulmalıdır. Sevgimiz, yergimiz, harcamamız, ibadetimiz, dünyaya ve ahirete bakışımız bu denge unsurundan asla sapmamalıdır. Zira bu bakış ve tutum, sahih ve makbul bir dindarlığın gereğidir. İbadetler özelinde namazın belirli vakitlerde farz kılınışı (Nisa, 103), hemen Kur’an’ın başlangıç suresinde özellikle namazlarda gönüllerden dillerimize dökülen “bizi doğru yola erdir...” (Fatiha, 6) duası, cimrilik ve israfa kaçmaksızın infakta orta yolun izlenmesi (Furkan, 67), “Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma…” (Kasas, 77) öğüdü, hayatı bütünüyle kapsayan bir denge anlayışının, kuşatıcı bir perspektifin tezahürleri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Birer örnekleme kabilinden zikrettiğimiz bu mesajları yanında dinin, bütünüyle dengeli bir ilişkiyi öncelediği ve öğütlediği görülür. Bu bağlamda alemlere rahmet olarak gönderilen ve dinin yaşanılabilirliğini beşere öğreten/gösteren Peygamberimiz’in hayatında ve söylemlerinde de denge eksenli bir dinin/dindarlığın esas olduğunu görürüz. Ondan (s.a.s.) aktaracağımız örnekler, aslında hemen her konuda dengeli olmamız başka bir ifadeyle din/ibadet adı altında da olsa fıtrat ve takatimizi zorlamamamız gerektiğini bizlere ifade etmektedir. Gerçek şu ki, çağımız insanın zihin ve gönül dünyası, din/dindarlık/dünyevileşme/modernite adına çeşitli esintiler tufanına âdeta mağlup/mahkum olmak üzeredir. Söz konusu esintilerin, sağlam ve sağlıklı bir zeminde okunması ve algılanmasında, zarar ve yarar bağlamında ayıklanmasında, dinin/ilahî mesajların sunacağı denge eksenli anlama/okuma/algılamanın ayrı bir önemi olduğu kanısındayız. Aktaracağımız örnekler, söz konusu algılama ve anlama konusunda bizlere bir fikir vermekte, var oluş amacından sapmadan dünya ve ahirete yönelik tasavvur ve yol haritamızın şekillenmesinde temel paradigmayı oluşturmaktadır. Söz konusu örneklerden birisi şöyledir: Sahabeden üç kişi Hz. Peygamber’in ibadetini öğrenmek üzere onun zevcelerinin evlerine gidip istedikleri bilgiyi aldıktan sonra, daha çok ibadet etmeleri gerektiği kanaatine vardılar. Onlardan biri: Gecelerin tamamını namazla geçireceğini, diğeri yıl boyunca oruç tutacağını, üçüncüsü de, kadınlardan uzak durup hiç evlenmeyeceğini söyledi. Onlar böyle konuşurlarken yanlarına Sevgili Peygamberimiz gelerek: “Siz şöyle şöyle söyleyen kimselersiniz. Bilmiş olunuz ki vallahi ben Allah’tan en çok korkanınız ve en fazla korunanınızım. Ancak ben bazen (nafile) oruç tutarım bazen de tutmam. (Gecenin bir kısmında) namaz kılarım ve (bir bölümünde ) uyurum. Kadınlarla da evlenirim. (İşte benim yolum, budur). Artık benim yolumdan kim yüz çevirirse benden değildir.” (Müslim, Nikah, 1) buyurmuştur. Hadise konu olan sahabenin Allah’a ibadet etme niyet ve samimiyetlerinden asla şüphemiz yoktur. Ancak dinimiz, Yüce Rabbimiz/kutsal adına da olsa insan takatini zorlayacak bir eylemi, ritüeli, fıtrata uygun hususları terk edişi onaylamayarak dengeli olmayı işar ediyor. Aynı zamanda bu tür davranışların, her ne kadar niyet sahih de olsa “dindarlık” olarak telakki edilemeyeceği gerçeği de ortaya çıkmaktadır.

Sevgili Peygamberimiz hemen her alanda dengeli olmayı isterdi. (Buhari, Rikak, 18, İman, 29) Bu çerçevede kendileri, diğer hususlarda olduğu gibi toplumsal ilişkilerinde, aile ve ibadet hayatında dengeli bir yol izlemiş, ne tamamen kendini ibadet ve meşguliyetlere kaptırarak ailesini ihmal etmiş ne de tamamen ailesiyle meşgul olarak ibadet ve vazifelerini aksatmıştır. Siret-i Nebi dikkatle incelendiğinde onun (s.a.s.) günlük vaktini, ibadet, istirahat, aile hayatı ve günlük meşgaleler için nasıl düzenli bir şekilde taksim ve tanzim ettiği ve bu planlamada “her hak sahibinin hakkının adilane/dengeli bir şekilde gözetilmesi” ilkesine riayet edildiği görülür. Yine Aişe validemiz şöyle anlatır: Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bir hasırı vardı, geceleri perde yapıp gerisinde namaz kılardı, gündüzleri de yayıp üzerine otururdu. Halk da Rasulüllah (s.a.s.)’ın yanına gelip aynen onun gibi namaz kılmaya başladılar. Sayı gittikçe arttı. Bunun üzerine Allah Rasulü, onlara yönelerek şunları söyledi: “Ey insanlar, takat getireceğiniz işleri yapın. Zira siz (dua ve ibadet etmekten) usanmadıkça Allah da sevap yazmaktan usanmaz. Allah’a en hoş gelen amel, az da olsa devamlı olanıdır.” Hadisi nakleden ravi der ki: Muhammed (s.a.s.) ailesi bir iş yapınca onu sabit kılardı (artık terk etmez ona devam ederdi). (Buhârî, İman, 16, Rikâk, 18; Müslim, Salât, 283; Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl, 1; Ebu Dâvud, Salat, 317) Bir başka hadisinde “Bu din kolaylıktır. Hiç kimse (amellerim eksiksiz olsun diye) kendini zorlasın da din, ona galip gelmesin (ve zorlanıp büsbütün amelden kesilmesin). Öyleyse orta yolu takip edin...” (Buhârî, İman, 29) buyurarak, dindarlık adına da olsa fıtratın zorlanmaması, aşırılığa düşülmemesi gerektiğine vurgu yapmıştır.

Hz. Peygamber’in eşlerini de bu dengeli din/hayat anlayışına çekmeye çalıştığının örneklerinden biri şu hadisedir: Enes der ki: “Hz. Peygamber (s.a.s.) mescide girmişti ki, iki direk arasına gerilmiş bir ip gördü. “Bu da ne?” diye sordu. Bu, Zeyneb’in (Hz. Peygamber’in eşi Zeynep bint Cahş validemiz) ipidir, namaz kılarken uykusu gelince buna takılıyor (ip onun düşmesini önlüyor)” dediler. Hz. Peygamber, “Hayır (olmaz) çözün ipi. İstekliyken namaz kılın, uykunuz gelince de yatın” diye emretti. (Buhârî, Teheccüd, 18; Müslim, Müsâfirîn, 219; Ebu Dâvud, Salât, 308) Hz. Aişe diyor ki: “Yanımda Beni Esed kabilesinden bir kadın vardı. Bu sırada Hz. Peygamber içeri girdi ve: “Bu kimdir?” diye sordu “Falancadır, geceleri hiç uyumaz, (ibadet eder)” dedim. Rasulüllah: “Gücünüz yettiği kadar amel edin. Allah’a andolsun ki, siz (ibadet yapmaktan) usanmadıkça, Allah da (sevap vermekten) usanmaz. Allah’a en hoş gelen dinî amel, kişinin devamlı olarak yaptığı ameldir.” buyurdu. (Buhârî,Teheccüd, 18; Müslim, Salâtu’l-Musâfirin, 222-221; Nesâî, Salatu’l-Leyl, 17)

Aşağıda nakledeceğimiz olayda da Rasulüllah’ın nasıl dengeli bir dindarlık anlayışını tavsiye ettiğinin bir örneği görülmektedir. Peygamberimiz Selman’la Ebu’d-Derda’yı kardeş yapmıştı. Selman bir defasında Ebu’d-Derda’yı ziyaret etti. Evde, Ebu’d-Derda’nın hanımını pejmürde bir kıyafet içinde buldu. “Bu halin nedir?” diye sordu. Kadın: “Kardeşiniz, Ebu’d-Derda’nın dünya ile alakası kalmadı” diye açıkladı. Ebu’d-Derda geldi ve Selman’a yemek getirerek: “Buyur, ye!” dedi ve ilave etti: “Ben orucum!” Selman: “Hayır sen yemezsen ben de yemem” dedi. Beraberce yemeği yediler. Akşam olunca Ebu’d-Derda, Selman’dan gece namazı için müsaade istediyse de, Selman: “Uyu” dedi. Beraber uyudular. Bir müddet sonra Ebu’d-Derda namaza kalkmak istedi. Selman tekrar: “Uyu!" dedi. Uyudular. Gecenin sonuna doğru Selman “Şimdi kalk!" dedi. Kalkıp beraber namaz kıldılar. Sonra Nebevi iklimi iyi analiz etmiş olan Selman şu nasihatte bulundu: ‘Senin üzerinde Rabbinin hakkı var, nefsinin hakkı var, ailenin de hakkı var. Her hak sahibine hakkını ver." Ertesi gün Ebu’d-Derda, durumu Hz. Peygamber’e anlattı. Rasulüllah,"Selman doğru söylemiş” buyurdu. (Buhârî, Edeb 86; Tirmizî, Zühd, 63, Hadis no: 2413)

Rasulüllah (s.a.s)’ın kâtiplerinden Ebu Rib’î Hanzala İbni Rebî’ el–Üseydî şöyle demiştir: Ebu Bekir benimle karşılaştı ve bana:

- Nasılsın, ey Hanzala? diye sordu. Ben de:

- Hanzala münafık oldu, dedim. Ebu Bekir:

- Sübhanallah, sen ne diyorsun? dedi. Ben cevaben dedim ki:

- Bizler, Rasulüllah’ın yanında bulunuyoruz. Bize cennet ve cehennemden bahsediyor, sanki gözlerimizle görüyormuşuz gibi oluyoruz. Onun huzurundan ayrılıp çoluk çocuğumuzun yanına ve işlerimizin başına dönünce, çok şeyi unutuyoruz. Ebu Bekir dedi ki:

- Allah’a yemin ederim ki, biz de benzeri şeylerle karşı karşıyayız. Ben ve Ebu Bekir birlikte yola düştük ve Rasulüllah’ın huzuruna girdik. Ben: Ey Allah’ın Rasulü! Hanzala münafık oldu, dedim. Rasulüllah : “Bu ne demek?” dedi. Ben: Ya Rasulüllah! Senin yanında bulunuyoruz, bize cennet ve cehennemden bahsediyorsun; sanki onları gözümüzle görüyor gibi oluyoruz. Senin huzurundan çıkıp da çoluk çocuğumuzun yanına ve işimizin başına dönünce, çoğunu unutuyoruz, dedim. Bunun üzerine Rasulüllah (s.a.s.): “Nefsimi kudretiyle elinde bulunduran Allah’a yemin ederim ki, siz, benim yanımda bulunduğunuz hâl üzere devam edip zikir üzere olabilseydiniz, yataklarınızda ve yollarınızda melekler sizinle musafaha ederlerdi. Fakat ey Hanzala, bir saatinizi ibadete, bir saatinizi de dünya işlerinize ayırınız.” buyurdu ve bu sözünü üç defa tekrarladı. (Müslim, Tevbe, 12-13. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet, 59) Peygamberimiz insanlara hitap ederken, ayakta duran bir adam gördü ve onun kim olduğunu sordu. Ashap: - O, Ebu İsrâîl’dir. Güneşte durmayı, oturmamayı, gölgelenmemeyi, konuşmamayı ve sürekli oruç tutmayı adamıştır, dediler. Bunun üzerine Rasulüllah: “Ona söyleyiniz! Konuşsun, gölgelensin, otursun ve orucunu tamamlasın.” buyurdular. (Buhârî, Eymân, 31; Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Eymân, 19)

Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, gerek Peygamberimiz’in gerekse dinî geleneğimize yön veren âlimlerin hayatlarında yer almış bulunan bu tür örnekleri çoğaltmak mümkündür. Bütün bu aktarılanlar, dengeli bir ibadet hayatı ve denge eksenine oturtulmuş sahih bir dindarlık anlayışı konusunda bizleri yönlendirmektedir. Bedensel ve zihinsel dinginlik, ibadetten alınacak haz ve lezzeti ziyadeleştirecektir. Böylesi bir durum da şüphesiz dünyaya, evrene, insana ve dine bakışımızdaki denge olgusu ile yakından ilintilidir. Aslında bu eksene oturmuş denge anlayışı, kapsamlı bir ibadet anlayışını da beraberinde getirmektedir. Niyetin, samimi ve Allah için olduğu takdirde fıtrat ve takati zorlamayan, dinî sabitelere aykırı düşmeyen hiçbir eylem ve davranışımızın ibadet kapsamı dışında kalmayacağını belleğimizde daima diri tutmalıyız. Diğer taraftan bu tür örnekler bağlamında ibadet anlayışı ile de olsa insan fıtrat ve takatini zorlayan hiçbir eylem veya davranışın dindarlık olarak nitelendirilemeyeceği sonucu ortaya çıkmaktadır.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Ekim 2009 sayısında yayınlanmıştır.

Dr. Yaşar Yiğit
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Hac Yolcusunun Azığı ve Bereketi

Hac ibadetinin insan hayatı üzerinde özel bir yeri vardır. Bu nedenle kişi kutsal beldelere karşı daima bir arzu, özlem, aşk ve ümit içinde yaşamaktadır. İslam dini; öncelik sırasına göre nerede olursa olsun Kâbe’ye doğru yönelerek günde beş vakit namaz kılınmasını emretmiştir. Sonra hali vakti yerinde olanların, ömründe bir defa Beytullah’ı ziyaret etmeleri istenmiştir. Böylece mümin, günde birkaç kez kıblenin merkezi olan Kâbe’ye yönelerek namazını kılmaktadır. Bu hasret ve arayış, onu hac ibadetine karşı daha duyarlı bir duruma getirmiştir. Böylece hacca gitme imkânına kavuşanlar, kutsal yolculuk için özel hazırlıklar yapmaktadırlar. Bu hazırlıklar insanların bulunduğu bölge ve iklime göre farklılık arz edebilir. Takdir edileceği üzere harem bölgesinden hac yapanlarla dünyanın diğer değişik yerlerinden gelenlerin hazırlıkları aynı olmaz. Doğal olarak uzaktan gelenlerin ulaşım, ikamet, yemek, içmek, sağlık, giyim ve kuşam gibi çeşitli maddi ihtiyaçları söz konusudur. Diğer taraftan bunların ibadet, irşat, rehberlik ve ruh dünyalarına yönelik beklentileri de göz ardı edilemez. Bu itibarla kişi; bu kutsal göreve çıkmadan önce bazı konularda daha tedbirli ve dikkatli olmak zorundadır. Şu günlerde İslam dünyası yeni bir hac mevsimine daha yaklaşmış bulunuyor. Buna göre; ülkemizden hacca gideceklerin ilk çıkışları, 20 Ekim 2009 tarihinde planlanmıştır. Bu müstesna yolculuğun özlemini yaşayan hacı adaylarına ve görevlilere yararlı olur düşüncesiyle birkaç hususu paylaşmak istiyorum.

Belirli Zaman ve Mekân: İslam dininde meşru kılınan ibadetler, genel olarak belirli bir zamanla kayıtlı kılınmıştır. Vakit, cuma ve bayram namazları ile oruç, zekât ve kurban gibi ibadetler ancak belirlenen zaman dilimlerinde ifa edilmektedir. Tıpkı bunun gibi hac ibadeti de belirlenmiş mekânlarda ve zamanda yerine getirilmektedir. Nitekim Kur’an-ı Kerim ayetleri ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’in uygulamaları da bunu göstermektedir: Konuya ışık tutmak bakımından şu ayet mealini hatırlatmakta yarar vardır: “Hac bilinen aylardadır. Kim o aylarda hacca karar verip niyet ederse, bilsin ki hac sırasında kadına yaklaşmak, günaha sapmak ve tartışıp çekişmek yoktur. Ne hayır işlerseniz Allah onu bilir. Azık edinin; kuşkusuz azığın en hayırlısı takvadır. Öyleyse bana saygı duyun, ey akıl sahipleri!” (Bakara, 197) Görüldüğü gibi insanların dikkati, hac mevsimine çekilmektedir. Bu mevsim, belirli aylar olarak ifade edilmiştir. Hac mevsimini kapsayan bu aylar; şevval, zilkade ve zilhicce ayının ilk on günüdür. İşte bu döneme, “hac mevsimi” denmiştir. Abdullah bin Ömer’in naklettiği bir hadis-i şerifte de; yine hac ayları; “şevval ve zilkade ayı ile zilhiccenin ilk on günü” olarak açıklanmıştır. (Buhari, Hac, 33) Ayet ve hadislerden de anlaşıldığı gibi hac farizası ancak bu günlerde ifa edilebilir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu süre içinde hac ibadetinin nasıl ve hangi yerlerde yapılacağını Veda Haccı esnasında bizzat beraberinde hac yapan binlerce ashabına uygulamalı olarak göstermiştir. Ayrıca Hz. Ebu Bekir’i hac emiri tayin etmiş ve haccın nasıl yapılacağını anlatmakla görevlendirmiştir. İslam toplumu asırlar boyunca dinî teamül haline gelen bu uygulamaya devam etmiştir. Hal böyle olunca “Hac bilinen aylardadır” şeklindeki mutlak ifadeye bakarak bu görevin; belirtilen zaman diliminin dışında da ifa edilebileceğini iddia etmek doğru değildir. Bazı sıkıntıları azaltmak veya ortadan kaldırmak gerekçesi de; haccın daha geniş bir süreye veya başka aylara yayılabilmesi için yeterli bir sebep olamaz. Bu tür bir tutum ve ısrar Kur’an ayetlerine ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’in fiili uygulamasına aykırıdır. Dört halife dönemi başta olmak üzere bugüne kadar gelip geçmiş bütün Müslüman bilginlerin görüşleri de böyle bir uygulamaya izin vermemiştir. Hal böyle olunca, 1400 yıldan bu yana yürütülen bir fiili duruma rağmen başka aylarda hac yapmakta ısrar etmenin hiçbir bilimsel dayanağı olamaz. Esasen bugün karşılaşılması muhtemel güçlükleri ortadan kaldırmak için gerekli imkânlar mevcut iken temeli olmayan bir gerekçede ısrar etmek gereksiz ve yanlıştır. Ayrıca unutmayalım ki bu ibadetin belirtilen zaman dilimi ile gösterilen kutsal yerlerin dışında yapılması; haccın dinî, ahlaki, sosyal ve siyasi işlevini de zayıflatacaktır. (Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir; c.1, s. 208)

Maddi Hazırlık Yapmak: Hacca gitmeye karar veren kimse, yola çıkmadan önce hazırlıklarını gözden geçirmelidir. Özellikle tercih ettiği hac organizasyonunu incelemeli, tanımalı ve ona göre kararını vermelidir. Bu cümleden olarak yol arkadaşını seçmek, hangi kategori ile gideceğini belirlemek, yeteri kadar yol harçlığını yanına almak ve nerede kalacağını seçmek önem arz etmektedir. Böylece ömründe ilk kez önüne çıkan bu fırsatı, daha düzenli ve güvenilir bir organizasyon ile değerlendirmelidir. Buna göre; ülkemiz hac düzenlemesi göz önünde bulundurulduğunda normal, müstakil ve otel kategorileri söz konusudur. Bunlardan müstakil bölüm seçilebilir. Zira müstakil ve otel kategorilerinde, aile ortamında bir odada kalmak mümkündür. Ne var ki bazıları, maddi şartları uygun olduğu halde normal kategorilere kayıt yaptırmaktadır. Bunun anlamı; hac mevsimindeki ikametlerde, beş veya yedi kişiyle birlikte bir odada kalmak ve buradaki temizlik mekânlarını paylaşmak demektir. Kişi, başlangıçta hacca gitmenin heyecanıyla bu durumu kabul edebilir. Oysaki basit ve sade gibi görünen bu karar sonradan birçoğunun şikâyetine neden olmaktadır. Zaten hac mevsimi sayılı günlerden ibarettir. Geriye dönüp yanlışı telafi etmek mümkün olamamaktadır. Üzülerek belirtmeliyiz ki kimi insanlar işin maddi ve fiziki şartlarını iyi analiz edemediği için ikamet yerlerine intibak edememektedir. Çoğu kez çevresiyle tartışmakta ve strese girmektedir. Dolayısıyla başkalarını da rahatsız etmektedir.

Esasen evlerin fiziki yapılarına ve olumsuzluklarına yoğunlaşan bu tür insanları ikna ve tatmin etmenin sınırı da yoktur. Çünkü ikamet ettikleri binaların, büyük bir bölümü sadece hac mevsiminde kullanılmaktadır. Hal böyle olunca eksiksiz ve kusursuz ev bulmak gerçekten zordur. Bu gerçekleri kabul etmek istemeyenler, doğal olarak hac günleri boyunca gerginlik ve huzursuzluk yaşayabilir. Şüphesiz ki bu atmosfer hac ibadetini de olumsuz etkilemektedir. Tekrar hatırlatalım ki hac günleri sakin ve huzur içinde geçirilmelidir. Maddi sıkıntıları aşarak gönül dünyasıyla başbaşa kalmalıdır: “Kim o aylarda hacca karar verip niyet ederse, bilsin ki hac sırasında kadına yaklaşmak, günaha sapmak ve tartışıp çekişmek yoktur.” Buyrulmaktadır. Dolayısıyla insan, bu ibadete niyet edip başladığı andan itibaren sözlerinde, tutum ve davranışlarında, ilişkilerinde daha dikkatli ve temkinli olmak zorundadır.

Manevi Hazırlık Yapmak: Yukarda mealini aldığımız ayetteki “azık edinin” ifadesi; maddi azığın yanında hayırlı ameller işleyerek ahiret hazırlığı yapın anlamında da yorumlanmıştır. Ancak ayetin hemen devamında da, “azığın en hayırlısı takvadır” hükmünün yer aldığı görülmektedir. Aslında takva, Kur’an-ı Kerim’in üzerinde yoğun olarak durduğu ve toplam 216 yerde tekrarlanan bir kavramdır. Sözlüklerde; “insanın, ibadet ve güzel işler yaparak kendisine acı verecek durumlardan korunması” şeklinde tarif edilmiştir. Dinî yönden de Allah’a saygı, O’nun koyduğu kuralları ihlal etmekten sakınma, ağırbaşlılık, tevazu, insanların şeref ve haysiyetlerini korumak gibi çok zengin anlamlar taşımaktadır.

Burada takvanın “hayırlı azık” şeklinde nitelendirilmesi onun önemine ve derinliğine işaret etmektedir. Hac ibadetiyle birlikte düşünüldüğünde kötü söz, fücur, çatışma ve tartışma gibi ahlaki kurallara riayet etmek demektir. Diğer taraftan haccın manevi atmosferine yakışmayan tutumlardan sakınmaktır. Sonuç olarak Kur’an-ı Kerim’in büyük önem verdiği takvanın, konumuzla ilgili olan bölümü şöyle ifade edilebilir: İtikadi konularda yanlış ve batıl inançlara kapılmaktan korunmaktır. Ahlaki ve ameli konularda da; ruhu kirleten kötü duygulardan, fena huylardan, eksik, kusurlu, zararlı ve haksız davranışlardan uzak durmaktır. Daha özet bir tanımla İslam dininde esasları belirlenmiş olan hayat tarzına uymayan yaşayıştan sakınmak ve uzak durmak demektir.

Takvanın diğer önemli bir fonksiyonu ise; bütün faaliyetlerde ve ödevlerin yerine getirilmesinde Allah korkusunu ve onun murakabesini iç dünyasında hissetmektir. Diğer bir ifade ile Allah’tan korkmak, O’na teslim olmayı ön plana çıkararak bu saygıyı, davranışların ve hayatın azığı yani gıdası yapmaktır. İşte takva bütün bu erdemleri kapsayan yüksek bir fazilettir. Bu sebeple de maddi gıdaların bedenimizi beslemesi gibi -konumuz olan ayetin ifadesiyle- “azığın en hayırlısı” olan takva da ruhumuzu besler. Herhalde haccın ruh ve beden üzerindeki kalıcı etkisi de ancak bu manevi hazırlıkla mümkün olmaktadır. Bu nedenle hacılarımız yol azığı ve hazırlığı olarak sabır, azim ve iradeye dayanan geniş, yüksek bir hedef ortaya koymalıdır. Geçmişini sorgulayarak varsa yanlış ve hatalarından dönmelidir. Bencilliği ve bireyselliği aşarak haccın manevi atmosferiyle ötekini nefsine tercih edecek kadar olgunlaşmalıdır. Esasen haccın en hassas yönü olan ihram, tavaf, sa’y, Arafat ve vakfenin amacı da budur.

Hac Günlerini İyi Değerlendirmek: Haccın en zor yönü; bu yolda geçirilen zaman dilimini iyi değerlendirmektir. Zira uzunca görünen bu yolculuk, bir bakıma rüya gibi hemen gelip geçmektedir. Bu nedenle hacıların ve onlara rehberlik eden kafile başkanı ve din görevlilerin çok dikkatli olmaları gerekmektedir. Buna göre; hac takvimi ve günleri milimetrik olarak incelenerek iyi bir plan ve program yapılmalıdır. Çünkü her kafilenin kutsal topraklara intikali ve ayrılışı farklıdır. Dolayısıyla burada kalacakları günlerin sayısı da sınırlıdır. Diğer taraftan ulaşım, ikamet ve zaruri ihtiyaçlara ayrılan süre de dikkate alındığında hac mevsiminin beklenenden daha kısa olduğu anlaşılacaktır.

Mekke ve Medine ikametlerinde asıl adresimiz Haremeyn (iki mescit) olmalıdır. Kalacağımız ev, bina ve otel asgari ölçüde dinlenme yerleri olarak değerlendirilmelidir. Çarşı ve pazarı gezerek zaman israfına neden olmamalıdır. Namaz vakitlerinden önce mescide giderek rahat bir mekânda oturmaya çalışmalıdır. Mecbur kalmadıkça kapı ağızlarında, merdiven boşluklarında ve yol ağızlarında oturulmamalıdır. Namazlardan sonra cami çıkışlarında acele edilmemelidir. Tahliye işlemi hafifledikten sonra çıkmak daha uygundur. Bu, hem kendisine hem diğer Müslüman kardeşlerinin hakkına riayet bakımından önemli bir husustur. Camide boş, anlamsız ve yüksek sesle konuşulmamalıdır. Özellikle dedi kodu ve aşırı derecede dünyevi hırs ve arzuları ön plana çıkaracak davranışlardan kaçınılmalıdır. Telefonların kapalı olması en uygun olanıdır. Açık olması durumunda da zil sesi ayarlanmalıdır. Şayet konuşmak zorunda ise; olabildiğince kısa tutulmalı ve sesini yükseltmemelidir.

Mekke’de ev ve oteller kısmen haremden uzak mesafede sayılabilir. Ulaşım servisle sağlanmaktadır. Her namaz için gelip geri dönmek zaman israfına neden olabilir. Bu durumda herkes, sağlığına ve durumuna uygun bir program yapmalıdır. Mekke’de Mümkün olduğu kadar tavaf yapar. Ancak kendisi erken varmış yeterince tavaf yapmışsa yeni gelenlere kolaylık sağlamak için metaf alanına girmemeyi de düşünmelidir. Bu durumda insanlar için kurulan ilk (mabet) olan Kâbe’yi göreceği bir yerde oturur ve onun azametini seyreder. Daha da önemlisi onun üzerindeki apaçık nişaneleri, İbrahim’im makamı ile oradaki emniyet ve sükûneti tefekkür eder. Çokça Kur’an okur. Tövbe ve istiğfar eder.

Medine ise; Hz. Peygamber (s.a.s.)’in nuru ile aydınlanmış bir şehirdir. Onun hicret yurdudur. Çünkü hayatının son on yılını burada geçirmiştir. Ebedi âleme yine burada intikal etmiş ve aynı yerde toprağa verilmiştir. Hac ibadetini ifa etmek amacıyla kutsal topraklara gelen müminler Medine’yi dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a.s.)’in kabrini hasret ve gözyaşı içinde ziyaret etmektedirler. Burada atılan her adım ve alınan her nefes önemlidir. Bu nedenle Medine’de ikamet edildiği sürece, beş vakit namaz mescitte kılınmalı ve her fırsatta Efendimize salat, selam ve dualar okunmalıdır. Ne mutlu bu görevi, usulüne uygun ve gönül huzuru içinde yapanlara…

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Ekim 2009 sayısında yayınlanmıştır.

Doç. Dr. Fikret Karaman
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

Dindaşını Ötekileştirme

Batı dinî despotizmin karanlığında debelenirken, Müslümanlar, İslam’ın başlangıcından itibaren bütün din müntesipleri için din ve vicdan özgürlüğünü, ibadet özgürlüğünü, dinî eğitim ve öğretim özgürlüğünü hukukun güvencesi altına almışlardı. Üstelik, bu özgürlükler sadece bireyin hakkı olarak görülmemiş; birey için olduğu kadar cemaat için de bu özgürlükler söz konusuydu. İslam içi farklı yorumları engelleyip üniform bir din anlayışını oluşturma çabası da asla görülmedi. Dinin sabiteleri ortak paydayı oluşturmakla beraber, yorum farklılıkları hep olageldi. Hiçbir zaman Hz. Ömer’in, bir Ebu Zerr olması veya aksi düşünülmedi. Birtakım istisnalar hesaba katılmazsa, bu anlayış İslam tarihi boyunca varlığını sürdürdü. Batı, ancak aydınlanma çalışmalarıyla bu anlayışa yaklaşma imkânına kavuştu.

Batıda özgürlük anlayışı geliştirilirken, son dönem İslam dünyası sahip olduğu özgürlükçü düşünceyi geliştirip güncelleştirmede yeterince başarılı olamadı, hatta miras aldığı çizgiyi bile koruyamadığı söylenebilir. O kadar ki, kendi dindaşlarının yorum özgürlüğünü bile olması gereken tabiî bir İslami tutum olarak algılamakta zorlanan bir anlayış Müslümanlar arasında zaman zaman ve yer yer kendini gösterebilmektedir.

Kendi dindaşının farklı yorumu benimsemesine karşı kimi Müslümanların müsamahasızlığı, ölçü kaçırılarak tekfir (müslümanın dinden çıkıp kafir olduğunu iddia etme) mekanizmasına bile dönüşebilmektedir. Kendisi gibi düşünmeyen, kendi dindarlık anlayışını aynen benimsemeyen, din içindeki farklı yorumlardan birini kabullenenleri hemen sapıklıkla itham etme veya tekfir etme kolaycılığı gibi indirgemeci, dışlayıcı, saldırgan bir tutum takınılabilmektedir.

“Uzun bir tekfircilik tecrübesi yaşadıktan sonra yolun sonunda duvara çarpıp yanlış yolda olduğunu fark eden ve tam anlamıyla U dönüşü yapan” biri şu itirafta bulunmaktadır: “Birini şu mezhebe, diğerini şu cemaate mensup diye tekfir ettim. Onlardan olmayanların önemli bir kısmını da onları tekfir etmedikleri için tekfir ettim. Sonra etrafıma bir baktım, kimse kalmamıştı. Kendimden başka herkesi tekfir etmiştim ve sıra kendime gelmişti. Burada düşündüm, ben bu kadar insanı tekfir ederken kendi konumumu nasıl garantiye alabiliyorum? İşte orada dönüş yaptım ve artık Müslüman olduğunu söyleyen kimseyle uğraşmıyor, yanlış bir itikadı varsa hükmünü Allah’a bırakıyorum.” (Varol, 27.08.2009)

Yukarıdaki itirafta görüldüğü gibi, tekfir etme işi bir başlamaya görsün, başladı mı artık dur durak bilmez, sınır tanımaz hale rahatlıkla gelir. Bu tutum, zamanla kişiyi her şeye muhalif olma saplantısına sokabilir. Bu durumda o, dini anlamayı kendi tekelinde sayıp din jandarmalığına kalkışabilir. Kimin Müslüman olup olmadığını belirleme yetkisini kendinde görmeye başlar.

Din adına son derece tehlikeli sonuçları olan tekfircilik, öncelikle sahibini yakar: “Her kim kardeşine ey kâfir derse ikisinden biri öyle olur. Ya dediği gibidir, ya da söz sahibine döner.” (Muslim, Kitabu’l-İman, 111. Ayrıca bk. Buharî, Edep, 73) Onun için Müslüman ulema, bundan olabildiğince uzak durmuştur. İmam-ı A’zam gibi hocaların özgür düşünceyi besleyen ders halakaları -ki bunlar, serbest tartışmaların yapıldığı, hocanın görüşlerini öğrencilerin rahatlıkla sorgulayıp değerlendirdiği, hatta muhalefet edebildiği halakalardı-, bu anlayışın yanlışlığını kanıtlayan örnek İslami uygulamalardır. İmam Gazzalî, en rahat fikir yürüten filozofları sadece üç noktada tekfir edebilmiş; ama İbn Rüşd gibiler, Gazzalî’nin bu değerlendirmesini bile hatalı bulmuş, katılmamışlardır. “Birinin 99 özelliği küfrünü, bir özelliği de imanını gösteriyor olsa, onun imanına hükmedilir” anlayışı, Müslümanların âdeta ittifakına mazhar olmuştur.

Tekfircilik gibi her dışlayıcı yaklaşım, sahibinin daima başkalarının yanlışlarını araştırmakla, başkalarıyla uğraşmakla, onları değerlendirmekle meşgul olmak suretiyle kendini ihmal etmesine neden olacaktır. Kendiyle ilgilenmeyen kişi, elbette kendi kusurlarını göremeyecek, onları giderme ihtiyacı duymayacaktır. Böylesine başkalarına gözlerini çivilemiş olmaktan kendini görememe durumu, birey veya grup olarak gelişmenin önünü tıkar. Bu noktada şu Kur’anî mesaj ne kadar dikkat çekicidir: “Ey iman edenler! Siz kendi yakanıza yapışın, kendinizi düzeltmeye bakın!…” (Maide, 105)

Tekfirci tutumunu itiraf eden kardeşimiz, yukarıdaki sözler arasındaki “yanlış bir itikadı varsa hükmünü Allah’a bırakıyorum” ifadesinin başına “bence” kaydını eklemeyi unutmuş. Bu kaydı eklemediği takdirde, dayatmacı hatalı tutum varlığını sürdürebilir. Çünkü benim yanlış gördüğüm dinî yorumun “mutlak yanlış”, doğruluğuna inandığım kendi yorumumun da “mutlak doğru” olduğunu kesinlikle iddia etme hakkım yoktur. Başkasının dinî yorumu, benim yanlış saymamla mutlak yanlış durumuna düşmez; yine benim doğru kabul etmemle de kendi dinî yorumum, mutlak doğru niteliğini kazanmaz. Çünkü benim değerlendirmem, kendime göredir, kendi kapasitemle sınırlıdır; dolayısıyla kararlarım izafidir, mutlak gerçekliği yansıttığının kesinliğini/kuşkusuzluğunu iddia edemem.

Elbette kendi dindarlık algımın doğru olduğunu düşünüyorum/düşüneceğim. Bir bakıma buna mecburum. Doğru olduğuna kanaat getirmezsem ona bağlanamam, tutum ve davranışlarımı ona göre belirlemem mümkün olmaz. Ancak bu, benim kendi din anlayışım üzerinde düşünmeyi durdurmama, bu anlayışımın doğruluğunu mutlaklaştırıp onu başkalarına dayatmama yol açmamalıdır. Ayrıca ben, aynı nassı başkalarından farklı anlayan bir yorumu benimsediğim gibi, başkalarının da benimkinden farklı bir yoruma sahip olabileceği gerçeğinin bilincinde olmalıyım. Bu farklılık, bireysel ve toplumsal farklılıkların doğal sonucudur. Herkes, okuduklarını, dinlediklerini, gördüklerini kendi kapasitesinin elverdiği kadarıyla anla(mlandırı)r. (Bk. Aydın, Temmuz, 2009)

Bu yaklaşım, elbette kendi din anlayışımı başkalarıyla paylaşma ve farklı yorumları, farklı İslam anlayışlarını sorgulayıp değerlendirme, eleştirme hakkımı, hatta görevimi ortadan kaldırmaz. Ama bu görevimi yapmaya çalışırken, o farklı din anlayışına sahip olan Müslüman(lar)ı dışlayıcı, yargılayıcı, aforizmacı tutum takınmamalıyım. Eleştirilerime, kendi yorumumu körü körüne savunup başkasınınkinin yanlışlığını kanıtlama saplantısı değil; hakikatı yakalama/anlama, kendi dindarlığımın kalitesini artırma kaygısı hakim olmalıdır. Böyle yapmadığım takdirde, temel İslami yaklaşımdan sapmış olurum: “Sözü dinleyip de en güzeline uyanlar var ya, işte onlar Allah’ın hidayete erdirdiği kimselerdir. İşte onlar akıl sahiplerinin ta kendileridir.” (Zumer,18) “Hikmet, müminin yitiğidir; onu nerede bulursa alır.” (Tirmizî, İlim,19.; İbn Mace, Zühd,15) “Her ilim sahibinden üstün bir bilen vardır.” (Yusuf, 76)

Bu çerçevede, nass ile yorum arasındaki farkın, bu ikisinin epistemik değerlerinin bilincinde olmak ön şarttır. (Bk. Aydın, Temmuz, 2009) Bu bağlamda en azından kendi anlayışımı “yanlışa ihtimali olan doğru”, başkasınınkini ise “doğruya ihtimali olan yanlış” olarak görmem gerekir. Bir başka deyişle, her birimizin din anlayışındaki doğruluk ve yanlışlığın mutlak değil, göreceli olduğu unutulmamalıdır.

Din anlayışlarının göreceliğinin farkında olmak, hem kendi anlayışımız üzerinde düşünmeyi durdurmamaya, hem de başkalarının anlayışlarını anlama çabalarını sürdürmeye neden olur. Bu tutum ise, hem kendi anlayışımızı dayatıp farklı anlayışa sahip dindaşlarımızı ötekileştirmemizi önler, hem de sürekli kendimizi geliştirmenin, dindarlık kalitemizi artırmanın manivelası olur. Çünkü bu yaklaşım, tarafların birbirini hoşgörüyle karşılayıp sürekli diyalog/karşılıklı olumlu etkileşim içinde olmalarını; dolayısıyla birbirlerinin birikiminden yararlanarak kendi anlayışlarındaki eksik ve yanlışları fark etme, onları giderme imkanını sağlar. Böylece, “Daha iyi işlerde yarışın” (Bakara,148) ayetinin ruhuna uygun davranmış oluruz.

Söz konusu dışlayıcı yaklaşımın bir gücü arkasına alması veya yaygınlaşması, farklı düşünceleri dile getirme konusunda bireyler üzerinde korku/baskı oluşturmaktadır. Bu toplumsal baskının oluşturacağı korku/panik, insanların mevcut dinî anlayış ve uygulamalar üzerinde düşünmeyi sürdürme, düşüncede derinleşmek suretiyle farklı bilgi ve düşüncelere ulaşma çabalarına ket vurur; olanla yetinmenin gerekliliğine onları inandırır. Bu da Kur’an ve sünnet üzerinde sürekli düşünme, yeniden anlamaya çalışma fikrini yok eder. Böylece mevcut din anlayışının eksiklikleri ve yanlışları fark edilemez ve sonuçta bu olumsuzluklar giderilemeyeceğinden din anlayışını güncelleştirip geliştirme çalışmalarının önü tıkanır.

Ayrıca, bu sözü edilen korku/baskı ortamında her bireyin kendi dindarlık anlayış ve uygulamalarını özgür iradesini kullanarak bizzat belirlemesi imkânı da yok olur. Böyle bir ortamda, İslam’ın çok önemsediği dinî içtenlik, ihlas, samimiyet ve bunlar sayesinde elde edilen dindarane iç huzur kaybolur; şekilcilik, gösterişçilik, riyakârlık, çok yüzlülük gibi İslam’ın karşı çıktığı çirkin tutumlar yaygınlaşır.

İslam’ın temel değerlerini dinamitleyen bu kökten dışlayıcı tutum, özellikle de Müslümanların kardeşliğini, gücünü, birlik ve beraberliğini ortadan kaldırıcı rol oynadığından dolayı, güç/şer odaklarının işine gelmektedir. Bugün İslam dünyasına bakınca, bunu rahatlıkla görebilmekteyiz. Müslümanlar, birbirini boğazlamakla, birbirlerini yok etmekle, kendi enerjilerini tüketmekle meşguller; başkalarının bunun için enerji harcamasına gerek kalmamaktadır.

Ne var ki, bu şer odaklarının tuzak kurmaları ve benzeri sebepler, Müslümanlardaki bu yanlış tutumun ana/kaynak sebebi değil; sadece içteki potansiyelin dışlaşmasını tetikleyen talî sebepleridir. Dışlayıcılığı doğuran asıl iç sebeplere yönelmek, onları teşhis edip ortadan kaldırmak gerekmektedir. Yani asıl çözüm, bataklığı tespit edip onu kurutmaktır. Müslüman, dindaşını dışlayıcı potansiyele sahip olduğu, bu tutumu onaylayan bir dindarlık algısını taşıdığı sürece, onu kullananlar mutlaka çıkacaktır. Onun için önemli olan, Müslümanı bu anlayıştan kurtarmak, bunun sebep(ler)ini yok etmektir.

Bu bağlamda, din eğitimi anlayış ve uygulamalarının öncelikle ele alınıp sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu anlayış, bireye birden bire musallat olmuyor; içinden geçtiği din eğitimi süreci onda bu anlayışı oluşturmaktadır. Bireyi yöneten bu anlayışı giderip alternatifini üretmenin yolu uygun din eğitimini işe koşmaktan geçmektedir.

Belli bilgi kalıplarını bireye dikte etmeyi, anlamlandırtmadan/sorgulatmadan ezberletmeyi öngören, dolayısıyla öğreticinin takririne dayalı bir din eğitimi, bu müsamahasız, dışlayıcı anlayışı üreten kuluçka işlevi görmektedir. Böyle bir uslupla sunulan kalıp dinî bilgiler, mutlak doğru kabul edilip benimsendiği için, onlardan farklı olanın asla doğru olamayacağı kanaati, bireyi abluka altına almaktadır. Böyle bir din eğitimi, bireyi şartlandırıp kalıplamakta, ufkunu daraltmaktadır. Şablona sıkıştırılmış bir zihin, esnekliğini, manevra imkanını, merak yeteneğini, hakikatı farklı boyutlarıyla görme gücünü kaybetmektedir.

Din eğitiminin niteliği sorgulanırken elbette öncelikle uygulayıcılarının sorumluluğu öne çıkmaktadır. Yanlış din anlayışının oluşmasında din anlatanların/öğretenlerin öncü rolü söz konusudur. Bu yüzden, din öğreten/anlatan hocalar/alimler, öncelikle öz eleştiri yapıp Müslümanlar arasında bu tür dışlayıcı anlayışların oluşmasında kendi din eğitimi yaklaşımlarının, din öğretimi modellerinin, usluplarının ne kadar katkıda bulunduğunu sorgulamak zorundadırlar.

Bu çerçevede, din eğitimimizin niteliğini eleştirel yaklaşımla ele alıp değerlendirmekte yarar var.

KAYNAK
Aydın, M. Şevki, “Dinî Bilgiyi Tecdid”, Diyanet Aylık Dergi, Temmuz, 2009.
Varol, Ahmet, “İslamî Mücadelenin Uru: Tekfircilik”, Vakit, 27.08.2009.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Ekim 2009 sayısında yayınlanmıştır.

Prof. Dr. M. Şevki Aydın
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

06 Kasım 2009 Cuma

IV. DİN ŞURASI KARARLARI

Tarih: 06.11.2009

Hızlı bir değişimi yaşadığımız ve beraberinde yeni bir zihniyet dünyasıyla karşı karşıya olduğumuz modern çağda geleneksel bakış açıları da dahil mevcut bütün hayat tarzları, yönelim ve tercihler fazlasıyla sorgulanır olmuş, daha bir açıklanmaya muhtaç hale gelmiştir. İçinde yaşadığımız dünyayı modernlik, postmodernlik ve küreselleşme kavramları etrafında açıklayan yaklaşımların, dine edilgen bir rol yükleme konusunda bildik kabullerinden vazgeçmemiş oldukları ve buna bağlı olarak, dinin hala ya eski ve köhnemiş bir geleneğin parçası ya da sadece hakikat iddiası taşıyan tezlerden bir tez olarak değerlendirilebildiği müşahede edilse de, asla kabul edilemez olan bu tarz değerlendirmelerin sıhhatli ve geçerli olmadığı; aksine dinin öneminden hiçbir şey kaybetmeyerek dün olduğu gibi bugün de birey ve toplum hayatında en önemli belirleyicilerden biri olmaya devam ettiği görülmektedir.

Zira bugün sadece Türkiye’de veya İslam dünyasında değil, dünyanın her tarafında din, sosyal hayat üzerindeki etkileriyle ve sosyal hayattan aldığı etkilenmelerle toplumdaki merkezi konumunu sürdürmektedir. Ancak dinin toplumsal hayattaki rolünün her zaman dinin kendi ulvi amaçlarıyla mütenasip olduğu söylenemez. Belli dini yapı, grup ve toplulukların tavır ve tutumları veya bu yapılanmaların eğitim seviyesi, dini algılama ve yorumlama biçimleri, dinden ya da din üzerinden beklentileri, dini temsilin çok farklı tezahürlerini de ortaya çıkarabilmektedir. Bu bağlamda dinin, özellikle İslam dininin doğru anlaşılmasının, bütün insanlık için rahmet olan boyutlarıyla hayatımıza yön vermesinin ne kadar önemli olduğu her türlü izahtan varestedir.

Bir hakikat, referans ve aidiyet ölçüsü olarak İslam, aynı zamanda her bir bireyi ve bütün bir toplumu süreklilik içinde yeniden inşa eden kalıcı bir çağrıya sahiptir. İslam, bizlere ülkemizin özellikle sosyal ve kültürel yönüyle mevcut gerçekliğini kavramak için tartışmasız bir anlam haritası sunmakta, bu topraklardaki sosyal ve manevi gerçekliği doğru olarak anlayabilmek için yegâne anahtar özelliği taşımaktadır.

Kabul etmek gerekir ki, son iki asra hakim olan anlayışların ürettiği dilin ve bu dili tahkim eden unsurların özellikle Batı dünyasında kuvvetli bir şekilde yerleşmesi ve buradan da dünyanın büyük bir kısmını tesir altına alması karşısında, müslüman dünyanın, yerinde ve zamanında karşılıklar ve cevaplar üretmesi kolay olmamıştır. Bu geçici sayılabilecek sendeleme ve şaşkınlık, İslâm’ın çağlar üstü ruhunun kavranamamasından ve Yüce Dinimizin evrensel mesajının insani yönünün ve insanlık için aydınlık aracı olarak okunmasının ihmal edilmesinden kaynaklanan arızi bir durumdur.

İnsanlığa rahmet olarak gönderilen İslam’ın, günümüz dünyasında bilinen bir takım amaçlarla küresel ölçekte bir sorun kaynağı olarak gösterilmeye çalışılması, müslümanlar üzerinde psikolojik baskı sayılabilecek rencide edici bir etki yaratmıştır. Bugün dini hayatın yeniden canlanması, İslam’ın özünün ve temel sabitelerinin gerçek anlamıyla açığa çıkarılması, belli başlı sorunların ele alınmasında dini referans olarak gören yaklaşımların çoğalması ve bu çerçevede ortaya konulan çabalar, mevcut açıkların kapatılması ve kayıpların telafi edilmesi konusunda her birimize çok önemli imkânlar sunmakta ve aynı zamanda bir takım sorumluluklar da yüklemektedir.

Sosyal bir gerçeklik olarak dinin, laiklik bağlamında devlet ve siyaset gereklilikleri içinde ele alınması kaçınılmaz olmakla birlikte, başta ülkemizde olmak üzere, dinselliğin alanı, temsil ve görünürlüğü konusundaki tartışmalara yansıyan üslup ve yöntemin verimli de olmadığı açıktır. Dini hayatın görünürlüğü olağandır ve her din gibi Müslümanlık da bu görünürlüğünü tabiatı gereği birtakım davranışlar üzerinden gerçekleştirmek zorundadır. Dini hayat, esasen, kişilerin özel ve toplumsal hayatla ilgili tercihlerini dikkate alan ve koruyan bir özgürlük ortamında sağlıklı gelişimini sürdürür. Ancak bu süreç, başkalarının özgürlük ortamını zedeleyen, sosyal dengeyi tabii yapısından uzaklaştıran ve böylece bir gerilime neden olan bir hale de dönüşmemelidir. Burada olabilecek karşılıklı sınır ihlalleri sosyal hafızada olumsuz izler bırakmakta ve gerilim üretmekten başka bir işe de yaramamaktadır.

İslam dini, inanç olduğu kadar ibadet, bir o kadar da, bireysel ve sosyal ilişki ağlarına uzanan dinamik bir ahlaki tutumlar bütünüdür. Dini bu bütünlüklü ve kuşatıcı davetinden yalıtılmış kimi form ve öğelerle yaşamaya mahkûm eden bir dindarlık algısını ve retoriğini İslam’la özdeşleştirmek imkânsızdır. İslam, gündelik hayatı huzur, dindarlığı öz güven üzerine kurmayı, insanı kendisiyle ve çevresiyle barıştırmayı hedeflemiş ve bunun için de inanç, ibadet ve ahlak ilkelerini bir bütün halinde insanlığa sunmuştur. Ne var ki, bu bütünlüğü aynı duyarlılıkla ele alma konusunda bugün onarılması bir hayli güç parçalanmalar meydana gelmiş, her bir alan üzerindeki ayrı ayrı sahiplenme ve yoğunlaşmaların yol açtığı farklı dindarlık algıları, özellikle herkesin gözü önünde büyüyen ve hepimizin hayatını bir şekilde etkileyen sosyal problemlerin göz ardı edilmesi gibi bir olumsuzluğu da beslemiştir.

Evrensel bir gerçeklik teziyle gelen, insanın varoluşunun nihai anlamını, hayata bütüncül ve kapsamlı bir şekilde bakabilmeyi öğreten İslam’ın, kendini bireysel ve toplumsal sorunların uzağında veya kıyısında tutması düşünülemez. Din her zaman hayatın içindedir ve onun katkısı, kendisinin inananları tarafından esaslı bir referans öğesi olarak kabulüyle birlikte hayatiyet bulur. Esasen her din, mevcut hayata katkı sağlayabildiği oranda kendini güncelleştirme ve bu hayatın dili olma imkânına sahip olabilecektir. Bunun için de günümüzde toplumumuzu kuşatan ve yer yer küresel ölçekteki sorunların etkileriyle şekillenen belli başlı problemlerin gerek teşhis gerekse çözümü sürecinde İslam’ın ve müslüman deneyiminin sunduğu imkân ve açılımlara duyulan ihtiyaç had safhadadır. Bu ihtiyacı görmek için dindar olmak değil, topluma ve çevreye duyarlı olmak, rasyonel düşünmek ve davranmak yeterlidir.

İşte bu esbab-ı mucibe gereğince IV. Din Şurası, 12-16 Ekim 2009 tarihleri arasında Ankara’da toplanarak, “Din ve Toplum” ana başlığı altında “Sosyal Problemler Karşısında Din ve Diyanet” konusunu ele almış, Şura üyeleri, dinin ülkemiz gerçekliğindeki yeri ve rolünün farkında olarak, aşağıdaki görüşlerinin kamuoyuyla paylaşılmasını ve sıralanan maddelerde vurgulanan hususların da Başkanlığın bundan sonraki faaliyetlerinde yol gösterici fikirler olarak dikkate alınmasını gerekli görmüştür.

1- İslam Dini’nin inanç, ibadet ve ahlak esaslarıyla ilgili işleri yürütmekle ve toplumu din konusunda aydınlatmakla görevli olan Diyanet İşleri Başkanlığı, her üç alanı birbirinden ayıran ya da birini diğerine karşı gerileten her tür yaklaşım ve düzenlemeye karşı gerekli duyarlılıkları göstermeli, bu esasların birlik ve bütünlük içinde toplumda karşılık bulmasını sağlamak amacıyla yeterli adımlar atmalıdır.

2- Günümüzde örselenen dini duygu ve ihmal edilen maneviyat, insanlarımızı yeni arayışlara yöneltmiştir. Bu nedenle, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hizmetlerinde, doğru bilgi kadar duygu eğitimine de önem verilerek, duygu, düşünce ve davranış bütünlüğü içinde, İslam’ın temel kaynaklarından beslenen sağlıklı bir dindarlık anlayışı yaygınlaştırılmaya çalışılmalıdır.

3- Modern toplumlarda yalnızlık, çaresizlik ve güvensizlik duygusunun yaygınlaşması, şiddet, intihar ve gündelik hayattaki diğer gerilimlerin daha çok görülmeye başlaması karşısında Diyanet İşleri Başkanlığı, dini, milli ve kültürel birikimimizden beslenen bir duyarlılıkla, kendi sorumluluklarının gereği olarak önlemler almalı, toplumun akıl ve ruh sağlığının, manevi ve ahlaki değerlerinin korunması için gerekli adımları atmalı, bu konuda çalışan diğer kurum ve kuruluşlarla işbirliğine gitmelidir.

4- İslam, modern dünyada, son birkaç on yıl içinde, önceki dönemlere göre daha yoğun bir şekilde tartışma konusu yapılmaktadır. Bu süreçte İslam ve Müslümanlara karşı yapılagelen itham ve saldırılar her düzeyde örseleyici ve yıkıcı olmanın yanı sıra İslam dünyasındaki aşırılıkları da besleyici olmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı, Din İşleri Yüksek Kurulu marifetiyle İslam’a ve Müslümanlara yönelik saptırma, suçlama ve saldırılar karşısında kamuoyunu anında bilgilendirecek açıklamalar yapmalıdır.

5- Bid’at ve hurafe, İslami canlılık arzusuyla şekillenen tecdid ve ihya faaliyetlerinin tarih boyunca mücadele ettiği çarpık din algılarının en başında gelmektedir. Dini duyguları yozlaştıran ve zayıflatan, gündelik hayatta da dinin apaçık mesajlarının önüne geçen bid’at ve hurafelere karşı, dinin ana kaynaklarının sahih bilgisi esas alınarak mücadele edilmelidir.

6- İrşat faaliyetlerinde kullanılan genel geçer dilin günün şartlarını ihmal etmeyen bir yetkinlikle güçlendirilmesi gerekir. Yer yer zayıfladığı ya da tıkandığı anlaşılan bu dilin, günümüzde tam bir karşılık bulmasını sağlayıcı düzeyde güncellenmesine ihtiyaç vardır ve Diyanet İşleri Başkanlığı bu konuda çalışma yapmalıdır. Öte yandan vaaz ve irşat hizmetleri toplumun bütün kesimlerinin ihtiyaç ve beklentilerini karşılayacak şekilde ve kuşatıcı bir anlayışla yürütülmeli, ülkemizde vaaz ve irşat hizmetlerinin sorunlarını ele alan bir kongre düzenlenmelidir.

7- Diyanet İşleri Başkanlığı, dini ve sosyal gelişmelerle ilgili kapsamlı ve derinlemesine fırsat-tehdit analizleri yapmak, ulusal ve uluslararası ölçekte meydana gelen gelişmeleri dikkate alarak din alanında ortaya çıkan her tür ilgi ve farklılaşmayı değerlendirmek ve bu çerçevede kapsamlı ve derinlikli bilgi üretimi sağlamak üzere bir “Din ve Toplum Araştırmaları Merkezi” kurmalıdır.

8- Camiler, ibadetlerin edası yanında, cami dersleriyle beraber kadın, çocuk ve gençlere yönelik programların da düzenleneceği mekanlar olarak değerlendirilmeli, cami hizmetleri çeşitlendirilmeli ve cami müştemilatında özellikle öğrencilerin yararlanabileceği kütüphane ve okuma salonları oluşturulmalıdır. Yetişkinlere yönelik cami dersleri farklı kültür ve bilgi düzeyleri dikkate alınarak düzenlenmeli ve işlevsel hale getirilmelidir.

9- Merkezi vaaz ve ezan uygulaması, kadro imkanları da dikkate alınarak tekrar değerlendirilmeli, irşad faaliyetlerinin daha etkili olabilmesi için tedrici olarak yüz yüze vaaz uygulamasına geçilmeli, hutbelerin hazırlanmasında din görevlilerinin daha aktif rol alması sağlanmalı, uygun görülecek bazı camilerdeki vaaz ve hutbelerin naklen yayınlanması hususunda gerekli girişimlerde bulunulmalıdır.

10- Ülke içinden ya da dışından nüfus seyyaliyetine tabi ve maruz kalanlarla henüz yerleşik hayata geçmemiş vatandaşlarımıza yönelik din hizmetlerinin sunulması hususunda yeni projeler geliştirilmelidir.

11- Tarihi ve turistik özelliği olan camilerde farklı kültürlere mensup ziyaretçilere verilecek rehberlik hizmetlerinde, bu mekanların dini ve kültürel mirasımız içindeki yeri ve buralarda verilen din hizmetlerinin mahiyeti hakkında bilgi verebilecek düzeyde din görevlilerinin ve rehberlerin görev alması önem arz etmektedir. Bu çerçevede söz konusu turizm rehberlerinin ve din görevlilerinin bu alanda eğitim almaları gerekmekte olup, Diyanet İşleri Başkanlığı bu konuda ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği yapmalıdır.

12- Kur’an Kursu Öğreticilerinin pedagojik formasyonunu geliştirecek hizmet içi eğitimler yoğunlaştırılmalıdır. Kur’an Kurslarında öğrencilere yönelik rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetlerine ağırlık verilmeli ve bu hizmet için kadrolar ihdas edilmelidir. Kur’an Kurslarında hafızlık ve yüzünden okuma programları birbirinden ayrılmalı, yüzünden okuma programı ihtiyaca göre çeşitlenmelidir.

13- Yaz Kur’an Kursları’nın verimliliğini artıracak yeni tedbirler alınmalı, bu kurslarda görev alan personele eğitim formasyonu kazandırılmasına yönelik yürütülen çalışmalar artarak devam ettirilmelidir.

14- Diyanet İşleri Başkanlığı toplumsal değişim ve gelişmeye paralel olarak sunduğu din hizmetinde cami içi ve cami dışını birlikte düşünmek, sosyal açılımı artırmak ve toplumun her kesimini kuşatan bir anlayışla din hizmetlerini yeniden ele almak zorundadır. Bu nedenle başta aile olmak üzere, sosyal hizmet üniteleri, hastaneler, ceza ve tutukevleri gibi değişik hizmet alanlarında kayda değer sonuçlar alabilmek için yeni yapılanma ve düzenlemelere ihtiyaç duyulmaktadır. Başkanlığın, sosyal alanda hizmet üreten diğer kurum ve kuruluşlarla protokoller yapması ve işbirliğine gitmesi son derece önemli olup bu yöndeki çabalar artırılmalıdır. Bu bağlamda, Başkanlığın mevcut hizmet içi eğitim müfredat ve faaliyetlerinin cami dışı hizmet alanlarıyla ilgili programlarla donatılması yararlı olacaktır.

15- Cami dışında yürütülen sosyal açılımlı din hizmetlerinin daha planlı, kapsamlı ve verimli bir şekilde yürütülmesi ve hizmet alanlarında ortaya çıkan yeni metot ve anlayışların takibi ile ihtiyaç duyulan projelerin üretilmesine yönelik olarak Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde “Sosyal Açılımlı Din Hizmetleri” alanında yeni bir idari birim kurulmalı, illerde bu alandaki görevlerin yürütülmesini sağlayacak görevlendirmeler yapılmalıdır.

16- Aile kurumunun yıpratılması ve yozlaştırılması, başta toplumsal çözülme olmak üzere pek çok problemi beraberinde getirmektedir. Aile kurumunun saygınlığını korumak ve sürekliliğini sağlamak amacıyla, Diyanet İşleri Başkanlığı, aile değerlerini hafife alan, aile kurumunu yıpratan, evlilik dışı birliktelikleri öven veya sıradanlaştıran her türlü girişimi dikkatle takip etmeli, gereken duyarlılığı göstermeli ve bu konuda ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği yapmalıdır.

17- Aile İrşat ve Rehberlik Bürolarının daha etkin ve verimli hizmet sunabilmesi için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Hizmetin etkinlik ve devamlılığını sağlamak için sadece bu birimlerde çalışacak nitelikli görevliler atanmalıdır.

18- Kadınlara yönelik ayrımcılık bugün her alanda fark edilir düzeyde varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Ayrımcılık nerden ve ne şekilde gelirse gelsin asla kabul edilemez. Her şeyden önce İslam, cinsiyet temelli bir ayrımcılığı asla onaylamamaktadır. Uygar dünyada, kültürü, dili, etnik kökeni, cinsiyeti, dini, mezhep ve inancı, inancının gereği olarak sürdürdüğü yaşam biçimi veya giyim kuşamı nedeniyle kimseye, özellikle de kadınlara hiçbir hak mahrumiyeti yaşatılmamalıdır. Bu itibarla, örgün ve yaygın eğitimde ayrım gözetilmeden her bireyin, özellikle de kadınların eğitim ve öğrenim hakkının korunmasına, bütün hak ihlallerine karşı, özellikle kadın hakları, kadına karşı her türlü ayrımcılığın önlenmesi, kadına yönelik şiddet, aile içi şiddet, kız çocuklarının okutulması gibi konularda Başkanlık toplumsal bir duyarlılığın oluşmasına katkı sağlamalı ve kadınların din hizmetlerinden daha etkin şekilde yararlanmasına yönelik çalışmalarına hız vermeli; bayan din görevli sayısı artırılmalıdır.

19- Kamuoyunda tedirginlik meydana getirecek bir şekilde yayılma istidadı gösteren cinsel davranış bozuklukları karşısında İslam’ın bilinen tavır ve cevabı bütün açıklığıyla belirtilmelidir. Diyanet İşleri Başkanlığı, insan doğasına aykırı, müslüman tabiatının hiçbir şekilde kabul edilemez bulduğu her türden cinsel davranış bozukluğu karşısında, toplumun yeterli düzeyde bilgilendirilmesine öncülük etmeli, kişiler hedef gösterilmeden ve rencide edilmeden, sorunların sağlıklı bir şekilde giderilmesi konusundaki girişimlere destek verilmelidir.

20- Diyanet İşleri Başkanlığı, huzur evleri, yetiştirme yurtları, hastaneler, cezaevleri gibi manevi rehberliğin ayrı bir önem taşıdığı alanlarda ve toplumun himayeye muhtaç kesimleri ve engellilere yönelik olarak yürüttüğü din hizmetlerinde, ilgililerin talepleri doğrultusunda ihtiyaçları göz önünde bulundurularak bu alanın gerektirdiği özellik ve duyarlılıklara uygun bir şekilde hizmet sunmalıdır. Buralarda din hizmeti sunacak görevlilerin hizmetin gerektirdiği donanıma sahip olması için tedbirler alınmalı, ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği yapılarak gerekli protokol, mevzuat ve müfredatlar ihtiyaç ve beklentileri karşılayacak şekilde güncellenmelidir.

21- Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) ile imzalanan iş birliği pro-tokolü, hizmetteki yeni ihtiyaçlar, tarafların görev, sorumluluk ve etkinlikleri doğrultusunda tekrar gözden geçirilerek geliştirilmelidir. İlgili protokol gereği SHÇEK’e bağlı kuruluşlarda gerçekleştirilecek din hizmetlerinin belli bir müfredat programıyla, hedef kitlenin eğitim seviyesi ve ilgisine uygun zengin etkinliklerle yürütülmesi sağlanmalıdır. Ayrıca İl Sosyal Hizmetler Müdürlüklerince düzenlenen koordinasyon toplantılarına il müftülüklerinden bir temsilcinin de katılması hususunda gerekli girişimlerde bulunulmalıdır.

22- Diyanet İşleri Başkanlığı, vatandaşlarımızın sigara, alkol, uyuşturucu ve benzeri zararlı alışkanlıklardan korunmalarını sağlamak için, başta Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere diğer kurum ve kuruluşlarla iş birliği halinde kampanyalar düzenlemeli, hazırlanan projelere destek vermelidir.

23- İslam’a göre tabiat ve ekolojik denge, korunması gereken ilahi bir emanettir. Diyanet İşleri Başkanlığı, çevreye duyarlı ve çevre sorunları konusunda sosyal sorumluluğun artırılmasına ve bilinçli nesiller yetiştirilmesine katkı sağlayacak projeler üretmeli ya da yürütülen projelere aktif katılım sağlamalıdır.

24- Diyanet İşleri Başkanlığı, sadece kriz ve afet anlarında değil bu süreçlerin öncesi ve sonrasındaki hizmetler de de ağırlıklı bir misyon üstlenmeli, ilgili personele eğitim verilmesi dahil bu hususlarda önceden tedbirler almalı, ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği yapmalıdır.

25- Son zamanlarda yazılı ve görsel basında, İslam’a ilişkin değerlendirme, analiz ve sunumlarda, öteden beri bilinen yaralayıcı bakış açılarının terk edildiğine dair kimi umut verici gelişmeler yaşanmakla beraber, yine de zaman zaman, özellikle din görevlisi imajı, dini sembol, temsil ve faaliyetler konusunda halkın güvenini sarsıcı nitelikte yayınların sürdürüldüğüne tanık olunmaktadır. Bilgisizlik ya da özensizlikten kaynaklanan bu gibi durumlarda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın toplumu bilgilendirmekle yetinmeyip ilgilileri uyarması da gerekir. Başkanlık, medya kuruluşlarına, taleplerine bağlı olarak, dini konularda yardımcı olmalı, din ve dini kurumlarla ilgili olarak yanlış ve yanıltıcı haberlerin önlenebilmesi için açıklık, şeffaflık ve güven içinde karşılıklı bilgi akışı sağlanmalı, bunun yanı sıra Başkanlık bünyesinde faaliyet gösteren Basın Bürosu da bu yöndeki ihtiyaçları karşılamak üzere yeniden yapılandırılmalıdır.

26- Gündelik hayat, birey ve toplum, kitle iletişim araçlarının etkisine açık bir biçimde şekillenmektedir. Medya marifetiyle ön plana çıkarılan roller, obje ve klişeler, özellikle yeni kuşakların dünya algısını olumsuz şekilde etkilemekte, üretilen modeller, gençlerin duygu ve karakter dünyasında ciddi sarsıntılara yol açmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı, bu etkilenimi yönlendiren değişim ve farklılaşmaları dikkatle izleyerek, gerekli önlemleri alma konusunda kayda değer adımlar atmalıdır.

27- Çocukluk döneminde din ile ilgili soru ve merakların doğru ve doyurucu bilgilerle karşılanabilmesine ve bu konuda çocukların yanlış telkin ve yönlendirmelerden korunabilmelerine yönelik olarak, Anayasa’nın 24. maddesinin de gereği olan din öğretiminin, temel eğitimle birlikte başlatılması ve derslerin branş öğretmeni tarafından okutulması konusunda gerçekleştirilecek her türlü girişim desteklenmelidir.

28- Diyanet İşleri Başkanlığı web sayfasında, ilk ve orta öğretimdeki öğrencilerin araştırmalarında başvurabilecekleri müfredata uygun bilgi ve materyallere de yer verilmelidir.

29- Diyanet İşleri Başkanlığının, istihdam ihtiyacını daha çok İlahiyat fakültesi mezunları ile karşılama hedefi dikkate alındığında İlahiyat fakültelerinde, Başkanlığın ihtiyaçlarını karşılamak üzere din hizmetlerini yürütebilecek nitelikte yetişmiş eleman sağlamasına yönelik yeni düzenlemeler yapılması; örgün din eğitimi programlarının yenilenmesi, din hizmeti personeli için yeni mesleki yeterlikler belirlenmesi ve Başkanlığın hizmet alanlarının çeşitlenmesi gibi nedenlere bağlı olarak da söz konusu fakültelerde yaygın din eğitimi hizmetleri ile ilgili yeni bölüm veya sertifika programları oluşturulması yararlı olacaktır. Ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı ve YÖK arasında işbirliği sağlanarak Dînî Hitabet ve Meslekî Uygulama dersinin uzun süreli olarak okul deneyimi dersine benzer şekilde düzenlenmesi konusunda çalışmalar yapılmalıdır.

30- İlahiyat Uzaktan Eğitim uygulamalarının (İÖP ve Lisans Tamamlama) işlevselliği sorgulanarak yeniden ele alınmalı, hedef ve amaçlar gözden geçirilmeli, kontenjanlar yeniden değerlendirilerek, örgün ilahiyat eğitimine alternatif oluşturmasına karşı tedbirler alınmalıdır.

31- Din hizmetlerinin bütünlük arzetmesi dolayısıyla İlahiyat fakültelerinin alan bilgisi desteği ve öğretmen yetiştirme tecrübesi de göz önüne alınarak, Eğitim fakültesi bünyesinde yer alan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Bölümünün İlahiyat Fakültesine aktarılması yararlı olacaktır.

32- İlahiyat alanındaki lisansüstü çalışmaların, bu alanda hizmet yürüten kurumlar ve yerel ihtiyaçlar dikkate alınarak, sorun merkezli ve kültürel zenginliklerimizin tespit edilip tanıtılmasına yönelik olması teşvik edilmelidir.


DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI