01 Aralık 2009 Salı

Ezberci Din Eğitimi

Ezberci eğitim” kavramının içi zaman zaman çok yanlış doldurulmakta; en azından genelde “eğitimde ezbere yer vermek”le karıştırılmaktadır. Hemen belirtelim ki, ezberci eğitim, ezbere yer veren eğitim değil; ezberle(t)meyi nihai amaç sayan eğitimdir. Belli bilgilerin hafızaya yüklenmesi, akılda tutulması, bellenmesi anlamında ezber, her tür eğitimde yer almaktadır, alacaktır da. Ezbere hiç yer vermeyen eğitim yoktur. Konudan konuya bunun dozu artar veya eksilir. Söz gelimi, bir dil öğretiminde, bir çarpım tablosunun öğretiminde vb. ezberin olmaması mümkün mü?

Önemli olan, eğitimde hiç ezbere yer vermemek değil, bunu zaruret miktarıyla sınırlamak, ezber(letmey)i eğitimde nihai amaç olarak asla görmemek, aksine onu diğer anlamlı öğrenmeler için bir atlama taşı, bir alt basamak olarak kabul etmektir. Bellenen bu bilgiler arasında bağlar kurularak, bunlar sorgulanacak, anlamlandırılacak, birtakım zihinsel işlemelerden geçirilerek yeni bilgiler üretilecek ve bu anlamlandırılmış bilgiler yeniden örgütlenerek sistemleştirilecektir. Böylece ezber bilgiler, daha üst basamaklardaki öğrenmelerin gerçekleştirilmesine vesile kılınacaktır. Aksi takdirde, ezberlenen bilgiler, sahibine yük olmaktan başka bir işe yaramaz.

Bilgi anlayışı, ezberci din eğitimi sürecinde yer alan unsurları belirleyici role sahiptir. Bu bilgi algısı, kabul edilen bilgilerin âdeta mutlak doğruluğunu öngörmektedir. Yani, bilgiye dogmatik bir yaklaşım söz konusudur. Bu yaklaşım, değişmeyen vahy ile onun yorumu arasındaki farkı kavrayamama, ikisini özdeşleştirme/aynileştirme sonucuna götürebilmektedir.

Ezberci eğitim için önemli olan, doğru kabul edilmiş bilgilerdir. Eğitimle yapılması gereken şey, bu doğruluğundan şüphe edilmeyen bilgilerin, üzerinde başka tasarruflarda bulunmaksızın aktarılması, öğrencinin belleğine depolanmasıdır. Bu yapıldığında, bireyin eğitilmiş olacağı sanılmaktadır.

Öğretmen/hoca, bu bilgilerin temel kaynağı olması nedeniyle, din eğitim/öğretiminin merkezine yerleştirilmiştir. Yürütülen ezberci din eğitimi, söz konusu bilgilerin sahibi öğretmenin takririne, bilgi aktarımına dayalıdır. Öğretmen ne kadar çok bilgi aktarırsa o kadar öğreticilik görevini iyi yaptığı düşünülmektedir.

Ezberci din eğitiminde önemli olan konu ve ona ilişkin bilgi(ler) ile onların başlıca kaynağı olan öğretmen öne çıkarılmakta; ama bu bilgilerin, eğitimin asıl unsuru olan öğrencinin kapasitesiyle, hayatıyla, sorunlarıyla, ihtiyaçlarıyla ilgisi pek hesaba katılmamaktadır. Böylesi din öğretiminin, insanın gelişim çizgisine uygun yöntem, muhteva ve araç gereçlerle düzenlenerek insanın vahyi anlamasını kılavuzlama/sağlama düşüncesi yoktur. Bilgilerin/konunun, öğrenciye, yani onun kapasitesine, hayatına ve sorunlarına uygun hale getirilerek öğretime konu edilmesi yerine, öğrencinin konuya/mevcut hazır bilgilere uygun hale ge(tiri)lmesi beklenmekte/gerekli görülmektedir.

Üstelik, konuya ve onunla ilgili bilgiye odaklanan ezberci din eğitiminde öğretmenin, öğretmek/eğitmek için özel bir formasyona sahip olmasının zaruri olduğu düşünülmez. Öğretilmesi öngörülen konuya ilişkin bilgilere şöyle veya böyle sahip olan herkesin öğretebileceği kanaati hakimdir. Din öğretenler, öğretilecek muhtevaya odaklandıklarından dolayı, konu hakkındaki bilgilerini daha bir zenginleştirmeye yönelik kafa yorsalar bile onun öğrenciye nasıl kazandırılacağı konusunu düşünmeye pek ihtiyaç duymamaktadırlar.

Öğretmenin kesinkes güvenilir bilgi kaynağı sayılması, sunduğu bilgilerin sorgulanmadan, olduğu gibi bellenmesinin gerekliliği ve yeterliliği sonucunu doğurmaktadır. Öğreticinin benimsediği ders kitap(lar)ı da aynı şekilde algılanmaktadır. Bu bilgi algısı, dinî bilginin yoruma dayanan kısmının, kültürel boyutunun zamanla yenilenmesini köstekleyicidir. (Bk. Aydın, Eylül, 2009)

Ezberci eğitim anlayışına göre, sunulan hazır bilgiler mutlak, değişmez doğrular olarak kabul edildiğinden, belirlenen bilgilerin aynen ezberlenmesi, nihai amaçtır. Öğrenciye düşen görev, kendisine aktarılan ve doğruluklarından hiç kuşku duymaması gereken bu bilgileri olduğu gibi ezberleyip depolamak; istendiğinde onları aynen tekrarlamaktır. Sunulan bilgileri anlamlandırmak amacıyla sorgulamaya, irdelemeye, araştırmaya, yeni bilgiler üretmeye ihtiyaç duyulmaz. Öğrenci bunu gerçekleştirdiği oranda başarılı sayılmaktadır. Öğrenci gerekli notu/belgeyi aldıktan sonra unutmak üzere bilgileri ezberlemekte; onları kullanmayı, onları kullanarak yenilerini üretmeyi bilmemekte, hatta düşün(e)memektedir.

Ezberci eğitimin bilgileri empoze edici üslubu, bireyin zihnini baskı altına alıp kalıplaştırmaktadır. Bu süreçte sunulan bilgilerin mutlak doğru oldukları kanaatinin telkin edilmesi nedeniyle öğrenci o bilgileri, doğruluklarını sorgulamaksızın, şeklini alması gereken kalıplar olarak algılamaktadır.

Ezberci din eğitiminde öğrenme-öğretme sürecine öğrencinin aktif katılımı sağlan(a)mamakta; öğrenci, sunulan bilgileri pasif kabullenici konumda tutulmaktadır. Âdeta öğrenci, bilgileri kullanarak kendi varlığını geliştiren özne değil de, deyim yerindeyse, bilgilerin kullanıldığı/ kalıplandığı nesne konumundadır.

Böyle bir din eğitiminden geçen kişi, kendini öğrenme eyleminin öznesi olarak görmediğinden dolayı “öğrenme”yi bilmez/beceremez. Bu nedenle, gerçekte ihtiyacı olan bilgi ve becerileri öğrenme eğilimini/yeteneğini de kaybeder; sadece başkalarının kendisi için uygun gördüklerinin kendisine öğretilmesini bekler. Haliyle, öğrenme merakı, arzusu da güdükleşir.

Kendisine yüklenen dinî bilgileri istendiğinde hatırlayıp tekrarlaması istenen öğrenci, dinin öğretilerini ezberler, ama onları anlamlandırarak içselleştiremez. Dinî bilgileri hiç sorgulamadan, anlamlandırmadan öğrencinin kabullenmesi, dinî değerlerin/doğruların onun tarafından tam anlaşılmasını, onların zenginliklerinin ve işlevlerinin kavranmasını engellemektedir. Haliyle öğrenci bu bilgileri, hayatında kullanabileceği somutluğa dönüştürememekte; sonuçta özellikle ahlaki değerler işlevsizleşmektedir.

Ezberci eğitim, bireyi özgürleştirmek yerine esir alır, köleleştirir, robotlaştırır. Çünkü onun kendi değerlerini oluşturarak dürtülerinin ve çevrenin esaretinden kurtulmasının önünü tıkamaktadır. Ahlaken özgürleşemeyen bu birey, kumandası kimin elinde olursa, ona göre davranır. Onun tutum ve davranışlarını tamamen dış şartlar (dıştan gelecek ödüller, cezalar), kumandasını kullanan çevresi belirler. Böyle birinin, nerede nasıl davranacağı belli olmaz. Çünkü onun nasıl davranacağını kendisi değil, içinde bulunduğu çevre şartları belirlemektedir.

Böylesi ezbercilik, eğitim sürecini hayattan yalıtılmış derslere dönüştürdüğünden dolayı, dinî bilgilerin kullanılabilirlik niteliği alabildiğine azalmaktadır. Bu da, bireyi uygula(ya)madığı bilgilerin hamalına dönüştürmektedir. Nitekim toplumumuzda, “biliyor, ama yapmıyor” sözü dile pelesenk edilmiştir. Kur’an’ın benzetmesiyle ifade edecek olursak, böyle biri, “kitap taşıyan eşek” (Cum’a, 5) durumuna düşmektedir. Bu noktada Montaigne’in sözünü hatırlamakta yarar var: “Bir şeyi ezberlemek, bilmek demek değildir.”

Ezberci eğitimdeki bu dinî bilgi algısı, öğrencide vahyin farklı yorumlarına karşı acımasız biçimde dışlayıcı, ötekileştirici, aforoz edici tutumun oluşmasına yol açmaktadır. (Aydın, Ekim-2009) Daha beteri, kaynağa duyulan güven nedeniyle kendisine yüklenen bilgiler konusunda hiç kuşkulanmayan böylesi kişileri, güven oluşturmak şartıyla, hayatta her şeye yönlendirmek/koşullandırmak ve kullanmak mümkündür.

Öğretmen merkezli, dolayısıyla bilgi aktarımına dayalı ezberci öğretimde, sunulan hazır bilgilerin olduğu gibi ulaştırılması/yüklenilmesi ve kalıcılığı sorunludur. Ezberci anlayışın ürünü olarak ortaya çıkan, “bilginin kaynağına güven varsa onun söylediklerini mutlak kabul, güvenilmiyorsa mutlak red” yaklaşımı, bilgilerin alımını ve anlamlandırılmasını kösteklemektedir. Dinlenilen bilgilerin aynen iletilmesinde tam başarı sağlamak çok zor olduğu gibi bu yolla kazanılan bilgilerin hatırlanma oranı da son derece düşüktür (%10).

Ezberci din eğitimi faaliyetleri, hem insan gerçeği ve eğitim gerçeği ile hem de hayat ve varlık gerçeği ile pek örtüşmediğinden, öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılama niteliği çok zayıftır. İhtiyaçları karşılama düzeyi çok düşük olduğundan dolayı, muhataplarınca sevilmemekte, talep edilmemektedir. Haliyle, din eğitimiyle, sempati beklenirken ilgili tarafların antipatisiyle karşılaşılabilmektedir. Öğrencinin hazır bulunuşluk düzeyine, beklentilerine sorunlarına, ihtiyaçlarına rağmen düzenlenip uygulanan bu eğitim, öğrenciye göre olmadığından dolayı haz verici değil bıktırıcıdır, çekici değil iticidir, rahatlatıcı değil sıkıcıdır.

Tekrar tekrar ilmin, irfanın, bilginin, sürekli aklı kullanmanın önemine vurgu yapan, sorgulamanın gerekliliğine atıfta bulunan, varlık üzerinde, indirilen ayetler üzerinde daima düşünmeyi tavsiye eden, imanı kişinin özgür seçimiyle gerçekleşen bir karar olarak gören, dinde her tür zorlamayı yasaklayan, mümin insanın ahlaklı görünmesini değil de ahlaklı olmasını amaçlayan Kur’an’ın, birtakım bilgilere körü körüne bağlanmayı öngören ezberci eğitim anlayışına onay vereceği düşünülebilir mi? Allah adına hiç kimsenin konuşamayacağı ilkesini koyup, ayetlere ilişkin her yorumun sorgulanabileceğini, hiçbir içtihadın bir başka içtihadın yolunu tıkamayacağını ve içtihadında hata yapanın bile ödüllendirileceğini, Kur’an’ı anlamada aklın kullanımını öngören İslam’la ezberci eğitimi yan yana getirmek gerçekten utanç vericidir.

Günümüzde her şey hızla değişmekte, buna bağlı olarak hızla üretilen bilgi çabucak tüketilmekte, mevcut bilgiler kısa bir süre sonra geçersiz kalmakta, yenilerinin üretilmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu şartlarda sürekli hazır bilgi sunarak bireylere katkı sağlamak mümkün değildir. Onun için ezberci eğitim yerine, anlamlı öğrenmenin gerçekleştirilmesine yönelik bir eğitim yaklaşımının benimsenmesi, düşünmenin/sorgulamanın önünün açılması gerekmektedir. Bireylere bilgi ezberletmek yerine, öğrenmeyi öğretmek durumundayız. Ancak bu sayede birey, mevcut bilgileri kullanarak yeni durumlar/ihtiyaçlar için gerekli bilgileri kendi kendine üretebilir. Sürekli yeni, farklı sorunlarla karşılaşan birey, böyle bir donanımla sorunlarına çözüm üretip onların üstesinden gelebilir. Böyle bir din eğitimi, bireyin kendi dindarlığını oluşturup ona sahip çıkmasına imkan sağlayabilir.

Konfiçyüs’ün dediği gibi, “Düşünmeden öğrenmek, kaybedilmiş çabadır.” Bu durum, din eğitimi için de aynen geçerlidir.


KAYNAK
Aydın M. Şevki, “Dinî Bilgiyi Tecdîd”, Diyanet Aylık Dergi, Eylül, 2009.
Aydın M. Şevki, “Dindaşını Ötekileştirme”, Diyanet Aylık Dergi, Ekim, 2009.


Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Kasım 2009 sayısında yayınlanmıştır



Prof. Dr. M. Şevki Aydın
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

Vicdanlı İnsan Olabilmek İçin Vicdan Eğitimi

Sözlükte vicdan, bulma, görme, hissetme, duygu, kişiyi kendi davranışları hakkında bir yargıda bulunmaya iten, kişinin kendi ahlak değerleri üzerine dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan güç diye tanımlanmıştır. İnsaflı kimseler için vicdanlı, insafsız olanlar için de vicdansız kavramı kullanılmıştır. Bu bağlamda kalp gözü, basiret (kalp gözü açık, basireti bağlı) gibi ifadeler de kullanılır.

İnsanda var olan şuur, irade, adalet-iyilik-güzellik eğilimi, sevinç, üzüntü, beğenme-nefret etme, gelecek endişesi, utanma, insaf gibi duyguların kaynağı vicdandır.

Vicdan, insandaki ahlaki bilincin adıdır. İnsanın yaratılışında var olan iyi ile kötüyü birbirinden ayırt edebilme yeteneğidir. İyi ile kötüyü tartan terazi, ölçek, miyardır. İnsanın içinde var olan iyilikten zevk alma, kötülükten nefret etme duygusudur.

Vicdan, kişinin hayır ve güzellikten zevk alması, onlarla huzura, doyuma ermesi; şer ve kötülükten rahatsız olmasıdır.

Bir de maşerî vicdan vardır ki o da bir toplumu meydana getiren fertlerin veya çeşitli millet fertlerinin vicdani hükümlerinin toplamı veya çoğunluğudur. Bir iyilikten toplum fertlerinin tümünün hoşnut olması ve ona destek çıkması; bir kötülüğe karşı da topyekûn karşı çıkma ve ondan rahatsızlık duyulmasıdır. Maşerî vicdan, toplumda iyilik ve güzelliklerin hâkim olması ve sürecin devamını sağlayan, süreci yöneten çok önemli bir kontrol mekanizmasıdır. Kur’an, İslam toplumuna iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma misyonunu yükleyerek bu gücü sürekli çalıştırmayı hedefler.

Kur’an, hedeflediği iyi/hayırlı/yararlı insanı yetiştirmek için, öncelikle onun iç dünyasını inşa etmekle işe başlamıştır. Nitekim ilk inen ayetler, insanın iç dünyasının düzenlenmesiyle ilgilidir. Güçlü bir iman ve o iman doğrultusunda oluşacak iyi niyet, iyiye temayül, iyiden taraf olma gibi hususlar Mekke döneminde inen ayetlerin en temel konusudur. Bu konudaki yönlendirmeler, Medine döneminde inen ayetlerle de devam etmiştir. Demek ki insanın vicdan eğitimi, vahiy temelli ve devamlı olmalıdır. Böylece iç bilinç düzeyi aktif olan vicdan sahibi insan, iyilik ve güzelliklerin adamı olacak, iyilik ve güzellikleri düşünecek, iyilik ve güzellikleri işleyecek ve başkalarının da böyle olmasını isteyecektir. Aynı şekilde o, kötülükleri istemeyecek, kötülük kurguları içerisinde olmayacak, onlara yaklaşmayacak ve başkalarının da kötülüklerden uzak kalmasını isteyecektir. Huzurlu ve mutlu olmanın yolu da budur. Nitekim hadislerde bu husus şöyle açıklanmıştır:

“İyilik ve hayır ahlakın güzelliğidir. Kötülük ve günah, vicdanını tırmalayan ve halkın bilmesini istemediğin tutum ve davranışlardır.” (Müslim, Birr, 14-15; Tirmizî, Zühd, 52; Ahmed, IV, 182, 228-229)

“İyilik ve hayır kalbin tatmin olduğu şeydir. Kötülük ve günah da vicdanı sızlatan ve ona acı veren şeydir. İnsanlar aksine yargıda bulunsalar da sen aldırma!” (Darimî, Büyu’, 2; Ahmed, IV, 194)

Pek çok ayetinde Kur’an, kalbin eylemlerinden bahseder ve insanın iç dünyasının inşasını gerçekleştirme adına anlamlı açıklamalar yapar. Sözgelimi günahın açığını da gizlisini (bâtıneh) de bırakın. Günah kazananlar, kazandıklarına karşılık şüphesiz ceza göreceklerdir (Enam, 20) ayetinde geçen bâtıneh kelimesi kalbî günahlar, günaha niyet/yönelme/tasarlama olarak anlaşılmış olup bunların hepsi insanın iç dünyası ile ilgilidir.

Vicdanın vahyin ışığında aydınlanıp onarılması, sahibini mutlu edecek, onu stres ve buhranlardan koruyacaktır. Zira vicdanlı insan, temiz kalpli insan, mutlu insandır. Vicdansızlar ise, kötü insanlar olup hep stres ve buhranların adamıdırlar.

İnsanın düşünüp yaptığı her iyilik güzellik, onun iç dünyasını imar edecek ve dış dünyasını da aydınlatacaktır. Nitekim Kur’an’da, hayır onları, kazandıkları günahlar, kalplerini paslandırıp yenmiştir (Mutaffifîn, 14), tespiti yer alır. Hadiste şöyle buyurulmuştur: Kişi bir yanlış yaptığında, kalbinde siyah bir leke meydana gelir. Şayet kişi, o yanlıştan uzaklaşır ve af talep ederse kalbi cilalanır. Tekrar hataya dönerse kalpteki leke artırılır ve kalbi tamamen kaplar. Nitekim Yüce Allah’ın hayır onları, kazandıkları günahlar, kalplerini paslandırıp yenmiştir ayetinde işaret edilen pas budur. (Tirmizî, Tefsîr; İbn Mâce, Zühd, 29)

Kur’an’ın anlatımına göre Hz. Yusuf'un saraydaki kadın tarafından kendisine yapılan zina çağrısına olumsuz cevap vermesini sağlayan Rabbinin burhânı olmuştur. Tercihe şayan bir görüşe göre, onu günaha düşmekten alıkoyan burhân, Hz. Yusuf’un zinanın haramlığını ve zina yapana terettüp edecek cezayı bilmesi, iç dünyasında günaha karşı duran ahlaki bir duygunun oluşmasıdır. (Bkz. Razî, Mefâtihu'l-Gayb, XVIII, 119-120) Nitekim konuyla ilgili başka ayetlerde şöyle buyurulmuştur: "Rabbine karşı durmaktan korkan kimseye iki cennet vardır." (Rahman, 46) "Ama kim Rabbinin azametinden korkup da kendini kötülükten alıkoymuşsa, varacağı yer şüphesiz cennettir." (Naziat, 40-41) Hz. Adem'in oğlunu da, kendisini öldürmeye kalkan kardeşine elini kaldırmaktan alıkoyan şey Allah korkusundan başka bir şey değildi. O şöyle diyordu: "Beni öldürmek üzere elini bana uzatırsan, ben seni öldürmek için sana elimi uzatmam, çünkü ben, âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım." (Maide, 28) Evet, iyi insan olabilmek için iyilik düşünmek, iyiliği sevmek, iyiliği benimsemek ve onu içselleştirmek gerekir. Zira iyi düşünen iyilik işler, kötülük düşünen ise kötülüklere düşebilir. Bunun için kişinin fikri neyse zikri de odur denilmiştir.

Pek çok rivayette biz bu bilinç ve içsel gücün yalnızca peygamberlere ait olmadığını da görüyoruz. İnsan, en olmadık zamanda, beklenmedik durumlarla karşılaşabilir. Onu her durum ve şartta istikamette tutacak olan ise güçlü bir iç dünyasının olmasıdır.

Özetlememiz gerekirse vicdan, iç bilinç düzeyidir. Huzurlu bireyler ve onlardan oluşacak huzurlu bir toplum için bu gücün zinde tutması gerekir. Bunun için de bireyin sürekli iyilik ve güzellikle beslenmesi gerekir. İyi örnekler, iyiliklerin dünya ve ahiret kazanımlarını, iyilerin hayat hikâyeleri, iyilik menkıbelerini; aynı şekilde kötülerin dünya ve ahiretteki sonlarını, kötülüklerin dünya ve ahiret kayıplarını anlatan gerçek hikâyeleri çokça okumak gerekir. Bu konuda Kur’an’da pek çok örnek vardır. Bu yüzden de vahiy, ruhun en temel gıdasıdır. Zira Allah ve ahiret inancının zinde tutulması, insandaki iç bilinç düzeyini yüksek tutacak, bu gücün aktif kalmasını sağlayacak ve onu hep iyiliklere sevkedip kötülüklerden alıkoyacaktır.

Huzurlu birey ve huzurlu toplum için, en kritik anlarda bile kendisini gösteren bu, 'Rabbin burhânı' demek olan 'Ben Allah'tan korkarım' duygusunu vicdanlara kazımak, bu duygu bağlamında iç bilinç düzeyini geliştirmek ve onu zinde tutmak şarttır. Bu duygunun gelişebilmesi ve aktif olarak kişileri yönlendirebilmesi/yönetebilmesi için de ruhun, en temel gıdası olan vahiyle belenmesi kaçınılmazdır.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Kasım 2009 sayısında yayınlanmıştır


Prof. Dr. Ali Akpınar
Selçuk Üniv. İlahiyat Fak.

Vicdan, Vicdanlılık ve Vicdansızlık Üzerine

Vicdan

Vicdan, insanın en mümtaz yanı, en ince tarafıdır. İnsandaki bu incelik selim fıtratla ilgilidir. Denilebilir ki vicdan selim fıtratın şuur hâlindeki bir tezahürüdür. İçsel bir ahlaki şuur olarak vicdan her zaman hak, adalet ve hakkaniyetten yanadır. Bu bakımdan vicdan insanın belki de en güvenilir ahlak öğretmenidir. Çünkü o gerek bireysel gerek toplumsal tutum ve davranışları ahlaki açıdan hiçbir kayırmada bulunmadan ve hiçbir çifte standarda yaslanmadan değerlendirir. İnsan ahlaki değerleri ihlal ettiği zaman, içinde kendi “ben”ine hâkim olabilecek güçlü bir “ben”in baskısına maruz kalır. İşte bu baskı mercii vicdandır. (Asım Yapıcı, İslâm’da Tövbe ve Dinî Yaşayıştaki Rolü, İstanbul 1997, s. 252-253) Vicdan, akıl ve duyu arasında bir sıralama söz konusu olduğunda üstünlük kesinlikle vicdana aittir. İkinci sırada akıl, son sırada ise duyular yer alır. Üstünlüğün her daim vicdanda kalması onun selim fıtrattan ve aynı zamanda dinî-ahlaki değerlerlerden besleniyor olmasındandır. İşte bu mutlak üstünlüğü sebebiyledir ki vicdan akılla çatıştığında, aklın talimatıyla hareket etmek caiz değildir. Çünkü bu tarz bir hareket selim fıtratı bozmak anlamına gelir. İnsanın işlediği bir ahlaki suç karşısında vicdanın tazibi başladığında, aklın bu azabı dindirmeye yönelik mazeret üretiminin hiçbir şekilde kâr etmemesi de bu gerçeğin bir göstergesidir.

Öte yandan, vicdan insanın bozulmamış tabiatından süzülüp gelen ahlaki bir şuur olduğu için hak, hakkaniyet ve adaletin ne olduğunu düşünme, akıl yürütme gibi yollarla değil doğrudan bilir. Oysa akıl hep birtakım kıyaslar ve mantıksal önermeler üretir. Vicdan ile akıl arasındaki farkı anlama noktasında Müddessir 18-25. ayetlerdeki içerik öğretici olabilir. Rivayetlerden öğrendiğimize göre bu ayetler Mekkeli müşriklerin önde gelen figürlerinden biri olan Velid b. Muğire hakkında nazil olmuştur. Bu şahıs önyargısız ve hesapsız bir duyguyla Kur’an mesajına kulak verince, vicdanının sesi, “Bu ne bir şair ne de kâhin sözüdür” der. Ancak bu arada aklı biraz da çevre baskısıyla vicdanının sesine karşı çıkar ve ardından zihninde kıyas ve mantık kurgusuna dayalı bir düşünme süreci başlar. (Bkz. Taberî, Câmiu’l-Beyân, XII. 309) Bu süreç surenin 18. ayetinde “innehû fekkera ve kaddera” diye ifade edilir. Sonuçta söz konusu şahsın aklı vicdanına galip gelir ve bu durum bir sonraki ayette Allah tarafından, “Hay kahrolası, ne (berbat) düşünce üretti, ne kötü akıl yürüttü” diye değerlendirilir.

Gelinen bu noktada akla çok kötü bir rol biçtiğimiz düşünülebilir ve “Allah Kur’an’da akletmeye onca atıfta bulunmuşken akla böyle bir rol biçilmesi son derece isabetsizdir” denebilir. Ancak bize göre isabetsiz olan, böyle denilmesidir. Çünkü Kur’an’da geçen akıl (akletmek), salt akıl değil vicdanın ya da selim fıtratın sesine kulak veren akıldır. Eğer aksi olsaydı, yukarıda anılan ayetlerden akıl yürütmede pek mahir olduğu(!) anlaşılan Velid b. Muğire, ilk hitap çevresindeki müşriklerin değil müminlerin önde gelen şahsiyetlerinden biri olurdu. Ne var ki öyle olmadı. Çünkü söz konusu şahıs, doğrunun ne olduğu konusunda ölçüt olarak vicdanı değil, nefsani arzularınca ayartılan aklı esas almıştı. Nitekim İblis de Velid b. Muğire ile benzer bir tecrübeyi yaşamıştı. Zira İblis, tıpkı Mekkeli müşrikler gibi Allah’ın ilahlığını kabul etmiş, ancak O’nun secde emri karşısında -deyim yerindeyse- vicdanının sesini dinlemek yerine egosunu tek efendi sayan aklının buyruğuna uyarak kendini isyan ve küfre götüren bir kıyas üretmişti. (Bkz. Sâd, 71-76)

Akıl özellikle Batı’daki Aydınlanma tecrübesinden bu yana İslam dünyasında da pek çok Müslüman aydın için doğru ve yanlışın ne olduğunu gösteren yegâne ölçüt olarak baş tacıdır. Evet, akıl neyin ne olduğunu bilir, kavrar; fakat kalp ve gönülle ahenkli bir işbirliğine yanaşmadığında yanlış istikametlere yönelir. Aklın mürebbisi vicdandır. Vicdanın mahalli ise Kur’an’da sadr, fuad, lüb, nüha gibi kavramlarla ifade edilen ya da kısaca ilahî bir cevher olan kalp ve gönüldür. Ancak vicdanın mahallinin akıldan öte kalp ve gönül olması, onun sulu gözlü bir duygusallık, öfke ve başkaldırı nedir bilmeyen katıksız bir uysallık gibi görülmesini gerektirmez. Bilakis vicdan, haksızlık karşısında herkesi ve pek tabii ki kendini de adamakıllı sorgulayan, bu sorgulamasında “ama”, “fakat” diye başlayan hiçbir mazeret kaydı koymayan, hiçbir çifte standarda yaslanmayan bir güçtür. Bir yazarın ifadesiyle (Celal Çelik, “Vicdan Nedir? Gerekli midir?”, http://blog.milliyet.com.tr), vicdan kütlesi olmayan ama etkisi dışımızdaki bütün otoritelerin yaptırımından çok daha yoğun bir güçtür. Ayrıca vicdanın algısında “Ben” ve “Öteki” gibi kategorik bir ayırıma yer yoktur. Çünkü vicdan, başkasını kendisiyle özdeş görür; dahası başkasını anlamaya, onun duygusunu paylaşmaya, acısını kendi acısı gibi yaşamaya çalışır. Yine vicdan, hep haklının, mağdurun, mazlumun yanında yer alır. Bu yüzden en temel bileşeni genellikle zulüm ve adaletsizlik olan dünyevi iktidar ve güç odaklarıyla vicdan arasında hep büyük bir mesafe, asla sona ermeyen bir çatışma bulunur.

Vicdanlılık

Vicdanlılık ya da vicdan sahibi olmayı en iyi anlatan şey, iç sızısı ve azap olsa gerektir. Nitekim günlük dilde sıkça kullanılan, “vicdanı sızlamak”, “vicdan azabı çekmek” gibi deyimler de vicdanlılığın mahiyetini anlamada sızı ve azabın başat rol oynadığını gösterir. Burada sözü edilen sızı ve azap, haksızlık ve adaletsizlik gibi bir ahlaki bir suç işlendiği anda başlar ve “keşke”lerle devam eder. Böyle bir durumda vicdan insana suçlu olduğunu tam anlamıyla ikrar ettirir ve bu aşamadan itibaren insan ne kendi vicdanının hâkimliğinden ne de kendi hakkında verdiği acımasız hükümden kurtulabilir. Bu noktada Tevbe 118. ayeti hatırlatmak gerekir. Bu ayette Tebük seferine katılmayan ve affedildiklerine ilişkin hüküm geciktirilen üç kişiden söz edilir. Ka’b b. Mâlik, Hilal b. Ümeyye ve Mürâre b. Rebî’den oluşan bu üç kişi, ilgili ayetten anlaşıldığına göre, vicdanlarının sesini dinlediklerinde dünya onca genişliğine rağmen başlarına dar gelmiş, çektikleri iç sızısı kendilerini tazib etmiştir (ve-dâkat aleyhim enfüsühüm).

Bu ayette geçen nefs kavramının vicdana karşılık geldiği söylenebilir. Buna mukabil, “Nefs hep kötülüğü telkin eder.” (Yûsuf, 53) mealindeki ayet hatırlatılabilir ve dolayısıyla vicdan gibi temiz bir şuur ile nefs arasında doğrudan bir ilişki kurmanın isabetsiz olduğu ileri sürülebilir. Ancak nefsin hep kötülüğü telkin ettiğini bildiren ayet, genellikle sanıldığının aksine, genel geçer anlamda “nefs”e değil, “Ben (bütün bunlara rağmen) kendimi temize çıkarmıyorum.” (Yûsuf, 53) sözünden de anlaşılacağı üzere, Hz. Yusuf’un kendi nefsiyle ilgili hükmüne işaret eder. Nitekim mutasavvıflar da Kur’an’daki kullanımlarından hareketle nefs kavramını emmare, levvame, mutmainne, mülheme, radiye, mardiyye, kâmile gibi farklı kategorilere ayırmışlardır. Hep doğrunun, haklının ve adil olanın tarafında yer aldığı, yanlışlık ve haksızlık karşısında ise sızlayıp insanı tazip ettiği dikkate alındığında, vicdanlı olmanın belki de tam olarak nefs-i levvame kavramıyla ifade edilebileceği söylenebilir. Zira nefs-i levvamenin en temel özelliği, kahr-ı nedamet, yani işlenen suçlardan duyulan pişmanlığın insanı ezmesidir.

Nitekim tabiun neslinin ünlü müfessiri Mücâhid, Kıyâme 2. ayette Allah’ın yeminine konu olan nefs-i levvamenin bir medh sıfatı olduğunu, zira burada ifa fırsatını elden kaçırdığı iyiliklerden dolayı pişmanlık duyup kendini kınayan, işlediği günahlar yüzünden nefsini ayıplayan, iyilik adına yaptıklarından dolayı da kendi nefsini şımartmayan bir insanın, yani gerçek manada bir müminin nefsinden söz edildiğini belirtmiştir. (Bkz. Mâverdî, en-Nüket ve’l-Uyûn, VI. 151) Aynı şekilde Hasen el-Basrî de nefs-i levvame hakkında, “Bu gerçek müminin nefsidir; zira gerçek mümin her daim kendi nefsini kınar. ‘Bu sözümle neyi kastettim?’, ‘İçimden geçen bu duygu ve düşünceyle neyi murat ettim?’ diye kendi kendini sorgular ve yine iyilik namına yapamadıklarından ötürü de nefsini paylar.” demiştir. (Bkz. Hevvârî, Tefsîru Kitâbillâhi’l-Azîz, IV. 440) Seyyid Kutub bu konuda en doyurucu yorumun Hasen el-Basrî’ye ait olduğunu söyledikten sonra şunları eklemiştir: “İşte Allah katında üstün ve değerli olan nefis, bu özünü eleştiren, uyanık, çekingen, sakıngan, iç konuşmalarla kendini denetleyen, hesaba çeken, çevresini gözetleyen, arzularının iç yüzünü belirlemeye özen gösteren, kendi kendini aldatmaktan kaçınan nefistir.” (Bkz. Seyyid Kutub, Fî Zilâli’l-Kur’ân, X. 285)

Bütün bu izahlar da teyit etmektedir ki nefs-i levvame, vicdanlılık ya da vicdan sahibi olmanın Kur’an’daki en uygun kavramsal karşılığıdır. Diğer taraftan, vicdanlılığın en temel tezahürlerinden biri nedamet duygusudur. Bu duygu genellikle “keşke”lerle başlar ve “keşke”lerle devam eder. Eğer bu “keşkeler”, hata ve günahtan avdet etmeyi mümkün kılan bir nedamete dönüşmezse hiçbir anlam içermez. Anlamlı ya da yanlıştan dönmeyi mucip bir nedamet duygusuyla meczolmuş tüm “keşkeler” ise Kur’an’da tövbe (tevbe) kavramıyla ifade edilir. Tövbe, işlenen suçtan dolayı pişmanlık duymak ve bu duyguyla Allah’ın huzurunda “Ben yanlış yaptım” diye itirafta bulunmaktır. Buradaki itirafçı ise vicdandır.

Yeri gelmişken vicdanlılığın sevgi ve merhamet ile ilişkili olup olmadığı meselesine de kısaca değinmek gerekir. Sevgi, nesnesi müphem olarak kullanıldığında amorf (şekilsiz/biçimsiz) bir kavramdır. Çünkü sevginin nesnesi iyi de olabilir kötü de. Oysa vicdan hep iyinin yanında yer alır; kötünün karşısında ise sızlanır. Vicdan, sevgi ve merhamet temelli bir duygu olarak kabul edildiğinde özellikle ahlak, adalet ve hakkaniyet konusunda şaşmaz terazi olma özelliğini kaybeder. Çünkü insan kötü de olsa sevdiği şeyleri kayırır. Bu türden kayırmalara kimi zaman merhamet duygusu eşlik eder. Kaldı ki salt sevgi ve merhametten çok kere maraz doğar. O halde vicdanın temeli sevgi ve merhamet değil, adalet ve hakkaniyet duygusudur. Bunun içindir ki Allah Nisa 135. ayette şahitlikle ilgili olarak, “Ey müminler! Bizzat kendinizin, ana babanızın veya akrabanızın aleyhine de olsa, bütün gücünüz ve samimiyetinizle adaleti gerçekleştirin, hep haktan ve hakkaniyetten yana olun. Allah için şahitlik eden kimseler olun. Şahitlik konusunda insanların zengin veya fakir olmasına bakarak adalet ve hakkaniyetten sapmayın. (Yani zenginin gözüne girmek yahut yoksula merhamet etmek uğruna hak ve hakikati söylemekten kaçınmayın.) Zira Allah zenginin de fakirin de durumunu sizden çok daha iyi bilmektedir. Şu hâlde, sakın arzu ve isteklerinize uyup adaletten ayrılmayın. Eğer şahit olarak gerçeği çarpıtırsanız veya şahitlikten büsbütün kaçınırsanız bilin ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır!” buyurmakla sevgi ve merhamet duygusuna değil, vicdanın buyruğuna uyulması gerektiğine işaret etmiştir. Bu ayetten hareketle denebilir ki adalet duygusu sevgiden mutlak surette üstündür. Zira adalet duygusunu sevk ve idare eden güç sevgi değil vicdandır. Ancak vicdanın son kertesi adalet duygusu değildir. Bunun da ötesinde sorumluluk duygusu vardır. İnsanın Allah’a karşı sorumluluklarını hatırlatan ve bu konuda insanı salih amele yönlendiren unsur ise vicdandan öte gerçek manada imandır.

Vicdansızlık

Vicdan her insanda vardır ve bundan dolayıdır ki neyin ahlaki neyin gayriahlaki olduğu hususunda vicdan herkese aynı şeyi söyler. Ancak kimi insanlar vicdanın sözünü dinler, kimi insanlar dinlemez. Söz dinleyip dinlememek iradeye bağlıdır. Selim fıtratı bozulmuş olan insandaki irade vicdanının sesine pek kulak vermez; onun iyilik yolundaki tavsiyelerini dinlemez. Vicdan insanoğlunun selim fıtratını ifade etmesi hasebiyle özünde iyidir. Ancak bu iyilik mutlak değil görecelidir. Vicdanın iyi oluş keyfiyetini güçlendiren temel faktör Allah korkusudur. Bunun içindir ki Merhum M. Akif, “Ne irfandır veren ahlaka yükseklik, ne vicdandır / Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.” (M. Akif Ersoy, Safahat, Beşinci Kitap) demiştir.

Vicdanı rahatsız eden ve aynı zamanda güçsüzleştiren unsurlara gelince, bunların başında masiyet (günah) yer alır. Günahlar ilk planda vicdanı rahatsız eder. Nitekim Hz. Peygamber, “Günah nedir?” sorusuna, “Vicdanı (nefs) rahatsız eden şey.” (Tirmizî, Zühd, 52) diye cevap vermiş; ayrıca fetvanın vicdandan istenmesi gerektiğini belirtmiştir. (İbn Hanbel, el-Müsned, IV. 194) Günahların alışkanlığa dönüştürülmesiyle birlikte vicdani rahatsızlık gitgide zayıflar ve sonunda vicdan hiçbir günaha tepki vermez hâle gelir. Vicdansızlığı yaratan hâl işte bu hâldir. Çünkü böyle bir halde vicdan artık ölmüş olur. Vicdanın ölmesi demek, bir bakıma ruhsal beynimizin, hatta en güvenilir ahlak hocamızın ölmesi demektir. Diğer bir deyişle, vicdansızlık, egomuzu ve duygularımızı kayırmak, dolayısıyla selim fıtrat gereği kendi kendimizi suçlama, sorgulama, kendi aleyhimize tanıklık etme ve yine gerektiğinde kendi kendimize savaş açıp ceza verme yetimizi ya da kısaca en başta kendimize karşı dürüst olma erdemimizi kaybetmektir. Haddizatında vicdansızlık dünyevi düzlemde daha fazla işe yarar. Zira bu sıfat bir bakıma ahlaki değer açısından hat-hudut tanımazlık demektir. Bu sıfatla muttasıf bir insanın salt dünyevi emellerine ulaşma, bu tür hedeflerini gerçekleştirme imkânları çoğalır. Ancak bu durumda vicdandan, dolayısıyla insandan geriye hemen hiçbir şey kalmaz. Çünkü vicdanını kaybeden insan hem vahşileşir hem de behîmîleşir. Gelinen bu nokta ise Kur’an’da ahlaki düşüklüğün en üst derecesi anlamında kullanılan “esfel-i safilin” derekesinin ta kendisidir. Bunun içindir ki gene Merhum M. Akif şöyle söylemiştir:

“Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havf-ı Yezdân’ın;

Ne irfanın kalır te’siri kat’iyyen, ne vicdanın.”

Hayat artık behîmîdir… Hayır, ondan da alçaktır.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Kasım 2009 sayısında yayınlanmıştır


Doç. Dr. Mustafa Öztürk
Çukurova Üniv. İlahiyat Fak.

Hakkın Rahmani Sesi Vicdan

BAŞYAZI
Hakkın Rahmani Sesi Vicdan


Tarih: 01.12.2009

İyi ve güzel olanı özünde benimsemeye yatkın bir biçimde yaratılmış olan insan, ilahî hitabın muhatabı olmaya layık görülmüş seçkin bir varlıktır. İnsanın varlığına özel bir anlam katan ve onu diğer yaratılmışlardan farklı kılan en önemli özelliklerden birisi hiç kuşkusuz onun vicdan sahibi olmasıdır. Cenab-ı Hakk’ın insanın benliğine yerleştirdiği manevi bir yeti olan vicdan, kişiye düşünce ve davranışlarında sağduyuyu telkin eden ve onu her zaman doğruya yönlendiren bir melekedir. Aynı zamanda vicdan, Allah Rasulü’nün “İyilik, güzel bir ahlaka sahip olmandır. Günah ise içini tırmalayan ve insanların bilmelerini istemediğin şeydir.” (Tirmizi, Zühd, 52) hadisinin de ifade ettiği gibi, kötülükler karşısında âdeta kalkan vazifesi gören bir iç dinamiktir. Bu dinamiğin bir tarafında müminin feraseti, diğer tarafında kaynağını Allah sevgisi ve bilincinden alan samimi düşünce ve eylemler bulunmaktadır.

Allah’ın insanın tabiatına bir meleke olarak yerleştirdiği ve hakkı batıl olandan ayırt etme kabiliyeti olarak değerlendirilebilecek vicdan sayesinde insan, haksızlıklar karşısında hakkın ve adaletin gür sesi olur.

İnsan gönlü, Yüce Yaratıcıyla ve insanlarla olan ilişkilerimizin şekillenmesinde ve onların Allah katındaki değerinin tespitinde önemli bir konuma sahiptir. Kabın içerisinde olanı sızdırması gibi kalbimiz de bizim aynamız ve davranışlarımıza yön veren mihenk taşıdır. Bu itibarla zihni ve gönlü kirlenen insanın söz ve davranışları da doğal olarak kirlilikten eser taşıyacaktır. Buna karşılık zihnini ve gönlünü güzelliklerin süslediği kimsenin sözleri de davranışları da bu erdemler doğrultusunda şekillenecektir. Dolayısıyla insanın yaratılış ve var oluş amacı ile örtüşmeyecek türden olumsuz davranışlar sergilemesinde, kararmış bir vicdanın/gönlün önemli bir etken olduğu açıktır.

Allah Rasulü, en erdemli insan olarak, kalbi tertemiz ve sözleri de doğru olan kişiyi görmekte ve (onun) kalbinin günah, haksızlık, kötülük, kin ve hasetten uzak ve Allah korkusu ile dolu bir kalp olduğunu ifade etmektedir. (İbn Mace, Zühd, 24) Buna göre vicdanlar, insaf, sevgi ve hoşgörü duygularıyla yoğrulduğu ölçüde istikamet bulmakta ve ancak böyle vicdanlar baskı ve şiddet karşısında bile hakkı söylemekten geri durmamaktadır.

İnsanların doğuştan sahip olduğu bu hakkaniyet duygusu, nasıl ferdî vicdanı meydana getiriyorsa, toplumdaki yüksek ahlaki erdemler ve değerler de toplumsal vicdanı oluşturmaktadır. Hem ferdî hem toplumsal vicdanın ahlaki ve dinî değerlerle işlenmesi gerekmektedir. Çünkü bireysel vicdanlara tesir eden de toplumdaki değerler manzumesidir. Hem kişilerin tek tek vicdanları hem de toplumsal vicdan, Allah’ın rahmet sıfatının bir tecellisi olarak, insan onurunun korunması ve hakkaniyet ölçüleri içerisinde hareket edilmesine yönelik önemli bir vazife ifa etmekte, böylece kötü düşünce ve eylemler maşeri vicdanda dışlanmakta ve toplumdan uzaklaşmaktadır. Bu yüzden vicdanları diri tutan söz konusu değerler manzumesinin korunması, insan doğasının iyi ve güzel olan değerleri benimsemesi bakımından son derece önemlidir.

Bu vesileyle vicdanların doğru değer yargıları ve erdemlerle beslendiği bir dünya özlemimizi ifade ederken, kalplerimizin Kur’an’ın aydınlık mesajı ile mamur hâle gelmesini, yüce dinimizin derin ve kuşatıcı mesajıyla gönül ve düşünce dünyamızın her dem taze ve diri tutulmasını temenni ediyorum.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Kasım 2009 sayısında yayınlanmıştır


Prof. Dr. Ali BARDAKOĞLU
Diyanet İşleri Başkanı