09 Temmuz 2009 Perşembe

Bardakoğlu'ndan kızların evlendirilmesi serzenişi

Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, kız çocuklarının erken yaşta veya istemedikleri kişilerle zorla evlendirilmesinin din, örf, adet ve insani duygular açısından rahatsız edici bir durum olduğunu söyledi.

09 Temmuz 2009 15:10

Eda AY/Tuba KARAHAN'ın haberi

Ali Bardakoğlu, ''Münferit uygulamalar ve münferit açıklamalar, bir tereddüt uyandırmamalı. Diyanet İşleri Başkanlığının bu konuda tavrı, çizgisi ve topluma verdiği mesaj çok net ve açıktır'' dedi.

Bardakoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Başkanlık olarak aile hayatını ve aile değerlerinin yaşatılmasını önemsediklerini ifade ederek, bu duyarlılıklarının aile bağlarına olan saygılarından kaynaklandığını söyledi. Bardakoğlu, dilini, dinini ve aile bağlarını zayıflatan toplumların geleceklerini tehlikeye atacaklarına işaret etti.

Van İl Müftüleri toplantısında, ''Kız çocuklarının erken yaşta veya zorla evlendirilmesinin doğru olmadığı ve bunun bir dizi soruna yol açtığı'' yönünde karar alındığını hatırlatan Bardakoğlu, ''İslam dünyasında bunu bu kadar açık ve net söyleyen ilk kurum da biziz'' diye konuştu.

Kız çocuklarının erken yaşta veya istemedikleri kişilerle zorla evlendirilmesinin din, örf, adet ve insani duygular açısından rahatsız edici bir durum olduğunu vurgulayan Bardakoğlu, münferit uygulamalar ve münferit açıklamaların, bir tereddüt uyandırmaması gerektiğini dile getirdi.

Bardakoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

''Diyanet İşleri Başkanlığının bu konuda tavrı, çizgisi ve topluma verdiği mesaj çok net ve açıktır. Ailenin karşılıklı sevgiye dayanmasına ve hür iradeyle kurulmuş bir yuva olmasına önem veriyoruz. Genç kızların yaşlı erkeklerle evlendirilmesi, özellikle bu genç kızlarımız açısından aile saadeti, doğacak çocuklar ve toplumun aile algısı açısından birçok sakıncalar taşımaktadır.

Aile bir fedakarlıkla, karşılıklı sevgi, saygıyla başlar. Aile, tek taraflı bir çıkar ilişkisi değildir. Van İl Müftüleri toplantısında bunu açıkça ifade etmemizin arka planında, kadınlarımız ve kız çocuklarımızın hakları, aile müessesine saygı, gelecek nesillerin sağlıklı yetişmesi ve evlilik kurumunun sağlam, güçlenerek devam etmesi gibi birçok sebep yatıyor. Dinimizin öngördüğü ilkeler ve öncelikler açısından bunu önemsiyoruz.''

-''EVLİLİK DIŞI İLİŞKİLERİN NORMAL GÖSTERİLMESİNE KARŞIYIZ''-

Aile kurma ve aile halinde yaşama isteğinin insanın yaradılışında olduğunu ifade eden Bardakoğlu, bunun güçlendirilmesi gerektiğini belirtti. Bardakoğlu, ''Aile hayatını tehdit eden ne varsa biz karşısındayız. Bu sadece kız çocuklarının erken yaşta evlendirilmesi değil, serbest hayat, evlilik dışı ilişkilerin normal gösterilmesi ve bununla ilgili duyarlılıkların azaltılması, hassasiyetlerin törpülenmesi ve sıradanlaşmasına da karşıyız'' diye konuştu.

Evlilik dışı ilişkilerin toplumda normal gösterilmesinin de aile hayatına zarar verdiğine dikkati çeken Bardakoğlu, evlilik dışı beraberliklerin normalleşmiş gibi algılanmasının toplum için ciddi bir tehdit oluşturduğuna işaret etti. Bardakoğlu, medyanın da bu konuya duyarlı yayınlar yapmasının aile ve toplum hayatının devamı için önemli olduğunu vurguladı.

-''KUR'AN TEK EŞLİLİĞİ TAVSİYE EDİYOR''-

Kur'an-ı Kerim'in çok eşliliği değil tek eşliliği tavsiye ettiğini kaydeden Ali Bardakoğlu, kadının hakkının korunamadığı, çocukların nesebi ve mirası gibi konularda haksızlıklar söz konusu olduğu ve neticede kadın mağdur edildiği için ikinci evliliğin günümüzde dinen de pek çok sakıncalar taşıdığını anlattı.

Başkanlık olarak, kadına yönelik şiddet, kız çocuklarının okutulmaması, cahil bırakılması ve bunun da bir sanki dinin onayladığı durummuş gibi algılanmasıyla mücadele ettiklerini dile getiren Bardakoğlu, ''Biz kadın haklarını sağlamaya yönelik her teşebbüsü önemli görüyoruz'' dedi.


Etiketler: diyanet işleri başkanı ali bardakoğlu kız çocuklarının erken yaşta veya istemedikleri kişilerle zorla evlendirilmesi

AA

08 Temmuz 2009 Çarşamba

İnsanın Değeri

Tarih: 07.07.2009

“Abdullah b. Amr b. Âs’ın rivayet ettiğine göre Allah Rasulü (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Dünyanın yok olması, Allah katında, bir Müslümanın öldürülmesinden daha önemsizdir.” (Nesâî, Muhârebe, 2)”

Hadis-i şerif, Mâide suresinin 32. ayetinde ifade edilen, “Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın, bir insanı öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim bir hayatı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur.” şeklindeki ilahî beyana uygunluk göstermektedir. Kur’an’da İsrailoğullarına yöneltilen bu ilahî hitap hiç şüphesiz, onların şahsında bütün insanlığı muhatap almakta ve hukuki gerekçeler, meşru müdafaa ve savaş gibi zorunlu durumlar dışında cana kıymanın çok ağır bir suç olduğunu bildirmektedir. Kur’an’a göre bu ağır suçun dünyevi cezası kısas (Bakara, 178), uhrevi cezası da Allah’ın gazabı, laneti ve ebedi cehennemdir. (Nisa, 93)

İslam dini, “zarûrât-ı hamse” olarak bilinen korunması zorunlu beş temel değerin başına “can”ı koymuş ve yaşama hakkını her şeyin üstünde tutmuştur. Onun için, ölüm tehlikesine maruz kalan mümine haramları geçici olarak mübah saymış, cana yönelik ciddi bir tehdit karşısında, inanca aykırı beyan ve davranışlara geçici olarak ruhsat vermiştir. Allah Rasulü de, “her Müslümanın diğer Müslümana malı, ırzı ve kanı haramdır” (Ebû Davud, Edeb, 40) buyurarak Cenab-ı Hakk’ın mükerrem kıldığı insanla (İsrâ, 70) ilgili korunması gereken bu temel değerlere dikkat çekmiştir.

Sevgili Peygamberimiz, insanı helake götüren yedi büyük günahdan biri saydığı haksız yere cana kıymayı (Nesâî, Vesâyâ, 12) önlemek için, cahiliye döneminin âdeti olan kan davalarını yasaklamış ve ilk olarak yeğeni Âmir b. Rebîa’nın kan davasını kaldırarak işe başlamıştır. (Müslim, Hac, 147) Kardeşini öldürerek cana kıyma fiilinin ilk örneğini veren Hz. Adem’in oğlunun, bu kötü çığırı açmasından dolayı, sonra gelen her katilin günahından hissedar olduğunu belirterek (Buhârî, Diyât, 2) insanları bu acımasız eylemden sakındırmak istemiştir.

İslamiyet, “kimse diğerinin günahını yüklenmez” (Fâtır, 18) ayetiyle suçun şahsiliği ilkesini getirmiş, düşmanlık ve saldırıya, aşırıya kaçmadan aynıyla mukabele edilmesini öngörmüştür. (Bakara, 194) Mağdurun suçluyu bizzat cezalandırması (ihkâk-ı hak) yerine, cezanın kamu otoritesince verilmesi ilkesini benimsemiştir. Bunlar bir bakıma, cahiliyeden medeniyete geçişin göstergeleridir. Çünkü İslam öncesinin kabile hukuku, kollektif sorumluluk ve cezalandırma anlayışından hareketle, bazen suçlu yerine onun kabilesinden herhangi birini cezalandırmaya imkân tanımakta, bazen de mütekabiliyet sınırlarını aşan bir intikama sebebiyet vermekteydi. Halbuki Kur’an, “Eğer ceza (karşılık) verecekseniz, size yapılana denk bir ceza verin. Şayet sabrederseniz bu, sabredenler için daha hayırlıdır.” (Nahl, 126) buyurarak, cezanın dışında, sabretmek ve sonucu Allah’a havale etmek gibi bir seçeneğin bulunduğuna da işaret etmektedir.

Bugün ülkemizde yaşanan bazı olaylar, ne yazık ki, 14 asır önce tanıştığımız bu medeniyetin değiştirmeye çalıştığı cahiliye zihniyetini hatırlatacak türdendir. Dinimizin yasakladığı kan davası bazı yörelerimizde hâlâ ısrarla sürdürülmekte, çoluk-çocuk, kadın-erkek demeden onlarca kişi acımasızca katledilebilmektedir. Ancak farklı ulus ve dinlere mensup insanlar arasında görülebilecek düşmanlık ve çatışmaları aratmayacak sahneler, aynı dine mensup, hatta birbirleriyle akraba olan kişiler arasında cereyan etmekte, Allah’a ve hesap gününe inanan bir mümin için tasavvur edilemeyecek vahşetler sergilenmektedir. Namus temizleme adına, mağdurlar cezalandırılmakta, berdel ve beşik kertmesi gibi cahiliye töreleri uğruna nice hayaller yıkılmakta, intiharlar ve cinayetler işlenmektedir. Eski kabile yapılarını andıran aşiret sistemi insanların iradesini yok saydığı için, yüzlerce insanın hayatını etkileyecek her türlü karar bir veya birkaç kişinin iradesine bırakılmaktadır.

Bu örnekler yanı sıra, ülkemizin her köşesinden hemen her gün gözlerimizin önüne serilen onlarca cinayet, gasp, hırsızlık ve tecavüz olayları, tamamına yakını Müslüman olan toplumumuzun ciddî bir değerler erozyonuna maruz kaldığını göstermektedir. Başka bir deyişle, inandığımız din, toplumsal ilişkilerimizde belirleyici bir unsur olmaktan hızla uzaklaşmakta, İslam’ın hedefi olan ahlakî erdemlerle donanmış mümin yerine, muhafazakâr ve dindar görünümlü niteliksiz bir kalabalık egemen hale gelmektedir. Dolayısıyla, ailemizle, komşularımızla, akrabalarımızla, arkadaşlarımızla velhasıl toplumun her kesimiyle kurduğumuz ilişkilerde, saygı, sevgi, hoşgörü, af, şefkat, merhamet, nezaket, yardımlaşma gibi inancımızdan kaynaklanan değerlerin yerini basit çıkar ilişkileri almaktadır.

Müslüman kimliğimizin ne ifade ettiğini biliyor ve bunun bizim için bir ayrıcalık olduğunu düşünüyorsak, İslam’ın hayatımızın her kesitine rengini veren bir din olduğunu unutmamalıyız. Kur’an’ın öğretisini ve onu bize tebliğ eden Allah Rasulü’nün hayat tarzını içselleştirmeden iyi bir Müslüman olunamayacağının farkında olmalıyız. Dindarlığımızın göstergesi olan ahlakî meziyetlerimizin bireysel alandan çok toplumsal alanda tezahürünün çok daha anlamlı ve önemli olduğunu bilmeliyiz. Başkalarıyla paylaşılmayan değerlerin, onlara yansıtılmayan ahlakî erdemlerin söylem düzeyinden öteye geçemeyeceğini dikkate almalıyız. Ahlak güzelliğine sahip olmayan bir müminin imani olgunluğa erişemeyeceğini (Ebû Davud, Sünne, 16) bildiren Peygamber Efendimiz’in sesine kulak vermeliyiz. Velhasıl, öfkeyi yenip insanları affetmeyi müttakilerin özelliklerinden sayan (Âl-i İmran, 134) Cenab-ı Hakk’ın; maruz kaldığı onca düşmanlığa rağmen öç ve intikam peşinde koşmayan ve müminleri, Kur’an’ın hedef gösterdiği (Hucurât,10) kardeşliğe çağıran (Müslim, Birr, 9) Allah Rasulü’nün talimatlarını, hemcinslerimize karşı davranışımızda rehber edinmeliyiz.

Prof. Dr. İ. Hakkı Ünal
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Evlilikte Aile İçi Sağlıklı İletişim

Tarih: 07.07.2009

Erkek ve kadın arasında, hukuken kabul edilen ve/veya toplumca onaylanarak taraflara çeşitli hak ve yükümlülükler veren ilişki biçimine evlilik denir. Dolayısıyla sosyal bir kurum olan ve toplumun devamını hedefleyen evlilik, ailenin temeli olarak kabul edilir.

Modellerine göre ister çekirdek, isterse geniş olsun aile; içinde yaş, cinsiyet, makam, rol, yetki ve sorumluluk bakımından birbirinden ayrışan az ya da çok sayıda bireyin birlikte yer aldığı ve ortak bir hayat alanını paylaştığı sosyolojik bir oluşumdur. Söz konusu bu birliktelik, karşılıklı ilişki ve etkileşimlerin oluşturduğu bir sistem olarak dinamik bir şekilde varlığını devam ettirir. Bu yüzden her ailenin özel bir iç yapısı ve kendine özgü dinamik bir işleyişi vardır. Dolayısıyla her aile ‘biricik’tir. O nedenle dış çevrede toplumun kültürü, gelenekleri, inanç ve değer yargıları; iç yapıda ise, aile bireyleri olan anne-baba ve çocukların ortak amacı, kuralları ve beklentileri, bu yapı ve işleyişin gerçekleşmesinde önemli rol oynarlar. Böylece her aile, içinde yaşadığı toplumun küçük bir yapı taşı olduğu kadar, kendine özel ayrı bir kimliğe de sahiptir. Söz konusu bu özellik, ailelerin birbirleriyle kıyaslamalarını da zorlaştırmaktadır.

Evlilik sürecindeki beraber yaşamayla birlikte, evlilik öncesinde eşlerde baskın bir şekilde bireyselliği ifade eden ‘ben’ ve ‘sen’ yaşantıları yerine; evlilikte ortak bir anlayışı ortaya koyan ‘biz’ yaşantısı meydana gelmesi gerekir. İşte eşlerden her iki tarafın da ortak kabulüyle bu yaşantının sürdürülebilmesi, kadın ile erkeğin geldikleri aile yapılarına ve gerekli sağlıklı iletişimi kurabilmelerine bağlıdır. Şayet eşler arasında iletişim problemleri varsa, aile içi dengeler ve düzen bozulduğu için geçimsizlik ortaya çıkar. Evlilik sürecinde aile içi iletişim bozukluklarının temelinde, eşlerden her birinin ‘ben’ yaşantısından çıkıp onun yerine ‘biz’ yaşantısını benimseyememeleri önemli bir rol oynar. Ayrıca bu olumsuz durumu, kültür ve kişilik farklılıkları gibi eşler arası uyumsuzluklar da besleyebilir.

Öte yandan aile içindeki ilişkilerin temelini, eşlerin karşılıklı olarak birbirlerine yönelik olumlu veya olumsuz tutum ve davranışları oluşturur. Onların sevgi ve anlayışla devam ettirdikleri bu karı-koca ilişkisi, aynı zamanda ailenin genel havasını da belirler. Dolayısıyla aile psikolojisinde uyumlu ve sıcak ilişkiler, anne-babadan çocuklara doğru yayılır. Tam aksine gergin ve sürtüşmeli bir karı-koca ilişkisi ise, eşlerin yanı sıra çocuklar üzerinde de güvensiz ve kaygılı bir psikolojik ortam meydana getirir. Bu durum da, ister istemez ailenin stres ve kaygı düzeyini yükseltir. Sürekli geçimsizlik ortamında yetişmiş olan bir erkek ve/veya bir kadın, evliliklerinde de çoğunlukla aynı olumsuz ve sağlıksız ortamı devam ettirme potansiyeli taşır. Yani geçimsiz ailelerin çocukları da, böyle uyumsuz evliliklere aday olabilir.

Yukarıda yer verilen psikolojik değerlendirmeler kapsamında, evlilikte aile içi sağlıklı iletişimi engelleyen ‘biz’ yaşantısının oluşturulamamasında, eşlerin evlilik öncesi, karşılıklı olarak birbirlerini yanlış tanımaları önemli bir yer tutar.

Erkek ve kadının geçmişte oluşturduğu kişilik yapıları, evlilikte değişmeden kalırsa, ‘ben’ ve ‘sen’ yaşantısından ‘biz’ yaşantısına geçiş süreci oldukça zorlaşır. Dolayısıyla bu durumda evlilik, eşlerden birinin fedakârlığında bazen bir süre, bazen de sonuna kadar devam edebilir. Türk toplumundaki aile yapısında söz konusu bu fedakârlığı genellikle kadın gösterir.

Evlilikte aile içi sağlıklı iletişim bağlamında eşler arasında meydana gelen ‘psikolojik uyumsuzluk’, genellikle her iki tarafın farklı farklı kişilik yapılarına sahip olmalarından kaynaklanır. Bu nedenle kişilik özellikleri arasında büyük bireysel farklılıklar olan eşlerin anlaşmaları oldukça zordur. Üstelik kişilik yapılarının bu farklılıklarından kaynaklanan özelliklerin de zamanla değişme olasılığı çok sınırlı, hatta imkansızdır. Ayrıca eşler arasındaki bu kişilik farklılıkları bağlamında meydana gelen psikolojik uyumsuzluğun yanı sıra bir de en az bunun kadar önemli olan ‘sosyal uyumsuzluk’ söz konusudur. Bu durum, genellikle eşlerin evlenmeden önce yaşadıkları sosyal çevrelerdeki kültür farklılıklarından kaynaklanır. Aile içinde meydana gelen kültür farkı, ‘biz’ yaşantısının oluşmasında iletişim için gerekli olan ortak duygu ve düşüncelerin gelişmesini de engeller.

Evlilik sürecinde, eşlerin birbirilerine olan sevgi ve saygılarını tüketen evliliğin kendisi değil, bu süreçte karşılıklı yapılan yanlışlardır. Kendisini sorgulamayan eşler, sürekli olarak evliliklerini suçlarlar. Bu bağlamda eşler arasında ortaya çıkan geçimsizlikleri tetikleyen faktörlerden birisi de, -duygusal şiddetten de öte- evlilik içinde ciddi bir problem olarak ortaya çıkan ‘fiziksel şiddet’tir. Türk toplum yapısındaki aile içinde genellikle erkeğin, otoritesini kuramadığı zaman en sık başvurduğu silah, fiziksel şiddet, yani dövmektir. Bazı erkekler, kadını dövmenin aile içi hakimiyeti sağlamada en etkili ve pratik bir araç olduğuna inanırlar.

Şiddet; kısa, orta ve uzun vadede ortaya çıkan aile içi problemlere çözüm olmadığı gibi, aile içi sağlıklı iletişim kurmada eşler arasında daha sonra telafisi mümkün olmayan unutulmaz yaralar da açabilir.

Halbuki aile içi sağlıklı iletişim sürecindeki aile üyeleri,

a- Görev ve sorumluluklarını doğal olarak yerine getirirler.

b- Eşler arasında olumlu ve yapıcı duygusal bağlar söz konusudur. Dolayısıyla taraflar, birbirlerinden bağımsız oldukları halde, birbirlerine isteyerek yardım ederler.

c- Sağlıklı bir aile içi iletişim sürecindeki eşler, duygusal ve bilinçlenme yönünden devamlı olarak gelişim içerisindedirler.

d- Karşılıklı olarak kendilerini değerli bulan eşlerin benlik saygısı düzeyleri yüksektir. Bu nedenle benlik değerlerini olumlu yönde geliştirirler.

e- Böylesi bir aile düzenine sahip eşler, hem kendi içlerinde bütünleşirler. Hem de sosyal çevreleriyle olan ilişkilerini iyi dengelerler.

f- Sağlıklı bir aile içi iletişime sahip olan eşler, karşılıklı olarak birbirlerini değerli ve onurlu görürler.

g- Kendi bireysel sınırlılıklarının farkında oldukları için kendi ihtiyaçları ile aile ihtiyaçları arasında çok güzel bir denge kurarlar.

h- Böyle bir tutum ve davranış içerisindeki eşler, uzun vadeli mutlulukları, kısa vadeli geçici doyumlara tercih ederler.

Bazı çiftler, aile içi iletişim bozukluklarının nedenlerini, detaya inmeden yaptıkları yanlış evliliğe bağlarlar. Halbuki bu çiftlerin, bu türden kısır yaklaşımlarla zamanı boşa harcayacaklarına, hayatın kendileri ve eşleri için daha güzel ve doyurucu olması yolunda çaba göstermeleri daha mantıklı bir yaklaşımdır. Böyle durumlarda eşler, kendi özel hayatları kapsamında aile içi sağlıklı iletişimlerini güçlendirici pozisyonlarını belirleyip bunları elden geldiğince çoğaltabilirler. Bu noktada eşler, her duygu gibi mutluluğun da emek verilip paylaşıldıkça gelişen ve çoğalan bir duygu olduğunu asla unutmamalıdırlar.

Mutlu bir evlilikte dikkate alınması gereken temel noktalardan birisi de, eşlerin birbirlerinden ayrı mutluluk anlayışları ve zevklerinin yanında, birbirleriyle ortak olan mutluluk anlayışlarını ve zevklerini de geliştirebilmeleridir. Ancak bu bilinçli olarak ciddi bir çabayı gerektirir. O nedenle evlilik içerisinde ortak bir çaba harcanmadıkça da mutluluktan söz edilemez.

Evlilik sürecinde eşler, birbirilerine karşı besledikleri ilgi ve sevgilerini, karşılıklı olarak söz ve hareketlerle dışa vurmalıdırlar. Zira sevgi ve saygının en iyi anlatım ve sunum şekli, eşlerin birbirilerine karşılıksız olarak içten bir ilgi göstermeleridir. Dolayısıyla eşler, birbirlerinin karşılıklı duygu ve düşüncelerine ne kadar ilgi gösterirlerse, birbirlerine o kadar değer vermiş olurlar. Unutulmamalıdır ki, sevmek ve sevilmek, gelişim yaşları ne olursa olsun tüm bireyler için varoluşsal anlamda temel bir ihtiyaçtır.

Özetle, -yukarıda da ifade edildiği gibi- evlilikte aile içi sağlıklı iletişimin temeli, eşlerin birbirlerine gösterdiği “karşılıklı sevgi ve saygı”dır. Her ailenin kendine özel bir ‘sevgi ve saygı havuzu’ vardır. Bu havuza da iki musluktan su akar. Musluğun birinin başında erkek, diğerinin başında ise kadın vardır. Ayrıca havuzdaki su, bitmez tükenmez bir su da değildir. Havuzdaki sevgi ve saygı suyunun bitmemesi ve/veya eksilmemesi için eşlerden her ikisinin de karşılıklı olarak eş zamanlı bu havuza su akıtması gerekir. Yoksa eşlerden sadece birinin su akıtması, sevgi ve saygı havuzunu doldurmaya yetmez. Zira gün gelir, tek taraflı olarak havuzu doldurmaya çalışan suyun kaynakları tükenebilir.

Sonuç olarak, evlilik sürecinde aile içi sağlıklı iletişimi kurabilmek ve geliştirebilmek için eşlere pratik kapsamda şu tavsiyelerde bulunulabilir:

a- Eşler, dış çevrelerine karşı ailenin bağımsızlığını mutlaka korumalıdır.

b- İki ayrı kişiliklerin bir araya gelerek yepyeni bir hayat tarzı oluşturduğu evliliklerde, eşlerden her ikisi de, ailelerinden gördüklerini taklit etmeyip, kendi özellerine ait yeni bir tarz oluşturma gayreti göstermelidirler.

c- Eşler, aile içi iletişim çatışmaları kapsamında karşı karşıya kaldıkları problemleri, her iki tarafın da sakinleştiği bir zamanda oturup mutlaka karşılıklı olarak konuşarak karara bağlamalıdırlar. Zira, aileyi ilgilendiren bir problemi görmezlikten gelerek konuşmadan ‘derin dondurucuya (!)’ koymak, var olan problemi çözmediği gibi orta ve uzun vadede sıkıntı da çıkarır.

d- Eşler, birbirlerini kırmadan ve birbirlerinden çekinmeden, yeri geldiğinde birbirlerine ‘hayır’ demeyi bilmelidirler.

e- Ailede karşılıklı anlayış esas olmalıdır. Eşler, kendilerinin insan olduklarını unutmadan aile içi iletişim sürecinde birbirlerinin kişiliklerine saygılı davranmalıdırlar.

f- Yine karşılıklı sevgi ifadeleri konusunda, eşler birbirlerine karşı asla cimri davranmamalıdırlar. Buna, birbirlerine güzel hitap cümleleri kullanarak başlayabilirler. Unutulmamalıdır ki, Karl Menninger’in dediği gibi, ‘sevgi, ancak sevmekle kazanılabilen bir değerdir.’

g- Kayınpeder, kayınvalide, kayın ve görümce gibi akrabalarla eşler, kendi aile yaşantılarına müdahale etmelerine neden olacak düzeyde içli-dışlı ilişkilere asla girmemelidir. Aralarında mutlaka bir sosyal mesafe bırakmalıdırlar.

h- Aile içinde meydana gelebilecek dinsel tutum ve davranış farklılıkları, eşler arasında bir iletişim çatışması alanı ortaya çıkarabilir. Böylesi bir durumdaki eşler, birbirlerine anlayış göstererek; doğru olanı, yine ortak akıllarını kullanarak bulmaları gerekir.

Dr. Mustafa Koç
Bursa / Orhangazi Vaizi

İmam Hatipler, Toplum Hayatına Can Suyu Veren Görevlilerdir

Tarih: 07.07.2009

İslam dini; insanlığın güven, huzur ve barış içinde yaşamasını sağlayan ilahî bir projedir. Bu projeyi tanıtma, anlatma ve özüne uygun olarak sunma görevi de insana verilmiştir. Peygamberlerin gönderiliş hikmeti ve amacı da budur. Hiçbir peygamber yoktur ki Allah’ın gönderdiği bu ilahî mesajı kendi ümmetine tebliğ etmiş olmasın. Nitekim son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s)’in gönderiliş hikmeti ve amacı da bu şekilde ifade edilmiştir: “(Rasulüm!) Biz seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik” (Enbiya, 107) “Ey Peygamber! Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı, Allah’ın izniyle, bir davetçi ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik. Allah’tan büyük bir lütfa ereceklerini müminlere müjdele.” (Ahzab, 45-47) Bu ve benzer ayetler, İslam’ı insanlara anlatma görevinin çerçevesine işaret etmektedir. Genel olarak insan, doğru yolu bulabilecek kabiliyetlerle yaratılmıştır. Ebedi âlemin mutluluğunu kazanabilecek imkânlarla donatılmıştır. Buna rağmen onu hak yoldan saptıran nefis, şeytan vb. engeller de mevcuttur. Bu nedenle onun sürekli korunmaya, telkine, iyiliğe ve hayra yönlendirilmeye ihtiyacı vardır. İşte bu görev; sadece peygamberlerin sorumluluğu ile sınırlı olmayıp bütün Müslümanlara yüklenmiş bir görevdir. Bu duyarlılık Kur’an-ı Kerim’de şöyle açıklanmıştır: “İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Rasulün de size şahit olması için sizi mutedil bir millet kıldık.” (Bakara, 143)

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) bir hadislerinde de; “Din nasihatten ibarettir.” buyurmuşlardır. (Müslim, İman, 55) Buna göre; dini anlatmak, sevdirmek ve onu daha çok insana ulaştırmak için ilim adamlarına özellikle din hizmetleri alanında çalışanlara daha önemli sorumluluklar düşmektedir. Bu bağlamda din hizmetinin üstünlüğü ve fazileti, Hz. Peygamber (s.a.s) tarafından Hz. Ali’ye şöyle açıklanmıştır: “Şunu bil ki, tek bir kişinin senin irşadınla Müslüman olması en değerli ganimet olan kızıl develerin sana verilmesinden daha hayırlıdır.” (Buhari, Cihad, 102) Çünkü iyiliği, doğruluğu, hayrı ve güzeli telkin etmek insani ve dinî bir hizmettir. Söz konusu hizmet, tarih boyunca kesintiye uğramaksızın aynı çizgi üzerinde günümüze kadar devam etmiştir. Çağımız şartlarında ise, toplumu din konusunda aydınlatma görevi; ülkemizde kamu adına Diyanet İşleri Başkanlığına verilmiştir. Konuya ilk bakıldığında Başkanlıkta çalışan herkesin bu hizmetten sorumlu olduğu söylenebilir. Ancak görevin özelliği, tabana yansıma biçimi ve toplumla iç içe olması dikkate alındığında imam-hatiplerimizin konu ile daha çok ilgili oldukları anlaşılmaktadır. Bugün ülkemizdeki toplam cami sayısı seksen bine ulaşmak üzeredir. Bu camiler nüfus hareketliliğine ve yoğunluğuna göre; şehir merkezi, mahalle, belde, köy ve mezra gibi yerleşim yerlerinde ortaya çıkan ihtiyaç üzerine inşa edilmişlerdir. Dolayısıyla camilerin dağılımı ve konumuna bağlı olarak her yerleşim alanında bir veya birkaç imam-hatip arkadaşımız görev yapmaktadır. Samimi din hizmetinin verimliliği ve bereketi bu “hoca efendilerin” gayretiyle günümüze kadar ulaşmıştır. Bugün içinde yaşadığımız aydınlık ortamı, huzuru ve rahatlığı görmemizde çile yüklü; ak saçlı, sarıklı müca-hitlerimizin milli mücadele yıllarındaki büyük hizmetleri etkili olmuştur. Bu nedenle yeri gelmişken hayatlarını hizmet aşkı ve heyecanıyla geçiren bu hocalarımızı rahmetle anıyoruz. Her alanda onlara minnettar olduğumuzu bir kez daha ifade etmek istiyoruz.

Konuya, ülkemizdeki mevcut uygulama ile devam edelim. Bugün imam-hatip liseleri veya ilahiyat fakültelerinden mezun olmuş nice gençler hayatlarının baharında bu göreve talip olmaktadırlar. İl, ilçe, belde, köy ve mezra demeden bayrağın dalgalandığı ve camilerin bulunduğu her yerde görev almaktadırlar. Onlar için yeni ama heyecanlı bir dönem başlamaktadır. Cemaat onları bekliyor. Çok şükür camimize imam geldi. Sesi güzel mi? Nasıl ezan okuyacak? Namazı nasıl kıldıracak? Hutbeyi güzel ve kısa okuyabilecek mi? Bir önceki imama göre durumu nasıl? Hangisi daha bilgili ve tecrübeli acaba? Komşu mahalle veya köyün imamına göre bizimkinin durumu nasıl? Askerliğini yapmış mıdır? Medeni hali nasıl? Evli mi, bekâr mı? Kısaca herkesin merakını gerektiren daha nice sorular… Hatta onun sarığı, cübbesi, giyim ve kuşamı bile ilk günlerde gözlem altındadır. İşte imam-hatiplik böyle bir meslektir. Herkesin dikkati, merakı ve gözü onların üzerindedir. Dolayısıyla bu mesleğin sabır ve tahammüle ihtiyacı vardır. Halk arasında söylendiği gibi hocanın sarığı beyazdır leke kabul etmez. Oysaki bu benzetme ile onun doğru, dürüst, adaletli ve merhametli olduğuna vurgu yapılmaktadır. Bu tasvir belki imam-hatip adaylarına sıkıcı, zor ve çekilmez gibi gelebilir. Hatta bu tablodan etkilenerek görev almak istemeyen veya aldığı halde bırakma eğilimine girenler de olabilir. Hayır, bu sadece bir geçiş dönemidir. Halkımızın bu yaklaşımında herhangi bir art niyet kesinlikle yoktur. Bunun saygı ve meraktan kaynaklandığını söylersek olayı abartmış olmayız. Çünkü kısa bir süre sonra “hoca efendi” köyde paylaşılamayan kişi olacaktır. Herkes ona saygı duymaya başlayacaktır. Düğün, sünnet, hastalık, cenaze ve taziyelerde ondan yardım isteyecektir. Artık cemaatin ve çevrenin sevilen, sayılan, güvenilen “bilge insan” odur. Sevinçli ve üzüntülü günlerde onun kapısı çalınacaktır. Bu bir halk anlayışıdır. Toplum kültürüdür. Onun icra ettiği görev, bu saygıyı beraberinde getirmektedir. Bakınız halkın bu iyi niyet ve yaklaşım tarzı, Hz. Peygamber (s.a.s.)’ın şu duasıyla ne güzel örtüşmektedir: “İmam cemaatin namazını da üzerine alır; müezzin güvenilir kimsedir. Allah’ım! İmamları irşat eyle. Müezzinlerin günahını bağışla. (Tirmizi, Salât, 39) Evet bu duaya mazhar olmak büyük bir bahtiyarlıktır. İnşallah bu dua, günümüzde bu görevin önemini, ciddiyetini, sorumluluğunu ve ağırlığını hisseden bütün görevlilerimizi içine alacaktır.

Sözü buraya kadar getirmişken imam-hatiplik görevini yapan ve din hizmetinin ana iskeletini oluşturan, bir anlamda bu mesleğin altın kuralları olarak ifade edebileceğimiz iki önemli hususu meslektaşlarımızla paylaşmak istiyorum. Bunlar; görevlilerimizin okuma-yazma merakı ve çevreleriyle sosyal ilişkiler kurma sanatıdır. Şimdi bu iki hususu biraz daha açmaya çalışalım:

Okuma-Yazma Merakı

Şüphesiz ki okumak, anlamak, öğrendiğini uygulamak ve yazmak önemlidir. Hatta bu, o kadar önemlidir ki; din görevlilerinin hizmetleri açısından toplumun damarlarında dolaşan kan ve can suyu gibidir. Çünkü imam-hatiplerimizin her adımı, nefesi ve mesaisi halkla iç içedir. Bu nedenle yeni atanan genç imamlarımız başta olmak üzere bütün arkadaşlarımızla okumaya dair düşüncelerimi birkaç cümle ile de olsa açıklamakta yarar görüyorum:

Kur’an-ı Kerim’in yüzünden ve ezbere düzgün okunması kesinlikle ihmal edilmemelidir. Zira imam sadece kendisine değil esas cemaate namaz kıldırmaktadır. Diğer bir ifadeyle onların sorumluluğunu da üstlenmektedir. Bunu bir korku ve endişe olsun diye söylemiyorum. Umarım ki arkadaşlarımız da öyle algılamayacaklardır. Tersine onları daha çok çalışmaya, gayret göstermeye ve aktif olmaya teşvik etmek için hatırlatıyorum. Çünkü esas mutluluk kendini aşarak topluma yararlı olmaktır. Onların sevgi, dua ve takdirlerini kazanmaktır. Kaldı ki doğru, güzel ve bolca Kur’an okumak zaten başlı başına bir ibadettir. Diğer taraftan ibadetlerin sahih ve kabul olması için kıraatın düzgün olması şarttır. Hafız olanların hıfzlarını korumaları için sıkça tekrarda bulunmalıdır. Diğer görevlilerin ise, günde en az bir cüz okuyarak ayda bir hatim tamamlamayı teamül haline getirmelidir. Usulüne uygun okuyabilmek için hizmet içi eğitim kurslarına katılmak önemli bir fırsattır. Ne var ki bazen söz konusu eğitim süresi de yeterli olamamaktadır. Bu durumda oturup boş bekleme yerine hiç değilse meslekte kıdemli ve ehil arkadaşlarından yararlanmalı veya kaset, CD ve televizyonları izleyerek kendisini yetiştirmekte ısrarcı olmalıdır. Aynı usül çerçevesinde ezberlerini arttırmalı ve başkalarına dinlettirmelidir. Tam emin olduktan sonra namazda okumaya başlamalıdır. Böylece görevde kendisini sürekli test etmeyi bir fırsat olarak kabul etmelidir. Bu hassasiyeti iki üç yıl sürdürenler mutlaka başarılı olacaklar ve artık kendilerine güveneceklerdir. Unutmayalım ki azim, gayret ve kararlılık kişiyi daima, başarıya götürür. Zirveye ulaştırır ve mutlu eder. Bu hususta Yüce Allah bize şu müjdeyi veriyor: “Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur. Ve çalışması da ileride görülecektir.” (Necm, 39-40) Evet, bu ayetin mealinden de anlaşıldığı gibi hiç kimse ben bu görevi yapamam, sesim iyi değil veya okuyuşumda başarılı olamıyorum gerekçesiyle işin ucunu bırakarak karamsarlığa kapılmamalıdır. Çünkü hiçbir çalışma ve alın teri karşılıksız kalmaz. Onun meyvesi ve verimliliği mutlaka kendi mesaisine ve başarısına bir katma değer olarak geri dönecektir.

Diğer önemli bir konu ise; mesleki bilgi, beceri, görgü ve kabiliyetini geliştirmektir. Bu hususta görevlilerimiz daha şanslı sayılabilir. Zira bugün meslek konuları ile görev ve hizmetler alanında istenen yayınlara rahatlıkla ulaşılabilir. Dolayısıyla her geçen gün arttırarak bu kitapları okumaya çalışmalıdır. Çünkü imam-hatiplerimiz, sadece kendilerine değil çevrelerine ve cemaatlerine de yardımcı olmak zorundadırlar. Hayat, hızla gelişmeye ve değişmeye devam ediyor. Bu sosyal gelişmelere paralel olarak, yanlışlar, şüpheler, bid’at ve hurafeler de yoluna devam etmektedir. Bu nedenle yeni, köklü, doğru ve tutarlı yorumlarla olumsuzlukların önü kesilmelidir. Şayet bir imam-hatibin okuyacağı kaynak eserleri konularına göre önem ve önceliğini belirtmek gerekirse şöyle bir yol izlenmesi öğütlenebilir. Önce meslekle ilgili kaynak eserler tercih edilmelidir. Buna göre; inanç, ibadet, fıkıh, tefsir, hadis, siyer ve ahlak konulu eserler sıralanabilir. Ancak iş bunlarla da bitmemelidir. Günlük hayatımızı zengin, canlı ve renkli tutmak bağlamında; tarih, kültür, roman, hikâye, dergi, gazete, makale ve görsel yayınlarla halkayı daha da genişletmeliyiz. Unutmayalım ki okuyan ve düşünen insan bir gün duygularını yazılı olarak da ifade edecektir. Gerçekten imamların yazı yazmaya ve yorum yapmaya şiddetle ihtiyaçları vardır. Zira okuyan, düşünen ve yazan insan daima güçlü ve itibarlı olur. Özellikle her hafta imamlarımızın petekten bal süzer gibi okudukları eserlerden bilgi süzerek hazırlayacakları hutbe cemaat tarafından zevk ve beğeni ile dinlenecektir. İşte o zaman imam-cemaat kucaklaşması tam bir samimiyet ve memnuniyet içinde devam edecektir. Böylece toplumu etkilemek ve yönlendirmek hiç de zor olmayacaktır.

Sosyal İlişkiler

Her insan kendi görevi ve konumu gereğince çevresiyle diyalog kurmak durumundadır. Bu bağlamda imam-hatiplerin, görev yaptıkları yerlerde cemaat ve çevrelerini tanımaları sıcak ve samimi ilişkiler içinde olmaları önem arz etmektedir. Esasen din görevlisi güler yüzlü, sempatik ve hoşgörülü olmalıdır. İnsanları camiye ve cemaate gelip gelmediklerine bakmaksızın tanışmalı, konuşmalı ve ilgilenmelidir. Ayırım yapmaksızın herkesin mevlit, sünnet, düğün, nikâh, hasta ziyareti ve taziyesine katılmalıdır. Görev bölgesinde yardıma muhtaç, çocuk, yaşlı, kimsesiz veya problemi olanlarla bire bir ilgilenmelidir. Gücü yetmediği durumlarda yetkili mercilere ulaşmalıdır. Köyün veya mahallenin, cami, okul, yol, içme suyu, çevre temizliği ve sağlık ünitesi gibi ortak ihtiyaçların karşılanmasında muhtar, öğretmen ve diğer kamu görevlileriyle ortak hareket ederek öncülük yapmalıdır. İnsanların hata ve kusurlarını arayıp tenkit etme yerine onların iyiliklerini ve güzel yönlerini ön plana çıkararak onura etmesini ve moral desteğinde bulunmasını sağlamalıdır. Lokman Hekim’in dediği gibi; “Başkalarına yaptığın iyiliği unut başlarına kakma. Tersine başkaların sana yaptığı bir haksızlık ve kötülük varsa onu da hemen unut. Kin, nefret ve intikama dönüştürme.” Haklı olsan bile öfkeni yut ve aşırı tartışma ortamına girme. Kötülüğe karşı, iyilikle mukabele etmenin bir erdemlik olduğunu unutma. Yunus’un şu sözlerinde görüldüğü gibi; gönülleri, ruhları birbirine yaklaştırmaya ve sevdirmeye gayret etmelidir. “Gelin tanış olalım/ İşi kolay kılalım/ Sevelim, sevilelim/ Dünya kimseye kalmaz.” Gerçekten şu geçici dünyada insanlara karşı cimri, kıskanç ve egoistçe davranmak akıl işi değildir. İmamlarımız; sıkıntı ve problemleri olsa bile bunları halka yansıtmadan çalıştıkları yerlerde cemaat ve çevreleriyle hem ibadet hazzını hem de birlikte yaşama sevincini ve kültürünü paylaşmalıdırlar.

Mardin’deki Silahlı Saldırı ve Köy İmamı

Bu yazımızı tamamlamak üzere iken Mardin, Mazıdağı ilçesi Bilge köyünde, 44 vatandaşımızın silahla taranarak öldürüldüklerine dair bir haber televizyonlarda alt yazı olarak geçmeye başladı. İlerleyen saatlerde ekranlara yansıyan bilgiler insan kanını donduracak mahiyette idi. Akşam komşular toplanmış erkek, kadın, çocuk ve köy imamı iki gencin nişan törenlerine katılmışlardır. Bunların bir kısmı yatsı namazlarını köy imamı Kazım Ozan’la birlikte kılıyorlar. Çoğu kadın ve çocuklardan meydana gelen başka bir grup da evin avlu ve diğer odalarında oturuyorlar. Tam o sırada eve gelen katiller silahlarıyla rast gele ateş ederek o masum ve çaresiz insanların hayatlarına kıymışlardır. Aman yarabbi! Bu ne cehalet! Bu nasıl vahşet ve zulüm! Bu kanlı cinayeti işleyen taş yürekli insanların karakterleri nasıl izah edilebilir? Evet, herkesin ve hepimizin oturup düşünmesi gerekir. Millet olarak, ölen bu masum insanlardan nasıl haklarını helal etmelerini isteyeceğiz. Bu şaşkınlığa ve derin üzüntüye rağmen ateş düştüğü yeri yakmaya devam etmektedir.

Bu arada iki yıldan beri aynı köyde görev yapan ve mesleğinin baharında olan 24 yaşındaki imam kardeşimiz de o kör ve serseri kurşunların hedefi olmuştur. Gönlü, şefkat ve merhametle dolu. Köy çocuklarına Kur’an ve dinî bilgiler öğretiyor. Aldığı maaşıyla onlara hediyeler alıyor. Yeter ki çocuklar Kur’an öğrensin. Daha yararlı olmak için kısa sürede dillerini öğreniyor. Akşamları bile komşularını yalnız bırakmıyor. Artık ebedi yolculuğa bile onlarla birlikte yürümüştür. İşte örnek imam ve örnek devlet memuru. Bir köy imamı ne iş yapar diye merak edenler, dönüp bu imamımızın iki yıllık hizmet süresini incelesinler. Dualarımız, acılarımız ve gözyaşlarımız onlarla beraberdir. Tekrar bu faciada hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, kederli ailelerine de sabır ve baş sağlığı diliyoruz.

Doç. Dr. Fikret Karaman
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

Dünya Geleneksel Dini Liderler 3. Kongresi

Dini Liderlerin Hoşgörü, Karşılıklı Saygı ve İşbirliğine Dayanan Dünyanın Kurulmasındaki Rolü (Dünya Geleneksel Dini Liderler 3. Kongresi, 01/07/2009, Astana/KAZAKİSTAN)


Tarih: 06.07.2009

1. Dinler ve Temel Özellikleri:

Din, evrensel bir gerçeklik teziyle gelir ve insanın varoluşunun nihaî anlamını ve hayata bütüncül ve kapsamlı bir şekilde bakabilmeyi öğretir. Başlangıçta dinin bireylere kazandırdığı hayat felsefesi ve tarzı, ileriki aşamalarda giderek toplumsal bir kültüre ve kimliğe dönüşür. Kültürel yapının temel bileşenleri arasında yer alan dinî motifler de sembol davranışlar üreterek, bireysel ve toplumsal düzeyde açığa çıkarlar.

Din kurumunun tarih boyunca en önemli toplumsal belirleyici olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Din, öncelikli olarak bireyin iç dünyasında doğrudan doğruya yaşanan bir tecrübe olsa da, toplumsal hayatın penceresinden baktığımızda onun insanın tutum ve davranışlarını, insanlar ve toplumlar arası ilişkileri, fert ve toplum hayatını derinden etkilediğini ve belirlediğini açıkça görürüz. Ayrıca din, tarih boyu neredeyse tüm toplumlar için ortak bir refleks ve güç olmuştur.

Bu gerçek çağdaş dünya için de geçerliliğini korumaktadır. Dinin etkisi ve gücü bugün de çok fonksiyonel bir şekilde devam etmektedir. Bugün, insan potansiyelini geliştirme adına ortaya çıkan psikoterapi yöntemlerinden, ekolojik sorunlara varıncaya kadar pek çok noktada, dinin katkısına, daha açıkçası “kutsal”a ihtiyaç duyulmaktadır.
Başta İslâm olmak üzere dinler, aralarındaki farklılıklara rağmen insanlığın kurtuluş ve mutluluğunu amaç edinirler. Bu bağlamda özellikle semavi dinlerin temel mesajlarında barış, esenlik ve insanların birbirlerine saygılı olmaları gibi hususlar önemli bir yer tutar. Esasen dinler, hem iç hem de dış barışı tesis eden en kadim olgulardır. Bu imkanı iyi kullanamazsak insanoğlunun dünyevî çıkarlar için birbirini yok etmesini, insanın bir diğer insanın kurdu olmasını önleyemeyiz.



2. Diyalog Zorunluluğu ve Keyfiyeti:

İslam, sadece kendi içindeki inanç ve uygulama farklarını değil, kendi dışındaki farklı hakikat iddialarını da fiili bir gerçeklik olarak görüp onlarla bir ortak payda üzerinde buluşma, bilgi ve anlama düzeyinde diyalog kurma iradesini her zaman ortaya koymuştur.

Hepimizin bildiği gibi Kur’an, farklılıkların doğallığını kabul eder ve hatta dillerin ve renklerin farklı olmasının Allah’ın varlığının delillerinden olduğunu ifade eder:


“O’nun kanıtlarından biri de, gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır.”

(Rum 30/22) Ayrıca Kur’an’da :

“Rabbin dileseydi insanları elbette tek bir ümmet yapardı.” (Hûd, 11/118) buyurularak insanların farklılıklarının ilahi hikmetin ve sınavın bir parçası olduğu vurgulanmaktadır. Hucûrât suresinin 13. ayeti de bize bu konuda çok önemli bir ölçüt getirmektedir:

“Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir.” (Hucûrât, 49/13). Ayet, farklı yaratılmanın ‘kimlik edinme ve bu kimlikle tanınma, tanışma’ fonksiyon ve hikmetini onaylarken; farklı sosyal ve etnik gruplara mensup olmanın üstünlük vesilesi olarak kullanılmasını reddeder.

Diğer taraftan Kur’an’da sık sık kullanılan ehl-i kitap kavramı Müslümanlara, Yahudiler ve Hristiyanlarla aynı dinî gelenekten geldiklerini, dolayısıyla tevhit inancı, ahiret inancı ve salih amel vurgusu başta olmak üzere birçok ortak buluşma noktalarının olduğunu hatırlatır ve aralarında diyaloglarını geliştirmeleri çağrısında bulunur.



3. Günümüz Dünyası ve Başlıca Problemler:

Günümüzde adına küreselleşme denilen ve hepimizin hayatını kökünden sarsan bir dönüşümün sancılarının çekildiği ve ağır faturaların ödendiği bir dönemden geçmekteyiz. Eğitim, sağlık, güvenlik, beslenme, açlık, sefalet ve çevre sorunları, terör ve şiddet, ideolojik ve çıkar amaçlı savaşlar, sömürüye bağlı geri kalmışlık ve haksızlıklar bu sancıların sadece birkaçıdır.

Çağımız insanı, günümüzde kendini içten ve dıştan kuşatan kısa vadeli emellerin baskısından kurtarıp hem iç dünyasında hem de yakın ve uzak çevresinde kalıcı bir barış ve huzuru yakalamada hayli zorlanmaktadır. Fert ve toplumların hayat çizgisi bir defa aklın, bilginin, düşünce ve sağduyunun kontrolünden çıktı mı, din o açık davetini ve uyarısını sürdürse de, artık sevginin yerini korku ve düşmanlık, barışın yerini kavga, fedakarlığın yerini bencillik, adaletin yerini haksızlık almaya başlar.



4. Din Mensuplarının Yapabilecekleri:

Dini, etnik ve kültürel farklılıkları öne çıkaran ve bunu ayrışma sebebi olarak algılamaya başlayan dünyada, farklı teolojik sistem ve yaklaşımlara sahip olan dinlerin, sağlıklı bir diyalog ortamı içerisinde insanlığın barış ve huzurunu sağlama yolunda ortak çaba sarf etmekle sorumlu oldukları son dönemlerde daha da fark edilmiştir.

Tarihten günümüze dinî inanç ve farklılıkların zaman zaman çatışma konusu yapıldığı, insanlar arasındaki çekişme, kavga ve nefrete malzeme olarak kullanıldığı da bilinen bir gerçektir. Dinî inanç ve farklılıkların çatışma konusu yapılması; dinî değerlerin ayrılık ve gerilim malzemesi hâline getirilmesi sadece dinin kendisini yıpratmakla kalmaz, bireylerin ve toplumların huzuru için de ciddî bir tehlike oluşturur.

Farklı din ve inanç mensupları, birbirlerinin dinlerini onaylamaya ve yargılamaya gerek duymaksızın, bir araya gelerek konuşabilmeli ve insanlığın karşı karşıya olduğu sorunların çözümünde ortaklaşa gayret gösterebilmelidir. Ayrıca hiç kimse bu ortak çabayı ve iletişim zeminini kendi dinine taraftar bulmak veya kendi din mensuplarının önünü açmak için bir araç olarak da kullanmamalıdır.

Farklı din ve kültürlerarası diyalogun öncelikli konusu, farklı inançların hangisinin hak, hangisinin doğru olduğunu tartışmaktan ziyade, önce birbirlerini dinleme ve anlama, sonra da dünyanın ortak sorunlarını çözebilmede farklı din mensuplarının el birliği etmesi olmalıdır. Dolayısıyla dinler arası diyalogda, farklı din mensupları arasında iletişim, karşılıklı görüşme, konuşma zeminini öne çıkarmamız gerekir.

Dinler ve kültürler arası diyalog olgusunun, son yıllarda bütün dünyada yükselen bir değer olması sevindirici bir husustur. Bu durum, tarihten gelen her türlü ayrılık ve çatışma noktalarını izale etmede yardımcı olacağı gibi çağımızda insanlığın yoksulluk, ekolojik kirlilik, uyuşturucu madde bağımlılığı, terör gibi ortak sorunlarının çözümüne de katkıda bulunacaktır. Artık insanlık, tarihte kalması gereken, ama yapay bir biçimde gündeme taşınmak istenen çatışma kültürlerine iltifat etmemektedir. Öte taraftan dinleri yeni bir anlayışla ilgi alanına çeken insanlık, dinlerin özündeki barış ve diyalog davetine ne denli ihtiyaç duyduğunu son iki yüzyıllık tecrübelerden sonra ve günümüzde karşılaştığımız küresel ölçekli sorunlar nedeniyle daha iyi kavramış bulunmaktadır.

Binaenaleyh insanlığın geldiği bu noktada dinler arası diyaloğun çok ayrı bir yeri vardır. Ancak bu olgunun hiçbir şekilde amacı dışında kullanılmaması ve siyasal, stratejik amaçlar, uluslar arası politik çıkarlar uğruna istismar edilmemesi gerekir. Şayet bu olgu, yanlış anlamalara meydan verecek şekilde istismar edilir ve amacı dışına çıkılırsa sadece dinler ve kültürler arası diyalogu sekteye uğratmakla kalmaz, kültürlerin ve dinlerin kendi içindeki farklılıklara karşı hoşgörü ortamını da büyük ölçüde zedeler. Dinler ve kültürler arası diyalog, uluslar arası yayılma politikalarının bir parçası olarak kullanılırsa küreselleşen dünyamızda uyuyan birçok dev sorunu uyandırmış oluruz. Bu konuda bütün dinlerin temsilcilerinin fevkalade dikkatli olmaları gerekmektedir.



5. Dini Liderlerin Sorumlulukları:

Günümüzde insanlığın karşı karşıya kaldığı ana sorunların hiçbiri dinlerden kaynaklanıyor değildir. Aksine ilâhî dinler bu sorunların çözümüne katkı sağlayacak güçlü mesajlara sahiptir. Dini kimliklerin sosyal bir olgu olarak ayrıştırıcı özelliklerini değil, bunların tanımlayıcı ve ilâhî hakikatlerin birleştirici özelliğini esas alarak bu sorunlarla mücadele etmeliyiz. Bu sorunların şiddete, baskıya, kalıcı kin ve nefrete dönüşmesini birlikte engellemeliyiz. Biz dini liderler, din bilginleri ve dini kurumlar, uluslararası siyasetin gerilimlerine alet olmayı reddederek bu sosyal sorunların çözümüne katkı sağlamak zorundayız. Esasen, dünyanın büyük sorunlarının dinsel farklılıktan veya dini düşüncenin kendisinden kaynaklanmadığı, fakat dinlerin politik çekişmelerin meşruiyet aracısına dönüştürülmesiyle bu sorunların daha karmaşık ve içinden çıkılmaz hale geldiği apaçık ortadadır.

Tarih boyunca ilâhî hitabın sürekli vurguladığı “Adem’in çocukları olduğumuz” gerçeği ve buna dayalı kardeşlik ve sevgi ideali karşısındaki en büyük engel, ilâhî hikmet gereği, varoluşunu muhtelif ırk, din, dil, kültür ve siyasi düşüncelere mensubiyetle gerçekleştiren insanların, bu durumu bir zenginlik olarak görmek yerine, çatışma ve güvensizlik zeminine dönüştürme girişim ve eğilimleri olagelmiştir. Burada inananları gerçeğe ve iyiye yönlendirme ve onlara rehberlik etme mevkiinde bulunan biz din bilginlerine ve temsilcilerine çok hassas bir görev düşmektedir. Bu görev, yalnızca temsil ettiğimiz ve mensubu olmakla onur duyduğumuz dini gelenekleri diri tutmayı değil -belki de daha önemlisi- tüm bu dini, etnik ve kültürel farklılığın ilâhî sevgi, rahmet ve hikmetin bir tecellisi olduğu ve Yüce Yaratan tarafından insanoğlunun bilgiye ve hür iradeye dayalı seçimine özel değer atfadildiği hakikatine uygun hareket etmeyi de gerektirmektedir. Samimi kanaatimiz odur ki böyle bir anlayış ve bunun gereklerine bağlılık, insanlığın barış içinde yaşamasının da en büyük teminatıdır.

Dini liderler bir araya geldiklerinde, inançlarını üstün gösterme gayretine girmeden ve dinlerin teolojisini tartışmak için vakit kaybetmeden insanlığın ortak sorunlarına çözüm arama yolunda çaba sarf etmelidir.

Hepimiz açıkça görüyoruz ki, günümüz dünyasının kaotik ortamından bunalmış insanı, manevi ve ahlaki değerlerin huzur dolu iklimine, aşkın bir varlığın adalet ve merhametine daha derinden ihtiyaç duymaktadır. Dini liderlerin buluşması ve insanlığın ortak değerlerine vurgu yapması, siyasetçiler, düşünürler ve sorumlu herkesin barıştan, sevgi ve saygıdan yana tavır koymaları böyle bir ortamda çok daha anlamlı ve işlevsel olmaktadır. Maddeci düşüncenin, aşırı dünyevileşmenin ve popüler kültürün bütün kalıcı değerleri aşındıran etkilerinin bunalttığı günümüz insanına, çarenin dini gelenekler içinde güçlü bir şekilde yer aldığını göstermek, aslında hepimizin ortak görevidir. Bütün peygamberlerin ortak çağrısı da bu olmuştur. Hz. İbrahim’in Nemrut’un ateşine giderken ve ilahi emre itaatle evladını kurban sunarken gösterdiği sarsılmaz imanıyla ortaya koyduğu Allah’a bağlılık, Hz. İsa’nın “bir yanağına vurana diğer yanağını çevir” diyerek, dünyanın ruhsuzlaştırılmış kurallarla değil sevgiyle de beslenmesi gerektiğini gösterdiği bireysel olgunluk, Hz. Muhammed’in “komşusu açken tok yatan bizden değildir” diyerek aşıladığı sosyal sorumluluk bilinci hep bu çağrının özünü teşkil etmiştir. Kutsal metinler de bencillik ve ihtirasların kaynaklık ettiği yeryüzündeki bozgunculuğun, Allah’a gönülden iman, bireysel olgunluk ve sosyal sorumluluk bilinciyle aşılacağını sürekli vurgulamaktadır. İnanıyorum ki, farklı din, inanç ve kültür mensupları arasında kurulacak sağlıklı iletişim, böyle bir bilincin insanlığa maledilerek ortak payda kılınması ve evrensel mahsullerinin devşirilmesi için fevkalade önemli bir adım olacaktır.

Adaletsizlik, haksız paylaşım, aşırı tüketim ve bencilliğin yaygınlaştığı dünyamızda sayısız güncel sorunların çözümü ve mağdurlar için hakkaniyetin sağlanması adına dini şahsiyetlerin oldukça erdemli bir yükümlülüğe sahip olduğu ortadadır. İnsanlar dinleri her türlü politika ve ideolojinin üzerinde ve sığınılacak en son ada olarak görmektedir. Bu son adayı temsil eden dini şahsiyetlerin bu bilinç ve sorumluluk içinde, insanlığın hayır ve kurtuluşuna yönelik her türlü çabayı sarf etmeleri, modern toplumu kasıp kavuran manevi ve ahlaki yozlaşmanın önünde birlikte set olmaları evrensel bir sorumluluk ve gelecek adına bir beklentidir.

Bütün dini temsilcilerin ve din mensuplarının böyle bir anlayış ve sorumluluk içinde hareket etmesi, farklı kimlikler arasında önyargısız iletişim ve karşılıklı anlayış kapısını açık tutması, inanıyorum ki, insanlar arasındaki şiddet ve çatışma ortamının yerini karşılıklı sevgi ve saygıya dayalı işbirliğine terk etmesine yol açacak, dünyanın daha güvenli, huzurlu ve yaşanılır olmasını sağlayacaktır.

Prof. Dr. Ali BARDAKOĞLU
Diyanet İşleri Başkanı

03 Temmuz 2009 Cuma

Camilere okuma salonu yapılacak

Diyanet, camilerde küçük kitaplıklar oluşturmaya başladı. Böylece camiye gelen cemaat aynı zamanda bu kitapları evlerine götürerek, okuyabilecek.
03 Temmuz 2009 11:41

Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, artık devrin ''her şeyi camilerde, kürsülerde hocalardan öğrenme devri olmadığını'' belirterek, ''Camilerimizde küçük kitaplıklar oluşturmaya başladık. Böylece camiye gelen cemaat aynı zamanda bu kitapları evlerine götürecek, okuyacak'' dedi.

Bardakoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Kur'an'ın her bir Müslüman'a, her bir insana Allah'tan verilmiş özel bir kitap, hitap olarak düşünülmesinin önemine değindi.

Bütün Müslümanların Kur'an'la buluşması, Kur'an'ı anlamaya çalışması, ''Rabbım benden nasıl bir hayat yaşamamı istiyor''u kendi gözüyle, aklıyla fark etmesi gerektiğini vurgulayan Bardakoğlu, ''Artık devir her şeyi camilerde kürsülerde hocalardan öğrenme devri değil'' dedi.

Camilerde imamların, vaizlerin, müftülerin sadece sınırlı bir zaman diliminde belli hatırlatmalar yapabildiğini, insanların bilgilerini okuyarak artırmalarının önemine işaret eden Bardakoğlu, bu nedenle her bir Müslüman'ın kendi dinini doğru bilgiyi, doğru kaynaklardan en iyi şekilde öğrenmesi gerektiğini vurguladı.

Camilerin her birini küçük okuma salonuna dönüştürmeyi arzu ettiklerini kaydeden Bardakoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

''Camilerimizde küçük kitaplıklar oluşturmaya başladık. Böylece camiye gelen kardeşlerimiz, cemaat, aynı zamanda bu kitapları evlerine götürecek, okuyacak. Hocaların verdiği sınırlı bilgiyle yetinmeyip kendi bilgisini artıracak. Bunu görsel malzemelerle de geliştirmek istiyoruz. Sadece kalın, ağır kitapları okumak her zaman cazip olmuyor, daha küçük, daha anlaşılır kitaplar, çocuklara gençlere yönelik kitaplar, görsel malzemeler, CD'ler üretmeye çalışıyoruz. Böylece Kur'an'la ve dini bilgiyle buluşmada kendi üzerimize düşeni yapma gayreti içindeyiz. İnsanlarımızın da evinde özel bir kütüphane oluşturması ve temel dini kitaplar, Kur'an ile ilgili, Peygamberimiz'in sözleri, hayatıyla ilgili yani hadislerle ve sünnetle, ilmihalle, ibadet bilgileriyle İslam ahlakıyla ilgili temel bazı kitapların evde olması ve bunlara sık sık müracaat etmesi, başvurması, böylece bilgili bir toplum olmamız gerekiyor.''

Türkiye'nin kültür ve okuma düzeyinin komşularından daha iyi olmasının önemini vurgulayan Bardakoğlu, ''Ama öyle diyemiyoruz. Türkiye'nin Doğu'daki, Batı'daki, Kuzey'deki komşularının okuma oranları ve kitaplarının baskı sayıları bizden çok daha ileride'' diye konuştu.

kaynak: haber7
AA

25 Haziran 2009 Perşembe

Peygamberimizin kişisel eşyaları

Belki de ilk kez göreceksiniz.. İşte rahmet peygamberi Hz. Muhammed (SAV)'ın günlük hayatında kullandığı bazı eşyaları:

25 Haziran 2009 20:01

Kutsal emanetlerden bazıları İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda sergileniyor. Peygamberimizin sandaletinden, sarığına, kendi el yazması olan Roma Kralı'na gönderdiği mektup ve diğerleri..

Fotoğraflardan biri de Kutsal Emanetler'in İstanbul'a getirildiği tren...

RESİMLER