27 Kasım 2008 Perşembe

Sonbaharın Dili

Fâni ömür biter, bir uzun sonbahar olur.
Yaprak, çiçek ve kuş dağılır, tarumar olur.
Mevsim boyunca kendini hissettirir veda;
Artık bu dağdağayla uğuldar deniz ve dağ.
Yazdan kalan ne varsa olurken haşir neşir;
Günler hazinleşir, geceler uhrevîleşir;
Teşrinlerin bu hüznü geçer ta iliklere.
Anlar ki yolcu, yol görünür serviliklere.
Dünyanın ufku, gözlere gittikçe târ olur,
Her gün sürüklenip yaşamak ruha bâr olur.
İnsan duyar yerin dile gelmiş sükûtunu;
Bir başka musikiye geçiş farz eder bunu;
Teslim olunca vadesi gelmiş zevaline,
Benzer cihana gelmeden evvelki hâline.

Yaprak nasıl düşerse akıp kaybolan suya,
Ruh öyle yollanır uyanılmaz bir uykuya,
Duymaz bu anda taş gibi kalbinde bir sızı;
Fark etmez anne toprak ölüm maceramızı.
(Sonbahar/Yahya Kemal Beyatlı)

Soyut veya somut olsun hemen her şeyin bir dili vardır. Bir şeyler anlatmak ister insanoğluna. Kimileri mutluluğun, umudun türküsünü söyler; kimileri de acının, ayrılığın ve hüznün. Her gün doğan güneş, sabahları pencereden karşılarken bizi yaşamın sıcaklığını, aydınlığını fısıldar kulağımıza. Ancak kapıdan, pencereden karanlık bastırınca yalnızlık duygusuna kapılırız, hele gurbetteysek; anadan, babadan, yârdan uzaktaysak, büsbütün kendimizi yalnız hissederiz. Sonbaharın da böyle bir dili vardır; her yıl usanmadan gelir, anlatacaklarını söyler ve çekip gider. Her gelişinde daha bir anlaşılır olur, ister istemez kendini dinletir. Nasıl bir türkü söyler, neler anlatır bize sonbahar?

Sonbaharı, kendimi bildim bileli içim ürpererek karşılamışımdır. Hüzün vermiştir bana. Çocukluğumun gerçekleşen/gerçekleşmeyen bütün düşlerini bir bir sermiştir önüme. Yalnızlık duygusuna boğulmuşumdur, korkmuşumdur. Oyuncaklarım, sayfaları arasında kaybolduğum kitaplarım; ezikliklerim, başarısızlıklarım, eksikliklerim; şimdi anlamsız gelen bütün korkularım, gözyaşlarım; beni tamamlayan, arındıran sevinçlerim... İşte sonbahar, bütün bunları önüme sermekle korkutucu oluyor. Yıllar ne çabuk gelip geçiyor, ne çok şey uçup gitmiş elimizden. Aman Tanrım koru beni, kendimi ürkütücü bir boşluğun önünde hissediyorum!

Sonbaharda bitkiler, ağaçlar o güzelim elbiselerinden soyunuyor, kupkuru iskeletleriyle ortada kalıyor. Hangi yöne baksan bir dökülmüşlük, insanın içi kararıyor. Evet, bütün bunlar anlamını kaybetmekte olan bir hayatı betimliyor.

Üşüyoruz, paltomuza sarılıyoruz. Biliyoruz, giden sevgililer gelmeyecek artık! Belki de bir başına yaşamak; kalan ömrümüzde, önümüze çıkacak bütün güçlüklere tek başına direnmek zorunda kalacağız. Bunu seziyor ve bu yüzden anlatılmaz bir hüzne kapılıyoruz. Rüzgâr, âdeta bütün sığınaklarımızı çökertiyor. Başımızı sokabileceğimiz bir yer arama telâşına düşüyoruz. Oysa ne çok güvendiğimiz yerler vardı. Demek güvendiğimiz dağlara da bir gün kar yağacakmış! Hazırlıksız yakalandığımız her hâlimizden belli.

Yaşlılık duygusu, ölüm duygusu kuşatıyor benliğimizi. Ölümün o soğuk pençesini ensemizde hissetmeye başlıyoruz. Oysa çocukluğumuzda ölümü, çok uzak bellemiştik. Ne de çabuk göstermeye başladı kendini. Ölüm, ah ölüm; varoluşun soğuk ve gerçek yüzü!

Ayrılık duygusu bir kâbus gibi abanıyor üstümüze. Sanki sevdiklerimize bir daha kavuşamayacağız. Bir zamanlar ayrılığı, ihtimal dahi olsa kabullenemiyorduk. Yazgıda bu da varsa ne gelir elden? Şimdi şarkıların, türkülerin büyülü dünyasına sığınmak ve nostaljiyle avunmak kalıyor bize. Buğulu camların ardında çayımızı yudumlamaya, acıyı ve hüznü solumaya çalışıyoruz.

Keşke göçmen kuşlar gibi olabilseydik; başımızı alıp uzaklara gidebilseydik! Koştuk, koşuşturduk; geldik bir çıkmaz sokağa dayandık. Etrafımıza bakıyoruz, bir çıkış yolu aramaya çalışıyoruz. Demek ki çıkışı olmayan yollar da çıkacakmış önümüze!

Evet, sonbaharın bize ünlediği hayatın gerçekleri bunlar. Elbette sonbaharların da gelip geçici olduğunu biliyoruz. Biliyoruz, ama bir gün son sonbaharımızın da böyle olacağını düşünmeden edemiyoruz. Bu sebeple her sonbahar bir parça iz bırakıyor bizde. Çünkü yaşadığımız her gün geçip giderken bir yanımız eskiyor. Yine de direnme gücümüzü yitirmememiz gerekiyor.

Sonbahar, anlayana bir şeyler anlatıyor. Anlamak istemeyenler için değişen bir şey yoktur. Ben, bu sonbaharı biraz daha çok anlayacağım galiba. Ne de olsa bir basamak kayıyor ayaklarımın altından; boşluğa, sona doğru yaklaşıyorum. Şimdi, çocukluk rüyalarımdaki gibi kanatlarımın olmasını ne çok isterdim, boşluklardan sonsuza doğru uçup giderdim, ah uçup giderdim...

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Kasım 2008 sayısında yayınlanmıştır.

Mehmet Erdoğan

Çalabım Bir Şar Yaratmış

“Çalabım bir şar yaratmış
İki cihan âresinde
Bakıcak Dîdâr görünür
Ol ârın kenâresinde…”
Hacı Bayram Veli

Sufilik, elbette nefis terbiyesini esas alan bir disiplindir. Bu yolla kişi, ilâhî hakikatlerin kendinde tecelli edeceği bir arınmaya ulaşır. Durum böyledir de bu arınma çilesini yaşayanlar, dünyadan el etek çekmiş, sadece kendi nefislerinin kurtuluşu için çaba harcayan insanlar mıdır sadece!… Modern idrak(!) ısrarla böyle bir anlayışı benimsetmeye çağırıyor. Oysa gerçek böyle değildir, tarih böyle söylememektedir.

Meselâ Hacı Bayram Veli’yi ele alalım. Yukarıya iki beytini aldığımız şiirinde acaba sadece mecaz diliyle insan gönlünü ve onun hakikatlerini mi anlatmaktadır acaba? Evet, ilk bakışta bu yorum doğrudur. Zira şiirinin devamında, “Şâr dedikleri gönüldür” mısraı ile bunu kendisi de teyit etmektedir. Ama acaba “şâr”la aynı zamanda bir “şehrin” bir “ülkenin” inşası da kasdediliyor olamaz mı? Çünkü işin aslı böyle olmasaydı sufilik kurumlaşmaz, dergâhlar kurulmaz ve bu merkezlerde irfanî bir eğitim gerçekleştirilmezdi. Tıpkı pek çok kültürde örnekleri görüldüğü gibi sufi, bir elinde asa, sırtında aba kendi içinde münzevî olarak yaşardı.

Ama İslâm sufileri, irfanî eğitimin belli bir döneminde içsel arınma ve kendilerini bekleyen toplumsal sorumluluklara karşı hazırlık aşamasında böyle bir hayat yaşarlar. “Halvet” kavramı bu manada düşünülebilir. Ama daha sonra mutlaka toplumun bir bireyi hatta önderi olarak yaşarlar. Onların halveti de uzleti de içsel hakikat olarak anlam taşır. Yani onların batınında durum böyledir ama zahirinde farklıdır. Yani “zahirde halkla, batında Hak’la” birlikte olmanın sırrına ererler.

Doğrudur insan bedeni de bir şehir hükmündedir. Bu şehrin de inşası gerekir. Yunusça söyleyişle “hamlık, çiğlik” sonunda “pişmek”, “olmak” merhalesine intikal etmelidir. Bu süreçte kişiyi zorlu bir imtihan beklemektedir. Sağlam bir binanın inşasında nasıl kayalar parçalanacak, duvarlar için uygun taşlar bulunacak, inşa edilecek mahal temizlenip yeni bir oluşa hazır hâle getirilirse insan da gönlünü temizleyecek, nefsinin kayalarını yumuşatacak, ezecek, yok edecek bunun neticesinde kendi içindeki şehri kuracak, kalbini bu ülkenin “başşehri” yapacak ve burada “Sultan” oturacaktır. Yani “Didâr” görünecektir. Yani Hakk’a teslimiyet, kulluk şuuruna ulaşma, kul olmanın gereklerini yerine getirebilecek cehd ve gayretle donanma böyle gerçekleşecektir.

Durum böyle olunca bu şiirde zikredilen Çalab’ın “Allah”, şehrin ise “gönül” olduğu artık âşikar durumdadır. İki cihan yani dünya ile ahiret arasında yaratılan bu gönlün iki yönü vardır. Biri maddî diğeri manevî... Manevîliktir esas olan. Bu yüzden kişinin kalbi çok değerlidir. Çünkü Çalab, burada marifet yoluyla bilinebilecektir.

“Nâgehan ol şâra vardım/Anı ben yapılır gördüm/Ben dahi bile yapıldım/Taş u toprak arasında…” Bu sözler, seyr-ü seferi anlatmıyor mu? Yani irfan mektebine girmeyi, burada kişinin hamlıktan olgunluğa geçiş eğitimi aldığı, dolayısıyla her gün bir yanının yapıldığı anlatılmıyor mu? Serencamın bu noktasında kendisi de “taş u toprak” arasında “yapılanların” yani inşa olunanların arasına katılır. Şakirdi olduğu irfan mektebi onu da yani kalbini inşa etmektedir.

Bu inşa esnasında, “Şakirdleri taş yonarlar/Yonup üstada sunarlar/Tanrı’nın adın anarlar/Her bir taşın paresinde…” mısraları artık daha anlaşılır bir düşünce zemininde okunabilir. Çünkü bilmekteyiz ki artık yontulan taş, nefsin kötü yanlarının eğitimidir. Tıpkı Yunus’un eğri odun istiaresiyle anlattığı gibi, burada da taş yontularak olgunluk sürecinde yol alınmaktadır. Bu taşların üstada sunulması ise öğretici sufilik konumuna işarettir. Her irfan hocası, maiyetindeki talebelerinde olgunlaşmayı adım adım takip eder. Her taşın bir paresinde Tanrı’yı anmak ise, irfan eğitiminde Allah zikrinin önemine işaret etmektedir.

Şiirin bütününde irfan eğitimin süreçleri hikâye edilir. Meselâ, “Ol şardan oklar atılır”, yahut “Âşıklar canı satılır” denilmekle birincisinde sabır eğitimi, diğerinde bu uğurda gerekirse canın bile feda edilebileceği meselesi dile getirilmektedir. Son beyitte ise, “Hacı Bayram kendi banlar/Ol şârın minaresinde” ifadesinde ise, artık onun olgun bir irfan hocası olarak toplumsal görevine başladığı manası çıkar.

Bizce sufilerin hayatlarındaki bu ikinci sürecin de meselenin anlaşılması açısından dikkate alınması gerekmektedir. Bugün biliyoruz ki bütün zamanların sufileri, maddî anlamdaki bir şehir yahut ülke inşasından önce ferdî ve toplumsal anlamdaki inşa faaliyetini öncelemekteler. Anadolu’daki inşa faaliyetleri Anadolu’ya yerleşme ve burayı bir Türk-İslâm yurduna dönüştürme, Selçuklu sonrası dağılmayı Osmanlı etrafında birleştirmeye çevirerek yeniden birlik ve dirliği sağlama, yani yeni bir inşa faaliyeti ve bu süreç içinde doğan sıkıntılara (Moğol felâketi, Haçlı saldırıları…) karşı halkı dirençli kılma işi, bu tür bir irfan eğitimiyle sağlanmıştır.

Hacı Bayram Velî’nin çağında da benzer durumlar söz konusudur. Anadolu’da dinî ve millî birliğin sağlanması, muhacir Türk boylarının göçebelikten yerleşik hayata geçirilmeleri, kurumsallaşma, iktisadî hayatın güçlendirilmesi vb. her mesele bir inşa faaliyetidir. Meselâ irfan geleneğinin kurumsal yapısı olan Ahilik, işte böyle bir çağda bu tür bir inşanın mimarıdır. Tabiî Ahilik ve benzer kurumların fikrî, zihnî ve kalbî mimarları ise sufilerdir ve o çağda bu mimar Hacı Bayram Velî’dir. Mektebine, dergâhına topladığı talebeleriyle hem gönül hem şehir hem ülke inşasının çağındaki en önemli ismidir. Tekkesinde bir gelenek olarak sürekli kaynattırdığı kazanla hem aşlar pişmiş, aç mideler doymuş, bu somut meselenin soyut tezahürü olarak da sözüyle, sohbetiyle aç gönülleri doyurmuş, bugüne kalan çok az sayıdaki şiirleriyle de aynı misyonunu sürdürmektedir. Bu özeliliğiyle de sufilerin sadece kendi şehirlerinin mimarı değil, asıl olarak toplumsal mimar oldukları görülmektedir.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Kasım 2008 sayısında yayınlanmıştır.
Sufilerin şahsiyetleri de sözleri gibi ilk bakışta bütün zenginliğiyle anlaşılabilecek bir özellik taşımaz. Onların hikmetli sözleri nasıl “şerh” yoluyla bize mana kapılarını açarsa şahsiyetleri de öyledir. Meselâ genel bir kabulle bir sufi için “derviş” der geçeriz. Yahut “irfan ehli”, “gönül ehli…” gibi biraz daha kuşatıcı tanımlamalar yapabiliriz. Ama bilmeliyiz ki bu sıfatlar da tıpkı sözleri gibi “şerh”e muhtaçtır. Onları bir şahsiyet olarak anlamak da çok yönlü çabaları gerekli kılar.

Mustafa Özçelik

Danışan Dağı Aşmış

Ebu't-Tufeyl el-Kinânî'den nakledildiğine göre, sahabi Hubâb ibnu'l-Münzir el- Ensârî şöyle demiştir: “Bedir günü Rasûlüllah (s.a.s.)’a iki öneride bulundum. İkisini de kabul etti. Allah Rasûlü (s.a.s.) ile birlikte Bedir Savaşına katıldım. Asker suyun arkasındaydı. Dedim ki: ‘Ey Allah'ın elçisi! Buna vahiyle mi yoksa kendi görüşünle mi karar verdin?’ ‘Ey Hubâb, kendi görüşümle’ dedi. Dedim ki: ‘(Doğru) görüş, suyu arkana alman, gerektiğinde ondan yararlanmandır.’ Bu görüşümü kabul etti.” (el-Hakim en-Neysâbûrî, el-Müstedrek ale's-Sahıhayn, 3/482)

Rivayette ikincisi zikredilmeyen bu öneri, İbn Hişam'ın Sîre'sinde biraz daha detaylandırılarak şöyle anlatılır: “Hubâb ibnu'l-Münzir, Bedir Savaşında, 'ey Allah'ın Rasûlü! Bu konakladığınız yer, Allahın sizi yerleştirdiği, ne ileri ne de geri gidemeyeceğimiz bir yer midir, yoksa harbin ve düşmana tuzak kurmanın gereği bir görüşün sonucu mudur?” Allah Rasûlü ikincisi olduğunu söyleyince, Hubâb, “Ey Allah'ın Elçisi! Burası uygun değildir. İnsanları kaldır, düşmana en yakın suyun başına gidelim. Oraya konalım, sonra diğer kuyuların suyunu boşaltalım. Başına konakladığımız suyun üzerine bir havuz yapıp suyla dolduralım. Düşmanla savaşırken biz içelim onlar içemesinler,” dedi. Allah Rasûlü (s.a.s.) Hubâb'a, “Reyinle yol gösterdin” buyurdu ve orduyu kaldırıp düşmana en yakın kuyunun başına yerleştirdi. Sonra diğer kuyuların suyunun boşaltılıp, kendi kuyularının üzerine bir havuz yapılmasını emretti. Havuz dolduruldu ve insanlar kapları oraya bıraktılar.” (İbn Hişam, es-Sîre, 2/192)

Nakledilen bu olaydan açıkca anlaşılacağı üzere, Allah Rasûlü, özellikle bilgi ve deneyim gerektiren dünyevî konularda ashabının görüşlerine büyük değer vermiş, isabetli gördüğü görüşleri kabul etmekte tereddüt göstermemiştir. Müslümanların dışarıdan gelen düşmana karşı ilk savunma tecrübeleri olan Bedir savaşında henüz 33 yaşındaki Hubâb'ın bu önerisi ona “zü'r-re'y” (isabetli görüş sahibi) lakabının verilmesine vesile olmuştur.

Hz. Peygamber bu tutumuyla, “ …(çeşitli ) konularda onlarla istişare et…” (Âl-i İmran, 159) buyuran Cenab-ı Hakk'ın emrini yerine getirmiş olduğu gibi, “…onların işleri aralarında danışma iledir…” (Şûrâ, 38) ayetinde ifadesini bulan İslâmî ilkenin uygulamasını da göstermiş oluyordu. Nitekim ilk ayet, yine başka bir istişarenin akabinde gelmişti. Bilindiği gibi, Uhud Savaşı öncesinde ashabının görüşlerini alan Allah Rasûlü, kendisi Medine'de kalıp savunma savaşı yapmayı tercih etmesine rağmen çoğunluğun arzusuna uyarak düşmanı şehir dışında karşılamayı kabul etmiş, (İbn Hişam, es-Sîre, 3/16) savaş Müslümanların aleyhine sonuçlandığı halde, ashabını bu tercihlerinden dolayı eleştirmemişti. Çünkü toplumla birlikte yapılacak işlerde insanların görüşlerini alarak sorumluluğu onlarla paylaşmak her akıllı insanın olduğu gibi, insanların en zekilerinden biri olan Allah elçisinin doğal olarak benimseyeceği bir husustu. Onun, insanları işine karıştırmadığı tek alan vahiy alanıydı. Diğer peygamberler gibi onun da, Allah'tan aldığı vahyi insanlara aktarırken, onları açıklar ve uygularken başkalarının görüşüne ve fikrine ihtiyacı yoktu. Çünkü bu konuda tek sorumlu ve Allah'a karşı hesap verecek olan o idi. (A’raf, 6) Nitekim, başka bir vesileyle, yaptığı bir önerinin olumlu sonuçlanmaması üzerine, “Şüphesiz ben bir insanım. Size dininizle ilgili bir şey emredersem onu alın, kendi görüşümle bir şey söylersem ben de bir insanım” (Müslim, Fadâil, 38) buyurarak, bu alan ayırımına dikkat çekmişti. İlgili rivayetin başka bir versiyonunda, “Siz dünyanızın (kendi uzmanlık alanınızın) işini daha iyi bilirsiniz.“ (Müslim, Fadâil, 38) buyurarak, Peygamber olmakla, her alanın en üst bilgisine sahip olunmayacağını vurgulamak istemişti.

Ebu Hureyre’nin, “Hz. Peygamber’den daha çok, ashabıyla (arkadaşlarıyla) meşveret eden kimse görmedim.” (Tirmizi, Cihad, 34) sözü Allah Rasûlü’nün bu konuda ne kadar duyarlı olduğunu göstermektedir. Nitekim, Hendek Savaşında Selman-ı Farisi’nin hendek kazma önerisini makul bulduğu için hemen kabul etmiştir. Yine bu savaşta, Mekke müşrikleriyle, Medine bölgesinde bulunan kabilelerin ittifakını bozmak ve şehrin kuşatılmasını önlemek için, Medine hurmalarının üçte biri karşılığında Gatafan kabilesiyle yapmak istediği anlaşmadan, arkadaşlarıyla yaptığı istişare sonucu, onların karşı çıkması üzerine vazgeçmiştir. (İbn Hişam, es-Sîre, 3/133)

“Kendisine danışılan kimse güvenilen kimsedir/olmalıdır.” (Ebu Davud, Edeb, 123) buyuran Hz. Peygamber, “Bir hayra yol gösteren kimsenin, o hayrı yapmış gibi sevap kazanacağını” (Ebu Davud, Edeb, 124) belirterek, insanların birbirlerine fikir ve önerileriyle yardımcı olmalarını teşvik etmiştir. Atalarımız da, “istişare eden pişman olmaz”, “danışan dağı aşmış, danışmayan düz yolda şaşmış” gibi hikmetli sözleriyle bu anlayışı benimsemişlerdir. Bu konuda karşılaştığım güzel sözlerden birisi de bir İslâm âliminin eserinde rastladığım, “meşveret akılların birbirine aşılanmasıdır” (el-meşveretu telkîhu’l-ukûl) cümlesidir. İşte bugün en iyi yönetim tarzı olarak gördüğümüz demokrasinin ve cumhuriyetin esası budur. Önemli konularda insanların görüşlerini almak, onların talep ve tercihlerine kulak vermek bir nevî toplumla yapılan istişaredir. Çoğunluğun yanlış üzerinde ittifak etmeleri oldukça zordur. Ancak her şeyi bildiklerini düşünen kerametleri kendilerinden menkul kimselerin, istişare yapmadıkları zaman en basit konularda bile yanıldıkları her zaman görülmüştür.

Sözün özü, hangi makam ve mevkide bulunursak bulunalım, aklımıza ve bilgimize ne kadar güvenirsek güvenelim, “Her ilim sahibinin üstünde bir bilen vardır.” (Yusuf, 55) buyuran “allâmu’l-guyûb” yaratıcının emri ve O’nun kutlu elçisinin tatbikatı doğrultusunda en yakınımızdan başlayarak, liyakat ve ehliyeti dikkate alarak meşvereti hayatımızın düsturu hâline getirelim ve pişmanlığın fayda vermeyeceği durumlara düşmeyelim.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Kasım 2008 sayısında yayınlanmıştır.

Prof. Dr. İ. Hakkı Ünal
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

20 Kasım 2008 Perşembe

Aleviler Üzerine Söyleşi

19.11.2008

Sayın Oral Çalışlar'ın Radikal Gazetesinde hazırlamış olduğu "Aleviler" yazı dizisi nedeniyle Başkanlığımızın da görüşlerine başvurmak düşüncesiyle yönelttikleri sorulara Başkan Yardımcısı Prof. Dr. İzzet ER tarafından verilen cevaplar:

1) Diyanet İşleri Başkanlığı, "Aleviler"i bir inanç grubu olarak nasıl tanımlıyor?

2) Aleviler Diyanet’e göre bir mezhep midir?

3) Cemevleri bir ibadet yeri olarak kabul edilebilir mi?

4) Diyanet İşleri Başkanlığında bir Alevi bölümü kurulmasını ister misiniz?

5) Liselerde zorunlu din derslerinde “Aleviler” ile ilgili bilgiler eklendi, Alevi örgütleri bunu doğru bulmadıklarını söylüyorlar, Aleviler’e ilişkin tanımlamaların Alevilerle birlikte yapılmasını istiyorlar. Başkanlığınız bu talebi nasıl karşılıyor?

6) Alevi köylerine cami yapılması eleştiri konusu oluyor, sizin bu konudaki yaklaşımınız nedir?

CEVAPLAR

1-2) “Diyanet İşleri Başkanlığı “Aleviler”i bir inanç grubu olarak nasıl tanımlıyor, Aleviler Diyanet’e göre bir mezhep midir?”

Doğru bilginin esas alınması gerektiğini her zaman vurgulayan ve bu bağlamda bilimsel bilgiyi merkeze alan Diyanet İşleri Başkanlığı, kültürel kimliğimizin önemli bir parçası olan ve ülkemizin sosyal, kültürel ve tarihi yapısının oluşumunda önemli bir yere sahip bulunan ve Bektaşiler, Erdebil Sufiyan Süreği Talibleri, Tahtacılar, Hubyarlılar, Dede Garkınlılar, Ağu İçenler, Baba Mansurlular, Kureyşanlılar, Sinemililer vb. gruplardan oluşan topluluklar için bir üst adlandırma olarak kullanılan Alevilik (ki yaygın olarak Alevilik ve Bektaşilik şeklinde kullanıldığı görülmektedir) ile benzeri oluşumları, İslam içi oluşumlar ve İslam’ın tarihi süreçte ortaya çıkmış zenginlikleri olarak gördüğünü çeşitli vesilelerle sıkça beyan etmiştir ve etmektedir.

Ancak Başkanlığın bu yaklaşımı, herhangi bir açıdan yapılan bir tanımlama veya değerlendirme değil, dinin metodik bilgisini ve asırların ortak tecrübesini yansıtan bir durum tespitidir. Diyanet İşleri Başkanlığı tanımlama yapan, vatandaşları kategorilere ayıran ve çeşitli tanımlama ve kategorileştirmelere göre değerlendirme yaparak hizmet üreten bir kurum değildir. Bunun için de Başkanlık sadece yukarıdaki tespiti ifade etmekle yetinmekte, ayrıntı teşkil eden açıklama ve değerlendirmelere girmemektedir.

Öte yandan, hem tarihsel süreçte farklı bölgelerde çeşitli geleneklerin etkisiyle oluşan Aleviliğin homojen bir yapı arzetmemesi, hem de günümüzde Alevi geleneğinin ve algılamasının bölgeler ve ocaklar arasında belli farklılıklar taşıması yanında, yurt içinde ve dışındaki Alevi örgüt çeşitliliğinin sonucu olarak farklı Alevilik tanımları ve yaklaşımlarının serdedilmesi, Alevilikle ilgili genellemeyi ve değerlendirmeleri zorlaştırmakta, bu durum ayrıca temsil sorunu başta olmak üzere bir takım tartışmalara da yol açmaktadır. Dolayısıyla böyle bir ortamda yapılacak tanımlamanın belli ölçüde göreceli olacağı izahtan varestedir. Bu konuda en sağlıklı yol, bilimsel bilginin hakemliği ve din alanında da doğru bilginin hakemliğinin uzlaştırıcı bir rol oynayacağıdır.

Diyanet İşleri Başkanlığının temel görevlerinden birisi, toplumu İslam Dininin inanç, ibadet ve ahlak ilkeleri konusunda aydınlatmak ve bilgilendirmektir. Din bilimlerinde kabul gören genel gruplandırmaya göre inanç grubu denildiğinde din, mezhep ve mistik yapılanmalar (ki son kategoriyi İslam toplumlarında daha çok tasavvuf ekolleri oluşturur) olmak üzere başlıca üç unsur akla gelmektedir. Dolayısıyla ‘Alevilerin inanç grubu olarak nasıl tanımlandığı’ biçimindeki sorunuza, Aleviliğin nasıl değerlendirilmesi gerektiğiyle alakalı bilimsel kriterlere göre ortaya konmuş çalışmalar dikkate alınarak bir çerçeve çizilebilir:

Tarihsel tecrübeyi ve dinin ana kaynaklarının açık bilgisini esas alan bilimsel çalışmalar, İslam’ı din, Hz. Muhammed’i son peygamber, Kur’an’ı kutsal kitap olarak kabul eden Alevilik ve Bektaşiliğin, ayrı bir din olarak ifadelendirilemeyeceğini ortaya koymaktadır. Nitekim Alevilik ve Bektaşilik hakkında alan araştırmalarına dayalı olarak yapılan çalışmalar, adı geçen yapıya mensup kesimlerin büyük çoğunluğunun, kendilerini İslam, hatta “İslam’ın özü” olarak gördüklerini beyan etmektedir. Bu çerçevede Alevilik ve Bektaşilik İslam içi bir zenginlik olup onun ayrı bir din gibi algılanması ya da İslam dışı olarak nitelendirilmesi, hem bilimsel verilere ve tarihsel tecrübeye, hem de bizzat Alevi ve Bektaşi geleneğine aykırı görünmektedir.

Alevilik ve Bektaşiliğin esası olarak kabul edilen ve orijinal olarak “Üçler” şeklinde isimlendirilen “Hak, Muhammed, Ali” kalıbı, İslam tasavvuf ekollerinin temel kabullerinden biri olan “Uluhiyet, Nübüvvet, Velayet” prensibinin ifade şekli olarak görülmektedir. Aynı zamanda, Tanrı-Evren/İnsan ilişkisinde daha çok “Vahdet-i Vücut” anlayışının hâkim olması gibi hususlar sözü edilen yapının, İslam düşünce ekollerinde bu prensipleri esas olarak kabul eden benzerleriyle aynı kategoride değerlendirilmesini gerektirmektedir.

Menakıbnameler ya da Velayetnameler’in bir velinin yaşadığı çevreyi ve kerametlerini, Makalat, Buyruklar ve Erkannameler gibi eserlerin de tasavvuf hayatında yürütülmesi gereken adab-erkanı ele alması nedeniyle, Alevi ve Bektaşi literatürüne ilişkin akademik çalışmalar, bu eserlerin, tasavvuf hayatı ve İslam mistik düşünce geleneği çerçevesinde kaleme alınan eserler olduklarını ortaya koymaktadır.

Ayrıca, Alevilik ve Bektaşiliği benimseyen ve gereklerine göre davranan toplulukların bu yapı içerisindeki ilişkilerinin, dedeler-talipler ve pir-mürşid-dede-talip-derviş hiyerarşisi içerisinde şekillenmesi de, Aleviliğin tasavvufi düşünce geleneği içinde değerlendirilmesini isabetli kılmaktadır.

Tasavvuf tarihi ile ilgilenen bilim adamlarının, tasavvuf ekollerinin fiilî, insanî, fikrî ve maddî birtakım ortak unsurlar ihtiva ettiğine işaret ettikleri, bu ortak unsurların neler olduğu konusunda da inabe-biat, seyr-ü sülûk, zikir, silsile, tekke, mensuplar arasında dini hiyerarşinin bulunması gibi hususları sıraladıkları görülmektedir. Bu çerçevede, Alevilik ve Bektaşilik'te: “İkrar Verme Cemi”nin bir inabe-biat uygulaması olması;kişinin insan-ı kamil olarak yetiştirilmesi (seyr-ü sülûk) için gerekli adab ve erkanın dört kapı-kırk makam çerçevesinde oluşturulması; ibadet hayatının temeline oturtulan ve içinde “tevhid” bablarıyla beraber 12 hizmet üzerinden yürütülen “cem”in bir zikir toplantısı olması; silsilelerin (şecere) Hz. Ali’ye ulaştırılması suretiyle “silsiletü’z-zeheb” denilen bir silsile kabul edilerek bu olgunun “el ele el Hakk’a” olarak isimlendirilmesi; geleneksel anlamda Alevilik ve Bektaşiliğin, ana ocak ve buna bağlı alt ocaklar ve bunların bağlı oldukları tekkelere göre yapılanmasından hareketle Alevilik ve Bektaşiliğin tasavvuf hareketi olarak değerlendirildiği görülmektedir.

Aynı zamanda, cem esnasında dini duyarlılığı, bağlılığı ve coşkuyu sağlamak için okunan deyiş ve nefeslerin, ilahiler ile aynı mahiyette kullanılması; temel ahlaki prensiplerin, diğer tasavvuf ekollerinin de benimseyip “edeb ya hû” kalıbında formüle ettikleri eline-diline-beline sahip olmak kabulü çerçevesinde şekillendirilmesi; “mûtû kable en temûtû/ölmeden önce ölün”, “hasibû kable en tuhâsebû/hesaba çekilmeden kendinizi hesaba çekin” anlayışlarının görgünün gerekçesi olarak kabul edilmesi; Alevilerin gerek temel kaynak olarak kabul edilen eserlerinde, gerek ozanların deyişlerinde ve gerekse Alevilerce kaleme alınan kitaplarda kullanılan dört kapı-kırk makam, üç sünnet-yedi farz, velayet, evliya, ermek, ermişlik, kutb, ilham, küntü kenz vb. örnekleri çoğaltılabilecek kavramların ana iskeleti oluşturduğu terminoloji göz önüne alındığında, Aleviliğin bir “tasavvuf hareketi”, dolayısıyla İslam içinde ve ana hatlarıyla burhan, beyan ve irfan şeklinde tasnif edilen İslam düşünce geleneklerinden irfani gelenek içerisinde değerlendirilmesini gerektirmektedir.

3) “Cemevleri bir ibadethane olarak görülebilir mi?”

Bilindiği gibi, “Cemevi” isminin “Meydan Evi, Kırklar Meydanı, Meydan Odası” vb. cemaatin “cem olup/toplanıp” zikri, adab ve erkanı yürüttükleri geleneksel mekanların yerine isim olarak kullanılması son döneme mahsus bir gelişmedir. Bektaşiler, Erdebil Sufiyan Süreği Talibleri, Tahtacılar, Hubyarlılar, Dede Garkınlılar, Ağu İçenler, Baba Mansurlular, Kureyşanlılar, Sinemililer vb. gruplardan oluşan Aleviler, geçmişte gerekli adab ve erkanı, köy ya da şehirde “ana ocaklar” veya “ocaklar”ın bulunduğu yerler veya bunlara bağlı başka yerlerde bulunan tekke ve dergahlarda; tekke ya da dergahın bulunmadığı yerleşim yerlerinde ise gerekli büyüklükte evi olan bir dede ya da talibin evinde toplanıp yürütmüşlerdir (Alevi tekke ve dergahları hakkında bkz: Baki Öz, Dünya’da ve Türkiye’de Alevi-Bektaşi Dergahları; Nejat Birdoğan, Anadolu ve Balkanlar’da Alevi Yerleşmesi; Eraslan Doğanay, Anadolu’da Yaşayan Dergahlar).

Gerek bunların tarihsel gelişim sürecini, gerekse günümüzdeki işlevini göz önüne alan bilimsel çalışma ve yayınlar, şehirleşmenin etkisiyle öncelikle “Cemevi” ismiyle şehir merkezlerinde teşekkül eden, daha sonra köylerde de aynı adla ve tasavvufi kabulleri çerçevesinde bazısı dört kapı kırk makamı temsilen, dört kapı ve kırk köşeli; bazısı Oniki İmamı temsilen, oniki köşeli vb. değişik şekillerde inşa edilen son döneme ait bu yeni yapıların, farklı sosyal etkinliklerle beraber aslında adab ve erkanın yürütüldüğü mekanlar olduğuna dikkat çekmektedir.

Şu kadar var ki, bilimsel çalışmaların ortaya koyduğu tespitlere itibar etmeden ve bununla beraber Geleneksel Alevilik kabullerini dikkate almadan, adab ve erkanın yürütüldüğü bu mekanların, bazı kişiler tarafından İslam, Hıristiyanlık ve Yahudiliğe ait cami, kilise ve sinagog gibi birer mabet olarak gösterilmeye çalışıldığına şahit olunmaktadır. Bu vesileyle ifade edilmelidir ki, yukarıda zikredilen pek çok grubu ve bunların bağlı oldukları başta Yesevilik olmak üzere Haydarilik, Vefailik, Melametilik ve Üveysilik gibi çeşitli gelenekleri içinde barındıran Alevi geleneğinde, geçmişte Dergah, Tekke, Zaviye, Niyaz Evi, Meydan Evi, Kırklar Meydanı, Büyük Ev vb. isimlerle anılan adab ve erkanın yürütüldüğü bu mekanlar, İslam’ın ondört asırlık teori ve pratiğinde hiçbir zaman caminin alternatifi ve muadili bir ibadethane olarak görülmemiştir. Dolayısıyla bugün itibariyle daha çok Cemevi ismiyle anılan ve tasavvuf geleneğindeki benzerleri gibi adab ve erkanın yürütüldüğü bu mekanların da, camilerin alternatifi ve muadili görülmesine yol açacak bir algıya neden olunmaması gerektiği açıktır. Çünkü cami, belli bir mezhebin, namaz kılanların ve camiye gelenlerin, Sünnilerin veya Hanefi-Maturidi anlayışını benimseyenlerin değil; mezhebi, meşrebi ve İslam içi inanç grubu, dini pratiği ne olursa olsun, bütün Müslümanların ortak mabedi olmuş ve böyle algılanagelmiştir.

Bir dinin mabediyle o dine dair mistik, ilmi, kültürel ve benzeri faaliyetlerin gerçekleştirildiği mekanları birbirinden ayırmak gerekir. Çünkü Cem ya da zikir meclisleri tasavvuf ekollerine mensup kişilerce belli adab ve erkan çerçevesinde yerine getirilir. Bu adab ve erkandan sadece ‘ikrar vermiş’ ve o yola mensup kişiler sorumlu tutulur. Hatta gelenekte ikrar vermeyenlerin meclislere alınmadığı da bilinmektedir. Dolayısıyla daha çok tasavvuf erbabının icra ettiği bir erkanın bütün Müslümanların ortak ibadetine alternatif olarak düşünülmesi, dini metinler, ondört asırlık dini tecrübe, bunlar çerçevesinde oluşan ortak Müslüman aklı ve bilimsel bilgi açısından mümkün görünmemektedir.

Ayrıca Cemevlerinin Camilerin muadili ve alternatifi bir ibadethane veya cami, kilise, sinagoga ilave olarak dördüncü tür bir ibadethane olup olmadığı tartışmasının, aslında Aleviliğin İslam’dan ayrı bir din olup olmadığını tartışmak anlamına geleceği de açıktır.

Bu değerlendirmeler ışığında Başkanlık, pek çok grubu ve geleneği içinde barındıran Alevilikte geçmişte hem bölgesel hem de sahip olunan söz konusu farklı gelenekler nedeniyle bölgeden bölgeye ve ocaktan ocağa, Dergah, Tekke, Zaviye, Niyaz Evi, Meydan Evi, Kırklar Meydanı, Büyük Ev vb. farklı isimlerle, bugün ise daha çok Cemevi ismiyle anılan adab ve erkanın yürütüldüğü mekanları özgün, kültürel, mistik kimliği ve misyonu bulunan ve korunması gereken bir zenginlik olarak gördüğünü; bu ve benzeri mekanların yasal sistem içinde sosyal, ekonomik ve kültürel olarak çeşitli yollarla desteklenmesinin yerinde ve gerekli olduğunu defalarca açıklamış olup bu vesileyle bir kez daha beyan etmektedir.

4) “Diyanet İşleri Başkanlığında bir Alevi bölümü kurulmasını ister misiniz?”

Aslında yukarıda çizilen çerçeve bu soruya da açıklık getirecek mahiyettedir. Bilindiği gibi Diyanet İşleri Başkanlığı, ilgili Kanunun(633 sayılı Kuruluş Kanunu) kendisine yüklemiş olduğu “İslam Dininin inanç, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek” görevlerini, Cumhuriyet’in temel ilkelerine ve laikliğe bağlı, kamu kurumu olmanın gereklerine uygun bir tarzda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak, mezhepler ve meşrepler üstü bir anlayışla, milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi ilke edinerek (Anayasamız 136. madde) yerine getirmektedir. Bu bağlamda Başkanlık, İslam içi inanç ve dini gelenek farklılaşmasını sosyal ve tabii bir olgu olarak görmekle ve bunu yadırgamamakla birlikte, toplumu bu ayrışmalara göre değil, İslamın ortak ve nesnel bilgisini merkeze alarak aydınlatmakta, mezhebi, meşrebi, siyasi görüşü ve düşünüşü ne olursa olsun, vatandaşlarımız arasında hiçbir şekilde ayırım yapmadan Kanun’un kendisine verdiği görevleri yerine getirmektedir.

Vatandaşlık esasına göre topluma din hizmeti sunan Başkanlık, dinin ana kaynaklarına, bilimsel ölçütlere ve metodolojiye bağlı olarak, modern hayatı ve insanlığın ortak birikimini de göz ardı etmeden toplumu din konusunda aydınlatmaktadır. İslamın inanç, ibadet ve ahlak ilkeleri konusunda yaptığı bilgilendirme, bir mezhebe veya gruba ait bilgi ve tercihler olmayıp dinin, bütün Müslümanlarca kabul edilen iki temel kaynağına dayalı bilgileridir. Bir kesimin bu açıklamaları şu veya bu gruba ait göstermesi, stratejik bir tavır olmanın ötesinde bilimsel bir değer taşımaz.

Diğer bir anlatımla Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ve vatandaşlık esasına göre yapılanmış bulunan ve bu çerçevede hizmet sunmakta olan bir kamu kurumu olduğu için, İslam içi oluşum ve grupların hepsine, aralarında bir değerlendirme ve karşılaştırma yapmaksızın eşit mesafede durmaya ve bütün vatandaşlarımızı İslam dini konusunda doğru bilgilendirmeye, toplumsal birlik ve bütünlüğü sağlayıcı hizmet sunmaya özen göstermektedir.

Aleviliğin Diyanet içerisinde yapılanması veya Diyanet İşleri Başkanlığının İslam içi inanç gruplarını temsil edecek tarzda yeniden yapılandırılması talebi, üzerinde herkesin dikkatlice düşünmesi gereken yeni bir durumdur. Bu tür talepler dikkate alındığında, o zaman İslam içi grupların her birinin kendine has bir yapılanma için teşebbüs edeceğinin ve sivillik ve özgürlük adına kendine yurt içinden ve dışından destek bulacağının da bilinmesi gerekmektedir. Halbuki Diyanet İşleri Başkanlığının mevcut yapısı, daha önce de ifade edildiği gibi, hizmet anlayışını mezhepler ve meşrepler üstü bir yaklaşımla vatandaşlık esasına göre ve laikliği esas alarak şekillendirilmiştir. Bunun için de, Diyanet İşleri Başkanlığının mevcut yapısının gözden geçirilmesi, toplumdaki dini-sosyal ve dini-kültürel oluşumlara ve gruplara göre hizmet sunması veya bunların Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde temsil edilmesi talebi, sadece Diyanet İşleri Başkanlığını değil; 85 yıllık Cumhuriyet dönemi kazanımlarımızla birlikte devlet yapımızın ve siyasal sistemimizin bütün unsurlarını ilgilendiren ve çok yönlü olarak tartışılması gereken önemli bir konudur.

5) “Liselerde zorunlu din derslerinde Aleviler” ile ilgili bilgiler eklendi, Alevi örgütleri bunu doğru bulmadıklarını söylüyorlar, Aleviler’e ilişkin tanımlamaların Alevilerle birlikte yapılmasını istiyorlar. Başkanlığınız bu talebi nasıl karşılıyor?”

Alevilerin hangi örgüt tarafından ne ölçüde temsil edildiği tartışması bir tarafa, Alevilerin din kültürü dersinin okutulmasına veya zorunlu oluşuna ne nisbette karşı olduğuna dair kesin yargıda bulunmanın zorluğu ortadadır. Din kültürü ders kitaplarında Alevilikle ilgili yeterince ve doğru bilgilerin yer alması elbette gereklidir. Bunu da belirlerken Alevilerin kendilerini nasıl algıladıkları ve tanımladıkları kuşkusuz önemlidir. Ancak bu konuda tabanı temsilde ve sözcülüğü belirlemede çok ciddi sıkıntılar bulunduğu için, alan araştırması şeklinde yapılacak bilimsel çalışmalar daha güvenilir sonuçlar verecektir. Öte yandan Aleviliğin ve Bektaşiliğin şifahi geleneği kadar klasik özgün eserlerinin içeriği, Aleviliğin asırları bulan tarihsel tecrübesini dikkate alan bilimsel çalışmaların ortaya koyduğu sonuçlar da önemli bir veridir. Bu bağlamda Üniversitelerimizin bünyesinde, başta İlahiyat Fakülteleri olmak üzere, Sosyal Bilimler alanındaki fakültelerimizin konuya katkısının büyük yarar sağlayacağı ve böyle bir metotla hareket etmenin en sağlıklı yol olacağı söylenebilir.

Bilimsel bilginin olduğu yerde özgüvenin bulunacağı ve her alanda olduğu gibi bu alanda da doğru bilginin hakemliğinin uzlaştırıcı bir rol oynayacağı açıktır. Bilimsel ve objektif yaklaşım dışında kişiler, örgütler veya kurumların bir tanımlama yapması sağlıklı bir sonuç doğurmayabilir. Çünkü bu yolla bir tanım yapıldığı zaman kişiler ve gruplar, kendileri hakkında lehte veya aleyhte yargıda bulunulduğu algısına kapılabilirler ve yapılan tanımlama kendi kanaatleriyle uyuşmuyorsa kendilerini dışlanmış hissedebilirler.

6) “Alevi köylerine cami yapılması eleştiri konusu oluyor, sizin bu konudaki yaklaşımınız nedir?”

Bu konuda şu hususların sizin aracılığınızla kamuoyuyla paylaşılmasında yarar vardır: Diyanet İşleri Başkanlığı 633 sayılı Kuruluş Kanunu’nda, Başkanlığın görevleri içerisinde cami yeri tespiti, cami yapımı, cami onarımı gibi görevler yer almamaktadır. Dolayısıyla cami yapımı, bakımı ve onarımı için bütçeden herhangi bir ödenek de ayrılmamaktadır. Ülkemizde camiler, vatandaşların katkılarıyla şahıslar ya da dernekler gibi özel ve tüzel kişiliklerce yapılmaktadır. Bu noktadan sonra Başkanlığımızın görevi, inşası tamamlanmış camilerin ibadete açılış beratlarını vermek, camileri yönetmek, denetlemek ve din hizmetinin sunulmasını sağlama amacı ile kadro taleplerini karşılamaktır.

Dolayısıyla zaman zaman dile getirilen ‘Başkanlığımızın Alevi köylerine kendi istek ve önerileri olmadan, cami inşa ettiği ya da ettirdiği’ yönündeki iddiaların gerçekle bir ilgisi bulunmamaktadır. Kaldı ki, Anadolu’da Alevi vatandaşlarımızın yaşadıkları farklı yerleşim yerlerinde, içlerinde eski tarihlerde yapılan ve tarihi değeri olanlar da dahil, bir çok cami bulunduğu, ayrıca pek çok Alevi vatandaşımızın köylerine ya da yerleşim yerlerine kendi istekleri ve sivil inisiyatifleriyle cami yapmakta oldukları göz önüne alınırsa, bu konuda tek tip ya da genellemeci bir kabulün doğru olmayacağı kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

Bütün bu mülahazalara ilave olarak şu vurgulanmalıdır ki, Başkanlığımız, dindarlık tarzı, dini inanış ve pratiklerdeki farklılığı ne olursa olsun, toplumun tamamını kucaklayıcı bir hizmet ve bilgi politikası izlemeye özen göstermekte, farklı dinlere mensup olanlar kadar, aynı dine inanan çeşitli gruplar arasında da diyalogu, karşılıklı saygıyı ve anlayışı önemsemekte, ortak paydaları öne çıkartarak bugüne kadar insanımızı inciten ya da ötekileştiren yanlış davranışları veya algılamaları düzeltmeye gayret etmektedir. Bu çabaya her bir kişi ve kurumun kendi imkanları ile katkıda bulunması, hep beraber ülkede birlik dirliğin daha kolay tesisi ve korunması anlamını taşımaktadır.

Diyanet İşleri Başkanlığı

Yaşlılara Saygı Dinî Bir Görevdir

“O Allah, sizi (önce) topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan yaratan, sonra sizi (ana rahminden) çocuk olarak çıkaran, sonra olgunluk çağına ulaşmanız, sonra da ihtiyarlamanız için sizi yaşatandır. İçinizden önceden ölenler de vardır. Allah bunları, belli bir zamana erişmeniz ve düşünüp akıl erdirmeniz için yapar.” (Mümin, 67)

İnsan hayata anne rahminde başlar. Doğum ile dünya hayatına adım atar. Dünya hayatında, bebeklik, çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve yaşlılılık evreleri geçirir. Ölüm ile kabir hayatında, kıyametin kopması ile ahiret hayatında yaşamaya devam eder, orada ölüm ve yaşlılık yoktur. (Müslim, Cennet, 22) Kur’an’da insan hayatının bu evreleri şöyle dile getirilmektedir: “O Allah, sizi (önce) topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan yaratan, sonra sizi (ana rahminden) çocuk olarak çıkaran, sonra olgunluk çağına ulaşmanız, sonra da ihtiyarlamanız için sizi yaşatandır. İçinizden önceden ölenler de vardır. Allah bunları, belli bir zamana erişmeniz ve düşünüp akıl erdirmeniz için yapar.” (Mümin, 67)

Ayette yüce Allah’ın biz insanları topraktan, nutfeden ve âlaktan yarattığı, bize çocukluk, gençlik-olgunluk ve yaşlılık dönemlerini yaşattığı, bir kısım insanları çocuk iken vefat ettirdiği, her insan için ölüm takdir ettiği, dünya hayatının sınırlı olduğu, her insanın ölümü için belirli bir vakit bulunduğu bildirilmektedir. Dünya hayatının her evresi önemlidir. Her evrenin kendine özgü güzellik ve zorlukları vardır. Yaşlılık döneminin diğer evrelerden farklı olarak kendisine has özellikleri vardır.

Yaşlılık; kendine özgü fizyolojik ve ruhsal değişimlerin ortaya çıktığı, bilgi ve deneyimlerin sentez edildiği, genç kuşaklara aktarıldığı, yalnızlık ve uyum sorunlarının yaşandığı dünya hayatının son evresidir. Yaşlılık algılama, bellek ve kısmen bile olsa üretme yeteneklerinin azalmasıyla kendini belli eder. Yaşlılık, ruhsal yönden çevreye karşı ilgisizlik, içe kapanma, hayattan zevk almama gibi değişimlerle kendini belli eder. Yaşlı insan, bu döneme tecrübe kazanarak gelmiştir, güngörmüştür, dünyada bir şekilde görevini yapmış, çocuklarını yetiştirmiş, okutmuş, evlendirmiş, iş sahibi yapmıştır, torunları olmuştur. Hayatının bu son dönemini, çocuklarının yanında torunlarını severek geçirmek, saygı görmek, iltifat edilmek ister. En büyük korkusu bir kenara itilmek, yalnızlığa terk edilmektir. Vücudunun yıpranmış ve birtakım hastalıklara yakalanmış olması, yaşlılık döneminin önemli problemlerindendir. Eskiden büyük ailelerde yaşlılar çocukları ile birlikte aynı evde yaşarlar, sevgi ve saygı görürlerdi. Modern hayat, yaşlıları kendi evlerinde yalnız yaşamaya veya huzur evlerinde kalmaya mahkûm etmiştir. İslâm, yaşlıya saygı, sevgi, ilgi, şefkat, merhamet ve hizmet edilmesini ister.

Yaşlıya Saygı

“Küçüğüne merhamet etmeyen, büyüğüne saygı göstermeyen bizden değildir.” (Tirmizî, Birr, 15) anlamındaki hadis, yaşlıya saygı gösterilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Yaşlıya saygı; onun sözünü dinlemek, ona kırıcı söz söylememek, iyi davranmak ve hizmetinde bulunmakla gerçekleşir. Yaşlıya saygı gösteren saygı görürür. “Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” (Müslim, Fedail, 65), “Rahman olan Allah, merhametli olanlara merhamet eder. Siz yeryüzündekilere merhamet edin, (o zaman) göktekiler de size merhamet eder.” (Ebu Dâvud, Edeb, 66) anlamındaki hadisler yaşlıya saygı gösterilmesi gerektiğini ifade eder.

Yaşlıya İlgi

Yaşlının en çok muhtaç olduğu şey ilgidir. İlgi ve sevgi onu ayakta tutar. Seven sevdiğine ilgi ve sevgi gösterir. Yaşlı için ilgi ve sevgi su ve gıda gibidir. Sevgi, ilgi, şefkat ve merhametin sonucudur. Yaşlıya ilgi göstermemek onun hayatla olan bağlarını kesmek anlamına gelir. Kendisine değer verildiği, ilgi gösterildiği, önemsendiğini hissettirmek yaşlıyı hayata bağlar, gönlünü mutlu eder. Huzur evine bırakılıp ziyaret edilmeyen, aranıp sorulmayan, ilgi gösterilmeyen yaşlıların üzüntülerini ve gözyaşlarını, çoğumuz televizyon programlarında izlemiştir.

Yakup (a.s.) oğlu Yusuf’u kaybedince, ondan ayrı kalmasından dolayı gözlerini kaybetmiştir. Oğlunu bulunca da gözlerine kavuşmuştur. (Yusuf, 78) Bu da yaşlıların çocuklarıyla birlikte olmalarını istemelerinin açık bir beyanıdır. (bk. Meryem, 1-9)

Yaşlı insan, eski konumunun devam etmesini ister. Yıllarca aile içerisinde sözü dinlenmiş ve kendisine önem verilmiş kişilerde, bu önemini ve ona olan ilginin kaybedildiğini hissettiği an hayattan geri çekilme ve düşüş görülebilir. Toplum ve fert nazarında hüsnü kabul görmek, yaşlının olmazsa olmaz isteğidir. Söylediğinin önemsenmemesi onu yaralar.

Yaşlıya Hizmet

Yaşlı insanı hayata bağlayan ve onu ayakta tutan şey ilgi ve sevgidir. Sevgi ve ilgiyi göstermenin yolu ise ona hizmet etmektir. Yaşlıya hizmet, ona bakmak, gereksinimlerini gidermek, gönlünü hoş tutmak, hal ve hatırını sormak, elini öpmek, terliğini vermek, elbisesini ütülemek, taleplerini karşılamak, gönlünü hoş tutmak, yemeğini yemede yardım etmek, nazik davranmak, güzel sözlerle hitap etmek, onunla tatlı konuşmak, zaman zaman hediye vermek, hatıralarını dinlemek, anlattıklarını usanmadan sabırla dinlemek şeklinde gerçekleşir.

Dünyayı seven, yaşlıyı memnun eder, bu sayede Allah’ın rızasını kazanır. Âhireti seven yaşlıya hizmet eder, cennet nimetlerini kazanır. Yaşlı insana, “senin yaşın geçmiş, işin bitmiş” demek onu üzer, gönlünü kırar, ruhunda onarılamaz yaralar açar. “Allah sana sağlık versin, uzun ömürler versin” demek yaşlının gönlünü fetheder.

Yaşlı anne-babaya yapılacak hizmetin önemli bir boyutu da onunla aynı evi paylaşmak, onu yalnız yaşamaya mahkûm etmemek veya huzur evine göndermemektir. Çünkü bir yaşlıya verilecek en büyük ceza onu torunlarından ayırmak, onu yalnız bırakmaktır. “Zekeriya’yı da hatırla. Hani o, Rabbine, “Rabbim! Beni tek başıma bırakma. Sen varislerin en hayırlısısın”, diye dua etmişti” (Enbiya, 89) anlamındaki ayet ile yalnızlığın ne kadar zor bir şey olduğu bir peygamberin dilinden anlatılmaktadır.

İslâm Yaşlıya Değer Verir

İslâm, yaşlıya değer vermiş, ona hayatın her alanında kolaylıklar sağlamış, özel muameleye tabi tutmuştur. Savaşta yaşlıya dokunulmaz, gayrimüslim yaşlıdan cizye alınmaz. Gücü yetmeyen yaşlı ramazan orucunu tutmaz (bk. Bakara, 184), namazını ayakta gücü yetmiyorsa oturduğu yerden veya yatarak îma ile kılabilir. Peygamberimiz, “Herhangi biriniz cemaate namaz kıldırdığında namazı hafif tutsun/kısa tutsun. Çünkü onun arkasında zayıf, yaşlı ve ihtiyaç sahibi kimseler namaz kılıyor olabilir. Yalnız başına kaldığı zaman dilediği kadar uzatsın.” (Ahmed, II, 502)

Yaşlıya iyilik yapan karşılığını görür. Peygamberimiz, “Kim gençliğinde bir yaşlıya iyilikte bulunursa, Allah o kimseye yaşlılığında yaptığı iyiliği karşısına çıkarır.” (Tirmizi, Birr, 75) buyurmuştur.

Yüce Allah, İsra suresinin 23-26. ayetlerinde yaşlı insanın sözlü bile olsa rahatsız edilmemesini, kesinlikle azarlanmamasını, onlara mutlaka tatlı söz söylenmesini, onlara kol kanat gerilmesini ve onlara yapılacak bütün davranışların sevgi endeksli olmasını istemektedir. Yaşlı buna muhtaçtır. Çünkü bedeni yıpranmış, âdeta çocuklaşmıştır, sevgiye, ilgiye ve merhamete susamıştır.

“Kime uzun ömür verirsek, onu yaratılış itibariyle tersine çeviririz (gücünü azaltırız). Hâlâ düşünmeyecekler mi?” (Yasin, 68) anlamındaki ayette yaşlının son dönemi çocukluk hâline benzetilmektedir. Bu nedenle çocuğa gösterilen ihtimamın aynısı ona da gösterilmelidir.

Sonuç olarak; insan hayatının son evresi olan yaşlılık, fıtrî bir olgudur, kaçınılmaz bir gerçektir. İnsanoğlu ister istemez yaşlanır. Yaşlanmamaya çare yoktur. Şu hadis bu gerçeğin açık beyanıdır: “Ey Allah’ın kulları! Biri hariç Allah hiçbir dert vermemiştir ki, onun devasını ve şifasını da vermiş olmasın. Sahabenin, ‘Nedir çaresi olmayan şey” diye sorması üzerine Hz. Peygamber, “yaşlılıktır” cevabını vermiştir.” (Tirmizî, Tıb, 2)

Yaşlılık dönemi zordur, sıkıntılıdır. Onun için Peygamberimiz, "Allah'ım! Ömrün en sıkıntılı günlerine kadar yaşamaktan sana sığınırım." (Buhârî, Deavât, 36), "Allah'ım! Tembellikten, düşkünlük derecesinde yaşlılıktan sana sığınırım." (Buhârî, Deavât, 38¸ Nesâî, İstiâze, 26-27) diye dua etmiştir. Onun için yaşlıya saygı, ilgi, sevgi, şefkat ve merhamet göstermek, ona gereken hizmette bulunmak gerekir. Bu, çocukların, gençlerin, toplumun ve toplumu yönetenlerin görevidir. Yaşlılar yalnızlığa, ilgisizliğe ve yokluğa terk edilmemelidir. Yaşlılar banka kuyruklarında çile çekmemelidir. Köşe başlarında dilenmeye mahkûm edilmemelidir. Evlerde veya huzurevlerinde yalnızlığa terk edilmemelidir. Aç-susuz bırakılmamalıdır. Hastane köşelerinde bekletilmemelidir. Horlanmamalı ve aşağılanmamalıdır. Bayramdan bayrama ziyaret edilen, yılda bir gün hatırlanan konumuna düşürülmemelidir. İnsan sesine ve sıcaklığına hasret bırakılmamalıdır. Bilelim ki yaşlıları üzen, küstüren, ağlatan ve yalnızlığa terk eden fert ve topulumlar iflâh olmazlar.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Kasım 2008 sayısında yayınlanmıştır.

Doç. Dr. İsmail Karagöz
Diyanet İşleri Başkanlığı İç Denetçisi

Aile Değeri

Değer kavramı, bir şeyin önemini belirlemeye yarayan soyut ölçü, bir şeyin değdiği karşılık, kıymet; yüksek ve yararlı nitelik; felsefik manada bireyin isteyen, gereksinim duyan bir varlık olarak nesne ile bağlantısında beliren şey (TDK Kurumu Sözlüğü) olarak tanımlanmakta ve toplumsal alanda ayırdedici bir tasnifi de beraberinde getiren bir özellik taşımaktadır. (iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin vb.) Toplumsal değer ise tanım olarak, iyi ve geçimli yaşamayı sağladığı, insan ilişkilerini düzenlediği düşüncesiyle toplumca korunması ve geliştirilmesi istenilen değerlerdir. (Eğitim Terimleri Sözlüğü) Toplumsal değerler, toplumun temel birimi olan ailenin üzerinde oturmak durumunda olduğu dayanaklardır. Aile hem beşerî ve evrensel değerleri aktarmakla temel yükümlülüğünü yerine getirmekte hem de aile ve değerler aynı anda “olmazsa olmaz” bir koşulda insanlık var oldukça ikame edilme niteliğine sahip olmaktadır. Aile değerlidir, önemlidir, vazgeçilmezdir. Aile kurumunun önemi, niteliği gereği üstlendiği işlevlerde ve bunların aile dışında başka bir kurum tarafından aile kadar başarılı ve istikrarlı bir şekilde yerine getirilemeyişindedir. Başka bir ifadeyle aile, niteliği ve işlevleriyle toplumda ikamesi olmayan bir kurumdur.

Aile her yaştaki birey için vazgeçilmez temel ünitedir. Aile, toplumun temeli ve toplumsal dayanışmanın oluşmasında rol oynayan önemli bir kurumdur. Toplumsal mutluluk, dayanışma, barış, sevgi ve saygının yolu aileden geçer. Yaratılışı gereği sosyal bir varlık olan insan için toplumsal hayat ne kadar önemli ve gerekli ise, bir toplum için de o toplumun çekirdeğini oluşturan aile kurumu o kadar hayatî bir öneme sahiptir. Aile bu niteliğiyle toplumlarda kültürel kimliğin, insanî değerlerin ve tarihî sürekliliğin koruyucusu ve aktarıcısı olan evrensel bir kurumdur.

Güçlü bir aile ortamı ve bu ortamın içinde yer aldığı sağlıklı sosyo-kültürel yapı geleceğin varisleri olan çocuklara sağlıklı değer aktarımını gerçekleştirmektedir. Aile bağları da bir toplumsal değerdir. Büyüğe saygı, düşküne, yoksula, kimsesize, yolcuya ve misafire büyük ilgi ve yardımı gerektiren değerlerle işlenmiş ve yoğrulmuş olan kültürel yapımız bir anlamda aile ocağı içerisinde bu değerleri ve değer kodlarını işleyerek yaşatmaktadır. Çocukluğumuzdan başlayarak ölünceye kadar değerler, bütün hayatımızı kaplamıştır. Değerler, seçme ve karar verme faaliyetinin temelidir. Değerler, insanların tercihi olmaksızın doğruluğu kendiliğinden var olan bir özellik gösterir. Örneğin, iyilik, doğruluk ve güzellik gibi değerler kâinata ait gerçeklerdir ve bu değerler evrenseldir. Onlar nesnelerin yaradılışının bir özelliğidir. Bazı nesneler objektif olarak doğrudur. Bazı davranış ve nitelikler de doğuştan iyidir. Bazı düşünürlere göre de değerler insanlara bağlıdır. Burada insanın iradesi ve tercihi söz konusudur. Öyle mutlak ve ebedî değerler vardır ki, onların milleti olmaz, onlar evrenseldir. Onlar insanların ortak lisanıdır. Tüm kalp ve zihinler o değerlerde birleşmektedir. Birey onları doğuşta aile ve toplumda bulur. Ne kadar uğraşsa onları değiştiremez. Onlar ne bireyin ne de belli bir toplumun malıdır. Bu değerleri aktarmak da aile kurumuna aittir. Örneğin, sevgi, saygı, yardımlaşma, dayanışma, paylaşma, adalet, çalışkanlık gibi konular değer sisteminin toplumsal ayaklarıdır. Ahlâklı olmak, iyilikte bulunmak, adil olmak gibi konular ise değer sisteminin bireysel dayanaklarıdır. Hiçbir toplumda yalan söylemek, hırsızlık yapmak ya da haksızlık yapmak itibar görmemektedir. Bunlar toplumun yapısını bozan, etkileyen davranışlardır. Değerler sistemi olumlu ve doğruları içeren bir nitelik olarak kabul görmektedir. Değerlerin tespit ve hiyerarşisini din belirlemekte iken aileden başka herhangi bir sosyal kurum ya da yapı bireye değer oluşturma ve aktarma işlevini başarıyla gerçekleştirmesi imkânsız görülmektedir. Kuşkusuz ailenin yanı sıra akrabalık, komşuluk, köy ve mahalle gibi birimler de bu değer oluşumunda önemli rol oynamaktadırlar.

Kültürümüzde aile, derin ve kuşatıcı bir kurum olarak kabul görmüştür. Türk toplumu tarih boyunca aile değerlerine verdiği önemle gelişmesini sürdürmüş ve kültürel kimliğini korumayı başarmıştır. Ancak sanayileşmenin aileyi olumsuz yönde etkilemesi gerçeği ülkemiz için de geçerlidir. Hızlı kentleşme, iç göç vb. gibi olgular ülkemizde de aileyi bir dağılma ve parçalanma sürecine sokmuştur. Son yıllarda boşanmalar artmakta, tek ebeveynli ya da bölünmüş parçalanmış aileler çoğalmakta, uyuşturucu kullanımı özellikle gençler arasında artmakta, cinsel ve diğer adi suçlarda bir artış oranı gözlenmektedir. Özellikle kitle iletişim araçlarının aile değerlerini göz ardı etmesiyle birlikte ahlâkî ve kültürel yozlaşmalar yaşanmaktadır. Ekonomik dalgalanmalar nedeniyle oluşan yoksulluk da aile kurumunda çeşitli sorunlara yol açmaktadır. Aile eğitimi şeklindeki uygulamaların yeterli düzeyde olmaması da aileyi sorun üreten bir birime dönüştürmektedir. Bu gelişmelerle birlikte boşanma, intihar, aile içi şiddet, suç oranlarındaki artış gibi önemli toplumsal sorunlarda Batı ülkeleriyle kıyaslandığında, patolojik hâle gelmemenin yegâne nedeni Türk ailesinin sahip olduğu değerlerde aranmalıdır.

Aile, insanlık tarihi boyunca var olan ve değişmeler karşısında sürekliliğini her zaman koruyan bir kurumdur. Bugüne kadar kurulmuş bütün medeniyetlerde, hukuk sistemlerinde ve dinlerde toplumsal hayatın, birlik ve bütünlüğü sağlamaya yönelik düzenlemelerin esas objesi aile olmuştur. Günümüzde aile hem şiddetle saldırıya uğramakta, hem de savunulmaktadır. Kadınları baskı altında tuttuğu, çocukları ezdiği iddialarıyla kınanan aile kurumu; öte yandan ahlâkın temellerini sağlamlaştırdığı, suçu önlediği, düzeni koruduğu ve uygarlığın sürüp gitmesini sağladığı için övülmektedir. Aile, sıkıcı, boğucu ve izinsiz zorla içeri girilmiş olan mı? Yoksa müşfik, şefkatli ve içten olan mı? ikilemini yaşamaktadır. Aile kurumunun özellikle çağdaş dünyada, belirgin krizlerle karşılaştığı bir gerçektir. Bilim adamları geleceğin toplumunda bireyin tecrit olması, sosyal anomi ve insanlık özelliklerinin kaybolması gibi negatif semptomların ortaya çıkabileceği üzerinde durmaktadır. Bir fayda maliyet analizi yapıldığında, aile içinde yaşamanın, aile dışında yaşamaktan daha az bir bedel getirdiği sonucu bulunmaktadır. Endüstrileşmiş ülkelerin çoğu toplumun ekonomik açıdan refaha kavuşmasının bedelini yalnız ve yabancılaşmış insanların kötü alışkanlıklara yönelmesiyle ödemektedir. Bu saptamalar bizi ailenin hem değerli olma niteliğine hem de değer aktarma ve toplumsal geleceğin inşasındaki işlevinin önemine götürmektedir.

Aile üyeleri arasındaki ilişkiler ve aile ortamı, psiko sosyal yönden gelişen bireyin en çok etkileşime uğradığı yerdir. Bu ilişkiler bireyin kendine güvenmesini, kendine ve diğer bireylere sevgi duymasını, kimlik kazanmasını, kişilik gelişimini, sosyal beceriler geliştirmesini ve topluma adaptasyon sürecini olanaklı hâle getirir. Aile birliğinde, aileyi oluşturan bireyler birbirinden etkilenir. Bu durumu aynı vücutta bulunan organlara benzetebiliriz. Her yönden etkileşim içerisinde, bir bütün olarak, aileyi yaşayan organizma saymak yanlış olmaz. Organların birindeki arıza, diğer organların ritmini, işleyişini ve fonksiyonelliğini etkiler. Ailenin kendi içerisinde etkileşen bir sistem oluşu, bu yapı içerisinde, bu yapıyı oluşturan bireylerin bazı kurallara uyma zorunluluğunu getirir. Bu yapı içerisindeki her üye kurallara uymak, karşılıklı olarak rolleri üstlenmek ve mevcut yetkileri paylaşmak durumundadır.

Modernleşme, sanayileşme ve kentleşme süreçlerin ortaya çıkardığı oluşumlar, başta insan ilişkileri ve kurumlar üzerinde olmak üzere toplumu derinden etkilemiştir. Aile ve evlilik olguları da bu etkilenmeden kendi payına düşeni almışlardır. Yerine getirdiği işlevlerinin önemi nedeniyle toplumsal yapının merkezî unsurları arasında değerlendirilen aile, bugün geçmişte eşine çok az rastlanılır risklerle karşı karşıya kalmaktadır. Boşanmaların, tek ebeveynli ailelerin, nikâhsız birlikteliklerin, eşcinsel evliliklerin, evlilik dışı doğan çocukların sayısının artması; evlilik ve çocuk sahibi olmanın reddedilmesi veya mümkün olduğunca geciktirilmesi, toplumsal sistemin önemli bir ögesi olan aileyi fonksiyonlarını yerine getirme noktasında sıkıntıya sokmaktadır. Batı’da “ataerkil ailenin krizi” olarak nitelediği bu durumlar, sonuçları bakımından doğrudan aileyi dolaylı yoldan ise toplumu etkilemektedir. Daha önce toplumsal düzeni sarsacağı düşüncesinden hareketle “anormal”, “sapma” veya “patolojik” durumlar olarak nitelendirilen bu eğilimler, işlevlerini yerine getirme açısından zorlanan aileyi kurum olarak riske sokmaktadır. Yaşanan değişimlere bağlı olarak daha önce kutlu, mutlu, ahenkli ve dengeli haytın merkezi olarak değerlendirilen aile, bu görünümünden uzaklaşmaktadır. “Ben” duygusunun “biz” duygusunun önüne geçirilmesi ve artan bireyselleşmeyle birlikte, toplumun birey ve aile hayatı üzerindeki etkisi azalmaya yüz tutmuştur. Eş seçimi, evlenme şekli ve yaşından oturulacak mekâna kadar bir çokkonuda toplumun aile kuracak kişilere belirli kurallar önerme ve uygulamaya koyma gücü ortadan kalkmıştır/kalkmaktadır. Daha önce her yetişkinin evleneceği ve çocuk sahibi olacağı umulur ve evlenmeyen damgalanırken; günümüzde özellikle Batı toplumlarında evlenmek, aile kurmak ve çocuk sahibi olmak önemli bir toplumsal değer olmaktan çıkmakta ve evlenmemek, bekâr kalmak ve nikâhsız aşk birlikteliği yaşamak sapma davranış değil de alternatif hayat tarzı olarak nitelendirilmektedir. Daha önce ölene kadar sürdürülmesi için söz verilen evlilikler, çok sıradan bir problemle yıkılmaktadır. Değerlerin hızla esnekleşmesi, ekonominin her alanda söz sahibi olması, toplum bilincini yavaş yavaş ortadan kaldırmaktadır. Toplumumuzda bile artık davranış kalıplarının hızla değiştiği büyük şehirlerde saygı kavramının yerini çıkar ilişkisi sevgi kavramının yerini ise bağlılık kavramları almıştır.

Birlik, beraberlik ve dayanışma içinde olmak, sevgi ve saygıyı aile ortamı içinde yaşatmak ve yaşamak, ailenin toplumdaki ve gelecekteki önemli rolünün ve değerinin bilincinde olmak, giderek daha güçlü aile yapısı için de bir zemin oluşturacaktır. Duyarlı ve değer bilinci gelişmiş bir aile ortamı, güçlü ve sağlam bir toplumun da teminatı olacaktır. Türk ailesi tarihsel kimliğimizde tüm beşerî, vicdanî, ahlâkî değerlerin kesişme noktası ve bu değerlerin sürekliliğinin temel kaynağıdır.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Kasım 2008 sayısında yayınlanmıştır.

Semra Demirkan
Aile ve Sosyal Araştırma Uzmanı

19 Kasım 2008 Çarşamba

Modern Bireyin Empatik İletişim/Sizlik Problemi

Genellikle sosyal psikoloji literatüründe adından sıkça söz edilen önemli teknik kavramlardan birisi de empatidir. ‘Duygudaşlık’ veya ‘eşduyum’ olarak da kavramlaştırılan empati/empathy; öteki/lerin düşünce ve duygularının ve bunların olası anlamlarının olabildiğince objektif bir şekilde bilinçli olarak farkında olmayı ifade eder.

Başta sosyal psikoloji olmak üzere psikolojinin birçok alt alanlarında literal araştırma parametrelerinden birisi olan empati olgusunu en çok çalışan psikologların başında hümanistik psikoloji ekolüne mensup olan Carl Rogers gelir. Adı geçen bu kavram, birçok psikoloji ekolünün kullandığı psikoterapi tekniklerinin omurgasını oluşturmaktadır. Empatinin, özellikle popüler psikoloji literatüründeki kullanımına bakıldığında ise, kişiler arası iletişim becerileri, duygusal zekâ, özgecil tutum ve davranışlar vb. konular çerçevesinde kişisel gelişim bağlamında ele alınıp değerlendirildiği söylenebilir.

Empati, bireyin, kendisini karşısındaki kişinin yerine koyarak, onun duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlamasıdır. Basit gibi görünen bu tanımın arka plânında pek çok kuramsal öge bulunmaktadır. Belki de bu nedenle modern psikoloji tarihinde, söz konusu tanıma ulaşılması oldukça zaman almıştır. Bireyin, kendisini karşısındaki kişinin yerine koyarak olaylara onun bakış açısıyla bakması, o kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması, hissetmesi ve bu durumu ona sözlü veya sözsüz iletişim yoluyla geri iletmesi sürecine ‘empati’ adı verilir.

Bireyin sosyal hayatında özel bir öneme sahip olan empati, üç temel ögeden meydana gelir. Diğer bir ifadeyle birey, girmiş olduğu kişiler arası bir ilişkide, karşısındaki kişiyle sağlıklı bir empatik iletişim sürecini kurup tamamlayabilmesi için üç ögeye gereksinim duyar.

Yukarıda sözü edilen üç temel ögeden ilki, a) Sağlıklı bir empatik iletişim kuracak bireyin, öncelikle kendisini karşısındakinin yerine koyarak, olaylara onun bakış açısıyla bakabilmesi durumudur. Eğer birey, empatik iletişim sürecinde bunu başarabilirse, karşısındaki kişinin fenomenolojik alanına girebilmiş demektir. O halde ‘fenomenolojik alan’ nedir? Psikolojideki fenomenolojik yaklaşıma göre, her birey fenomenolojik bir alana sahiptir. Yani her bireyin, gerek kendi benliğini, gerek fiziksel ve sosyal çevresini, yine kendisine özgü bir formda ve/veya biçimde algılaması söz konusudur. Dolayısıyla bu algısal yaşantı, öznel/subjektif bir karaktere sahip olup bireye özgüdür. Kısaca her birey, iç ve dış dünyaya, kendine özgü bir bakış tarzıyla bakar. İşte buna bireyin fenomenolojik alanı denir. Eğer birey, öteki/leri doğru anlamak istiyorsa, olaylara onun bakış tarzıyla bakabilmesi gerekir. Bunu gerçekleştirebilmesi için de, empati kurmak istediği kişinin rolüne girebilmeli, onun yerine geçerek olaylara onun gözlüklerinin gerisinden bakabilmelidir. Birey, karşısındaki kişinin rolüne girerek empatik iletişim sürecini başlattığında ise, o kişinin rolünde kısa bir süre kalmalı, daha sonra da bu rolden çıkarak tekrar kendi rolüne geçebilmelidir. Aksi halde sağlıklı bir empatik iletişim sürecinden söz edilmesi oldukça zordur. Bu bağlamda bireyin, karşısındakiyle özdeşim kurması ve/veya ona benzemesi ile ona sempati duyması, içerik olarak empatiden farklıdır.

Öte yandan sağlıklı bir empatik iletişim sürecinde gerekli olan ikinci temel öge ise, b) Bireyin bu süreçte karşısındaki kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlayabilmesi durumudur. Bu durumda bireyin, karşısındakinin sadece duygularını ve/veya düşüncelerini anlamış olması da tam anlamıyla yeterli değildir. Dikkat edilecek olursa, yukarıda yapılan empati tanımlarında, empatinin ‘bilişsel ve duygusal’ olmak üzere iki temel bileşeninden söz edilebilir. Dolayısıyla bireyin karşısındakinin rolüne girerek onun ne düşündüğünü anlamaya çalışması, bilişsel rol alma ve/veya bilişsel perspektif alma kapsamına giren bilişsel/zihinsel nitelikli bir etkinliktir. Bunun yanı sıra bu kez, yine bireyin karşısındakinin hissettiklerinin aynısını hissetmeye çalışması ise, duygusal rol alma ve/veya duygusal perspektif alma kapsamına giren duygusal nitelikli bir etkinliktir. Empatik iletişim sürecine ilişkin konuyla ilgili gelinen bu noktadaki bilişsel rol almanın, duygusal rol almanın bir ön şartı olarak değerlendirilebileceğinin de bilinmesinde yarar vardır.

Empatik iletişim sürecine ilişkin gerekli olan son öge de, c) Empati kuran bireyin, bilişsel dünyasında/zihninde oluşan empatik anlayışın, karşıdaki kişiye sözlü veya sözsüz iletişim dilini kullanarak iletebilmesi durumudur. Şayet empatik iletişim sürecinde bu son halka eksik olursa, süreç de doğal olarak tamamlanmamış olur. Yani birey, karşısındaki kişinin duygularını ve düşüncelerini tam olarak anlasa bile, eğer anladığını dışa vurmazsa empatik iletişim süreci tamamlamış sayılmaz. Bu çerçevede araştırmacılar, konuyla ilgili olarak bireylerin zihinlerinde kurdukları empatiyle, karşılarındaki kişilere ilettikleri empatik dışavurumlar arasında içerik olarak farklılık olduğunu belirtmektedirler. Dolayısıyla empatik tepki verme son derece önemlidir. Bireyin, karşısındaki kişilere empatik tepki verebilmesi, sözlü ve sözsüz iletişim dilini iyi kullanabilmesiyle mümkündür. Bu noktada empatik tepki vermenin en etkin yolu ise, bu iki iletişim dilini de eş zamanlı olarak en iyi şekilde kullanmaktır. Yani bireyin, herhangi bir probleminden dolayı sıkıntısı olan birine, dostça bir gülümsemeyle yanına giderek koluna dokunup sıkıntısını sözelleştirdiğinde, örneğin; ‘son günlerde seni oldukça sıkıntılı görüyorum, sana nasıl yardımcı olabilirim’ gibi bir sözel ifade kullanması, onu psikolojik olarak rahatlatabilir.

Konuya ilişkin gelinen bu noktada, empati kurma ile yardım etme davranışı arasındaki sosyal-psikolojik ilişkinin de açıklanması, konunun daha detaylı anlaşılmasına katkı sağlayabilir. Empati kurmanın yardım etme davranışına nasıl dönüştüğüne ilişkin sosyal psikoloji literatüründe başlıca iki temel kuramsal/teorik açıklama vardır. Bunlardan birincisine göre, a) Yardıma ihtiyacı olan kişi ile empatik iletişim kuran birey, karşısındakinin durumunu anladığı için onun sıkıntısını gidermek amacıyla değil; bu durum karşısında kendisini psikolojik olarak rahatlatmak için o kişiye yardım davranışında bulunur. İkinci açıklamaya göre ise, b) Yardıma ihtiyacı olan kişi ile empatik iletişim kurarak onun durumundan haberi olan birey, diğergam/alturistik bir tutum ve davranış geliştirerek, sıkıntıdaki kişiyi rahatlatmak amacıyla ona yardım davranışında bulunur. Bu psiko-sosyal gerçeklik, psikoloji literatüründe teknik anlamda ‘empati-özgecilik hipotezi/empathy-altruism hypothesis’ olarak kavramlaştırılmıştır.

Yukarıda yapılan bu kuramsal açıklamaların birincisine göre, yardım davranışının temelinde egoist/ben-merkezli bir güdü yatar; yani yardımcı olan bireyin kendini rahatlatması söz konusudur. İkincisine göre ise, diğergam/altruistic bir güdü söz konusudur; yani herhangi bir maddî karşılık beklemeden fedakârlık temeline dayanan bir tutum ve davranıştan söz edilebilir. Öte yandan empati, sadece kendisiyle empati kurulana yararı olan “insanî/humanistic” bir etkinlik değildir. Bu bağlamda empati, empatiyi kuran birey için de önemlidir. Dolayısıyla empatik eğilim ve beceri düzeyleri yüksek olan, bu yüzden de öteki/lere yardım eden bireylerin, sosyal çevreleri tarafından değer verilme olasılıkları da artabilir. Söz konusu bu psiko-sosyal durum da, empatik eğilim temelli yardım davranışı gösteren bireyin ‘hayat memnuniyetini’ yükseltebilir.

Buraya kadar gelinen noktada, empatik iletişim sürecinin, basite indirgenmiş kanalları ile uygulama sonucunda ortaya çıkabilecek olan yardım davranışları kapsamında birey için önemi üzerinde psiko-sosyal açıdan bazı değerlendirmeler yapılmıştır. O halde şimdi cevabı aranması gereken soru şudur: ‘Acaba modern bireyin, kendisi ve sosyal çevresi için iletişim çatışmalarını çözmede bu kadar önemli olan empatik iletişim süreci, neden problemlidir? Elbetteki burada ilk akla gelen sosyo-psikolojik analizlerden birisi belki şu olabilir: Modern hayat ve/veya post-modern söylem, tüm yaşamsal olanaklarını bireyin önüne sunarak onu, öteki/ne daha az muhtaç bir duruma getirdiği için yalnızlaştırmıştır. Bu durumda modern bireyin, kalabalıklar içinde yalnızlık yaşayan bir insan modeline doğru kararlı bir şekilde yol aldığı söylenebilir. Modern hayat tarzları, bir şekilde geleneksel kültürle beslenen bireylerin sosyalleşme sürecine çok ciddî zararlar vererek, onları âdeta ‘sosyal izolasyon’ sürecine mahkum etmiştir. Ayrıca popüler kültür de, mahremiyetin ve masumiyetin psiko-sosyo-teolojik ağırlığını ve ciddiyetini hafifleterek söz konusu bu yaşamsal tabloya, her geçen gün ‘özgürleşen birey’ metaforuyla olumsuzluklar eklemeye devam etmektedir.

Böyle bir sosyal hayat örüntüsü içerisinde modern birey; sadece kendini düşünen, dolayısıyla narsist, duygusuz, sevgisiz, sosyal normları dikkate almayan, kendi dinsel ve etik değerler skalasında çok ciddî yıkımları yaşadığı için giderek vicdanî sorumluluk taşımayan, ‘merhamet, rahmet, acıma, yoksunluk, mahrumiyet’ vb. psiko-sosyo-teolojik içerikli yaşamsal olguları bilişsel dünyasından kaldıran veya işlevsiz hâle getiren; kısacası, kendi bireysel özgürlüğünü esas alan hayatını, öteki/lerin hayatına göre önceleyen bir patolojik tutum ve davranış örgütlenmesine sahip olmuştur.

O halde sosyal psikologların kısaca ‘anomi’ olarak tanımladıkları, içinde empatik iletişim yoksunluğunu da barındırdığı için bir dizi iletişim arızalarını da kapsayan bu psiko-sosyal bağın zayıflamasına bir çözüm olarak neler önerilebilir? İşte, yukarıdaki sorunun ardından gelen bu soru da, konuyla ilişkili olduğu için ister istemez zihinleri meşgul etmektedir. Bu çerçevede modern bireyin hem kendi benliğine, hem de sosyal çevresine yabancılaşması bağlamındaki empatik iletişim/sizlik problemlerine, anlam arayışıyla da ilintilendirerek en köklü ve kapsamlı çözümler, yine ‘din’ tarafından sunulmaktadır.

Öte yandan psiko-teolojik bir yaklaşımla, konuya bireysel çerçevede bakılacak olursa bireyin, modern hayat tarzlarını benimsemesi veya modernite tarafından hayat kalıplarının biçimlenmesi, eş zamanlı olarak onun inançsız olmasını veya varolan inançlarının deformasyona uğramasını gerektirmez. Dolayısıyla, modern birey de, modern hayat içerisinde dinsel inançlarının psikolojik kazanımlarıyla rahatlıkla yukarıdaki sözü edilen psiko-sosyal problemlerle başa çıkabilir. Din psikolojisi literatüründe çok sık kullanılan dikotomik bir dindarlık modellemesi üzerinden gidilecek olursa, konuya “içgüdümlü/samimi-adanmış ve dışgüdümlü/samimi olmayan-gösterişçi dindarlık” modellemesinden hareketle yaklaşılabilir. Bu bağlamda din psikolojisi ve sosyal psikoloji alanında dindarlık ve empati ilişkisine yönelik yapılan çalışmalarda, sağlıklı kurgulanmış bir dindarlık formu olarak kabul edilen içgüdümlü dindar bireylerin, dışgüdümlülere göre empatik eğilim düzeylerinin yüksek olduğu saptanmıştır.

Sonuç olarak, sosyal psikolojik bir içeriğe sahip olan empatik iletişim süreci, kişiler arası ilişkilerde aynı zamanda bir anlam alış-verişi olarak da değerlendirilebilir. Farklılıkların daha belirginleştiği modern hayat tarzlarında ve/veya post-modern söylemlerinde, bireylerin kişilerarası iletişimlerinde empatik eğilim temelli bir form geliştirebilmeleri gittikçe önem kazanan psiko-sosyal bir süreç olarak görünmektedir. Dolayısıyla modern Müslüman birey, içinde yaşadığı sosyal çevrede iletişimsizlik becerisizliği göstererek hiçbir zaman problem üreten taraf olmamalıdır. Çünkü Müslüman birey, içinde yaşadığı toplumda, -inancının gereği- çözümden yana duruş sergileyerek ‘denge insanı’ profili çizmek gibi bir sosyal sorumluluğa sahiptir.

İnanan birey, dinsel inanç ve pratiklerinden aldığı dinsel motivasyonla öteki/leri anlamayı, kendi bilişsel dünyasında ‘sosyal sevap’ olarak kodlayıp tanımlayabilir. Bu konuda, sahip olduğu kültürel miras bağlamında geleneği ötelemeden modernite içerisinde, psiko-sosyo-teolojik açıdan kendine sağlam bir zemin oluşturabilir. Bunu becerebildiği ölçüde birey, kişiler arası farklılıklar içerisinde, benzerlikleri görebilmeyi ve yeni benzerlikler oluşturmayı başarabilir. Modern bireyin tüm bunları yapabilmesi ve aşabilmesi için öncelikle sahip olduğu dinsel kimlik, dinsel kişilik, dinsel benliği’nin kalitesi üzerinde fikir jimnastiği yapması ve bu kaliteyi giderek mümkün olduğu ölçüde arttırması gerekir. Ancak bunu başarabildiği ölçüde, sahip olduğu dindarlık formu, dinsel ve etik temelli değerleri üretebilir. Zira, içselleştirilmemiş hiçbir dinsel tutum ve davranış formu, bireyin hayatında kalıcı ve etkili olmaz. İşte modern birey, dinsel inanç ve pratiklerinin psiko-teolojik kalitesini arttırma adına mesafe alabildiği ölçüde, modern hayat tarzları içerisinde boğulmayacak; merhamet duygusunu sürekli taşıyarak, Allah (c.c.)’ın ‘rahmet’ sıfatı gereği öteki/lere yönelik, yaratılan/insan üzerinden değil, yaratan/Allah üzerinden daha kuşatıcı ve derin bir yaklaşım sergileyebilecektir. Modern bireyin psiko-teolojik kökenli sahip olduğu bu merhamet duygusu da, beraberinde öteki/lere acıma ve onları anlama yetisini geliştirebilecektir. Bu da öteki/lerle, empatik eğilim temelli iletişim becerilerinin gelişmesini kolaylaştırabilecektir. Tüm bunları başarabilmek için, herkes öncelikle aynayı, öteki/lerin gözlerine tutmaktan vazgeçip kendine çevirmeli; ve yine ‘-sokaklar çok pis!’ diye bağırmayı bırakıp, önce kendi evinin önünü süpürmelidir.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Kasım 2008 sayısında yayınlanmıştır.

Dr. Mustafa Koç
Vaiz/Orhangazi Müftülüğü/Bursa

17 Kasım 2008 Pazartesi

Bireyin Kendi Dindarlığını Oluşturma Yeteneğini Geliştirmek

Çoğulcu niteliği öne çıkan günümüz açık toplumlarında baş döndürücü bir hızda değişim yaşanmaktadır. Küreselleşme olgusu, bu değişimi tetiklemektedir. Bu hızlı değişim gerçeği, bireyi ve toplumu sürekli yeni yeni sorunlarla karşı karşıya bırakmaktadır, Yarın hangi sorunlarla karşılaşılacağını bugünden tahmin etmek pek mümkün gözükmemektedir. Dolayısıyla o sorunlara önceden özel hazırlık yapmak, âdeta imkânsızlaşmaktadır. Bu yüzden, gerçekte eğitim açısından asla arzu edilecek bir durum olmamakla birlikte, istense bile çocuklara/öğrencilere, ilerde karşılaşacakları her sorunun hazır cevabını, her problemin hazır çözümünü önceden vermek mümkün değildir.

Güncel duruma ilişkin dinî bilgiyi üretmek

Yeni sorunlara, eski bilgilerle, önceki davranış kalıplarıyla çözüm üretmek, her zaman mümkün değildir. Genelde yeni sorunlara yeni çözümler üretmek gerekmektedir. Din açısından dün yapılan yoruma göre belirlenmiş olan bir davranış kalıbı, bugün için aynen geçerli olamayabilir. Yapılması gereken şey, soruna uygun ve özgün dinî çözümü üretmektir. Bu ise, yeni bilgilerin üretilmesi ve kullanılmasıyla mümkündür. Yani sürekli mevcut dinî bilgilerin güncelleştirilmesi ve yenilerinin üretilmesine ihtiyaç duyulmaktadır.

Söz gelimi, anne babaya saygı gösterme, vahyin ortaya koyduğu bir değerdir; bu hiçbir zaman ve hiçbir yerde değişmeyecektir. Ama saygı anlayışımız, bu saygıyı göstermeye ilişkin davranış kalıplarımız kültüreldir; zamanla ve mekânla kayıtlıdır. Bu kültürel boyut çağdan çağa, yöreden yöreye değişmektedir/değişecektir. Hatta, bireye özel durum, içinde bulunduğu yöredeki diğer bireylerinkinden bile farklı olabilmektedir/olabilir. Müslüman birey, içinde bulunduğu şartlara ve imkânlara göre bunu belirleyerek dinin o genel ilkesini kendi özel durumlarına uygulamak durumundadır. Müftü de fetva verirken bu kişiye özel durumu iyi tanımakla yükümlüdür. Müftünün verdiği fetvanın, soran kişiye (müsteftî) özel olmasının nedeni de işte budur.

Kendi özel durumuna ilişkin mevcut dinî bilgiyi uyarlama veya yenisini elde etme/üretme yeteneği gelişmemiş bir dindar, değişen ve gelişen şartlarda dindarlığına ilişkin yeni ve uygun özel kararları alamaz. Farklı şartlarda karşılaşılan farklı etkilere uygun düşecek özel farklı tepkileri belirlemek, elbette birey için pek de kolay değildir; ama bu zoru başarmak mecburiyetindedir. Bunu yapamadığı takdirde, kendi dindarlığını bizzat oluşturan özne olamayacak, kendisini nesneleştirecek ve pek çok büyük yanlışları farkına varmadan yapabilecektir. Meselâ, başkasının hakkını hassasiyetle gözetmenin İslâm’ın öngördüğü temel ilke olduğundan haberdar olmasına rağmen Müslüman birey, yeni karşılaştığı durumlarda hiçbir huzursuzluk duymadan rahatlıkla haksızlık yapabilir. O zaman, iyi niyetle yanlış işler yapılacağından dolayı, hayat bahşeden dindarlık, hayat karartan dindarlığa dönüşebilir. Günümüzde birçok bireysel ve ailevî huzursuzlukların temelinde, dinî bilginin güncellenememesinden kaynaklanan yanlış din anlayışlarının yattığı görülmektedir.

Giderek karmaşıklaşan toplumsal hayatımızda ortaya çıkan yeni durumlar karşısında müslümanca tutum ve davranışın ne olacağını belirleme işi daha da zorlaşmıştır. Bu hususta gerekli yetkinliği kazanamamış olan dindar insan, din açısından çok önemli yanlışları, hiç sakınca yokmuşçasına rahatlıkla yapabilir. Nitekim, trafikten tutunuz telif haklarına, aile içi ilişkilerden komşuluk ilişkilerine kadar toplumsal hayatın farklı alanlarında işlenen bu tür günah sayılacak davranışlarla/hatalarla sürekli karşılaşılmaktadır.

Bir meslektaşım, kaçak elektrik kullananlar arasında hiç ummadığı bir tanıdığının da olduğunu duyunca, büyük bir düş kırıklığına uğrar. Dayanamaz ve gider ona özetle şunları söyler: “Sen böyle bir işi nasıl yaparsın! Sen helâl haram gözeten, kimsenin hakkını yememeye çalışan dindar bir insansın. Bu haramı nasıl içine sindirdin?”

Bu serzenişleri karşısında dostu, çevresindeki kişilere uyarak onlar gibi kaçak elektrik kullanmaya başladığını ve böyle yapmakta din açısından bir mahzur görmediğini dile getirir. Bunun üzerine meslektaşım, kullandığı elektriğin ücretini ödemediğinde bunun diğer milyonlarca insana ödetildiğini; dolayısıyla bunun milyonlarca insanın cebindeki parayı çalmak olduğunu dostuna anlatır ve dostu ancak o zaman hatasını anlar ve üzülür.

Dindar bireyin bu kadar rahat haksızlık yapabilmesinin temel nedeni, yaptığının tam bir hak ihlâli olduğunun farkına varamaması, bunu doğru anlam(landırm)asını sağlayacak formasyondan yoksun olmasıdır.

Bu tür davranışların yanlışlığı kendilerine söylendiğinde, yukarıdaki örnekte olduğu gibi, ilgili kişilerin aslında günah olan o davranışları hiç de günah olarak algılamadıkları gerçeğiyle karşılaşılabilmektedir. Meseleyi biraz irdelemek bağlamında sohbet sürdürülünce bu kişilerin gerekli dinî bilgiden yoksun oldukları görülebilmekle birlikte, ilgili konuya dair dinî bilgiye sahip oldukları, ama elde ettikleri bu bilgileri kullanamadıkları, onları başka alanlara transfer edemedikleri gerçeği ile de karşılaşılmaktadır.

Daha önemlisi, bu bağlamda ciddi bir yöntem bilgi ve becerisinden mahrumiyet söz konusudur. Onların, ihtiyaç duyulduğunda ilgili kaynaklara başvurarak bilgi elde etme, onları kullanarak yenilerini keşfetme/üretme ve bunlardan yararlanarak sorunlarını çözme, uygun tutum ve davranışları belirleme yeteneğini geliştiremedikleri görülmektedir. Başka ifadeyle onlar, “öğrenme”yi öğrenmiş değiller.

Kullanılabilir dinî bilgi?

Böyle bir durum, hem o bireyin aldığı eğitimin, hem de sahip olduğu dinî bilgilerin niteliğini ele vermektedir. Demek ki, bu bilgiler, takrire dayalı empoze edici, ezberci bir din eğitimi anlayış ve uygulamalarının ürünleridir. Bu dinî bilgiler, pasif alıcı konumundaki birey tarafından anlamlandırılamamış, salt ezberlenmiş yalın malumattır. Böylesine salt ezber bilgiler, sadece istendiğinde sahibi tarafından aynen tekrar edilebilirler; karşılaşılan özel sorunun/sorunların bu bilgiler kullanılarak çözülmesi, sorulara cevap bulunması mümkün değildir. Çünkü ezber bilginin, kullanılabilirlik/uygulanabilirlik niteliği yoktur. Ancak bu bilgi, belli bir olguyla ilişkili olarak belletilmişse bu anlamda belki kullanılabilir; ama başka benzer olay ve olgulara transfer edilemez.

Bu bilgi, aslında gerçek bilgi değildir. Gerçekte bir şeyi bilmek demek, onu aklî çerçevede gerekçelendirip temellendirmek, başkalarına açıklayabilmek, savunmak demektir. Ve bu bilgi, bireyin bizzat kendi muhakeme gücünü kullanarak, sorgulayarak birtakım zihinsel işlemlerden geçirip kendine mal ettiği üründür. Bu bilgide anlam(landırm)a/kavrama vardır. Anlama, bilgi parçacıklarını birbiriyle irtibatlandırmayı, sistemin/bütünlüğün farkına varmayı, her parçanın bütün içindeki yerini görmeyi ve bu bilgi parçacıklarını bu yaklaşımla yeniden örgütlemeyi içerir. Birey tarafından anlamlandırılıp benimsenen bu bilgi kolay kolay bırakılamaz. Bu tür bir çaba harcanmadan kabul edilip onaylananlar sadece zan olabilir. Güzel sözlerin, güçlü takrirlerin etkisi altında bu tür kabullenmeler oluşabilir; ama bunlar bireyin üzerinde kafa yorup kendine mal etmediği emanet malumatlar olduğundan, daha etkileyici bir başka telkinle değiştirilebilirler.

Yukarıda anlatılan örnek olayda belirtilen dindar, din adına birtakım mekânik bilgileri, davranış kalıplarını ezberlemenin ötesine pek geçememiş; dolayısıyla dinin değerlerini yeterince anlamlandıramamış olduğu için, karşılaştığı yeni durumlarda dindar olarak nasıl davranacağını o değerlere göre isabetli belirleyememektedir. Söz gelimi, “hak” kavramının genel geçerlik arz eden çerçevesini iyi belirleyememiş olan birey, onun içeriğini belirlemede de isabetli davranamayacaktır. Kavramın içini iyi dolduramayan kişinin, değişik alanlarda karşılaştığı farklı durumlarda bu kavramın(hak) neyi ifade ettiğini doğru anlaması mümkün olamamaktadır.

Dinin ilkelerini doğru anlamlandırma hususunda son derece önem arz eden; ama genelde önemi pek fark edilmeyen bir boyuta daha bu noktada işaret etmekte yarar var: Dinin değerlerini/ilkelerini anlamlandırırken mutlaka bunların hayatla, varlık dünyasıyla, özellikle de ilgili bireyin bu varlık dünyasındaki hayatıyla irtibatını sağlamak gerekmektedir. Bunu yapabilmek ise, yeterli düzeyde kültürel birikime sahip olmadan mümkün değildir. Bu alana ait bilgiler kullanılarak dinin öngördüğü değerleri anlama, onları uygulanabilir nitelikte anlamlandırma imkânı elde edilebilir. Onun için yetkin Müslüman dindar bireyi yetiştirmek isteyenler, onun hayat ve varlık konusundaki bilgi ve bilinç düzeyini yükseltmeyi ihmal etmemelidirler. Bunu ihmal edenler, o nitelikli dindar bireyi yetiştiremezler. Din eğitimi, dinî değerleri, hayata, varlık dünyasına ilişkin bilgilerden hareketle, onlardan yararlanarak, onlarla bütünleştirerek anlamanın önünü açmalıdır. Din eğitimi, dini böyle bir yaklaşımla ele alıp öğretime konu etmek mecburiyetindedir. Bunu yapmadığı müddetçe, başarılı olması mümkün değildir. Bu ihtiyaç, görmezlikten gelinemez.

Kendi dindarlığını oluşturmak

Aslında İslâm’ın dindar insan anlayışı (Bkz.Aydın, Eylül, 2008), nasıl bir din eğitimi anlayış ve uygulamasını öngördüğünü açıkça göstermektedir. İslâm’a göre her dindar birey, kendi hayatının etkin bir yöneticisi olmalıdır. Çünkü, yapıp ettiklerinden şahsen sorumludur; hesabını kendisi verecektir. Onun için İslâm, Müslüman bireyin kendi dindarlık kararlarını bizzat oluşturmasını, dindarlık tutum ve davranışlarının belirleyicisi olmasını istemektedir. Nitekim, Hz. Peygamber (s.a.s.) bir sözünde şöyle buyurmaktadır: “Müftüler sana fetva verseler bile sen fetvayı kalbinden (bir başka rivayette, nefsinden/kendinden) al.” (Ahmed b.Hanbel, c.4, 227.; Darimî, Buyu’, 2) Müftü, meseleye dışardan bakan kimsedir. O, kendisine ne anlatılırsa, ne kadar ve nasıl bilgi sunulursa o kadarıyla meseleyi anlayabilir. Oysa fetvayı soran kişi, meselenin içindedir; bizzat yaşayarak doğrudan algılayan, bizzat hisseden öznedir; meselenin bütün boyutlarından haberdardır. Sözle ifade edilemeyecek hususları da bilmektedir. Söz konusu meselenin ne olduğunu, o daha iyi anlama imkanına sahip olduğundan dolayı o konuda en uygun kararı o verebilecektir.

Tabiî ki, dinî değerleri/ilkeleri anlamlandırarak onlara uygun tutum ve davranışları belirleme, bu bağlamda uygun kararlar alma, belli bir bilgi birikimini, bireysel gelişmişliği, yetkinliği, kendi değerlerini oluşturmuş olmayı gerektirmektedir. Anlama/kavrama ve sorun çözme yeteneğini, kalbini, kafasını, vicdanını geliştirebilmiş, öğrenmeyi öğrenmiş olmak gereklidir.

Bireyin bu donanımı kazanması, uygun eğitimle mümkündür. Ancak öğrencilerde sorgulayıcı eleştirel düşünme yeteneğini geliştirerek anlamlı öğrenmeyi gerçekleştirmelerini hedefleyen bir din eğitimi anlayış ve uygulamaları, bu güçlü, özgür dindar bireyi yetiştirebilir. Sadece din eğitiminin değil, genel eğitimin de, bu güçlü bireyi yetiştirecek nitelikte formatlanması gerekmektedir. Hazır bilgi aktarımını ve depolatmayı öngören öğrenciyi pasif alıcı konumuna iten öğretici merkezli ve sonuçta itaat kültürünü oluşturan ezberci eğitim anlayışından yana olan bir eğitim sisteminin, dolayısıyla bu genel eğitim sisteminin alt birimi olan din eğitiminin güçlü bireyin yetişmesine katkıda bulunması uzak hayaldir.

Kaynaklar
Aydın, M. Şevki, “Din Eğitimi Bireyi Kalıplamamalı”, Diyanet Aylık Dergi, Ağustos, 2008.
Aydın, M. Şevki, “Özgürleştirici Din Eğitimi”, Diyanet Aylık Dergi, Eylül, 2008.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Kasım 2008 sayısında yayınlanmıştır.

Prof. Dr. M. Şevki Aydın
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

Modern Birey ve Ben Kuşağı


Ben ne kadar ”ben”im? “Ben” derken kast ettiğim şey, fizikî yapımı temsil eden bedenim ile onu ayakta tutan ruhum ve ruhumun temsil ettiği iç dünyam; duygularım, heyecanlarım, arzularım, öfke ve sevinçlerim. Bunların hepsi beni ben yapmaya yetiyor mu? Tek başıma var olabiliyorum, ama varlığımı tek başıma sürdürmem mümkün olmuyor. Hz. Âdem’in yanında Havva’nın da yaratılması boşuna değil. Rebenson’un bile bir “Cuma”sı vardı. O halde “ben” dediğim şey yani her iki yönüyle benim varlığım biraz da başkası demek oluyor. Aslında bu noktadan evrenin bütün unsurları aynı zamanda ötekidir de. Çünkü her birinin öbürü ile bir “bağlantı”sı var. Hiçbiri “bir başına” ve “başına buyruk” değil.


İnsan, bunca savaş ve çekişmelere rağmen, en azından bilincinin bir yerlerinde “dünyada başkaları da var” diyerek sürdüre geldiği bir yeryüzü macerası yaşadı. Bu süreç, yaşanan hayatın, geçmişle bağlantılarının kopmadığı bir süreçtir. Gelenekler, inançlar, kültürün bütün unsurları mevcut toplumda etkili ve belirleyici bir role sahipti; modernite ortaya çıkıp, “Bu, bundan sonra böyle olmayacak” diyene kadar.


Modernite yahut modernizm, “yeni”, “çağa” ait olandan yana tutumu ifade ediyor. Işıltılı ve vaatkâr bir kelime. Son noktada “insana lâyık” ve “yaşanası” olanla eş anlamlı. Hayatı “her şeyi ile yaşayabilmek” için kurgulanmış bir yapıdır modernizm. Bu yapıda geçmişe ait inanç, gelenek ve kültür parantez içinde ve arka plândadır, devre dışıdır. Belirleyici olan geçmişin uzantısı olan dünya görüşleri, ilkeler ve kurallar değil, birey ve onun yararıdır. Herhangi bir şey bireye yararlı ise doğrudur. Modern birey geçmişe ait inanç ve geleneklerden bağımsız olarak, “kendi başına var olabilen bir birey”dir. Bu kimliğe bürünen insan, “her şeyden önce egosu ve benlik bilinci tarafından karakterize edilen” ve kendi kendine yetme iddiasında olan bir kişidir. Kendine hesap verme duyarlılığından soyutlanmıştır. Modernizmin beşiği olan coğrafyalarda gündelik pratik hayat içinde bu durum “tabiî” bir olgu olarak yaşanır. Kanunlara uyan, hele vergisini veren bir Amerikalı için başkaca uyulması gereken kural yoktur artık. Zanlı olarak gözaltına alınmak istenen figüran siyahî genç bağırıyordu: “Ben vergimi veriyorum, beni tutuklayamazsınız!”


Modernite kendini öncelikle teknoloji üzerinden vitrinliyor ve önemli bir yansıması da sürat. Hızlı hayat aceleci insan tipini ortaya çıkardı. İstediği, hemen giyinsin, hemen yesin, hemen ulaşsın, hemen sahip olsun istiyor. Bu aceleci karakter, kestirme yollara saptırıyor modern insanı. En kestirme yol en doğru yol oluyor. İşte bu noktada ahlâkî değerler, aile bağları, gelenek… ayrımı yapılamıyor. Hukukî yaptırımlar da ilk fırsatta delinmek üzere orada durmaktadır.


Bencillik, modernitenin, aşırı bireyselci dünya görüşü üzerinden insanlığı müptelâ kıldığı sağlıksız bir ruh hâli. Birkaç on yıldır da kitaplarla hatta pratikle kazandırılan bir öğreti hâline geldi. Kişisel gelişim teknikleri genel adı ile yazılan sayısız kitap çıktı ortaya. Hepsinin temel niteliği insanı birey olarak putlaştırmak. “Kendine güven!”; “Bağımsız ve hür ol!” “Kendini aş!” sloganları altında yapılıyor bu. Başkalarından üstün olmak yerine, onlara üstünlük kurmak amaçlanıyor. Oysa, “İnsan bencil olmadan bağımsız, üstünlük kurmadan özgür olabilmelidir. Bunu elde etmek için de emek ve yatırım ister.” (Nevzat Tarhan, Kadın Psikolojisi, Nesil Yay. 27. Baskı, İstanbul, 2005, s. 214)


Gerçekte insanın bağımsız ve hür olması, kendini aşması “kendini sınırlandırması” ile mümkün. Benliği sağlıklı noktada tutmanın yolu budur. İhtiyaçların sınırsız olduğu yönündeki telkin, bencil insanı besleyen temel kaynaklardan biri değil midir? Tabiî mecrasından çıkarılıp “gaza getirilmiş” değişim süreci, süresi dolmayanı da dışlama, yenilerini edinme psikozunu getirdi. “Eskimek” kavramı yerini “modası geçmiş”e bıraktı. Tüketmek için yaşamak… Kâinatın Efendisi, faydasız ilimden, ürpermeyen kalpten, doymayan nefisten ve kabul edilmeyen duadan Allah’a sığınırken, doğrudan modern insanın ruh haritasını çizer gibidir.


Bireyi yok saymak ne kadar hatalı ise, onu her şey saymanın da o derece hatalı olduğu elle tutulur hâle geldi. Sonuçta kendini beğenmiş, bir insan tipi çıktı ortaya. Sağlıktan yoksun bu ruh hâlini psikoloji “narsizm” diye isimlendiriyor. Evet, modern birey narsisttir, “kendini sever”. Onun dünyasında başkaları ile hemhâl olmak yoktur. Ama herkesin kendisi etrafında pervane olmasını ister. Övülmekten büyük zevk alır. Riyakâr alkışlara meftundur. Alkışlayanlar, sırf alkışladıkları için değerlidirler. Kişisel yararı için onları araçlaştırmaktan, istismar etmekten çekinmez. Ruhsuz, bencil, başkalarına ait değerleri kendine yararlı oldukları sürece kâle alan bir insan tipi, “ben kuşağı” çıktı ortaya. Bu kuşağın insanı tek tiptir. Hangi açıdan tek tip? İç yüzü yok oldu insanın, ruh dünyası hırpalandı, bastırıldı. Dış yüzü, maddesi kaldı. İnsandaki çeşitlilik iç dünyadan beslenir. Zevklerin, inanç ve düşüncelerin çeşitliliği yerini “elle tutulanı var sayma” ucuzculuğuna bıraktı. Bir yere ait olmak, güvende olmak, sevmek ve sevilmek gibi birtakım temel ihtiyaçları karşılanmayan insan, yüce düşünce ve eylemlerin peşine düşme imkânı bulabilir mi? Gerçek kimliğini ortaya koyabilir mi? Bu olmayınca taraftar olma kimliği orta çıkıyor. Gerçek kimliğini ararken bu nevzuhur kimliğe esir oluyor.


Benlik sevgisi şeytanca bir yöneliş. İnsanca sevgi paylaşılan sevgidir, yürekte başkalarına da yer açan sevgidir, kapsayıcılığını paylaşılmaya borçlu olan sevgidir. Bizim ahlâk dünyamız, “sevgiyi baht edinmiş” insanların dünyasıdır. “Ben, hep ben” demeyi “şeytan işi” diye niteler. İlk insanın cennetten kovulmasının ardında şeytanın “ben” demesi yer alır. Âdem’in önünde saygı ile eğilmesi emredilen şeytan bunu reddederken söze “ben” diye başlamıştı: “Beni ateşten yarattın, onu ise topraktan.” İlk ötekileştirme suçu Âdem’e karşı işlenmiştir, mucidi ise şeytandır. Bu yüzden Âdem soyuna yakışmıyor benlik. Yunus Emre, “benlik bir pusu” diyor. Pusu ki içine düşen, şeytanın koşu yoluna düşmüş oluyor. Gel gör ki, modern insan kendini hayatın merkezine koyarak bu yola çoktan girmiş bulunuyor.


Değerler sistemimizde insanın temel niteliği kul oluşudur. “Birey”, esaslarını yaratıcı kudretin belirlediği bir dünya görüşüne sahiptir. Bu dünya görüşünde bireysel sorumluluk ile toplumsal sorumluluk “atbaşı” gider. Ölüm ötesine iman ve hayatın bu aşaması ile ilgili “plânlar”, ölüm öncesinde etkin rol oynar. Bu ortamda birey algılar ki o, mayası itibarı ile “biricik”tir ama “bir” değildir, “tekildir” ama “tek” değildir. Başka tekiller de vardır ve yeryüzü statüleri ne olursa olsun, kulluk düzleminde herkes homojen bir yapının unsurlarıdır. Herkes eşit ve saygıdeğerdir, Öz güveni besleyen kaynak inancıdır. Benliğin yeri yoktur burada ve “takva”dan başka ayrıcalık ölçüsü de yoktur.


Modernitenin ürünü olan ekonomik düzende, “yaşamak için yok etmek” vazgeçilmez ilkedir. Başarıya giden bütün yollar “mazûr”dur. Peki, bizim değerler dünyamızdaki “Ben siftah ettim, yandaki komşu dükkâna gidiniz” anlayışı nerelerde dersiniz? Pek çok toplumsal problemimizin ardında bu güzelliğin yitirilmiş olması yer almıyor mu? Yardımlaşma, fedakârlık, feragat gibi erdemler ben kültüründe yer bulamıyor. Kendi ayaklarının üzerinde duramayan, yok olur gider. Güçlü isen haklısın, haklı olan güçlü değilse, haklı değildir.


Modernizm bireyi, “sen arslansın, her şey sende” diyerek orta yere salıvermiştir. Onu hayatın merkezine gönderiyorum diye yalnızlığın girdabına itmiştir. Gerçek mutluluk ona, “Havai’ye gitmek, bayılıncaya kadar alışveriş yapmak, motosikletle dünyayı dolaşmak, kendini yaşamak” diye tanımlanıyor. Ağır bir suç işleniyor modern bireye karşı. Bu suç işlenirken dillendirilen söylem de şu: “Ben ne kadar empatik (kendini başkalarının yerine koyabilen birisi) olursam olayım, size ne kadar öneri getirirsem getireyim ve size nereye kadar eşlik edersem edeyim, kendi hayatınızı yalnızca siz yaşarsınız. Nihaî anlamda ikimiz birbirimizle etkileşim ya da iletişim içinde olsak bile, ben benim ve siz de sizsiniz.” (Bak. Brian Fay, Çağdaş Sosyal Bilimler Felsefesi, Çok Kültürlü Bir Yaklaşım, Ayrıntı yay. Birimci Basım, İstanbul, 2001)


Modern insan yalnız ve sohbete muhtaç. Onun, sonsuz kudrete malik bir “sahip”e, O’nun kulları ile sohbete ihtiyacı var. “Renkli cam” ruhsuz olduğu için sohbet değil, “gürültü” yapıyor, ruhu “çizgi-film”leştiriyor. “Modernizmin yalnızlaştırıcı tecrübesine, şehir insanının bir yaşayan ölüye dönüşmesine, ilişkisizliğe bir panzehir olarak sohbet, kırılan kolumu kanadımı iyileştirir ve bana direnmek gücü verir. Sohbet, ancak diğerkâmlığı yücelten, narsizmi kınayan bir kültürde zemin bulabilir: Çünkü o konuşmanın yanı sıra susmayı da gerektirir. Susma yani karşısındakilerin sözlerine kalbini açma, susma yani muhataplarını dinleme, geri plâna düşme, onu anlama ve onunla hemhâl olma cehdi ister sohbet. Kendi benliğini uğultusu dışındaki tüm seslere kulak tıkayanların, sohbet meclislerinde yeri yoktur.” (Kemal Sayar, Olmak Cesareti, İz Yayıncılık, İst. 1997, s.44) “Modern insan kim olduğunu unutmuştur, o kadar. Kendi varlığının kenarında yaşayarak, dünya hakkında nitelik olarak yüzeysel ve fakat nicelik olarak sersemletici bir bilgi edinebilmiştir.” (Seyyid Hüseyin Nasr, İslâm ve Modern İnsanın Çıkmazı, İnsan Yayınları, 4. Baskı, İstanbul, 2004, s.16) Yapayalnız bir hayat sürmektedir. Bu yalnızlık “kalabalıklar içinde” gerçekleşiyor. İnsanlarla beraber ama yalnız. Herkes kendi hırsları, bencilliği, sevgisizliği ve tamahkârlığı ile oluşturduğu bir ”koza”nın içinde mahpustur. Halk içinde ama “kendisi”yle birlikte bile değil. Olayları “üzerinden” yaşayan, dış yüzeyi kutsayan, “derûnîlik”ten yoksun; acımasız, korumasız ve acınacak bir kişilik. Annelerini öldüren kızları konuşturun. “Koca dünya içinde bir başına kalmış” insanlar çıkacaktır karşınıza.


Hayata anlam veremeyen, varlığının sebebini açıklayamayan insan/birey/gençlik içine düştüğü bunalımı “oyalanma” ile aşmaya çalışıyor. Hayat diye, hazların, zevklerin, maddî isteklerin sonuna kadar doyurulması amacına indirgenmiş bir süreci tüketmeye çalışıyor. Bu hayatın temel niteliği hazları ve zevkleri ızdırab, çile ve susuzluğa dönüştürmesidir. Niçin? Çünkü “zevklerin ızdıraba dönüşmemesi için bu zevklerin insan tarafından bizzat elde edilmemesi, tersine dışardan kendisine verilmesi gerekir…Herkes beni sevsin ve benim menfaatime çalışsın, ben ise yalnız kendimi seveyim ve benim bütün elemlerim, kederlerim böylece son bulsun’ dileği, ızdırabın en esaslı kaynağını teşkil eder.” (Tolstoy, Hayat Üzerine Düşünceler, Kaknüs Yay. Yedinci baskı, İstanbul, s.100)


Ruhun insana hâkim kıldığı, sevgi ve şefkat, merhamet, diğerkâmlık, yardımlaşma gibi yapıcı nitelikleri aşındı, büyük ölçüde yok oldu. Bunların yerine maddî yanımıza, hayvanî tarafımıza ait eğilimler öne çıktı. İrfanımızın “itidal” diye nitelediği o denge hâlini yitirdik. İfrat ve tefrit sarkacının varabileceği en uzak noktalar arasından gidip geliyor modern birey.


Değerler dünyamızın sunduğu çıkış yolundan habersiz kalmış bir kuşak var artık. Kendini bulmak/bilmek için, Rabbi bilmeyi gerekli gören anlayış yeniden diriltilmeyi bekliyor.


Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Kasım 2008 sayısında yayınlanmıştır.


Doç. Dr. Halil Altuntaş

Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

12 Kasım 2008 Çarşamba

Bir Ağaçta Gül de Biter Diken de

Hayat, herkes için farklı farklı anlamlar taşır.

Hayat denilen süre, ona yüklenilen anlamla değer bulur.

Hayat, duygu ve düşüncelerin gerçekleştirilmeye çalışıldığı bir zaman dilimi. Güzel duygu ve düşüncelerle aydınlanan ya da çirkinliklerle kararan bir ömür. Kısacası bir sınav hepimiz için.

Duygu, düşünce ve hareketlerimizle iyi, güzel, doğru biçimde şekillendirdiğimiz günler, aylar… Ya da kötülüklerle kendimize de, çevremize de kararttığımız bir dünya.

Hayata anlamlı olarak bakan bir göz, onun önemli bir sınav olduğunu bir çırpıda anlar.

Hayat, iyilikle kötülüğün, güzellikle çirkinliğin, doğrulukla yanlışlığın, sevapla günahın iç içe yaşandığı bir âlem. Bu nedenledir ki hayat, karşımıza her zaman iki yol hâlinde çıkıyor: Hayır ve şer...

Hayat ağacında gül de biter, diken de...

Hayatın sırrı, bu iki kavramı algıladığımız zaman çözülüyor.

Toplum hâlinde yaşayan insan, bu iki kavramla her an karşı karşıya. Her olayda bir yol ayrımında kalıyor insan. Olumlu ya da olumsuz bir tavırla atıyor adımlarını.

İnsanın başarısı ve mutluluğu, hayatını olumlu adımlarla sürdürmesine ve hayatın dikenlerine rağmen tercihini hep gülden yana koymasına bağlı.

Çevremizde duygu, düşünce ve davranışlarıyla elbette dikenden yana insanlar olabilir. Bu insanlar, yalnızca dikenden yana olmakla kalmayıp güle de düşman olabilirler. Bizim görevimiz, buna rağmen gülden yana olmak. O insanların da güle dost olabilmelerini sağlamak.

Kimi insanlar çeşitli nedenlerle dikeni gül olarak da görebilirler. Dikeni önemsemeyebilirler. Gül bahçesine dönüşebilecek hayatı, bilerek ya da bilmeyerek yaşanamaz hâle dönüştürmeye çalışabilirler.

Görev ve sorumluluk belli: Hayatı bir gülistana dönüştürebilmek. Hayatta bir bahçıvan olduğumuzu unutmamak. Gül yetiştirmek.

İnsanoğlu için “beşer, şaşar” der atalarımız.

Kimi zaman heva ve heveslerimize yenilir, nefsimize uyarak biz de yanlış davranışlarla, yanlış işler yapabilir, yanlış tercihlerde bulunabiliriz. Kimi zaman da bilmeden yaparız bu yanlışlıkları. İnsanız ya... Şaşarız, şaşırırız.

Çevremizdeki dostlar, gül insanlar bizleri uyarır. Pişmanlıkla, tövbeyle dikenlerden uzaklaşıp gül bahçesine yöneliriz yeniden.

Sevgili Peygamberimiz, gül yüzlü, gül kokulu Gül Peygamberimizdir. İnananlar olarak onun gül yüzünü özler, gül kokusunu içimize çekmek isteriz sonsuza dek. Gül medeniyetimizi kuran örnek insanları her zaman rahmetle anarız.

Gül ve dikeni, hayır ve şer kavramlarıyla ilişkilendirmek de mümkün.

Gül güzelliğiyle, kokusuyla hayrı çağrıştırır. Dikense verdiği acıyla şerri hatırlatır.

Ne var ki sınav için, gülün kıymetinin bilinmesi için dikene ihtiyaç var. Güle ulaşırken dikenlere takılmak da mümkündür.

Güle ulaşmak, güzelliği yakalamak elbette kolay değil. Bu da bir sınav…

Dikenlere aldırmadan güle yönelmek, onu koklamak…

Gül Peygamberimizin yoluna bin bir türlü dikenler atıldı. Atılan taşlarla gül medeniyeti yıkılmak istendi. Ama O, “sağ elime güneşi sol elime ayı verseniz de”, diyerek gül medeniyetinden vazgeçmeyeceğini haykırdı dünyaya.

Onun güzel, gül sözleri hayatımızı renklendirdi. Yolumuzu aydınlattı.

Gül, hep dikenle birlikte anıldı.

Hayat, zıtlıklarla iç içe yaşandı. Geceyle gündüz, akşamla sabah, güzellikle çirkinlik gibi gülle diken de hayatı anlamlı kıldı.

Dikene rağmen, gülden yana olmak bir ideal oldu.

Dikenler olmasaydı, gülün değeri bilinir miydi?

Dikensiz gül yok. Hayat, gülüyle dikeniyle birlikte devam ediyor.

Gönlümüz gülden yana. Aşkımız gül.

Dikenle oyalanmak, dikene takılmak sevgimizi azaltır elbette.

Çevremizde gördüğümüz çirkinlikler, kabalıklar, yanlışlıklar birer diken. Bu dikenleri ortadan kaldırmak ve azaltmakla sorumluyuz.

Atalarımız: “Gülü seven dikenine katlanır.” diyor. Güle sevgimiz, dikene de katlanmamızı ister bizden. Ne var ki buradaki katlanmayı doğru biçimde algılamamız gerek. Katlanmayı, dikeni hoş görmek değil, dikene de tahammül ederek, onu da güle dönüştürmek biçiminde anlamak gerek.

Bir arkadaşımızın, bir komşumuzun diken olarak gördüğümüz yanlış işi, çirkin davranışı, bizi ondan uzaklaştırmamalı. Onun dostu, arkadaşı isek, onun dikenden zarar görmemesini sağlamaya çalışmak gerekmez mi?

Güzellikler arttıkça çirkinlikler azalır.

Işığın gelmesiyle karanlıklar aydınlanır.

Hayır gelince şer gider.

Çirkinliklere karşı, şerre rağmen, güzelliklere, aydınlığa ve hayra doğru yol almak.

Hayatı gül bahçesine çevirebilmenin en önemli şartı bu!

Not: Bu yazı, Diyanet Avrupa Dergi Ekim 2008 sayısında yayınlanmıştır.

Rıfkı Kaymaz

Yap ki Göresin

Abdullah b. Ömer (r.a.)’den nakledildiğine göre Allah Rasûlü (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Atalarınıza iyilikte bulununki, çocuklarınız da size iyilikte bulunsunlar; siz iffetli olunki, kadınlarınız da iffetli olsunlar." (Taberânî, el-Mu'cemu'l-Evsat, 1/299)

Hadis-i şerif, biri, ana-babaya iyilikte bulunmak, diğeri, iffetli olmak gibi iki önemli konuya dikkat çekmektedir. Hadisin ilk kısmında yer alan, "atalara iyilikte bulunma" tavsiyesi, Kur'an-ı Kerim’in birçok ayetinde emredilen bir husustur. (İsra, 23; Ankebût, 8; Lokman, 14) Sevgili Peygamberimiz, bir yandan Cenab-ı Hakk'ın bu emrini bize hatırlatırken diğer yandan bunun yöntemini öğretmektedir. Yani siz ana-babanıza iyi davranın, onlara saygı ve merhametle muamele edin ki, bunu sizden öğrenen çocuklarınız da size aynı saygıyı göstersin. Bir toplumda, aile bireylerinin birbirlerine karşı nasıl davranacakları, dînî ve kültürel mirasla aktarılan bir geleneğe bağlıdır ve bunun en iyi öğrenileceği mektepler de hiç şüphesiz aile yuvalarıdır. Dolayısıyla, birbirlerine karşı sevgi, saygı, şefkat ve merhamet hisleriyle davranan aile bireylerinden, aynı özellikleri taşıyan nesillerin yetişeceği aşikardır. Ebeveynine saygı göstermeyen ve iyi muamelede bulunmayan bir evladın, kendi çocuğundan, bundan daha fazlasını beklemeye hakkı yoktur.

Sözlükte, fena ve kötü işlerden uzak durmak, namuslu olmak, haramlardan sakınmak, sabrederek başkalarından istememek gibi anlamlara gelen "iffet" kavramı, dilimizde daha çok "namus" kelimesiyle karşılanmakta ve cinsel içerikli gayrimeşru davranışlardan uzak durmayı ifade etmektedir. Zina gibi büyük bir günahtan uzak durarak afîf, yani temiz kalabilmek ve meşru olanla yetinmek, kişinin ahlâkî yapısının temel taşını oluşturduğundan, iffet kavramının, daha çok, namusun korunması bağlamında kullanılması doğaldır. Nitekim Cenabı Hakk'ın, "evlenme imkânı bulamayanlardan, Allah'ın lütfuyla bu imkânı elde edinceye kadar iffetlerini korumalarını" istemesi (Nur, 33) bu manayı pekiştirmektedir.

Hadis-i şerif'in de ifade ettiği gibi iffet, kadın-erkek herkes içinde aynı derecede önemli ve gereklidir. Namus ve iffeti kadınlara has kılıp erkekleri sadece bunun bekçisi gibi kabul etmek İslâmî düşünceye aykırıdır. İslâm'da herkes yaptığından sorumludur. İyiliklere sarılmak, kötülüklerden kaçınmak her bireyin sorumluluğunda olduğu gibi, iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırmak da kadın-erkek her Müslümanın görevidir. (Tevbe, 71) Dolayısıyla herkes kendi namusunun ve iffetinin bekçisidir. Müslümanlara düşen, bu konuda birbirlerine yardımcı olmaktan ibarettir. Namus kavramını kadınla özdeşleştiren yanlış anlayış kendi döneminde de egemen olduğu için sevgili Peygamberimiz, erkeklere hitaben, "Siz iffetli olun ki, kadınlarınız da iffetli olsunlar." buyurmuştur. Yani önce siz, kadınlarınızda aradığınız o ahlâkî özelliği kendi şahsınızda gerçekleştirin ve onlara örnek olunki, onlardan da aynı duyarlılığı bekleyebilesiniz. Sizin iffetli tutumunuz onlara da örnek olsun. İğneyi önce kendinize batırın ki, çuvaldızı başkasına batırmaya hakkınız olsun.

İffet uyarısını ilk önce erkeklere yönelten Kur'an-ı Kerim ayetlerinde de bu inceliği görüyoruz. Bilindiği gibi Nur suresinin 30 ve 31. ayetlerinde, önce mümin erkeklere, sonra da mümin kadınlara, gözlerini haramdan sakınmaları ve ırzlarını korumaları emredilmektedir. Sanki, toplumda daha ön plânda olan, ailede yönetici pozisyonunda bulunan erkeğe, bu konudaki sorumluluğu, öncelikle hatırlatılmaktadır. Müteakib ayette kadına hatırlatılan hususlar ise, karşı cins için cezb edici özellikleri konusunda alması gereken önlemlerle ilgilidir.

Namus ve iffetten sadece kadınları sorumlu tutan bir anlayışın varlığına ne yazık ki, ülkemizde de şahit oluyoruz. Bilindiği gibi, namus adına işlenen cinayetlerin bir kısmına verilen ad "namus temizleme"dir. Tecavüze maruz kalan veya kendi tercihiyle karşı cinsle ilişki kuran kadın, yakınlarının kararıyla öldürülünce hem kendisinin hem de o yakınlarının namusu temizlenmiş olmaktadır. Kendi iffetsizlikleri konusunda kılları kıpırdamayan erkekler, kadınlarının, kızlarının maruz kaldığı talihsiz olaylar karşısında aslan kesilmekte, mağdur edenden ziyade mağdur olanı suçlu görüp cezalandırmaktadırlar. Halbuki, bir kimse ancak, kendisine ve yakınlarına yapılacak bir saldırı karşısında meşru müdafaa hakkına sahiptir. Namusunu korurken öldürülen kimse dinimizce şehittir. Meşru savunma esnasında öldürülen saldırgandan dolayı da dinen bir sorumluluk doğmaz. Yani, ancak böyle zorunlu bir durumda öldürme eylemi kaçınılmaz olabilir. Aksi hâlde, kendi tercihiyle ilişkiye giren veya zorla tecavüze maruz kalan kimseyi öldüren kimse namus temizlemiş olmaz, sadece cinayet işlemiş olur. Kendisine de cânî ve kâtil denir. Hem bu dünyada hem de ahirette en büyük cezaya müstahak olur.

“Yakını bile olsa hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenmez." ayeti gereği, (Fatır, 18) yakınlarımıza karşı görevlerimizi yerine getirmediğimizden dolayı sorumlu olsak bile, onların günahını yüklenecek değiliz. Çünkü, "Her nefis elde ettiği günahı ancak kendi aleyhine kazanır." (En'am, 164) Dolayısıyla, namus cinayeti dediğimiz şey aslında, kendi ihmal ve sorumluluklarımızın bedelini çaresiz insanlara ödetmekten ibarettir. Kendisinin ve yakınlarının namusuna önem veren kimse önce, onlara karşı akrabalıktan doğan görevlerini yerine getirmeli, iffetli ve nezih yaşantısıyla onlara güzel örnek olmalıdır. Aksi takdirde, Ziya Paşa'nın, "anlar ki verir lâf ile dünyâya nizâmât // bin türlü teseyyüb bulunur hanelerinde" beytinde tasvir ettiği kişilerin durumuna düşer.

Sözün özü, iyilikleri, güzellikleri başkasında aramadan önce kendimize dönüp bunların ne kadarına sahip olduğumuzun sağlamasını yapmalıyız. Herkes önce kendisine bakarsa, başkasında kusur aramaya fırsat da, ihtiyaç da kalmayacaktır.

Not: Bu yazı, Diyanet Avrupa Dergi Ekim 2008 sayısında yayınlanmıştır.

Prof. Dr. İ. Hakkı Ünal
Ankara Üniv. İlahiyat Fak.

Yaşlanma Psikolojisi

Yaşlılar ordusu

Avusturya'da bir kilise kayıtlarına göre, 1680 yılında doğan her 19 kişiden sadece 2'si 65 yaşına geliyorken, tam 300 yıl sonra 1980'de doğan her 19 kişiden 15'i 65 yaşına gelmektedir. Bu demektir ki "Ebedî gençlik çeşmesi" bulunamadı ama hayatta kalma süresi uzadı.

Yaşlı nüfus böyle çoğalınca yaşlanma ile ilgili sorunlar da önümüze yığıldı. Konunun hastalık boyutunu bir kenara bırakıp yaşlanmanın psikolojisini ve bu sevgiye muhtaç insanlara nasıl yardım edebileceğimizi düşünelim.

Yaşlanma psikolojisi

Yaşlılık psikolojisi yerine yaşlanma psikolojisi ifadesi kullanılmalıdır. Çünkü insan doğar doğmaz yaşlanmaya başlar, beyin hücreleri eskimeye başlar. İyi bir yaşlılığın temelleri de hayatın ilk yıllarında atılır.

Yaşlanma, eskime, canlı-cansız bütün varlıkların kaderidir. Yaşlanan insanın saçları beyazlar, cildi kırışır ve beli bükülürken psikolojik yapısında da değişiklikler olur.

Yaşlı-Genç farkı

Bir ordu düşününüz; eğitimsiz ama kalabalık. Diğer bir ordu düşününüz; eğitimli fakat sayısı çok az. İkinci ordu birinci orduyu her zaman mağlup eder.

Büyük işler bedensel güçten ziyade, yerinde, doğru düşünme ve hedefleri geçerli hâle getirme ile başarılır. Yani kılıç keskinliği değil, akıl keskinliği esastır.

Demek ki, yaşla kaybolan yetiler yerine, önemli kazanımlar varsa, kişi keyifli bir yaşlılık geçirebilir.

"Eski"ye aşırı bağlılık ve "Yeni"den korkma

Böyle yaşlılar sürekli eski hatıralarını anlatırlar, savaş, askerlik hatıraları bitmez. Dün evine gelen misafiri unutur ama, 50 yıl önceyi bütün ayrıntılarıyla anlatır. Aile artık bunları ezberlemiştir.

Böyle yaşlılar eski alışkanlıklarını değiştirmekten çok rahatsız olurlar. Evin odası, duvarda tablo, radyonun yeri değişse huzursuz ve hırçın olurlar. Hatta izmaritleri biriktirmeye varan "biriktirme hastalığına" tutulabilirler. Yeni şeylere karşı tepki bazen "fobi" derecesine çıkar, yeni ayakkabı, yeni elbise bile istemezler. Yeni ne varsa çirkindir, kötüdür.

Egoizmin belirginleşmesi

Bazı yaşlılar sürekli gençleri eleştirirler, kendi gençliklerini överler. "Küçüğün büyüğe saygısı yok, kimse haddini bilmiyor" diye tenkit ederler. Hatta haklarının yendiğini, aslında memleketin onlardan çok hizmet beklediğini, memleketi kendilerinden mahrum bırakmanın çok büyük hata olduğunu tekrarlayıp dururlar.

Sağlığa aşırı düşkünlük

Yaşama ateşi beklenenin tersine yaşlandıkça daha çok artmaktadır. Bir çok gencin farkına varmadığı bir şey, yaşlıların hayatı daha çok sevdiğidir. Bu nedenle yaşlı bir insan sağlığının ihmal edildiği, kendisine iyi bakılmadığı duygusunu taşır.

Artan tutkular

"Hırs-ı piri" sözü bazı yaşlıları çok güzel tarif eder. Bazı yaşlılarda mal-mülk ve şöhret tutkusu çok alevlenir.

Yalnızlık duygusu

Yaşlı bir insanın en önemli psikososyal sorunudur. Yaşlı bir insan bir huzurevine veya hastaneye bırakıldığında eğer yalnızlık duygusuna kapılmış ise ani bir çöküş ve ölüm yaşayabilir. Çocuklarını ve torunlarını göremeyen anne ve babanın duyguları hayat yükünü zor taşır.

Ölüm korkusu

İnsanların evrensel korkusu, ama kaçınamadığı bir gerçektir "ölüm". Yaşlılarda saçın ağarması ile beraber ruhun ağarması da vardır. Ölüm ruhu ağartan en önemli sebeptir. Ölüme yaklaşmanın bilincinde olan bir ihtiyarı rahatlatan, ancak ve ancak "iyi bir hayat felsefesi"dir. Ölümü terhis teskeresi gören, Allah'a kavuşmak, sevdiğine kavuşmak "Şeb-i Arus" gören ihtiyar ne mutludur.

Çaresizlik duygusu

Eski fizik gücünde olmayan, bazı rahatsızlıkların etkisi ile rahat olmayan, zevk ve keyif verici bazı yaşantılarını kaybeden, verimli ve üretken bir işten mahrum olan, her an ölüme yaklaştığının farkında olan bir yaşlı, kendisini çok aciz, zayıf hisseder. Bu duygular içindeki insana en önemli yardım, aile ve çevrenin desteği ve iyi bir hayat felsefesidir.

Bazı yanlış yargılar

Yaşlılık şifası olmayan bir hastalıktır.

Yaşlılıkta sadece dermansızlığın çaresi yoktur, ama kişi iyi bir hayat felsefesi ile keyifli bir yaşlılık geçirebilir. "Ben yaşlandım, ölsem daha iyi" düşüncesi yaşlılardaki depresif düşüncelerden birisidir. Yaşadığı günün değerini bilen insan böyle bir yanlış yargıya önem vermeyecektir.
Yardıma muhtaç, acınacak durumda olma duygusu

Yaşlıların kazanımları daha çoktur. Çevresi ondan "öğretmesini isteyen" gençlerle dolu bir yaşlılıktan daha hoş ne olabilir.

Yaşama sevinci yaşlılık döneminde kaybolur, gençlik yaşamın mutlu dönemi, yaşlılık hayatın mutsuz dönemi düşüncesi:

Yaşlılık sorunların olduğu bir dönemdir. Fakat karamsar gözlükle bakan bir kişiyi cennete koysanız da rahatını bozacak şeyler bulabilir.

Gerçekçi hayat felsefesine sahip olan insan en ufak şeylerden mutlu olabilir. Uçan bir kuş, kedinin çevresinde dolaşması ona zevk verebilir. Beklenti düzeyini yüksek tutan, ihtiraslı yaşlılar hep daha fazlasını istediklerinden, mutlu olamazlar.

Hayattan çok şey istemeyeceğiz, bize verdiklerinin kıymetini bileceğiz. Böylece kendimizi çok daha iyi hissedebiliriz.

Emekliliğin kötü bir şey olduğu düşüncesi

Emekli olduktan sonra üretken olmayı beceren insanlar daha genç yaşlanmaktadırlar. Emekliliği felaket olarak değerlendiren insanların sağlıkları, emeklilik sonrasında süratle bozulmaktadır. İnsanoğlu eli tutup, şuuru yerinde olup ayakta durduğu sürece çalışmalıdır. Tembellik, yaşlanma sürecini hızlandırmaktadır.

Yaşlılığa uyum

Sağlıklı bir yaşlılık için olumsuz etkenler, olumlu hâle çevrilmelidir.

1 - Beyin tıpkı makine gibi bir alettir. İyi bakılırsa ömrü uzun olur ve erken yıpranmaz.
Yaşlanmaktan korkan insan "Çalışan demir ışıldar" sözüne uygun olarak beynini iyi şekilde çalıştırması çok önemlidir. Beyin tıpkı bir kuyu gibidir. Suyu alındıkça açılır, bollaşır.

2 - İyi beslenme, özellikle E ve C vitaminleri açısından zengin bir beslenme beyin hücrelerini genç tutar. Özellikle E vitamini, doğal olarak zeytinde bol bulunan bir vitamindir. E vitamini, beyin hücrelerinin öksitlenmesini önlemekte yani serbest radikalleri gidermektedir.

3 - Gençlik ve erişkin yaşam biçimi yaşlılığa en iyi hazırlanmadır. Yaşlılığın bilgece ve rahat karşılanması için kişide koruyucu hayat felsefesi olması, yanlış yargıların düzeltilmesi gerekir.

4 - Kendisini yalnız hissetmeyen, ailesinin, çocuklarının, yakınlarının yanında olacağını düşünen yaşlı birey kendisini daha güçlü hissedecektir. Çocuğunun bir"Alo" demesi, birkaç güzel sözle gönlünü alması ileri yaştaki insana en büyük hediyedir.

5 - Dindarlaşma süreci: Yaşlandığını hisseden, çok sevdiği, çok güvendiği gençlik ve dünya zevklerinin ona "Elveda" demeye hazırlandığını düşünen bir yaşlı için ümit ve teselli gerekmektedir. Bir taraftan yaşlılığın getirdiği sorunlar, hastalıklar, yalnızlık duygusu, yetersizlik-güçsüzlük hisleri, diğer taraftan gençliğin ve güzel günlerin özlemi ile ölüme yaklaşmanın bilincinde olma ikilemi ileri yaştaki insanı kaosa sokar. Böyle zihinsel ve duygusal karmaşa içindeki bireyin ümit ve tesellisi inançları olmaktadır.

Gençliğini, kaybettiği zevk ve güzellikleri düşünüp hasret ve hüzünle elem çekerken ilâhî mesajlar ona güç ve huzur verebilecektir. "Ahiret var ve bakidir, dünyadan daha güzeldir, ölüm Allah'a kavuşmaktır" gibi semavî mesajlar inançlı bireyi daha dindarlaştıracaktır. Böylece maddeci keskinliklerden uzak dünyada varolmanın anlamını ve derin ışığını bulan insan geleceğini daha aydınlık görecek ve belirsizlikten kurtulacaktır. Dindar yaşlılardaki huzur, esenlik ve kendisi ile barışık olmanın sırrı bu olsa gerektir.

Not: Bu yazı, Diyanet Avrupa Dergi Ekim 2008 sayısında yayınlanmıştır.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan

02 Kasım 2008 Pazar

Bireysel Sorumluluğun Toplum Ahlâkına Yansıması

Allah Teâlâ insanı sorumlu bir varlık olarak yaratmıştır. Bu hususu “Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi.” (Ahzab, 72) ilâhi beyanı ile açıklamıştır. Buradaki emaneti yüklenmek, sorumluluğu üstlenmektir. Yani insanın Allah’ın emir ve yasaklarına muhatap olması, bunun sonucunda da kıyamet koptuktan sonra, insanların mahşer meydanında toplanıp Allah’ın huzurunda yapıp ettiklerinin hesabını verecek olmalarıdır. Ayet-i kerimede belirtilen göklerin, yerin ve dağların emaneti yani sorumluluğu yüklenmekten çekinmeleri, ister insanların kolayca anlayabilmeleri için temsili bir tarzda ifade edilmiş olsun, isterse de literal anlamda olsun, sonuç itibarıyla kâinattaki başka varlıkları değil, Allah, insanı sorumlu bir varlık olarak yaratmıştır. Zaten, ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Âdem’in yaratılışını anlatan ayetlerde de insanın sorumlu olarak yaratıldığı, emir ve yasaklara muhatap olduğu açık bir şekilde beyan edilmektedir. (Bakara, 35-38) Bunlardan başka Kur’an’daki pek çok ayette Allah Teâlâ insanın sorumlu bir varlık olduğunu, emirlere ve yasaklara muhatap olduğunu açık bir şekilde beyan etmektedir.

İslâm’da sorumlu tutulmanın şartı akıl ve bulüğdür. Akıllı ve ergenlik çağına ulaşmış her bir ferd Allah’ın emir ve yasaklarına muhataptır. Allah insanı sahipsiz ve başıboş yaratmamıştır. Onu sorumlu tutarken tek başına bırakmamış, akıl vermiş, akıl da yeterli görülmemiş peşinden peygamberler göndermiş, peygamberleri de ilâhî kitaplarla desteklemiştir.

Allah insanı sorumlu tutarken onu bireysel olarak sorumlu tutmuştur. Yani İslâm’da sorumluluk bireyseldir. Herkes kendi yapıp ettiklerinden bireysel olarak sorumlu tutulacaktır. Kişi zerre miktarı hayır işlese onun karşılığını, yine zerre miktarı kötülük yapsa onun karşılığını görecektir. (Zilzal, 7-8) Kimse kimsenin günahından dolayı sorumlu tutulmayacaktır. Bu durum Kur’an’da şöyle ifade edilmiştir. “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez. Yükü (günahı) ağır gelen kimse onu taşımak için (başkasını) çağırsa, bu çağırdığı akrabası da olsa, onun yükünden bir şey yüklenmez.” (Fatır, 18) Bu ayet ve benzerleri yoruma mahal bırakmayacak şekilde insanın bireysel olarak sorumlu olduğunu herkesin kendi günahının cezasını çekeceğini, herkesin kendi amelinden hesaba çekileceğini çok açık bir şekilde bildirmektedir.

Kur’an’daki ve Peygamberimizin hayatındaki örneklerden Peygamberlerin bile inançsız yakınlarını kurtaramadıklarını, onlara bir faydalarının dokunmadığını öğrenmekteyiz. Hz. Nuh kendisine inanmayan ve gemiye binmeyen oğlunu kurtaramamış, oğlu boğulanlardan olmuş, (Hud, 42-46) yine kavminin cezalandırılacağı kesinleşince ailesini ve inananları alıp şehrinden çıkması, ama ailesinden olmasına rağmen karısını orada bırakması Hz. Lut’a emredilmiş, karısı da o şehir halkıyla birlikte cezaya çarptırılanlardan olmuştur. (Ankebut, 31-33) Peygamber yakını olmalarına rağmen hem Hz. Nuh’un oğlu ve hem de Hz. Lut’un hanımı cezaya çarptırılmaktan kurtulamamıştır. Aynı şekilde Hz. Muhammed (s.a.s.)’de; “Yakın akrabalarını uyar” (Şuara, 214) ayeti gelince tüm yakınlarını safa tepesine toplamış ve her birini ayrı ayrı uyardıktan sonra; “Ey Muhammed’in kızı Fatıma! Kendini ateşten koru. Allah’a karşı size bir şey yapamam” (Müslim, İman, 348) demekle kişilerin Allah’a karşı bireysel olarak sorumlu tutulacaklarını beyan etmektedir. Sonuçta kişinin yakınının hacı ya da hoca olması o kişiyi sorumluluklarından kurtaramaz.

Dinimizde sorumluluğun bireysel olduğu ifade edilirken kişinin çocuklarına, eşine, anne-babasına, yakınlarına ve içinde yaşadığı topluma karşı herhangi bir sorumluluğu olmadığı anlaşılmamalıdır. Müslüman kişi öncelikle kendi yapıp ettiklerinden sorumludur. Ama onun eşine, çocuklarına, anne-babasına ve topluma karşı da sorumlulukları vardır. Bu husus da onun bireysel sorumlulukları arasına girmektedir. Kişi ailesinin geçimini helalinden sağlamak, mutlu ve huzurlu bir yuvasının olması için çaba harcamak, çocuklarının maddî ve manevî ihtiyaçlarını gidermek, yani hem bir Müslümanın zaruri olarak bilmesi gereken dinî bilgilerle yoğrulmasını temin etmek, hem de onun hayatını sürdürebileceği, topluma yük olmadan kendi kendine yeteceği bir mesleğe sahip olmasını sağlamak onun başlıca görevlerindendir. Yine vatan, namus, din, iman, bayrak ve ezan için gerektiğinde canını vermekten çekinmeyen bir kişiliğe sahip olacak şekilde çocuklarını yetiştirmesi kişinin topluma karşı vazifelerindendir. Ayrıca bakıma muhtaç hâle gelmeden anne-babasının gönüllerini hoş tutması, bakıma muhtaç hâle geldiklerinde ise gücü yettiğince anne babasına bakması onun vazifeleri arasında gelmektedir. Kişi bu vazifelerini yerine getirmezse dünyada iken onlar için canını vermekten çekinmediği kişiler olan çocuklarından, eşinden, anne babasından ve kardeşlerinden şiddeti çok ağır olacak olan kıyamet gününde kaçacak yer arayacaktır. (Abese, 34-37) Yine düşman saldırdığı zaman vatanı korumak için toptan savaşmak da bizlerin topluma karşı görevlerimizdendir. (Tevbe, 36) Ancak kişinin başka kişilere ve topluma karşı olan bu sorumluluğu da yine onun bireysel sorumlulukları arasına girmektedir.

Her bir birey bireysel sorumluluğun gereğini yerine getirirse toplum o düzeyde ahlâkî bakımdan güzelleşir ve yükselir. Bunun tam tersi olduğu zaman, yani bireyler bireysel sorumluluğunu yerine getirmezlerse toplumda çürüme başlar, kimsenin kimseye güveni kalmaz. Bu husus günlük ilişkilerde ve özellikle alış-verişlerde açıkça görülmektedir. Bireysel sorumluluğunun farkında olmayan başka bir ifadeyle yaptığı her bir işin hesabını vereceğini düşünmeyen kişiler toplumda Allah’ın yasaklarına kolayca dalabilmektedirler. Bu durum bir mümine asla yakışmamaktadır. Mümin; kendisine güvenilen kişi anlamına gelmektedir. Sevgili Peygamberimiz bir hadislerinde; “Müslüman: diğer Müslümanların elinden ve dilinden güvende olduğu kişidir.” (Buhârî, İman, 4) diyerek Müslümanın güvenilir kişi olması gerektiğini belirtmektedir. Konuyla ilgili başka bir örnek şudur. Sevgili peygamberimiz bir pazar yerinde yiyecek dolu bir çuvalın içine elini daldırdı. Eline ıslaklık geldi: “Bu ne hâl”, diye satıcıya sordu. O da: “Pazara gelirken yağmur yağdı, ıslandı, Ya Rasûlallah” diye cevap verince: “Keşke ıslak tarafını üzerine getirseydin de alıcılar görseydi. Bizi aldatan bizden değildir.” diye şiddetli bir ikazda bulunmuştur. (Müslim, İman, 164) Bu olay üzerinde ve özellikle “Bizi aldatan bizden değildir” ifadesi hakkında bizlerin çok ciddi olarak düşünmemiz ve bu sözü alış veriş yaptığımızda hiç hatırımızdan çıkarmamamız gerekmektedir. Bu ifadenin tam tersinin İslâm toplumlarında yansımalarını görmek oldukça üzücüdür. Günümüzde bazı sözler vecize hâline getirilip duvarlara asılmaktadır. Hz. Ömer’e atfedilen “Bu gün Allah için ne yaptın” sözü gibi. Günümüz Müslümanlarının da “Bizi aldatan bizden değildir” sözünü kalplerine, zihinlerine nakşetmeleri, alış-verişlerinde ve işlerini yaparlarken bu sözü hiçbir zaman hatırlarından çıkarmamaları gerekmektedir. Müslümanlar ancak bu sözü kendilerine düstur edinirlerse birbirlerine karşı kendilerini güven içerisinde hissederler, ne zaman aldatılacağım diye düşünmez, huzurlu bir toplum içerisinde yaşarlar. İşte o zaman İslâm ahlâkının güzelliklerini toplum üzerinde görmek mümkün olabilecektir.

Toplum ahlâkı; İslâm ahlâkının izlerinin, güzelliklerinin toplumda görülmesi anlamına gelmektedir. Her şeyi görüp gözeten Yüce Allah’ın kendini gördüğünü düşünerek işini doğru bir şekilde yapması anlamına gelmektedir. Bizler işlerimizi yaparken amir, patron, polis, zabıta ya da kontrolör korkusuyla değil, iç dünyamızda Allah korkusunu en derin bir şekilde hissederek yaptığımız durumda İslâm ahlâkının güzelliklerinin topluma yansıdığını görürüz. Ancak kişi Allah korkusunu önemsemez, kontrolöre de üç beş kuruş vererek işini yürütmeye kalkarsa onun cezasını tüm toplum çeker. Herkesin başına bir polis, zabıta dikmek imkânı bulunmamaktadır. Herkesin başına polis dikme imkânı olsa bile Allah korkusu olmadıktan sonra ne işe yarar. Bu sebeple İslâm ahlâkının güzelliklerini toplumda görmek istiyorsak öncelikle o toplumu oluşturan kişilerin gönlüne İslâm ahlâkını yerleştirmemiz lazımdır. Kişi bir yanlış işe yöneldiği zaman; acaba bu işi yaparken beni eşimden dostumdan kim görür diye düşünmeden önce, yapacağım bu işi Allah görür ve bana hesabını sorar diye düşünmesi gerekmektedir. Ancak toplumu oluşturan bireyler Allah korkusunu derinden kalplerinde hissetmiyorlarsa, yanlış bir şey yaptıklarında yakalanınca kitabına uydurup bir şekilde o işten kurtulacağını düşünüyorsa, bu durumda İslâm ahlâkının güzelliklerini toplumda görmek imkânı olmayacaktır. Allah korkusunu kalplere yerleştirmenin yolu eğitimden geçmektedir. Bu eğitimin verileceği ilk yer de kişinin hayata gözlerini açtığı aile yuvasıdır. Bu sebeple aile kurumunu oluşturan anne babanın İslâm ahlâkını yaşamaları, böylece çocuklarına güzel örnek olmaları gerekmektedir. Yalan söyleyen bir anne babanın çocuklarına yalan söylemenin yanlış bir davranış olduğunu söylemelerinin bir anlamı olmaz. Ailenin akabinde ikinci önemli eğitim alanı okuldur. Okulda da o körpe beyinlere İslâm ahlâkının güzellikleri öğretilmelidir. Allah Teâlâ tarafından belirlenen bu ahlâkî prensipleri herkesin benimsemesi gerekir. Yalanın, hırsızlığın, adam öldürmenin, adaletsiz davranmanın, hakkı olan kişiye hakkını vermemenin, suçluyu cezalandırmamanın tam tersine suçsuzu cezalandırmanın, onun bunun dedikodusunu yapmanın, arkasından çekiştirmenin, daha da ileri giderek suçsuz insanlara iftira atmanın, kendini yetiştirip besleyip büyüten ana babayı yaşlılıklarında bakıma muhtaç hâle gelince sokağa atmanın, onların kapısını çalmamanın, kumar oynayıp malını mülkünü ve peşinden de ailesini kaybetmenin, yine içki içip sarhoş olup direksiyona geçip çok sayıda kişinin ölümüne sebep olmanın güzel olduğunu kim söyleyebilir? Bunun tam tersine İslâm ahlâkının güzelliklerini benimseyip toplumda herkesin bir birine güven duyduğu, yalanın, kandırmanın olmadığı, kişilerin birbirine sevgiyle baktığı, herkesin karşısındaki kişiye, “bu beni ne zaman hangi fırsatta kandıracak diye değil, bu Müslümansa beni kandırmaz, aldatmaz” diye düşündüğü bir toplumda yaşamanın kötü olduğunu kim söyleyebilir. Bunun için çocuklarımızı hem ailede hem de okulda yetiştirirken, eğitirken Allah korkusunu gerçek anlamda kalplerine yerleştirmeliyiz. Bu hem anne babanın, hem de eğitimcilerin en başta gelen görevleri arasındadır. Eğer toplum olarak bu görevimizi hakkıyla yapmazsak yaşadığımız şehrin sokaklarında güven içinde yürüyemez, hâle geliriz.

Not: Bu yazı, Diyanet Avrupa Dergi Ekim 2008 sayısında yayınlanmıştır.

Dr. Mustafa Kahraman
Deventer Din Hizmetleri Ataşesi

Kulluk ve Huzur

İbadet kelimesi, “abd fiilinin masdarı olup, itaat etmek, boyun eğmek, tevazu göstermek, bağlanmak ve hizmet etmek manalarına gelir. İbadet kelimesinin türediği (abd) kökü şu anlamlara gelir. Hürün karşıtı olan köle, boyun eğmek ve itaat etmek, kulluk etmek, ilâh tanımak, bir şeye bağlanıp ondan ayrılmamak. Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, ibadet kelimesinin ifade ettiği esas manalar, “kişinin yüksek ve üstün olana boyun eğmesi, itaat etmesi, kendi hürriyetinden feragat ederek onun karşısında her türlü isyanı terk etmesi, tam bir bağlılıkla boyun eğmesidir.

Kulluk da Allah’ın emri ve yasaklarına titizlikle uyan, isyandan kaçınan insanı belirtir. Kulluk, insanın var oluş nedenidir. Çünkü Allah insanı ve cinleri kendisine kulluk etmeleri için yaratmıştır. (Zariyat, 56) Allah’a kulluğun seçilmesi O’nun dışındaki tüm varlıklara karşı yapılan bir özgürlük ilânıdır. Bu nedenle kulluk insanı köleleştiren güç ve yeteneklerini sınırlayan bir nitelik değil, onu diğer tüm varlıkların üstüne çıkaran, onlardan bağımsız kılan bir niteliktir.

Rabbi ile kulu arasında en güçlü bir bağ olan ibadet Allah’a kulluğun bir göstergesidir. Bunun sonucunda gönüllerimiz huzurla dolar. Gerçek huzur Rabbin izzet ve azameti karşısında secdeye kapanıp ibadet etmekle olur.

Bilmeliyiz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzura erebilir. Allah’ı anmakla mümin kalplerde gerçekleşen bu huzur gerçek ve köklü bir duygudur. Bu duyguyu sözcüklerle ifade etmemiz mümkün değildir. Bu kalbi bürüyen, onu dinlendiren, onu yumuşatan, onu neşelendiren, kendimizi güvencede hisetmemizi sağlayan ve esenlik bahşeden bir duygudur. Bununla kalp varlık aleminde tek başına yapayalnız olmadığını çevresindeki her şeyin himayesinde bulunduğu yüce Allah’ın bir eseri olduğunu anlar.

İslâm, insanlığa en yüce mefkureyi sunan ve en sağlam hayat temin eden bir dindir. Evrensel bir din olan İslâm, bütün insanları buna davet eder. Allah’ın dininden uzak olan her çeşit cahiliyet bataklığından kaçıp, İslâm’a teslim olmak bir taassup değildir.

İbadeti, sadece dış görünümündeki şekille değerlendiren kimseler ibadetlerde titiz davranmayı, şekilcilik olarak kabul edebilir. Ancak daha derin ve etraflıca düşünülüp araştırılırsa, pek çok gerçeklerin farkına varmak mümkün olur. İbadet, Allah ile her an ilişki kurmaya bir vasıtadır. İbadet, ruhun ve bedenin ölçülü ve disiplinli bir hâle gelişini sağlar. Güzel ahlâkı yansıtan hareketleri sağlayan, ruhumuzun Allah’a yabancılaşmasını önleyerek O’nu bize unutturmayan ibadettir.

İnsanın, ruhundaki gizli duygularını dışa vurmak için, zahiri şekilleri kullanma temayülü (eğilimi) vardır. Bu gizli duyguları anlamak için, zahiri şekillere baş vurmadan insan, ruhî duygularını tatmin edemez. Duygularını bu şekillerle ifadelendiren insan, hissen ve ruhen bir bütünlük kazanır. Bu hâliyle de rahatedip huzura kavuşur.

İslâm dini, bütün ibadet kaidelerini bu fıtrî esas üzerine kurmuştur. Bunun için işi, ne sadece içten gelen niyetlere, ne de ruhî duygulara terk etmemiş, aksine ibadetlere ait yönelişlerde, dış ile içi (zahir ile batını) tam bir uyum içerisinde huzur ve mutluluk temin edilmiştir. Bu cümleden olmak üzere mümin, namazda kıbleye yönelir, hac da belirli bir yerde ihrama girer, bir kıyafete bürünür, orucunu tutarken niyet eder, yemez, içmez... Böylece her ibadetiyle bir hareket, her hareketiyle de ibadet icra eder. İslâm dini bu yönüyle nefsin zahiri ve batınını birleştirip, kuvvetler arasını denkleştirir. Bunun sonucunda kendi mefkuresine uygun olarak insan fıtratına tam bir uyum bahşeder.

İslâm dini, insan fıtratında mevcut olan ibadet duygusunu en doğru bir şekilde geliştirerek bu ihtiyaca cevap verir.

İşte İslâm, insanları hür iradeleri ile Allah’a yönelten, onları her türlü yanlışlardan kurtarıp Allah’a götüren bir dindir. İslâm’ı benimseyip ona mensup olanların belirgin özellikleri vardır. Bunların en önemlilerini şöylece belirtebilirz.

1- Allah’ın varlığına, birliğine tek bir ilâh olduğuna inanmak.
2- O’ndan gelen bütün hükümlerin gerçek ve doğru olduğunu kabul etmek.
3- Allah’ın buyrukları doğrultusunda yaşayarak Allah’a ibadet etmek ve O’na kul olmak.
4- Allah ve Rasûlünun ahlâkı ile ahlâklanmak.
Söz ve davranışlarımızla zahir ve batınımızla Allah (c.c.)’a ibadet edip kulluk çerçevesi içerisinde nefsimizi de ıslah ederek gerçek huzuru bulmuş oluruz. Ne mutlu o huzuru yakalayanlara.

Not: Bu yazı, Diyanet Avrupa Dergi Ekim 2008 sayısında yayınlanmıştır.

Mehmet Özdeniz
İmam Hatip / Gaziantep

Kulluk İmtihanı

İnsanlar daima üstün bir varlığa inanma ve ona ibadet etmeye ihtiyaç duymuşlardır. Gerek ilkel kabile dinlerinde gerekse semavî dinlerde olsun bu durum hiç değişmemiştir. İnsanın kendisini aşan bir varlığa sürekli olarak ihtiyaç duyması, bu yüce varlıktan korkması, ona sevgi duyması da insanın yaratılıştan gelen (fitrî) özelliklerindendir. Bundan dolayıdır ki, bütün dinler, müntesiplerinden iman etmelerinden sonra o dinin gerektirdiği ibadetleri yerine getirmelerini talep etmişlerdir.

Cenab-ı Hakk’ın Hz. Peygamber (s.a.s.) vasıtasıyla insanlığa ulaştırdığı son ve en mükemmel din olan İslâm da, müminlerden Allah’a kullukta bulunmalarını, yani ibaret etmelerini istemektedir. Kur’an’da “Ben cinleri de insanları da ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 56) buyurulması, insandan ibadet etmesini istemek bir yana, onun sadece kulluk için yaratılmış olduğu gerçeğini açıkça ifade etmektedir. Bu ayetten yola çıkarak, Allah’a kulluk etmekten imtina eden veya kullakta zaaf gösterenlerin yaratılış gayelerine ve fıtratlarına aykırı hareket ettiklerini söylemek mümkündür.

İbadet, yaratılışın icabı, insan vicdanının sesi, insanın Allah’a sunduğu ubudiyetin ve kulun Allah’la sürekli irtibat hâlinde olmasının bir gereğidir.

İbadet, kulun, Allah’ın büyüklüğünü kavrayarak, O’nun rahmetinin genişliğinin bilinci içerisinde O’na karşı şükran duygularını ifade etmesidir.

İbadet, Allah’ın kullarına karşılıksız olarak verdiği her türlü nimetin ödenemeyecek karşılığını samimiyetle ödeme girişimidir.

İbadet, Allah’a kulluk etmek, O’na itaat etmek, O’nun karşısında her türlü inkâr ve isyandan sıyrılıp O’na teslimiyet göstermek ve O’na boyun eğmektir.

İbadet, kulun, kendisini Yaratan’a karşı saygı ve tazimidir.

Nihayet ibadet, kulun, kendisine Allah tarafından yüklenilmiş olan aslî görevidir.

İslâm müminin hayatının her alanında tatbik edeceği ve her davranışıyla yaşayacağı, hatta yaşaması gereken bir hayat dinidir. İnanan kişi imanını ibadetiyle ortaya koymalıdır. Zira Kur’an’ın pek çok yerinde iman edenlerden bahsedilirken, hemen arkasından ibadet edenler anılmakta ve ancak, iman ile ibadetin bir arada olduğu zaman gerçek kurtuluşa erişileceği ifade edilmektedir.

İbadetin mümine manevî alanda kazandırdığı derecelerin yanında dünya hayatında da pek çok iyilik ve güzellikler getirdiğini biliyor ve görüyoruz. Bu gerçeği Allah Kur’an’da şu ayet-i kerimeyle dile getirir: “Sana vahyedilen kitabı oku, namazı dosdoğru kıl, zira namaz insanları hayasızlıktan ve dine uymayan herşeyden alıkoyar. (Ankebut, 45) Hayasızlık ve akla uymayan davranışlar, Allah tarafından hoş görülmediği gibi, dünyada da insanların tasvip etmeyecekleri hareketlerdir. Öyleyse, hem bu dünyada hem de ahiret aleminde huzur ve mutluluk, ancak Allah’ın emirlerine gereğince sarılmakla gerçekleşir.

İbadet, sadece namaz, oruc, hac, zekat vs. İslâm’ın temel emirlerinden ibaret değildir. Özel anlamıyla ibadet denilince bunlar akla gelebilir, fakat daha geniş manasıyla ibadet müminin bütün hayatını İslâm’a uygun hâle getirme gayreti olarak tarif edilebilir. Bu nedenle İslâm, yapanın niyetinin halis olduğu, insanlar nezdinde şan veya şeref kazanmak veya onların takdirini kazanmak niyetinde olmadığı müddetçe, insanlığa fayda sunmak niyetiyle yapılan her türlü faaliyeti ibadet çerçevesinde değerlendirmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu durumu “İbadet yetmiş çeşittir. En faziletlilerinden biri de helâl rızık kazanmaktır.” (Keşfü’l-Hafa, H. No: 1699) sözüyle açıkça ortaya koymakta ve geçimini sağlamak için çalışan ve ailesine helâl lokma yedirme gayretinde olan kişinin faaliyetini de ibadet olark kabul etmektedir. Burada bu hususa dikkat çekmekle beraber bir yanlış anlaşılmanın da tashih edilmesi gerekir. Ailesinin geçimini sağlamak için çalışmanın ibadet olduğu doğru olmakla beraber, bundan hareketle çalışmanın ibadetin yerini tuttuğu, dolayısıyla çalışanın ibadet etmesinin şart olmadığı düşüncesi kabul edilebilir değildir. Çalışmak ibadettir, fakat çalışmak hiçbir zaman ibadetin yerine geçmez yani çalışan insan çalışmak suretiyle ibadet sorumluğundan kurtulamaz. Mümin hem işi-gücüyle iligilenecek, hem de ibadet sorumluğunu yerine getimeye çalışacaktır. Zira Allah insandan çalışmayı istemekle birlikte, hayatının sonuna kadar ibadet etmekle de yükümlü tutmaktadır. Kur’an’da bu durumu “Ölünceye kadar Rabbine ibadet et.” (Hicr, 99) ayeti açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Allah’a karşı bir kuluk vazifesi olmasının yanında ibadetin gerek ferdi, gerekse cemiyet hayatında büyük katkıları vardır. Dolayısıyla toplumun birlik, beraberlik ve huzur içerisinde yaşaması ibadet hayatıyla çok yakından ilgilidir. Namaz, oruç, hac, zekât gibi ibadetlerden her birinin toplum menfaatine dönük faydaları çoktur.

Günde beş vakit cemaatle kılanan namaz, o mescit çevresinde bulunan insanların günde beş defa toplandıkları, görüştükleri birbirleriyle hemhâl oldukları, sıkıntıya düşen kadeşlerinin dertlerini paylaştıkları bir platform mahiyetindedir. Bu kadar sık ve devamlı birliktelik içinde bulunan insanların bütünlük ve dayanışma duygularının en üst seviyede olması tabiîdir.

Orucun nefis terbiyesine sağladığı katkı inkar edilemez bir gerçektir. Ayrıca oruç ayı Ramazan toplumdaki yardımlaşma ve dayanışma ile birlik ve kardeşlik duygusunun en üst düzeye çıktığı zaman dilimidir.

Zekât ibadeti, sahip olunan malı temizleme yönünden çok daha fazla olarak toplumsal dayanışmayı ve yardımlaşmayı gösteren, yani dünyevî yönü ağır basan bir ibadettir.

Hac ise Müslümanları ibadet amacıyla toplayan milletlerarası İslâm kongresi gibidir. Bu nedenle ibadetlerin sadece manevî ve öbür alemle ilgili yönü değil, en az onun kadar dünyevî fayda ve kazanımlarını da göz önünde bulundurmak gerekir.

Şu hâlde hem Allah rızasına kavuşmak, hem de dünyadaki sıkıntı ve ızdıraplardan kurtulmak, huzur ve güven içinde yaşamak için ibadetlere sarılmak müminlerin gayesi olmalıdır.

Not: Bu yazı, Diyanet Avrupa Dergi Ekim 2008 sayısında yayınlanmıştır.

Doç. Dr. Adem Apak
Uludağ Üniv. İlahiyat Fak.