19.11.2008
Sayın Oral Çalışlar'ın Radikal Gazetesinde hazırlamış olduğu "Aleviler" yazı dizisi nedeniyle Başkanlığımızın da görüşlerine başvurmak düşüncesiyle yönelttikleri sorulara Başkan Yardımcısı Prof. Dr. İzzet ER tarafından verilen cevaplar:
1) Diyanet İşleri Başkanlığı, "Aleviler"i bir inanç grubu olarak nasıl tanımlıyor?
2) Aleviler Diyanet’e göre bir mezhep midir?
3) Cemevleri bir ibadet yeri olarak kabul edilebilir mi?
4) Diyanet İşleri Başkanlığında bir Alevi bölümü kurulmasını ister misiniz?
5) Liselerde zorunlu din derslerinde “Aleviler” ile ilgili bilgiler eklendi, Alevi örgütleri bunu doğru bulmadıklarını söylüyorlar, Aleviler’e ilişkin tanımlamaların Alevilerle birlikte yapılmasını istiyorlar. Başkanlığınız bu talebi nasıl karşılıyor?
6) Alevi köylerine cami yapılması eleştiri konusu oluyor, sizin bu konudaki yaklaşımınız nedir?
CEVAPLAR
1-2) “Diyanet İşleri Başkanlığı “Aleviler”i bir inanç grubu olarak nasıl tanımlıyor, Aleviler Diyanet’e göre bir mezhep midir?”
Doğru bilginin esas alınması gerektiğini her zaman vurgulayan ve bu bağlamda bilimsel bilgiyi merkeze alan Diyanet İşleri Başkanlığı, kültürel kimliğimizin önemli bir parçası olan ve ülkemizin sosyal, kültürel ve tarihi yapısının oluşumunda önemli bir yere sahip bulunan ve Bektaşiler, Erdebil Sufiyan Süreği Talibleri, Tahtacılar, Hubyarlılar, Dede Garkınlılar, Ağu İçenler, Baba Mansurlular, Kureyşanlılar, Sinemililer vb. gruplardan oluşan topluluklar için bir üst adlandırma olarak kullanılan Alevilik (ki yaygın olarak Alevilik ve Bektaşilik şeklinde kullanıldığı görülmektedir) ile benzeri oluşumları, İslam içi oluşumlar ve İslam’ın tarihi süreçte ortaya çıkmış zenginlikleri olarak gördüğünü çeşitli vesilelerle sıkça beyan etmiştir ve etmektedir.
Ancak Başkanlığın bu yaklaşımı, herhangi bir açıdan yapılan bir tanımlama veya değerlendirme değil, dinin metodik bilgisini ve asırların ortak tecrübesini yansıtan bir durum tespitidir. Diyanet İşleri Başkanlığı tanımlama yapan, vatandaşları kategorilere ayıran ve çeşitli tanımlama ve kategorileştirmelere göre değerlendirme yaparak hizmet üreten bir kurum değildir. Bunun için de Başkanlık sadece yukarıdaki tespiti ifade etmekle yetinmekte, ayrıntı teşkil eden açıklama ve değerlendirmelere girmemektedir.
Öte yandan, hem tarihsel süreçte farklı bölgelerde çeşitli geleneklerin etkisiyle oluşan Aleviliğin homojen bir yapı arzetmemesi, hem de günümüzde Alevi geleneğinin ve algılamasının bölgeler ve ocaklar arasında belli farklılıklar taşıması yanında, yurt içinde ve dışındaki Alevi örgüt çeşitliliğinin sonucu olarak farklı Alevilik tanımları ve yaklaşımlarının serdedilmesi, Alevilikle ilgili genellemeyi ve değerlendirmeleri zorlaştırmakta, bu durum ayrıca temsil sorunu başta olmak üzere bir takım tartışmalara da yol açmaktadır. Dolayısıyla böyle bir ortamda yapılacak tanımlamanın belli ölçüde göreceli olacağı izahtan varestedir. Bu konuda en sağlıklı yol, bilimsel bilginin hakemliği ve din alanında da doğru bilginin hakemliğinin uzlaştırıcı bir rol oynayacağıdır.
Diyanet İşleri Başkanlığının temel görevlerinden birisi, toplumu İslam Dininin inanç, ibadet ve ahlak ilkeleri konusunda aydınlatmak ve bilgilendirmektir. Din bilimlerinde kabul gören genel gruplandırmaya göre inanç grubu denildiğinde din, mezhep ve mistik yapılanmalar (ki son kategoriyi İslam toplumlarında daha çok tasavvuf ekolleri oluşturur) olmak üzere başlıca üç unsur akla gelmektedir. Dolayısıyla ‘Alevilerin inanç grubu olarak nasıl tanımlandığı’ biçimindeki sorunuza, Aleviliğin nasıl değerlendirilmesi gerektiğiyle alakalı bilimsel kriterlere göre ortaya konmuş çalışmalar dikkate alınarak bir çerçeve çizilebilir:
Tarihsel tecrübeyi ve dinin ana kaynaklarının açık bilgisini esas alan bilimsel çalışmalar, İslam’ı din, Hz. Muhammed’i son peygamber, Kur’an’ı kutsal kitap olarak kabul eden Alevilik ve Bektaşiliğin, ayrı bir din olarak ifadelendirilemeyeceğini ortaya koymaktadır. Nitekim Alevilik ve Bektaşilik hakkında alan araştırmalarına dayalı olarak yapılan çalışmalar, adı geçen yapıya mensup kesimlerin büyük çoğunluğunun, kendilerini İslam, hatta “İslam’ın özü” olarak gördüklerini beyan etmektedir. Bu çerçevede Alevilik ve Bektaşilik İslam içi bir zenginlik olup onun ayrı bir din gibi algılanması ya da İslam dışı olarak nitelendirilmesi, hem bilimsel verilere ve tarihsel tecrübeye, hem de bizzat Alevi ve Bektaşi geleneğine aykırı görünmektedir.
Alevilik ve Bektaşiliğin esası olarak kabul edilen ve orijinal olarak “Üçler” şeklinde isimlendirilen “Hak, Muhammed, Ali” kalıbı, İslam tasavvuf ekollerinin temel kabullerinden biri olan “Uluhiyet, Nübüvvet, Velayet” prensibinin ifade şekli olarak görülmektedir. Aynı zamanda, Tanrı-Evren/İnsan ilişkisinde daha çok “Vahdet-i Vücut” anlayışının hâkim olması gibi hususlar sözü edilen yapının, İslam düşünce ekollerinde bu prensipleri esas olarak kabul eden benzerleriyle aynı kategoride değerlendirilmesini gerektirmektedir.
Menakıbnameler ya da Velayetnameler’in bir velinin yaşadığı çevreyi ve kerametlerini, Makalat, Buyruklar ve Erkannameler gibi eserlerin de tasavvuf hayatında yürütülmesi gereken adab-erkanı ele alması nedeniyle, Alevi ve Bektaşi literatürüne ilişkin akademik çalışmalar, bu eserlerin, tasavvuf hayatı ve İslam mistik düşünce geleneği çerçevesinde kaleme alınan eserler olduklarını ortaya koymaktadır.
Ayrıca, Alevilik ve Bektaşiliği benimseyen ve gereklerine göre davranan toplulukların bu yapı içerisindeki ilişkilerinin, dedeler-talipler ve pir-mürşid-dede-talip-derviş hiyerarşisi içerisinde şekillenmesi de, Aleviliğin tasavvufi düşünce geleneği içinde değerlendirilmesini isabetli kılmaktadır.
Tasavvuf tarihi ile ilgilenen bilim adamlarının, tasavvuf ekollerinin fiilî, insanî, fikrî ve maddî birtakım ortak unsurlar ihtiva ettiğine işaret ettikleri, bu ortak unsurların neler olduğu konusunda da inabe-biat, seyr-ü sülûk, zikir, silsile, tekke, mensuplar arasında dini hiyerarşinin bulunması gibi hususları sıraladıkları görülmektedir. Bu çerçevede, Alevilik ve Bektaşilik'te: “İkrar Verme Cemi”nin bir inabe-biat uygulaması olması;kişinin insan-ı kamil olarak yetiştirilmesi (seyr-ü sülûk) için gerekli adab ve erkanın dört kapı-kırk makam çerçevesinde oluşturulması; ibadet hayatının temeline oturtulan ve içinde “tevhid” bablarıyla beraber 12 hizmet üzerinden yürütülen “cem”in bir zikir toplantısı olması; silsilelerin (şecere) Hz. Ali’ye ulaştırılması suretiyle “silsiletü’z-zeheb” denilen bir silsile kabul edilerek bu olgunun “el ele el Hakk’a” olarak isimlendirilmesi; geleneksel anlamda Alevilik ve Bektaşiliğin, ana ocak ve buna bağlı alt ocaklar ve bunların bağlı oldukları tekkelere göre yapılanmasından hareketle Alevilik ve Bektaşiliğin tasavvuf hareketi olarak değerlendirildiği görülmektedir.
Aynı zamanda, cem esnasında dini duyarlılığı, bağlılığı ve coşkuyu sağlamak için okunan deyiş ve nefeslerin, ilahiler ile aynı mahiyette kullanılması; temel ahlaki prensiplerin, diğer tasavvuf ekollerinin de benimseyip “edeb ya hû” kalıbında formüle ettikleri eline-diline-beline sahip olmak kabulü çerçevesinde şekillendirilmesi; “mûtû kable en temûtû/ölmeden önce ölün”, “hasibû kable en tuhâsebû/hesaba çekilmeden kendinizi hesaba çekin” anlayışlarının görgünün gerekçesi olarak kabul edilmesi; Alevilerin gerek temel kaynak olarak kabul edilen eserlerinde, gerek ozanların deyişlerinde ve gerekse Alevilerce kaleme alınan kitaplarda kullanılan dört kapı-kırk makam, üç sünnet-yedi farz, velayet, evliya, ermek, ermişlik, kutb, ilham, küntü kenz vb. örnekleri çoğaltılabilecek kavramların ana iskeleti oluşturduğu terminoloji göz önüne alındığında, Aleviliğin bir “tasavvuf hareketi”, dolayısıyla İslam içinde ve ana hatlarıyla burhan, beyan ve irfan şeklinde tasnif edilen İslam düşünce geleneklerinden irfani gelenek içerisinde değerlendirilmesini gerektirmektedir.
3) “Cemevleri bir ibadethane olarak görülebilir mi?”
Bilindiği gibi, “Cemevi” isminin “Meydan Evi, Kırklar Meydanı, Meydan Odası” vb. cemaatin “cem olup/toplanıp” zikri, adab ve erkanı yürüttükleri geleneksel mekanların yerine isim olarak kullanılması son döneme mahsus bir gelişmedir. Bektaşiler, Erdebil Sufiyan Süreği Talibleri, Tahtacılar, Hubyarlılar, Dede Garkınlılar, Ağu İçenler, Baba Mansurlular, Kureyşanlılar, Sinemililer vb. gruplardan oluşan Aleviler, geçmişte gerekli adab ve erkanı, köy ya da şehirde “ana ocaklar” veya “ocaklar”ın bulunduğu yerler veya bunlara bağlı başka yerlerde bulunan tekke ve dergahlarda; tekke ya da dergahın bulunmadığı yerleşim yerlerinde ise gerekli büyüklükte evi olan bir dede ya da talibin evinde toplanıp yürütmüşlerdir (Alevi tekke ve dergahları hakkında bkz: Baki Öz, Dünya’da ve Türkiye’de Alevi-Bektaşi Dergahları; Nejat Birdoğan, Anadolu ve Balkanlar’da Alevi Yerleşmesi; Eraslan Doğanay, Anadolu’da Yaşayan Dergahlar).
Gerek bunların tarihsel gelişim sürecini, gerekse günümüzdeki işlevini göz önüne alan bilimsel çalışma ve yayınlar, şehirleşmenin etkisiyle öncelikle “Cemevi” ismiyle şehir merkezlerinde teşekkül eden, daha sonra köylerde de aynı adla ve tasavvufi kabulleri çerçevesinde bazısı dört kapı kırk makamı temsilen, dört kapı ve kırk köşeli; bazısı Oniki İmamı temsilen, oniki köşeli vb. değişik şekillerde inşa edilen son döneme ait bu yeni yapıların, farklı sosyal etkinliklerle beraber aslında adab ve erkanın yürütüldüğü mekanlar olduğuna dikkat çekmektedir.
Şu kadar var ki, bilimsel çalışmaların ortaya koyduğu tespitlere itibar etmeden ve bununla beraber Geleneksel Alevilik kabullerini dikkate almadan, adab ve erkanın yürütüldüğü bu mekanların, bazı kişiler tarafından İslam, Hıristiyanlık ve Yahudiliğe ait cami, kilise ve sinagog gibi birer mabet olarak gösterilmeye çalışıldığına şahit olunmaktadır. Bu vesileyle ifade edilmelidir ki, yukarıda zikredilen pek çok grubu ve bunların bağlı oldukları başta Yesevilik olmak üzere Haydarilik, Vefailik, Melametilik ve Üveysilik gibi çeşitli gelenekleri içinde barındıran Alevi geleneğinde, geçmişte Dergah, Tekke, Zaviye, Niyaz Evi, Meydan Evi, Kırklar Meydanı, Büyük Ev vb. isimlerle anılan adab ve erkanın yürütüldüğü bu mekanlar, İslam’ın ondört asırlık teori ve pratiğinde hiçbir zaman caminin alternatifi ve muadili bir ibadethane olarak görülmemiştir. Dolayısıyla bugün itibariyle daha çok Cemevi ismiyle anılan ve tasavvuf geleneğindeki benzerleri gibi adab ve erkanın yürütüldüğü bu mekanların da, camilerin alternatifi ve muadili görülmesine yol açacak bir algıya neden olunmaması gerektiği açıktır. Çünkü cami, belli bir mezhebin, namaz kılanların ve camiye gelenlerin, Sünnilerin veya Hanefi-Maturidi anlayışını benimseyenlerin değil; mezhebi, meşrebi ve İslam içi inanç grubu, dini pratiği ne olursa olsun, bütün Müslümanların ortak mabedi olmuş ve böyle algılanagelmiştir.
Bir dinin mabediyle o dine dair mistik, ilmi, kültürel ve benzeri faaliyetlerin gerçekleştirildiği mekanları birbirinden ayırmak gerekir. Çünkü Cem ya da zikir meclisleri tasavvuf ekollerine mensup kişilerce belli adab ve erkan çerçevesinde yerine getirilir. Bu adab ve erkandan sadece ‘ikrar vermiş’ ve o yola mensup kişiler sorumlu tutulur. Hatta gelenekte ikrar vermeyenlerin meclislere alınmadığı da bilinmektedir. Dolayısıyla daha çok tasavvuf erbabının icra ettiği bir erkanın bütün Müslümanların ortak ibadetine alternatif olarak düşünülmesi, dini metinler, ondört asırlık dini tecrübe, bunlar çerçevesinde oluşan ortak Müslüman aklı ve bilimsel bilgi açısından mümkün görünmemektedir.
Ayrıca Cemevlerinin Camilerin muadili ve alternatifi bir ibadethane veya cami, kilise, sinagoga ilave olarak dördüncü tür bir ibadethane olup olmadığı tartışmasının, aslında Aleviliğin İslam’dan ayrı bir din olup olmadığını tartışmak anlamına geleceği de açıktır.
Bu değerlendirmeler ışığında Başkanlık, pek çok grubu ve geleneği içinde barındıran Alevilikte geçmişte hem bölgesel hem de sahip olunan söz konusu farklı gelenekler nedeniyle bölgeden bölgeye ve ocaktan ocağa, Dergah, Tekke, Zaviye, Niyaz Evi, Meydan Evi, Kırklar Meydanı, Büyük Ev vb. farklı isimlerle, bugün ise daha çok Cemevi ismiyle anılan adab ve erkanın yürütüldüğü mekanları özgün, kültürel, mistik kimliği ve misyonu bulunan ve korunması gereken bir zenginlik olarak gördüğünü; bu ve benzeri mekanların yasal sistem içinde sosyal, ekonomik ve kültürel olarak çeşitli yollarla desteklenmesinin yerinde ve gerekli olduğunu defalarca açıklamış olup bu vesileyle bir kez daha beyan etmektedir.
4) “Diyanet İşleri Başkanlığında bir Alevi bölümü kurulmasını ister misiniz?”
Aslında yukarıda çizilen çerçeve bu soruya da açıklık getirecek mahiyettedir. Bilindiği gibi Diyanet İşleri Başkanlığı, ilgili Kanunun(633 sayılı Kuruluş Kanunu) kendisine yüklemiş olduğu “İslam Dininin inanç, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek” görevlerini, Cumhuriyet’in temel ilkelerine ve laikliğe bağlı, kamu kurumu olmanın gereklerine uygun bir tarzda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak, mezhepler ve meşrepler üstü bir anlayışla, milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi ilke edinerek (Anayasamız 136. madde) yerine getirmektedir. Bu bağlamda Başkanlık, İslam içi inanç ve dini gelenek farklılaşmasını sosyal ve tabii bir olgu olarak görmekle ve bunu yadırgamamakla birlikte, toplumu bu ayrışmalara göre değil, İslamın ortak ve nesnel bilgisini merkeze alarak aydınlatmakta, mezhebi, meşrebi, siyasi görüşü ve düşünüşü ne olursa olsun, vatandaşlarımız arasında hiçbir şekilde ayırım yapmadan Kanun’un kendisine verdiği görevleri yerine getirmektedir.
Vatandaşlık esasına göre topluma din hizmeti sunan Başkanlık, dinin ana kaynaklarına, bilimsel ölçütlere ve metodolojiye bağlı olarak, modern hayatı ve insanlığın ortak birikimini de göz ardı etmeden toplumu din konusunda aydınlatmaktadır. İslamın inanç, ibadet ve ahlak ilkeleri konusunda yaptığı bilgilendirme, bir mezhebe veya gruba ait bilgi ve tercihler olmayıp dinin, bütün Müslümanlarca kabul edilen iki temel kaynağına dayalı bilgileridir. Bir kesimin bu açıklamaları şu veya bu gruba ait göstermesi, stratejik bir tavır olmanın ötesinde bilimsel bir değer taşımaz.
Diğer bir anlatımla Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ve vatandaşlık esasına göre yapılanmış bulunan ve bu çerçevede hizmet sunmakta olan bir kamu kurumu olduğu için, İslam içi oluşum ve grupların hepsine, aralarında bir değerlendirme ve karşılaştırma yapmaksızın eşit mesafede durmaya ve bütün vatandaşlarımızı İslam dini konusunda doğru bilgilendirmeye, toplumsal birlik ve bütünlüğü sağlayıcı hizmet sunmaya özen göstermektedir.
Aleviliğin Diyanet içerisinde yapılanması veya Diyanet İşleri Başkanlığının İslam içi inanç gruplarını temsil edecek tarzda yeniden yapılandırılması talebi, üzerinde herkesin dikkatlice düşünmesi gereken yeni bir durumdur. Bu tür talepler dikkate alındığında, o zaman İslam içi grupların her birinin kendine has bir yapılanma için teşebbüs edeceğinin ve sivillik ve özgürlük adına kendine yurt içinden ve dışından destek bulacağının da bilinmesi gerekmektedir. Halbuki Diyanet İşleri Başkanlığının mevcut yapısı, daha önce de ifade edildiği gibi, hizmet anlayışını mezhepler ve meşrepler üstü bir yaklaşımla vatandaşlık esasına göre ve laikliği esas alarak şekillendirilmiştir. Bunun için de, Diyanet İşleri Başkanlığının mevcut yapısının gözden geçirilmesi, toplumdaki dini-sosyal ve dini-kültürel oluşumlara ve gruplara göre hizmet sunması veya bunların Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde temsil edilmesi talebi, sadece Diyanet İşleri Başkanlığını değil; 85 yıllık Cumhuriyet dönemi kazanımlarımızla birlikte devlet yapımızın ve siyasal sistemimizin bütün unsurlarını ilgilendiren ve çok yönlü olarak tartışılması gereken önemli bir konudur.
5) “Liselerde zorunlu din derslerinde Aleviler” ile ilgili bilgiler eklendi, Alevi örgütleri bunu doğru bulmadıklarını söylüyorlar, Aleviler’e ilişkin tanımlamaların Alevilerle birlikte yapılmasını istiyorlar. Başkanlığınız bu talebi nasıl karşılıyor?”
Alevilerin hangi örgüt tarafından ne ölçüde temsil edildiği tartışması bir tarafa, Alevilerin din kültürü dersinin okutulmasına veya zorunlu oluşuna ne nisbette karşı olduğuna dair kesin yargıda bulunmanın zorluğu ortadadır. Din kültürü ders kitaplarında Alevilikle ilgili yeterince ve doğru bilgilerin yer alması elbette gereklidir. Bunu da belirlerken Alevilerin kendilerini nasıl algıladıkları ve tanımladıkları kuşkusuz önemlidir. Ancak bu konuda tabanı temsilde ve sözcülüğü belirlemede çok ciddi sıkıntılar bulunduğu için, alan araştırması şeklinde yapılacak bilimsel çalışmalar daha güvenilir sonuçlar verecektir. Öte yandan Aleviliğin ve Bektaşiliğin şifahi geleneği kadar klasik özgün eserlerinin içeriği, Aleviliğin asırları bulan tarihsel tecrübesini dikkate alan bilimsel çalışmaların ortaya koyduğu sonuçlar da önemli bir veridir. Bu bağlamda Üniversitelerimizin bünyesinde, başta İlahiyat Fakülteleri olmak üzere, Sosyal Bilimler alanındaki fakültelerimizin konuya katkısının büyük yarar sağlayacağı ve böyle bir metotla hareket etmenin en sağlıklı yol olacağı söylenebilir.
Bilimsel bilginin olduğu yerde özgüvenin bulunacağı ve her alanda olduğu gibi bu alanda da doğru bilginin hakemliğinin uzlaştırıcı bir rol oynayacağı açıktır. Bilimsel ve objektif yaklaşım dışında kişiler, örgütler veya kurumların bir tanımlama yapması sağlıklı bir sonuç doğurmayabilir. Çünkü bu yolla bir tanım yapıldığı zaman kişiler ve gruplar, kendileri hakkında lehte veya aleyhte yargıda bulunulduğu algısına kapılabilirler ve yapılan tanımlama kendi kanaatleriyle uyuşmuyorsa kendilerini dışlanmış hissedebilirler.
6) “Alevi köylerine cami yapılması eleştiri konusu oluyor, sizin bu konudaki yaklaşımınız nedir?”
Bu konuda şu hususların sizin aracılığınızla kamuoyuyla paylaşılmasında yarar vardır: Diyanet İşleri Başkanlığı 633 sayılı Kuruluş Kanunu’nda, Başkanlığın görevleri içerisinde cami yeri tespiti, cami yapımı, cami onarımı gibi görevler yer almamaktadır. Dolayısıyla cami yapımı, bakımı ve onarımı için bütçeden herhangi bir ödenek de ayrılmamaktadır. Ülkemizde camiler, vatandaşların katkılarıyla şahıslar ya da dernekler gibi özel ve tüzel kişiliklerce yapılmaktadır. Bu noktadan sonra Başkanlığımızın görevi, inşası tamamlanmış camilerin ibadete açılış beratlarını vermek, camileri yönetmek, denetlemek ve din hizmetinin sunulmasını sağlama amacı ile kadro taleplerini karşılamaktır.
Dolayısıyla zaman zaman dile getirilen ‘Başkanlığımızın Alevi köylerine kendi istek ve önerileri olmadan, cami inşa ettiği ya da ettirdiği’ yönündeki iddiaların gerçekle bir ilgisi bulunmamaktadır. Kaldı ki, Anadolu’da Alevi vatandaşlarımızın yaşadıkları farklı yerleşim yerlerinde, içlerinde eski tarihlerde yapılan ve tarihi değeri olanlar da dahil, bir çok cami bulunduğu, ayrıca pek çok Alevi vatandaşımızın köylerine ya da yerleşim yerlerine kendi istekleri ve sivil inisiyatifleriyle cami yapmakta oldukları göz önüne alınırsa, bu konuda tek tip ya da genellemeci bir kabulün doğru olmayacağı kendiliğinden ortaya çıkacaktır.
Bütün bu mülahazalara ilave olarak şu vurgulanmalıdır ki, Başkanlığımız, dindarlık tarzı, dini inanış ve pratiklerdeki farklılığı ne olursa olsun, toplumun tamamını kucaklayıcı bir hizmet ve bilgi politikası izlemeye özen göstermekte, farklı dinlere mensup olanlar kadar, aynı dine inanan çeşitli gruplar arasında da diyalogu, karşılıklı saygıyı ve anlayışı önemsemekte, ortak paydaları öne çıkartarak bugüne kadar insanımızı inciten ya da ötekileştiren yanlış davranışları veya algılamaları düzeltmeye gayret etmektedir. Bu çabaya her bir kişi ve kurumun kendi imkanları ile katkıda bulunması, hep beraber ülkede birlik dirliğin daha kolay tesisi ve korunması anlamını taşımaktadır.
Diyanet İşleri Başkanlığı