30 Aralık 2008 Salı

BASIN AÇIKLAMASI (GAZZE'ye Saldırı Hakkına)

29.12.2008
BASIN AÇIKLAMASI
2008 yılının son haftasında Filistin topraklarında yaşanan acı ve şiddet, Filistin’in Gazze şehrine düzenlenen hava ve füze saldırısının ortaya çıkardığı elem verici sonuçlar ile ilgili olarak Başkanlığımızca aşağıdaki değerlendirmenin yapılmasına lüzum görülmüştür.

İnsanlık olarak son yüzyılda dünyada meydana gelen olaylara ibretle eğildiğimizde, sorumsuzca davranan yetkililerin, çatışma yanlısı odakların, kendi çıkarları uğruna ötekinin hayatını hiçe sayan ve dünyayı kan gölüne çevirmekten çekinmeyen ihtiras sahiplerinin ürettiği şiddet ve savaşların, karşı şiddetleri nasıl beslediğini, kalplerde kin ve nefreti nasıl derinleştirdiğini ve bütün dünyayı müteselsil bir savaş, şiddet ve kaos ortamına nasıl sürüklediğini üzülerek görmekteyiz. Özellikle son yüzyılda, gelişmiş ülkeler açısından stratejik önem taşıyan Ortadoğu ve İslam dünyasında, müdahalelerin, işgallerin, şiddetin, hak ihlallerinin bu coğrafyanın ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal diğer faktörleriyle birleştiğinde insanlarında kin, nefret, intikam ve düşmanlık duygularını nasıl kökleştirdiğini ve toplumsal hayat ve sağduyuyu nasıl altüst ettiğini bütün dünya kamuoyu görmektedir.

Gazze’ye yapılan, aralarında yaşlı, hasta, çocuk ve kadınların da bulunduğu yüzlerce insanın ölümüne, yaralanmasına, ev ve işyerinin yerle bir olmasına sebep olan bu çirkin saldırı, hangi din ve inançtan olursa olsun, sağduyu ve vicdan sahibi herkese insanlık adına ağır bir mahcubiyet yaşatmıştır.

Herkesin gözü önünde cereyan eden ve amacı da herkesçe bilinen bu olayların “din ve medeniyet çatışması” olarak sunulmasını, bir tespit veya öngörü olarak değil, barışı katleden gerçek failleri göz ardı ettirmeyi ve çatışmayı daha geniş bir zemine yaymayı hedef alan stratejik bir eylem planı olarak değerlendirmek gerekir.

Tekrar vurgulamak gerekir ki, bunu bir din ve medeniyet savaşı olarak, hatta savaş olarak nitelemek gerçeği görmemek olur. Bu ve benzeri olaylar, bütün dinlerin gayrı ahlaki olarak kabul ettiği kirli bir güç gösterisidir. Tarihte iktidarını güç gösterisi ve ayrımcılık olarak sergileyenlerden çok çekmiş olan bir ulusun, tarihin değişik dönemlerinde zulme, şiddete ve ayrımcılığa maruz kalanların bugün eline güç geçirdiğinde veya güç odaklarının desteğini aldığında benzeri acıları başkalarına yaşatıyor olmasını bütün dünya ibretle izlemektedir. Bu son gelişme, aynı zamanda yıllardır barış için sarf edilen çok yönlü çabalara indirilmiş ciddi bir darbe olup, bütün bölgenin istikrarsızlığını perçinlemekten, toplumlara, nesiller boyu sürecek kin, öfke, nefret ve şiddet yüklemekten başka bir işe yaramayacaktır.

Bize emanet olarak verilmiş bir dünyayı fesat ve tuğyanla, isyan ve zorbalıkla yaşanılamaz hale getirmek sadece insanlığa karşı suç değil, ilahi vahiyden ve rahmet elçisi bütün peygamberlerden de nasipsizliktir. Kimden gelirse gelsin her türlü haksızlığa karşı çıkmak, dini, dili, ırkı ve cinsiyeti ne olursa olsun mazlumun yanında olmak, semavi dinlerin ve kutsal kitapların ortak çağrısıdır. Bunun için de, bugün bütün dini kurum ve liderlerin bir sınavla karşı karşıya olduğunu, bu trajik gelişmeleri kınamalarının yeterli olmayacağını, şiddet, zulüm ve fesadın önlenmesi, huzur ve barışın tesisi için hem kendi ülkelerinde hem de dünya kamuoyuna yönelik olarak seslerini yükseltmelerinin ve insani duyarlılığı geliştirmelerinin sadece dini değil insani ve ahlaki bir vazife haline de geldiğini ifade etmek isteriz.

Filistin’de yaşanan insanlık dramına seyirci kalmayıp sorumluları teşhis etmek, kınamak, hasta ve yaralılara yardım elini uzatmak insani bir ödevdir. Ancak, kayda değer bir ekonomik güce ve uluslararası etkinliğe sahip İslam ülkeleri de dahil, dünya uluslarının ve sorumlu devlet adamlarının asıl görevi, savaşı, şiddeti ve orantısız güç kullanımını önlemek, bunu önleyecek uluslar arası mekanizmaları çalıştırmak olmalıdır.

Masum sivillerin ölümüne yol açan, semavi dinlerin ortak öğretisine, insanlık değerlerine, uluslararası hukuka ve sivillerin hedef alınmasını suç sayan bütün anlaşmalara aykırı olan bu tür saldırıların ve şiddetin bir an evvel sona erdirilmesini, hür ve medeni dünyanın bu vahim gelişmeler karşısında tavır almasını bekliyor, insani yardımların etkin biçimde bölgeye ulaştırılması konusunda geç kalınmamasını diliyoruz.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI

27 Aralık 2008 Cumartesi

Güzel Ahlak

Bir inanç ve düşünce sistemi olan ahlâk, canlılardan sadece insana özgüdür. Ahlâk, toplumsal hayatın vazgeçilmezidir. Toplumun kalkınmasının, mutluluğunun, huzurla varlığını sürdürmesinin temelinde güzel/iyi ahlâk yer alır. İslâm, güzel ahlâkı, imanın bir boyutu olarak görmektedir. İslâm’da iman ile güzel ahlâk, birbirinden ayrı düşünülemez. Nitekim Sevgili Peygamberimiz iman ile güzel ahlâkın birbirinden ayrılmayacağını şöyle ifade etmiştir: “Müminin iman bakımından en mükemmeli, ahlâkı en güzel olandır ve en hayırlınız, kadınlarına karşı hayırlı olanınızdır.”

Devamı >>

Diyanet Vakfının Dünü ve Bugünü

İslâm; insanlık hayatına, sosyal yardımlaşma ve dayanışma esaslarını getiren bir dindir. Allah’ın rızasını kazanmayı hedef alan bu duygu, ayet ve hadislerde “infak” olarak ifade edilmiştir. Söz konusu kavram kapsamında; zekât, sadaka, bağış ve vakıf yoluyla yapılan benzer yardımlar örnek gösterilebilir. Nitekim tarih, kültür ve medeniyetimizin temeli de ibadet amacıyla yapılan bu tür gönüllü yardım ve bağışlara dayanmaktadır. Bunların her biri insanlık için ayrı bir kazanım ve değerdir. Eli ve gönlü açık olan hayırseverler, Yüce Allah tarafından şöyle övülmüşlerdir: “Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık hayra sarf edenler var ya, onların mükâfatları Allah katındadır. Onlara korku yoktur, üzüntü de çekmezler.” (Bakara, 274)

Diyanet Aylık Dergimiz, Aralık 2008 gündemini vakıflara ayırmıştır. Bu sayıda, genelde vakıf, özelde ise “Diyanet Vakfı” hakkında bazı duygu ve düşüncelerimi ifade etmek istiyorum. Bu benim için aynı zamanda bir vefa borcudur. Taşrada, 25 yıl bu vakfın şube başkanlığını yaptım. Son dört yıldan bu yana da aynı vakfın genel merkezinde yönetim kurulu üyesi olarak görev yapıyorum. Diyanet mensupları başta olmak üzere bütün halkımızın yakından izlediği gibi 1975 yılında kurulan bu vakıf, aradan geçen 33 yıllık bir süre içinde genç bir çınar ağacı gibi büyümüş, hizmetlerimizin temeli ve moral kaynağı olmuştur. Diğer bir ifade ile Başkanlığımızın ve ülkemizin birçok hizmeti bu vakfın katkılarıyla yerine getirilmiştir.

İslâm tarihiyle birlikte insanlığın sosyal ve kültürel hayatına ışık tutan vakıf anlayışı; Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde sosyal hayır kurumları haline gelmiştir. Böylece insan unsurunun onurunu, ihtiyaçlarını sosyal hayatın problemlerini merkeze alan vakıflar hayır, bağış ve fedakârlık duyguları üzerine inşa edilmişlerdir. Tarihi seyri içinde de görüldüğü gibi vakıf ruhu, ilerleyen zaman diliminde bir yandan fert ve toplum arasındaki sosyal yardımlaşmanın gelişmesine bir yandan da bilim ve medeniyetin tesisine zemin hazırlamıştır. Bugün tarihimizi zenginleştiren ve insanlığın övünç kaynağı olan han, hamam, medrese, yol, köprü, şifahane, cami ve çeşme gibi eserlerin tamamı vakıflar sayesinde vücuda getirilmişlerdir. Söz konusu birikime örnek olmak üzere Osmanlı devrinde faaliyet gösteren ve cumhuriyetin kurulmasıyla yönetimi Vakıflar Genel Müdürlüğüne devredilen vakıf sayısı 41.000 civarındadır. Cumhuriyet döneminde kurulan ve sosyal hayatımızın önemli ihtiyaçlarını karşılayan günümüzdeki vakıf sayısı ise 5000 kadardır. Bakanlar Kurulunca Diyanet Vakfının da aralarında bulunduğu toplam 238 vakfa vergi muafiyeti tanınmıştır. İlk vergi muafiyeti tanınan birkaç vakıf arasında yer alan Diyanet Vakfı için, bu destek ve güven duygusu önemli bir kazanımdır.

Diyanet Vakfıyla ilgili açıklamaya geçmeden önce atalarımızın hayır ve hasenatı hakkında bir fikir veren şu olayı da nakletmek istiyorum. Meşhur bir Fransız gezgini olan Du Loir; 1654 yılında Paris’te yayınladığı “Les Voyages, du sieur Lu Loir” adlı Seyahatnamesinde şöyle diyor: “…Türk örf ve âdetlerinin hususiyetlerini anlatmak gerekirse bunların, yalnız insanları değil, hayvanları bile içine alan hayrat ve hasenattan meydana geldiğini görüyoruz. İnsan cinsine olan hayrat fert ve cemiyet içinde yer alan herkese hatta ölülere bile şamildir. Anadolu’da imaret denilen misafirhaneler vardır. Buralarda hangi dine mensup olursa olsun bütün fakirlere ihtiyaçları nispetinde yardım edilir. Hiçbir ayırıma tabi tutulmaksızın yolcular, imarethanelerde üç gün kalabilirler ve her gün yemekte vakfedenin şartı gereğince birer tabak pilavla ağırlanırlar. Bu misafirhanelerde yolcuların atları için barınaklar bulunmaktadır. Ayrıca su ihtiyacının karşılanması için bu mekânlar çeşmelerle donatılmışlardır. Bazen bu çeşmelerin suları çok uzak mesafeden getirilir. Yol boylarında yolcuları susuzluktan kurtarmak için çeşmeler yapılmış ve üzerine sadece “hayrat” yazılmıştır. Bazıları da şehirlerde, sokaklarda gelip geçenler için “sebiller” yaptırır. Bunların içinde tıpkı dairelerde olduğu gibi aylıklı memurlar vardır; amaçları her isteyene su vermektir. Fertlere ait sadakalar da aynı nispette dindarcadır. Zenginler hapishanelere gidip borç yüzünden hapsedilmiş olanları kurtarırlar. Mukadderata iman ettikleri için vebalıları ve diğer bütün hastaları büyük bir şefkatle ziyaret edip muhtaç oldukları ilâçları gönderirler. İhtiyaçlarını söylemekten utanan fakirlerin ihtiyaçlarını misli görülmemiş bir titizlilikle araştırıp hemen yardımcı olurlar.” (S. Ateş; Kur’an Ansiklopedisi, c. 22, s. 129)

Yazımızın bu kısmını özetlemek gerekirse, gerçekten Müslümanlar ahlâkî değerleri ve sorumluluklarının gereği olarak gök kubbenin altında baki kalanın hoş bir seda olduğuna inanmışlardır. Bu nedenle onlar, bir ibadet anlayışıyla hayır ve iyiliklerde bulunmuşlardır. Toplumun ihtiyaçlarını karşılamaya ve dertlerini dindirmeye çalışmışlardır.

Diyanet İşleri Başkanlığı; kurulduğu günden itibaren idarî yapı olarak bütün anayasalarda genel idare içinde yer almıştır. Halen Başkanlığın çalışmalarına yasal zemin sağlayan ve 1965 yılında yürürlüğe giren 633 sayılı Teşkilât Kanunu da buna göre düzenlenmiştir. Oysa ki Başkanlığımızın ana hizmet politikası; “İslâm dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek” şeklinde açıklanmıştır. Bugüne kadar elde edilen tecrübelerden de anlaşıldığı gibi bu maddede ifade edilen çekirdek hizmetin topluma yansıması ancak yeterli araç-gereç temini, fizikî mekân, maddî kaynak ve nitelikli insan gücüyle mümkün olmaktadır. Diğer taraftan din hizmetinin bir özelliği de halkın bütün kesimleriyle ilgili olması dikkate alındığında sivil ağırlıklı bir görüntü ön plâna çıkmaktadır. Bu nedenle Başkanlık hizmetlerinin yürütülmesinde; bir sivil üslûbun önceliğine ve tüzel kişiliğin kurumsal desteğine ihtiyaç vardı.

İşte Diyanet Vakfı’nın amacı da, Başkanlığın sunduğu hizmetleri desteklemek ve toplum için yararlı görülen diğer sosyal hizmetleri yerine getirmektir. Uygulamada görüldüğü gibi Başkanlık, bütçe imkânlarıyla yapamadığı birçok hizmeti, vakfın maddî desteğiyle temin etmeye çalışmıştır. Bu bağlamda cami, Kur’an kursu, eğitim merkezi, müftülük hizmet binası ve lojman gibi ihtiyaçlar büyük ölçüde vakıf imkânlarıyla karşılanmıştır. Yine vakfın senedinde yer aldığı şekliyle araştırma merkezleri kurulmuş, İslâmî ilimler ve İslâm sanatı konularında yayınlar yapılmıştır. Tamamen araştırma ürünü ve telif bir eser olan “Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi” bu çalışmalardan sadece bir tanesidir. Türkiye dışındaki vatandaş ve soydaşlarımızın dinî ve kültürel hayatları ile ilgilenmek, yoksullara, düşkünlere ve hastalara yardım etmek, öğrenim burslarını vermek, öğrenci yurtları açmak gibi faaliyetler de vakfın hizmet yükünü bir o kadar arttırmıştır.

Ayrıca vakıf, senedinde yer aldığı gibi şartlı bağışları da kabul etmiş ve bunları hayırseverlerin arzusuna uygun şekilde değerlendirmeye özen göstermiştir. Hemen ifade edelim ki bu güven sayesinde birçok vatandaşımız vakfa şartlı veya şartsız gayrîmenkul bağışında bulunmuştur. Dolayısıyla Başkanlık ve vakıf hizmetlerinde değerlendirilmesi gereken bu taşınmazlar vakıf adına tescil edilerek kullanılmaya başlanmıştır. Unutmayalım ki bu aşırı teveccüh, beraberinde Başkanlık ve vakıf çalışanlarına büyük sorumluluklar da getirmiştir. Halkımızın bu samimi davranışları, cömertlikleri ve özverileri karşısında duygulu ve heyecanlı anlarımız olmuştur.

Yeri gelmişken müftülük görevim esnasında karşılaştığım bir olayı okuyucularımla paylaşmak istiyorum. Görev yaptığım yerde, üzerinde İmam-hatip lisesi veya Kur’an kursu yapılmak üzere bir arsaya ihtiyacımız vardı. Bu arsanın istenen mevkide ve genişlikte olması en büyük arzumuzdu. Bir gün yatsı namazını camide kıldım. Namazdan sonra bir vatandaş bana doğru yaklaşarak nezaketli bir üslûpla, evinize kadar sizinle gelebilir miyim? Şeklinde bir ifade kullandı. Elbette bu benim için büyük bir mutluluk olur, diyerek eve kadar geldik. Oturur oturmaz elindeki çantadan bir zarf çıkardı ve bana doğru uzatarak şöyle dedi: “Hocam bu emanet birkaç gündür rüyamda beni rahatsız ediyor. Onu size bırakıyorum. İstediğiniz gibi değerlendirebilirsiniz.” Sözlerini bitirir bitirmez hemen ayrıldı. Konuşmama fırsat kalmadı. Bu değerli misafiri ve Allah dostunu uğurladım. Bana emanet edilen zarfı açtım. İçinde bir tapu senedi vardı. Sabahleyin ilgililere sordum. Tam bizim aradığımız özellikleri taşıyan bir arsa olduğu anlaşıldı. Aradan iki gün geçti. Beraat kandiliydi. Yine tanıdığım üç kişi daireye geldi. Bunlardan biri iş adamıydı. Sohbetimiz esnasında âdeta bir mahcubiyet içinde şöyle dedi. “Ben emekli oldum. İş yerlerimi çocuklarıma bıraktım. Kendime ayırdığım pay ile bir cami veya okul yaptırmak istiyorum. Bana yardımcı olursanız sevinirim.” Evet, bu iki olayın kahramanları birbirlerinden habersizdi. Ancak tencere ve kapak birbiriyle örtüşmüştü. Her iki bağış; Diyanet Vakfının şemsiyesi altında bir araya geldi ve kısa sürede imam-hatip lisesi yapılarak hizmete girdi.

Aslında Diyanet Vakfının hizmet ve hatıralarını, böylesine sınırlı bir makale ile anlatmak mümkün değildir. Kanaatimce bu alanda birkaç tez çalıştırması yapılması daha uygun olur. Nitekim halen hayatta olan vakfın kurucuları, Genel kurulu üyeleri, Mütevelli heyetinde değişik dönemlerde görev yapanları, il ve ilçe şube başkanlığını yapan müftüleri, merkez ve taşradaki diğer çalışanları dinleyip hatıra ve düşüncelerini yazmak suretiyle zengin bir arşiv elde edilebilir. Bu temennimizi belirttikten sonra vakfın diğer bazı hizmetlerini ana başlıklar halinde hatırlatmak istiyorum.

1- Hac ve Umre Organizasyonu: Başkanlık ve vakıf işbirliğiyle ilk kez 1979 yılında başlatılan hac hizmetleri, ülkemiz hac tarihi açısından önemli bir dönüm noktasıdır. Türkiye’de bu tarihe kadar düzenlenen hac seferlerinde belirleyici bir otorite yoktu. Bu kutsal görevin yerine getirilmesinde vatandaşlarımız yurt içi ve yurt dışında birçok problemlerle karşılaşıyordu. Böylece Başkanlık ve vakfın ortak çalışmalarıyla Türkiye Hac Organizasyonunun temeli atılmıştır. Her yıl alınan ilâve tedbirlerle önemli bir merhaleye ulaşılmıştır. Bu azim ve gayret sonunda bugün Türkiye hac organizasyonu, İslâm ülkeleri arasında hatırı sayılır bir konuma gelmiştir.

2- Gayri Menkuller: Vakfın yurt genelinde bir kısmını bağış, bir kısmını satın almak ve bir bölümünü de yaptırmak suretiyle sahip olduğu çeşitli gayrimenkulleri vardır. Bunların arasında Kocatepe Camii başta olmak üzere yüzlerce cami, Kur’an kursu, müftülük hizmet binası, eğitim merkezi ve lojman bulunmaktadır. Bu eserlerin her biriyle kurumun ve toplumun çeşitli ihtiyaçları karşılanmaktadır.

3- Kutlu Doğum Haftası: Hz. Muhammed (s.a.s.)’in hayatını ve onun insanlığa getirdiği değerleri çağımız insanlarına aktarmanın ve onlarla paylaşmanın ne kadar önemli olduğu izahtan varestedir. Başkanlık ve Diyanet Vakfı yaklaşık 20 yıldan bu yana Hz. Peygamber (s.a.s.)’in doğum yıl dönümünü “Kutlu Doğum Haftası” olarak belirlemiş bu vesile ile her yıl bu hafta münasebetiyle yüzlerce vaaz, hutbe, konferans, panel, seminer ve bilimsel toplantılar gibi etkinlikler düzenlenmektedir. Bu uygulama halkımız tarafından benimsenmiş ve her geçen yıl daha geniş katılımlı programlarla devam etmektedir.

4- Kitap Fuarı: Diyanet Vakfının bir bağlı kuruluşu olan Yayın Matbaacılık ve Ticaret İşletmesi tarafından 1983 yılından beri her yıl ramazan ayında Ankara, İstanbul ve diğer bazı şehirlerde dinî, kültürel ve sosyal içerikli eserler ağırlıklı olmak üzere kitap fuarı düzenlenmektedir. Vakıf, bu geleneğin ülkemize yerleşmesine vesile olduğu gibi halkımızın bilgi ve okuma alışkanlığına da katkıda bulunmuştur. Her yıl ramazan ayında tekrarlanan bu fuara, 150–200 kadar yayınevi katılarak büyük bir zenginlik yaşanmaktadır.

5- İslâm Araştırmaları Merkezi: Vakfın en kalıcı faaliyetlerinden biri de İslâm Araştırmaları Merkezi aracılığıyla toplumun kültür hayatına kazandırılan hizmetlerdir. Yayına hazırlanan İslâm Ansiklopedisi, yetiştirilen bilim adamları, oluşturulan kütüphane, düzenlenen, bilimsel seminer ve aktiviteler vakfın bilim hayatına açılan önemli bir penceresidir.

6- Öğrenci Bursları: Vakıf, kuruluşundan itibaren yüksek öğrenim başta olmak üzere okuyan öğrencilere katkıda bulunmaktadır. Günümüzde de bu katkı artarak devam etmekte ve her yıl binlerce öğrenciye küçük çapta da olsa bir maddî destek sağlanmaktadır.

7- Yoksul ve Muhtaçlara Yardım: Vakıf, gerek zekât ve fitre paralarını gerekse diğer yollardan elde ettiği gelirlerin bir kısmını yoksullara, düşkünlere, borçlulara ve tabii afetlere maruz kalanlara yardım olarak vermektedir. Ayrıca vekâlet yoluyla kurban kesmek suretiyle bu etleri yurt içi ve yurt dışında birçok muhtaç ailelerle paylaşmaktadır.

8- Yurt Dışına Yönelik Çalışmalar: Günümüzde; Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye’deki din hizmetlerinin yanında vatandaş ve soydaşlarımızın bulunduğu yaklaşık 34 ülkede din hizmeti sunmaktadır. Bu ülkeler; Avustralya, ABD, AB devletleri, Balkan ülkeleri, bağımsızlığına kavuşan Türk Cumhuriyetleri ve diğer akraba topluluklarının bulunduğu geniş bir coğrafyayı kapsamaktadır. Bunların tamamına din hizmeti ulaştırılmaya çalışılmaktadır. Takdir edileceği üzere bu özellikli hizmetin sadece bir resmi kurumla yürütülmesi mümkün değildir. Fizikî mekânların temini, yer ve diğer alt hizmetlerin hazırlanması, personel istihdamı gibi konularda sivil önceliğe ihtiyaç vardır. Nitekim mevcut uygulama da bu şekilde devam ede gelmiştir. Zira yurt dışından öğrenci daveti, eğitim, öğretim, cami yapımı ve onarımı gibi malî konular ancak vakıf aracılığı ile yerine getirilmektedir.

Buraya kadar özetlemeye çalıştığımız hususlar, yapılan hizmetlerin sadece bir bölümüdür. İnanıyorum ki merkez, taşra ve yurt dışına doğru açılıp insanlara mikrofon uzatılsa veya kâğıt kalem verilse herkesin söyleyeceği ve yazacağı bir şeyleri vardır. Aslında bu yararlı da olur. Çünkü vakıf artık halka mal olmuştur. Bugün, gelinen nokta ve yapılan çalışmalar küçümsenemez. Ancak daha yapılacak çok işimizin olduğu da unutulmamalıdır. Gençlere yönelik hizmetler kapsamında bir üniversite açılması yüksek öğrenim yurtlarının arttırılması ve genel olarak insanın mutluluğunu merkeze alan faaliyetlere yönelmesi hayati önem arz etmektedir. Görülüyor ki birçok konuda olduğu gibi vakfın, yaşatılması, geliştirilmesi, aktif tutulması ve hedefine kilitlenmesi kuruluşundan daha zor ve önemlidir. O halde amacımız zoru başarmak olmalıdır.

Sözlerimizi burada tamamlarken bugüne kadar vakfın hizmetlerine, gelişmesine maddî ve manevî katkıda bulunan herkese teşekkür ediyoruz. Onları minnetle anıyoruz. Vefat edenlere rahmet, hayatta olanlara da sağlık ve uzun ömürler diliyoruz.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Aralık 2008 sayısında yayınlanmıştır.

Doç. Dr. Fikret Karaman
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

Vakıflar ve Gönül Sarayımız Kervansaraylar

İnsanoğlunun hayatta iken yapabileceği en hayırlı kurumlardan birisi vakıftır. Vakıfta esas gaye, Allah'ın rızasını kazanmaktır; vakıf aynı zamanda insanın ölümünden sonra da ismini ve eserini yaşatan bir kurumdur. Bugün vakıfların giderek önem kazanması, sosyal yardımlaşmaya duyulan ihtiyacın bir sonucudur.

İnsan topluluklarının hayrına ve yararına yapılan vakıflar, o günün imkânları göz önüne alındığında bugün bile ulaşılamayan bir düzeye varmıştır.

Bu kurum sayesinde; eğitim, öğretim ve sağlık işleri, medreseler, hanlar, hamamlar, hastaneler, çeşmeler, yollar, imparatorluk sınırlarının bir başından öbür başına düzgün ve uyumlu bir biçimde yürütülmüştür. Bu tür vakıfların çoğu hükümdarlar, vezirler ve üst düzeydeki devlet yöneticileri eliyle kurulduğu gibi, şehir, kasaba ve köylerdeki zengin kişilerce de kurulmuştur.

Taşınır veya taşınmaz her türlü mal ve mülkün yaratanın emaneti olduğu şuuruyla, yine O'nun istediği istikamette, daimi olarak insanlığın hizmetine sunulması esprisini kavramış insanların yaşadığı bir cemiyette, anılan istikamette hizmet veren müesseselerin doğması tabiidir. Hatta, denebilir ki, varlığını insanların hizmetine adamış idealistlerin, hayatın yükünü hafifletmek yolunda girişecekleri faaliyetlerin seyrinde, kolaylıkla yapılmış intibaını verecek kadar sade bir akış göze çarpar.

Vakıflar İslâm dünyasında, özellikle Osmanlı döneminde devletin ekonomik, sosyal ve kültürel görevlerini üstlenmiş, fert ve devlet güçlerini halk yararına birleştirip bütünleştirerek, en güzel biçimde kanalize etmiş, Hak rızası için halka hizmeti şiar edinmiş bir kuruluştur. Yine vakıflar ve vakfiyeler incelendiğinde görülecektir ki, vakıfların hizmet kapsamına girmeyen bir konu yok gibidir.

Sosyal, kültürel ve ekonomik alanlarda, dinî ve medenî her konuda padişahtan kapıkuluna, vezirden çobana kadar herkesin ve her kesimin vefa ve şifa ocağı kurabildikleri, bütün toplumu kucakladıkları, herkesin her meselesinin eşiği, beşiği, tahtı ve tacı oldukları, vakfedenin şartlarının Allah'ın ayetleri gibi değişmez ve değiştirilemez kabul edildiği altın devirlerinde vakıfların hizmet götürmedikleri bir alan yoktur.

Bunun yanında, vakıftan nasip almayan ve vakıf nimetlerinden istifade etmeyen de yok gibidir. Yürüdüğümüz yol, dinlendiğimiz park, piknik yaptığımız mesire yeri, gözümüzü ve gönlümüzü dinlendiren yeşil alanlar ve ormanlar, okuduğumuz okul, ibadet ettiğimiz cami, tedavi gördüğümüz hastane veya sağlık merkezi…

Gecenin karanlığında içimizi aydınlatan tatlı bir ezan ve öğlenin sıcağında ruhumuzu serinleten bağdaş kurmuş bir şadırvan… Çamlıca'nın çamları, Karacaahmed'in servileri ve Beykoz'un çınarları...

Vakıftır, bilesiniz Eylül sıcağında soğutmak için sularımızı Uludağ'ın karları. Görünmeyen ellerini uzatan yaşlı sebiller, akmayan çeşmeler…

Dua bekleyen türbeler ve şehrin içinde şehir ve her biri ayrı bir açık hava müzesi kabristanlar, hazireler vakıftır. Ve ocakları hâlâ tüten imâretler ve daha neler ve neler.. Bilesiniz ki vakıftır.

İhtiyacımızı giderdiğimiz tuvaletlerden, kirimizi pasımızı attığımız hamamlara, yoksul ve kimsesizleri doyurduğumuz aşevlerinden asker ocağı ve üniversite mutfağına kadar, kalbimize ve karnımıza hitap eden ve geçmişin geleceğe bıraktığı miras çerçevesinde gündelik hayatımızı etkileyen neyimiz var neyimiz yoksa, görür ve anlarsınız ki hepsi de vakıf denilen bu mukaddes müessesenin uzantılarıdır.

Bütün bunlara karşı vakfın bizlerden istediği ve beklediği yegâne hizmet ve hürmet, kendisinin aslî fonksiyonu içinde, yani vakfedenin şartları çerçevesinde yaşatılıp devam ettirilmesidir. Bu bir yük değil, ifâsı insanlığımıza bırakılmış bir görevdir, zira; vakıf sahipleri vakfettikleri hayratı yaşatacak akar ve gelirleri de bırakmışlardır. Onları yaşatmak da boynumuzun borcudur.

Her biri ayrı bir özellik ve güzellik taşıyan vakıf eser ve abideleri, hazıra konulmuş, çok çok zengin ve paha biçilemez bir turizm potansiyelidir. Ahşaptan mermere, kâğıttan kumaşa kadar her türlü malzemenin büyük bir sabırla işlendiği, her türlü sanat ve hünerin icra edildiği, dolayısıyla da bütün bunların açık ya da kapalı olarak sergilendiği bu güzelim eserlerin, bu mukaddes mirasın, bu zengin ve paha biçilmez birikimin hatalı şehirciliğe kurban edilmesi ne dinî ne de medenî bir davranıştır. Böyle bir birikimin tahrip, tahrif ya da yok edilmesine göz yummak veya kulak tıkamak tuhaf ve çarpık bir tutumdur.

İnsanlığın ortak ve sonsuz mutluluğunun garanti belgesi olan bu yüce imana eğitim ve öğretimle, ilim ve irfanla ulaşılabileceğini çok iyi bilen atalarımız, bu amacın gerçekleşmesi için dinî ve medenî pek çok müesseseler meydana getirmişlerdir. Bunların en belli başlıları, camiler, mektepler, medreseler, tekkeler, zâviyeler, namazgâhlar, imâretler, dârüşşifalar, kervansaraylar ve benzerleri hâlâ kurulamayan eşsiz külliyelerdir. (Özdamar, Mustafa “Vakfetmek”, Vakıflar Dergisi, Ankara 1985, c. 19, s. 6-8)

Saydığımız bu müesseselerden kervansaraylar günümüzde işlevini yitirmiş, onların yerini oteller, moteller, dinlenme tesisleri olarak yerini almıştır. Kervansaraylar vakıf eseri olarak misafirlerini ücretsiz bağrına basmakta iken, onların yerine ikame edilen tesisler aynı amacı gütmemektedir. Selçuklular zamanında ticaret eşyası taşıyan kervanların ve seyahat eden yolcuların konaklamaları ve geceyi güvenilir bir yerde geçirmeleri için büyük yollar üzerinde, bir günlük mesafeler ölçülerek, gerekli yerlere yapılan binalara “han” ve bunların büyüklerine “sultan hanı” veya “kervansaray” denir.

Anadolu’da Selçuklular’ın yüksek kültürünü en canlı şekilde aksettiren eserler Denizli’den Erzurum, Kars ve Iğdır’a, Kütahya’dan Malatya, Bitlis, Ahlat’a, Antalya’dan Sinop ve Samsun’a kadar uzanan yollar üzerinde yükselen kervansaraylardır. Bunlar Anadolu’da Selçuklu saltanatının, kudretinin büyüklüğünü ve teşkilâtının sağlamlığını gösteren abidelerdir. Diğer eserlerde olduğu gibi, bunların da plânları ve bazı süsleme motifleri yine Karahanlı, Gazneli, Büyük Selçuklular’ın ribat adını verdikleri daha önceki Türk kervansaraylarına dayanmaktadır. Fakat Anadolu’daki kervansaraylar tamamıyla abidevî eserlerdir. Dinî yapılarda zaman zaman tuğla ve bazen tuğla, kesme taş karışımı değişik malzeme kullanılmışsa da, hanlar yalnız taştandır. Bazı medreseler dışında dinî yapıların çok defa göz alıcı süslemelerle, mütevazı ölçüde yapılmasına karşılık, kervansaraylar Anadolu Selçuklu mimarisinin gerçekten sarayları andıran çok büyük ölçüye varmış en gösterişli abideleridir.

Kervanların at ve arabalarıyla eşyalarını koymaya mahsus yerleri ve yolcuların yatmasına mahsus odaları, nalbant ve araba tamirhanelerini ihtiva eden bu binalar, eşkıya baskınlarından ve diğer tehlikelerden korunmak için âdeta hisar mahiyetinde yapılmıştır. Bunların kalın ve yüksek duvarlarında pencere yoktur. Ancak hava almak ve silâh atmak için bazı mazgal delikleri bulunur. Bazılarında etrafı gözetlemek için gözlü kuleleri de yapılmıştır.

Hanlar ve kervansaraylar, tıpkı medreseler gibi, avlulu ve avlusuz iki şekilde yapılmıştır. Büyük hanlar genellikle avluludur. Bu avlunun etrafında yolcuların atlarını bağlamaya mahsus ahırlar, ot ve arpa depoları, eşya denklerini koymaya mahsus demir kapılı depolar ve yolcuların yatmasına mahsus salonlar ve odalar bulunur.

Hanların kapıları yanında bekçi ve muhafız odaları, kahve ocağı vardır. Kervan halkının cemaatle namaz kılması için genellikle avlunun ortasında bir de mescit bulunur. Avlunun kapıya karşı olan tarafında kemerlerle gözlere ayrılmış ve üstü kâgir kubbelerle örtülmüş muhafazalı büyük bir bina kısmı olur ki, burada her bölmenin bir ocağı olup yolcular eşyalarıyla beraber bu ocakların başına yerleşerek geceyi geçirirler.

Türk mimarisinde en eski kervansaraylar, Karahanlılar’dan kalmadır. Bunlara “ribat” adı verilirdi. Bunların mimarisi ve plânları daha sonra Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçukluları zamanında yaptırılan kervansaraylarla geliştirilmiştir. Karahanlı ribatlarından sonra, Gazneliler de aynı isim altında abidevî eserler meydana getirmişlerse de, bunlar zamanla ortadan kaybolmuştur.

Türk medeniyeti ve sanatının, din ve insanlık duygularının şaheser örneklerini teşkil eden “Selçuk Kervansarayları” bugünkü harap durumları ile dahi hâlâ ziyaretçilerini hayran bırakan ihtişamlı abidelerdir. Anadolu’nun bugün ıssız kalmış yollarında sanki varlığını ilân ve yalnız kaldığından şikâyet eden bu ecdat yadigârları, aynı zamanda, Selçuklu devrinde Türkiye’de iktisadî durumun ne kadar kudretli, ticarî faaliyetlerin ne derece yoğun ve halkın da nasıl mesut olduğuna şahadet etmektedirler.

Gerçekten, o devirde, Anadolu yolları Doğu-Batı, Kuzey-Güney istikametlerinden gelip giden büyük ticaret kervanları ile dolup taşıyor; kervansaray (han)lar yolcuların her türlü ihtiyaçlarını ücretsiz karşıladığı gibi, bazıları surları, burçları ve demir kapıları ile zengin ticarî eşyaları ve nakit meblâğları tehlikelere karşı emniyetle koruyan sığınak vazifesini de görüyordu.

Kale gibi burçları ve demir kapılarıyla kervansaraylar aynı zamanda ticarî mallar için güvenilir bir sığınaktı. Aksaray yakınında Keykubat kervansarayını 20.000 asker ile kuşatan bir Moğol kumandasının orada iki ay zarfında bir Türk beyini teslim alamadığını kaydedersek bu binaların emniyeti hususunda tam bir fikir edinmiş oluruz.

Uzaktan bakılınca bir kale, içlerine girildiği zaman kervan kafilelerinin her türlü ihtiyaçlarını karşılayacak bir teşkilâta sahip olan bu binalar nicelik bakımından da nitelik bakımından da İslâm dünyasının başka bölgelerinde emsaline rastlanmayacak bir kıymet taşırlar. Selçuklu sultanları ve yüksek devlet adamları büyük ticaret yolları üzerinde hemen her menzillik (takriben 30-40 kilometrelik) mesafede bir kervansaray yaptırmışlardır.

Evliya Çelebi vakıf kervansaraylardan söz ederken Lüleburgaz’daki Mimar Koca Sinan yapısı Sokollu Mehmet Paşa Kervansarayı’nı şöyle anlatır:

“Kapının önünde didebanlar nigâhbanlık ederler, akşamları kervansarayın kapısı mehterhâne çalınarak merasimle kapanır, kapıcılar vakıftan kandiller yakıp kapı dibinde yatarlar.

Gece yarısından sonra bir yolcu gelirse kapıyı açıp içeri alırlar. Vakıftan hayvanlarına yem, kendilerine yemek çıkarırlar, fakat zinhar içerden dışarıya kimseyi çıkarmazlar. Zira şart-ı vâkıf böyledir.

Sabah olduğunda mehter çalınarak kapılar açılır, yolcular hazırlanırdı. Bu sırada dolaşan münâdî:
- Ey ümmet-i Muhammed, maldan candan bir eksiği olan var mıdır? diye bağırır, yolcular:

“Allah, hayır sahibine -hayatta ise selâmet- ölmüş ise rahmet eylesin. Bir eksiğimiz gediğimiz yoktur” derlerse, kapılar açılır.

- Öyle ise buyurun, Allah gidenlere selâmet, kalanlara rahat versin.

Yollarda gâfil gitmen, bisât gaib itmen, herkesi refik itmen, yürün Allah âsân getüre. (Yollarda oyalanıp zaman kaybetmeyin, herkesi arkadaş edinmeyin, haydin Allah işinizi rast getirsin.) diyerek uğurlarlardı.” (Özdamar, a.g.m., s.10)

İslâm dininin misafirperverliğe ve hayırseverliğe verdiği önemin neticesi olarak ortaya çıkan kervansarayların bir benzeri, ortaçağ Avrupa’sında olmadığı gibi, düşüncesi bile mevcut değildi. İslâm tarihinin önceki devirlerinde olduğu gibi, Osmanlılarda da bu güzel ve faydalı eserleri uzun bir zaman halkın hizmetinde kullanmışlardır.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Aralık 2008 sayısında yayınlanmıştır.

Mustafa Bektaşoğlu

Balkanlarda Türk Kültürü ve Mirası

Balkanlar, Türklerin daima var olduğu ve varlığını ilelebet sürdüreceği bir coğrafya olması sebebiyle, günümüz Türkiye’sinden hiçbir zaman soyutlanamaz.

Balkanlar’da beş asırdan fazla süren Osmanlı döneminde, fethin ilk yıllarından itibaren sistemli bir iskân politikası yürütülmüştür. Anadolu’nun değişik bölgelerinde (özellikle Konya, Karaman, Aydın ve Maraş) aşiretlerinin zorunlu iskâna tabi tutulmasıyla bölge kısa zamanda Türkleşmiş ve İslâmlaşmıştır. (Tayyib Gökbilgin, “15. ve 16. Asırlarda Edirne ve Paşaeli Livası”, İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Dergisi, s. 3, İstanbul 1952, s.158) Bölgenin sahip olduğu askerî, ticarî, ekonomik, kültürel ve sosyal önemden dolayı Osmanlılar Balkanlar’da yoğun bir imar faaliyeti yürütmüşlerdir. Mevcut şehirler yeni bir anlayışla imar ve ihya edilirken, yeni şehirler ve yerleşim yerleri de kurulmuştur. Şehirlerde, bir cami etrafında gelişen külliye yapıları, şehrin fizikî yapısına yön vermiştir. (Hamdija Kreşevljakoviç“, Stari Bosanski Gradovi”, Naşe Starine, s. 2, Sarajevo 1954, s. 12)

Şehir merkezlerinde, cami-mescit, tekke-zaviye ve türbe gibi dinî; han, bedesten, arasta, ve çarşı gibi ticarî; imaret, hamam, köprü, su kemeri, çeşme ve kulesi gibi sosyal; mektep, medrese ve kütüphane gibi eğitim; kale, kule-ocak, burç ve tabyalar gibi askerî yapılar inşa etmek suretiyle, Türk şehir dokusu anlayışı bölgeye hakim kılınmıştır. Bu suretle bölgeye yeni bir yaşama tarzı, hayat ve medeniyet getirilmiştir. Değerli araştırmacı ve mimar merhum Ekrem Hakkı Ayverdi’nin Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü Arşivi belgelerine dayanarak kaleme aldığı “Avrupa’da Osmanlı Mimarisi” adlı dört ciltlik külliyatında, (Ekrem Hakkı Ayverdi, Avrupa’da Osmanlı Mimari Eserleri, c. 1- c. 4, Kitap 1-6, İstanbul, 1981- 1982) Balkanlar’da beş asırdan fazla Türk hakimiyeti döneminde 15.787 mimarî değeri olan yapının inşa edildiğini ortaya koymuştur. Bir de buna araştırılmamış veya kayıp vakıf kayıtlarındaki eserleri ilâve edecek olursak bu sayı daha da artması mümkündür. Bu eserlerden günümüze kadar ayakta kalabilenlerin sayısı takriben sadece % 10’dur.

Bu yapıların Balkanlar’da mevcut ülkelere ve kullanım amaçlarına göre dağılımı şu şekildedir:

Arnavutluk’ta arşivlerde kaydı geçen toplam 1015 yapıdan, 664’ü dinî (cami-mescit, tekke, türbe), 139’u eğitim (medrese, mektep, kütüphane), 76’sı sosyal (imaret, hamam, köprü, çeşme, saat kulesi, konak-saray), 123’ü ticarî (han, kervansaray, bedesten) ve 13’ü askerî (kale, kule-ocak) yapıları olarak inşa edilmiştir. (E.H. Ayverdi, a.g.e.,C.4, s.420) Günümüzde ise kısmen veya tamamen ayakta olan yapıların sayısı takribi olarak 110 yapıyı geçmemektedir. Malumunuz, Arnavutluk’ta katı komünist döneminde, gerek Hristiyan ve gerekse Türk-İslâm yapılarına karşı sistematik bir tahribat olmuştur. Ayakta kalabilen örnekler farklı amaçlar için kullanılmak üzere korunabilmişlerdir.

Bosna-Hersek’te toplam 3560 vakıf eserinin arşiv belgelerinde kaydı geçtiği bilinmektedir. Bunlardan 1392’si dinî, 960’ı eğitim, 373’ü sosyal, 636’sı ticarî ve 199’u askerî yapılardır. (E. H. Ayverdi, a.g.e., c. 2, s. 247; Amir Paşiç, İslamic Architekture ın Bosnıa and Hercegovina, İstanbul, 1994, s. 206) Burada Türk eserlerine karşı Avusturya işgaliyle başlamıştır. Nitekim 1717-1738 yılları arasında Saraybosna’yı işgal eden Avusturyalı’lar sadece bir gecede şehirde mevcut 177 camiden 120’sini ateşe vermişlerdir. (Hazim Şabanoviç, Postanak i Razvoj Sarajevo, Sarajevo 1959, s. 28) Bosna-Hersek’te Türk eserlerine karşı tahribat krallık ve komunist dönemi Yugoslavya’sında da devam etmiştir. Ancak, son 1992-1995 yılları arasındaki savaşta, Sırp ve Hırvat güçleri tarafından mevcut 1000’e yakın yapıdan 860’ı kısmen veya tamamen tahrip edildiği bilinmektedir. (Muharem Omerdiç, Prilozi İzuçavnju Genocida nad Boşnacima (1992- 1995), Sarajevo, 1999, s. 46-467) Foça Alaca Camii, Banjaluka’da Ferhadiye ve Arnavudiye Camileri, Mostar Köprüsü gibi yapılar sadece birkaç örnekten biridir.

Bulgaristan’da arşiv kayıtlarında 3339 vakıf eserimizin ismi geçmektedir. Kullanım amacına göre yapıların dağılımı 2557 dinî, 419’u eğitim, 221’i sosyal, 136’sı ticarî ve 6’sı askerîdir. (Ayverdi, a.g.e., c. 4, s. 143) Bunlardan günümüze kadar takribî olarak 130’a yakın yapının ayakta olduğu tahmin edilmektedir. Burada da Türk eserine karşı gözle görünür bir tahribat olmuştur. Ayakta kalabilenler, şehir merkezindeki gözde yapılar ve Türk Müslüman soydaşlarımızın yoğun olarak yaşadıkları bölgelerdeki yapılardır.

Hırvatistan’da arşivlerde kaydı geçen toplam 187 yapı ismi bulunmaktadır. Bunlardan kullanım amacına göre, 111’i dinî, 25’i eğitim, 20’si sosyal, 17’si ticarî ve 14’ü askerî yapılardır. (E. H. Ayverdi, a.g.e., c. 4, s. 420) Günümüzde bu yapılardan sadece 50 yapının izlerini bulabilmek mümkündür. Burada da Avusturya’nın Türk eserlerine karşı başlattığı temizlik hareketi tamamen uygulandığını görüyoruz.

Kosova’da arşiv kayıtlarında toplam 361 vakıf eserinin ismi geçmektedir. Bunlardan 248’i dinî, 41’i eğitim, 27’si sosyal, 422’si ticarî ve 3’ü askerî yapılardır. (Aydın Yüksel, “ Kosova’da Türk Eserleri”, I. Kosova Zaferinin 600. Yıldönümü Sempozyumu, 26 Nisan 1989, Ankara 1992, s. 44-54) Günümüzde ayakta kalan yapıların sayısı 70’dir. Son 1999’daki Sırp işgalinde kısmen tahrip olan yapıların sayısı 30’dur.

Macaristan’da arşiv kayıtlarında toplam 724 yapının ismi geçmektedir. Bunlardan 352’si dini, 127’si eğitim, 179’u sosyal, 31’i ticarî ve 35’i askerî yapılardır. (Ayverdi, a.g.e., C.1, s.271) Günümüzde kısmen veya tamamen ayakta olan yapı sayısı 28’dir. Ayakta olan cami örneklerinden bir kısmı müze, birkaçı kiliseye dönüştürülmüş, geriye kalanları da farklı amaçlar için kullanılmaktadır.

Makedonya’da arşiv kayıtlarına dayanarak 1411 yapının inşa edildiği tespit edilmiştir. Bu eserlerden 884’ü dinî, 208’i eğitim, 221’i sosyal, 75’i ticarî ve 23’ü askerî yapılardır. (Ayverdi, a.g.e., c. 3, s. 349) Makedonya’da Osmanlı idaresinin çekilmesinden sonra özellikle şehir varoşları ile köylerde eski vakıf eserlerin yerine yeni vakıf eserleri inşa edilmiştir. Günümüzde bunlardan ayakta kalabilen vakıf eserlerin sayısı 667’dir. Bu verdiğimiz rakamlar da bizlere Balkanlar’da Türk vakıf eserlerinin en iyi korunan Balkan ülkelerinden biri Makedonya ve Bosna-Hersek olduğu anlaşılmaktadır.

Romanya ile ilgili arşiv belgelerinde toplam 291 vakıf eserinin ismi geçmektedir. Yapıların kullanım amaçlarına göre dağılımı, 179’u dinî, 48’i eğitim, 32’si sosyal, 20’si ticarî ve 12’si askerî yapılardır. (Ayverdi, a.g.e., c. 1, s. 68) Bu eserlerde günümüzde sadece 50’ye yakın yapı gelebilmiştir. Burada ayakta kalabilmiş Türk eserlerinin çoğu Köstence, İsahakça ve Mecitli, Babadağ ve Tulça bölgelerindedir.

Sırbistan ve Karadağ’da ise, arşiv belgelerine dayanarak toplam 1098 vakıf eserinin ismi geçmektedir. Yapıların kullanım amacına göre dağılımı 580’i dinî, 193’ü eğitim, 199’u sosyal, 103’ü ticarî ve 23’ü askerî olarak inşa edilmiştir. (Ayverdi, a.g.e., c. 2, s. 250) TTK adına 2005 yılında yaptığımız envanter çalışmasında Sırbistan’da sadece 86 yapı ayakta kalabilmiştir. Ayakta olan yapıların çoğu Sancak bölgesinde Novi Pazar, Sjenica ve Tutin’de, Kardağ Cumhuriyeti’nde de Podgoriça, Bar ve Rojaj şehirlerindedir. Sırbistan’da Türk eserlerinin mevcut durumu ise yok denecek kadar azdır. Belgrat ve Niş gibi merkezlerde göstermelik olarak 5-6 eser ayakta kalabilmiştir.

Yunanistan’da Türk eserleriyle ilgili ismi geçmektedir. Yapıların kullanımı amaçlarına göre dağılımı, 2673’ü dinî, 504’ü eğitim, 391’i sosyal, 181’i ticarî 22’si askerî yapılardır. (Ayverdi, a.g.e., c. 4, s. 384) Bunlardan günümüze gelebilen yapıların sayısı 300 civarındadır. Ayakta kalabilen yapıların çoğu Türklerin yoğun olduğu Batı Trakya ve Adalar bölgeleridir.

Balkanlar’da 1913’te Türk hâkimiyetinin çekilmesinden sonra, Türk yapılarının büyük bir kısmı zamanla yıkılıp ortadan kaldırılmış; bir kısmı birkaç duvar parçası veya harabe halinde, çok az bir kısmı da eski orijinal veya tamiratlarda değişerek günümüze ulaşabilmiştir. Yapıların büyük bir kısmı yok olmasında değişik tarihlerde vuku bulunan savaşların, yangın ve deprem gibi tabii afetlerin yanı sıra tarihi mirasa sahip çıkması gereken kurum, kuruluş ve kişilerin bilinçsizliğinin de rolü vardır. En önemli sebep ise, Balkan ülkelerindeki yönetimlerin şehir görüntüsünü Osmanlı varlığı ve kültürüne ait yapılardan “temizlemek” maksadıyla şehir imar plânlarının bahane ederek giriştikleri kasıtlı tutumlardır.

Balkanlarda Türk eserlerinin durumuna genel olarak baktığımızda, Makedonya, Bosna-Hersek ve Kosova’daki yapılar, diğer Balkan ülkelerine nispetle daha iyi korunmuş ve bakımlı olduklarını söyleyebiliriz. Balkanlar’da Türk ve Müslüman nüfusun yoğun olarak yaşadığı Makedonya, Bosna-Hersek ve Kosova’da Türk eserleri kısmi de olsa korunabilmiştir. Türkler’in ve Müslüman’ların azınlıkta kaldığı veya tamamen terkettikleri Sırbistan, Macaristan, Bulgaristan, Karadağ ve Hırvatistan gibi ülkelerde bulunan Türk eserlerindeki tahribat büyük boyuttadır.

Bu ülkelerdeki Türk eserleri ya bakımsız ya da kendi hallerine terkedilmiş durumdadırlar. Burada ayakta kalabilen bir kısım eser de sahipsiz kaldığı için farklı amaçlarla kullanılmaktadır. Buna örnek olarak, Bulgaristan’da Sofya’da Mahmut Paşa Camii başlangıçta kilise, şimdi müze; Macaristan’da Peç’te Kasım Paşa ve Zigetvar’da Ali Paşa camileri kilise; Yunanistan Kavala’da Süleyman Şah Camii, Girit Adasında Kandilli (Heraklia)’da Melek Ahmet Paşa Camii ve Resmo’da Hünkâr Camii kilise olarak kullanılmaktadır.

Balkanlarda Türk eserleri, Türklerin haklı olarak iftihar kaynağı olmanın yanı sıra, aynı zamanda bölgede yaşayan insanların ve insanlığın ortak mirası ve zenginliğidir. Bu itibarla söz konusu eserlerin korunması, aslına uygun bir şekilde restore edilmesi ve kullanılması için öncelikle Türkiye ve Balkan ülkelerinin ilgili kurumlarının işbirliği içerisinde bulunmaları gerekmektedir. Başlangıçta Balkanlarda envanteri çıkarılmamış Arnavutluk, Karadağ, Yunanistan, Romanya ve Macaristan’daki Türk eserlerinin bir envanterinin çıkarılmasına acilen ihtiyaç vardır. Bunların içinden restorasyona acil ihtiyacı olanların tespit edilip onarılmasına ihtiyaç vardır. Günümüzde bu çalışmalar, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü, Türkiye Diyanet Vakfı, TİKA, bazı vakıf ve belediyelerimizin özel gayretleri ile yürütülmektedir. Özerk bir birim veya kuruluşun sadece bu işlerle ilgilenmesi durumunda, haliyle eserlerle ilgili bir veri bankası oluşacak ve müdahaleler daha etkin ve hızlı oluşacaktır.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Aralık 2008 sayısında yayınlanmıştır.

Doç. Dr. Mehmet Z. İbrahimgil
Gazi Üniv. Fen-Edebiyat Fak.

17 Aralık 2008 Çarşamba

Vakıf Yahut Dünyalıkları Ebedileştirmek

Hepimiz yaşamayı sevdiğimiz gibi, içinde yaşadığımız maddî ortamın bize sunduğu imkânları da severiz. Hatta hayat bu imkânlarla yaşanası hâle gelir. Kısaca "dünyalıklar" diye ifade edebileceğimiz bu imkânlar daha çok maddî olanlar üzerinden elle tutulur hâle gelir. Belki de bu yüzden insan mal sevgisi ile bezenmiştir. Mal sevgisi fıtratın gereğidir. Tabii ki mal sevgisi taşıyacağız. Bir tek şartla: Mal insana değil, insan mala sahip olacaktır. Bencilce duygularla yığılan, biriktirilen; kişisel yararlar dışında bir amaç için sarf edilemeyen mal, elinde bulunduğu insanı kendi surları içine hapsetmiş, onunla alabildiğine oynuyor demektir. Kur'an hırsa dönüşmüş mal sevgisini, insanın kişiliği ve nihaî geleceği için tehlikeli görür ve onu uyarır. (Tekâsür, 1-8; Hümeze, 1-9) Bununla da kalmaz, infak yani sahip olunan mal ve maddî imkânlardan başkalarının da usûlünce yararlandırılması ilkesini, bu tehlikeden korunma yolu olarak ortaya koyar. Zekât ve sadaka infakın başlıca yöntemleri arasında yer alıyor. Ancak sadaka eylemi belli zamanda belli miktarda maddî imkânı belli kimseye/kimselere aktarmaktır. Bu işlem yapılır ve "tasadduk" işlemi pratik olarak sona erer. Bu işlemin tekrarlanması söz konusu olsa bile birtakım kesintilerin ve ara zamanların ortaya çıkması kaçınılmazdır. İşte Rasûlüllah'ın ortaya koyduğu "sadaka-i cariye" (kesintiye uğramayan sadaka) kavramı, bu ara zamanları ortadan kaldıracak ve "tasadduk" hâlini sürekli kılacak bir yöntem olarak işlev görmektedir. Pratik uygulamalarına bakacak olursak, "sadaka-i cariye"nin, sürekli hizmet sağlayacak bir kaynağı insanların hizmetine sunmak yönelişidir. İşte, vakıf kavramı bu sadaka-i cariye uygulamasının kurumsallaşmış şeklini ifade ediyor. Zaten sadaka kelimesinin vakıf anlamında da kullanılmış olması, bu iki kavram arasındaki sıkı ilişkiyi ortaya koymak için yeterlidir.
Vakfın temelinde, insanlara hizmet yolunda belli bir amacın gerçekleştirilmesi için mülkiyet hakkından feragat yönelişi vardır. Bu yönelişi teşvik eden asıl unsur dindir. İslâm'ın dünyaya, "lâyık olduğu kadar" değer verilmesi, ahiret yurdunun asıl "menzil" olarak hedefte tutulması yönündeki genel öğretisi vakıf kurumunun felsefî temelini oluşturur. "Dünyanın geçiciliği, ahiret hayatının sonsuzluğu" algısının beslediği dünya görüşü vakfetme yönelişini inanan insan için bir tür "hürriyete kavuşma" eylemi hâline getirmiştir. Kur'an'ın getirdiği "infak" ilkesi hiçbir inanç ve kültür ortamının şahit olmadığı ölçüde maddî değerlerden kamu yararına feragat davranışını İslâm toplumuna hâkim kılmıştır.
İslâm tarihi sürecinde vakıf kurma uygulaması, Hz. Peygamberin yol göstermesi ve bizzat uygulaması ile başlamış, sahabilerin sergilediği istekli ve samimi vakıflaştırma hareketi devam etmiştir.
Hz. Ömer'in bildirdiğine göre, Rasûlüllah (s.a.s.) ganimetlerden payına düşen hurmalıkların büyük bir kısmını, yolcuların ve yoksulların ihtiyaçlarının karşılanması için vakfetmişti. (Ebû Dâvûd, İmaret, 9)
Hz. Ömer'in oğlu Abdullah (r.a.) anlatıyor: "Fethedilen Hayber'de payına bir miktar arazi düşen Ömer'in (r.a.), Rasûlüllah'a gelip, "Şimdiye kadar daha iyisine sahip olmadığım bir araziye sahip oldum, bu konuda bana ne emredersiniz?" diye sordu. Allah'ın Rasûlü de, "Dilersen aslı sabit kalmak üzere onu sadaka kılarsın." buyurdu. Bunun üzerine Ömer (r.a.) bu araziyi; satılmamak, hibe edilmemek ve miras olarak devredilmemek kaydı ile fakirlere, akrabalarına, kölelere, Allah yolunda cihada, misafirlere, yolculara vakfetti. Bu işleri yürütecek kimse, örfe uygun olarak ve zimmetine mal geçirmeksizin arazinin gelirinden yiyebilecek veya arkadaşına yedirebilecekti. (Buhari, Şurût, 19) Cabir b. Abdillah diyor ki: "Ben, Mekkeli ve Medineli Müslümanlardan mal ve kudret sahibi olup da vakıf kurmayan bir kimse bilmiyorum." (İbn Kudame el-Makdisi, el-Muğni, [I-XVI IV, Kahire, 1996/1416] VII, 557)
Acaba vakıflaştırma yönelişinin temelindeki etken nedir?
1921 yılında, başında bulunduğu heyetle birlikte İstanbul'da sosyolojik incelemeler yapan Profesör Johnson zamanın "Evkaf Nezareti"ne; vakıf kurumunun kökeni, teşkilâtlanması, gelir kaynakları vs. hakkında bazı sorular yöneltmişti. Adı geçen nezaretin bu soruya cevabı ise, "Vakıf, Rasûllüllah Muhammed aleyhisselam zamanında Medine'de ortaya çıkmıştır." şeklinde olmuştu. Johnson'ın, "Evkafa dair Türkçe eserler var mıdır? İsimleri?" şeklindeki soruya aldığı cevap ise özetle şöyle idi: "Bütün fıkıh (İslâm Hukuku) kitaplarında vakıfların dinî hükümlerine has özel bölümler vardır. "Vakıfların hükümleri" ve benzeri adları taşıyan birkaç basılı eser vardır. Ancak, vakıfların mahiyetini, tarihî dönemlerini ve geçirdiği evreleri, ilgili şer'î ve kanunî hükümleri etraflıca içeren tarihî ve ilmî bir eser ne Doğu dillerinde, ne de Batı dillerinde yazılmıştır."
Bilgiyi aktaran H. Baki Kunter bu açıklama üzerine şu yorumda bulunuyor: "Bu ifadenin içerdiği anlam Türk vakıflarının doğrudan doğruya diyâni (din temelli) ve İslâmî bir kurum oluğu iddiasını tekrardan başka bir şey değildir. Bu kanaat bugün bile birçok zihinleri işgal etmiş vaziyettedir." (Sadeleştirmelerle; H.Baki Kunter, Türk Vakıfları ve Vakfiyeleri Üzerine Mücmel Bir Etüd, Cumhuriyet Matbaası, İstanbul, 1939, s.5-6)
Kunter daha sonra; vakıf deyince birçok kimsenin hâlâ, özellikle İslâm hukukundan doğmuş, konusu dinî hizmetler olan, dünya işinden ziyade ahiretle uğraşan dinî bir kurum akla gelmekte olduğunu, hâlbuki Türk vakıflarının İslâm'dan önceki dönemlerden beri var ola geldiğini, hayra yönelik işlerin bütün dinlerde teşvik edildiğini ifade eder. (H.Baki Kunter, Türk Vakıfları ve Vakfiyeleri Üzerine Mücmel Bir Etüd, s.6)
Evet, mutlak anlamda vakfın Hz. Peygamber zamanında Medine'de ortaya çıkmış olduğunu söylemek tarihî gerçeklerle bağdaşmaz. Çünkü vakıf kurumunun İslâm'dan çok önceki zamanlara kadar uzandığı, tarihî seyir içinde çeşitli toplumlarda vakıfların tesis edildiği bilinmektedir. Ancak vakfın ortaya çıkışını İslâm'ın doğuşu ile başladığı görüşü de büsbütün haksız ve mesnetsiz görmek doğru olmaz. Çünkü "Vakıf, Rasûlüllah Muhammed aleyhisselam zamanında (Medine'de) ortaya çıkmıştır." cümlesindeki "vakıf", İslâmî ilkeler ışığında oluşturulan vakıfları ifade ediyor. Bu yaklaşımı bir bakıma haklı görmemek de mümkün değil. Çünkü "vakıf" kavramı gerçek anlamını İslâmî uygulamalarda bulmuştur. "Vakıf ruhu" denen şey en çok Müslüman himmet sahiplerinin vakıf kurma yönelişinde ifadesini buluyor.
Tabii ki vakıf, hedefi itibarı ile sosyal bir kurumdur. Allah'ın kullarının bu dünyada kaliteli bir hayat yaşamalarını sağlamayı hedefler. Ancak İslâmî bakış açısı ile bu, sadece zahirî sebeptir. Bunun altında yatan temel düşünce Allah'ın hoşnutluğunu, dolayısı ile ölüm ötesi hayat mutluluğunu kazanmaktır. Bu yönü ile vakfın doğrudan dinî bir kurum olarak algılanması bir "iddia"ya değil, bir olguya dayanmaktadır. Her şeyden önce vakıf tesis eden Müslümanlar yaptıkları işi, "dinî bir iş" olarak görmektedirler ve bu doğru bir yaklaşımdır. Mirasçısı olduğumuz kültür ve coğrafyanın bize emanet ettiği vakıflara ait vakfiyelere bir göz atmamız, bu gerçeği açıkça ortaya koyacaktır. Bu vakfiyelere hem estetik zevk olarak hem de içerik olarak tamamıyla İslâmî motifler hâkimdir. Dünya hayatının ve dünyalıkların geçici, ahiret hayatının ebedî olduğu, dünya malının bir imtihan vesilesi olduğu; en hayırlı malın insanlara yararlı olmak için harcanan mal olduğu şeklindeki İslâmî ilkeler, daha birçok benzerleri ile birlikte bu vakfiyelerde- çok kere orijinal metinleri ile- yer alır. Bir örnek olmak üzere Kanuni Sultan Süleyman'ın, "Su Vakfiyesi" metnine serpiştirilmiş ilgili ayet ve hadisleri zikredelim: "Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız." (İbrahim, 34) "Sizin yanınızdakiler tükenir, Allah katında olan ise bakidir." (Nahl, 96) "Allah'ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap." (Kasas, 77) "Dünya hayatında ancak yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin, sadaka olarak dağıtıp kalıcı kıldığın/ebedîleştirdiğin senindir." (Müslim, Zühd, 3) "Kendiniz için her ne iyilik işlemiş olursanız, Allah katında onu bulursunuz." (Bakara, 110) "İnsan ölünce şu üç şey dışında ameli kesilir: Yararlanılan ilim, sadaka-i cariye ve kendisine dua eden evlât." (Müslim, Vasiyet, 14) (Adı geçen vakfiye için Bak: İbrahim Ateş, "Kanuni Sultan Süleyman'ın Su Vakfiyesi" Kültür ve Turizm Bakanlığı 1000 Temel Eser Serisi, Birinci Baskı Ankara, 1987)
Yine, Kanuni'nin aynı vakfiyesinde yer alan şu dua neler anlatmıyor ki: "Her kim ki vakıflarımın kalıcı olmasına özen ve gelirlerinin arttırılmasına itina gösterirse, bağışlayıcı olan Allah'ın huzurunda ameli güzel ve makbul ve mükâfatı sayılamayacak kadar çok olsun; dünya üzüntülerinden korunsun." Sonuç olarak şunu diyor: "Bu vakfı yaşatın ki, fani dünyadan göçünce Allah katında değeriniz olsun."
Hicrî 996 tarihli bir başka vakfiyedeki şu ifadeler de Müslüman vakıflarına hâkim dünya görüşünü ortaya koyması bakımından, Kanuni'ye ait yukarıdaki ifade ile paraleldir: (Kemal Ağa Kızı Zeynî Hatun Vakfiyesi'nden sadeleştirip özetleyerek) "?Dönüp durmakta olan bu gaddar felek içinde sahip olunan bütün kudret ve makamların hâlden hâle geçerek değişip durduğu, sürekli olmadığı bilinen bir şeydir. Dünya yurdu son bulma ve zillet yeridir? Sağlık ve hastalık hâlleri birlikte yürür, sevindirmesini azarlaması takip eder? Şüphesiz, bir an bile gaflet etmeyerek, sağlığında akıbetini düşünüp, bu dünya tarlasına hayrat tohumunu atan kimsedir?" (Kunter, s. 20)
Bu örnekler ve aynı nitelikteki diğer bütün vakfiyeler gösteriyor ki, "Türk (İslâm) vakıflarının esas itibari ile diyânî (din temelli) ve İslâmî bir kurum" oluğu yönündeki bakış açısı bir gerçekliğin ifadesidir. Durum böyle olunca da, söz konusu bakış açısının "işgalci" bir kanaate dayanmadığı, aksine İslâmî ilkelerle beslenen temiz vicdanların öz malı olduğu gerçeğini kabullenmek gerekiyor.
Vakıf, ölümlü ve geçici olanı "ebedi"leştirme, dünyalıkları "ahirete taşıma" yöntemidir. İslâm'ın gelişi ile vakıfçılık hareketi şaşırtıcı bir uygulama alanı zenginliğine kavuşmuştur. Müslüman himmet sahipleri tarafından hayra hizmet adına hayatın her alanında vakıflar tesis edilmiştir. Mabetten, mektep ve medreseye, kütüphaneden imaret ve kervansaraya, hayvanları esirgemeye kadar çeşitli hizmet alanları söz konusudur Müslüman vakıfçılar için. Gölgelik, sığınak, ayakta tedavi merkezi, spor merkezi, umumi tuvalet, çamaşırhane, fakirlere odun ve kömür parası, iflas etmiş tüccarın hapisten kurtarılması, yetimlere aylık, asker donatmak, donanmaya yardım gibi akla gelebilecek İslâmî vakıf anlayışının geniş hizmet yelpazesinde yer alan örneklerdir.
Günümüzde vakıfçılık hareketinin üstleneceği işlev geçmiştekinde az değildir. Teknolojik ve ekonomik durum ne olursa olsun, insan daima insana muhtaçtır. İhtiyaç sahibi ile ona el uzatacak olanın, birbirlerini görmeden buluşacakları en ideal ve kalıcı yol -günümüzde de- vakıftır. Bu bakımdan vakıf bilincinin canlandırılıp geliştirilmesi tesadüflere bırakılabilecek bir iş değildir. Vakıf kültürünün yaygın bir şekilde yeniden toplumun bütün kesimlerinde canlandırılması gerekiyor. Bunun için çocukların vakıf bilinç ve kültüründe yetiştirilmesi önemlidir. Ayrıca vakıfların tarihî arka planını ortaya koyması ve güncel meselelere çözümler üretecek çağdaş formlara kavuşturulması akademik camiaya düşen görevlerdir.

Hepimiz yaşamayı sevdiğimiz gibi, içinde yaşadığımız maddî ortamın bize sunduğu imkânları da severiz. Hatta hayat bu imkânlarla yaşanası hâle gelir. Kısaca "dünyalıklar" diye ifade edebileceğimiz bu imkânlar daha çok maddî olanlar üzerinden elle tutulur hâle gelir. Belki de bu yüzden insan mal sevgisi ile bezenmiştir. Mal sevgisi fıtratın gereğidir. Tabii ki mal sevgisi taşıyacağız. Bir tek şartla: Mal insana değil, insan mala sahip olacaktır. Bencilce duygularla yığılan, biriktirilen; kişisel yararlar dışında bir amaç için sarf edilemeyen mal, elinde bulunduğu insanı kendi surları içine hapsetmiş, onunla alabildiğine oynuyor demektir. Kur'an hırsa dönüşmüş mal sevgisini, insanın kişiliği ve nihaî geleceği için tehlikeli görür ve onu uyarır. (Tekâsür, 1-8; Hümeze, 1-9) Bununla da kalmaz, infak yani sahip olunan mal ve maddî imkânlardan başkalarının da usûlünce yararlandırılması ilkesini, bu tehlikeden korunma yolu olarak ortaya koyar. Zekât ve sadaka infakın başlıca yöntemleri arasında yer alıyor. Ancak sadaka eylemi belli zamanda belli miktarda maddî imkânı belli kimseye/kimselere aktarmaktır. Bu işlem yapılır ve "tasadduk" işlemi pratik olarak sona erer. Bu işlemin tekrarlanması söz konusu olsa bile birtakım kesintilerin ve ara zamanların ortaya çıkması kaçınılmazdır. İşte Rasûlüllah'ın ortaya koyduğu "sadaka-i cariye" (kesintiye uğramayan sadaka) kavramı, bu ara zamanları ortadan kaldıracak ve "tasadduk" hâlini sürekli kılacak bir yöntem olarak işlev görmektedir. Pratik uygulamalarına bakacak olursak, "sadaka-i cariye"nin, sürekli hizmet sağlayacak bir kaynağı insanların hizmetine sunmak yönelişidir. İşte, vakıf kavramı bu sadaka-i cariye uygulamasının kurumsallaşmış şeklini ifade ediyor. Zaten sadaka kelimesinin vakıf anlamında da kullanılmış olması, bu iki kavram arasındaki sıkı ilişkiyi ortaya koymak için yeterlidir.
Vakfın temelinde, insanlara hizmet yolunda belli bir amacın gerçekleştirilmesi için mülkiyet hakkından feragat yönelişi vardır. Bu yönelişi teşvik eden asıl unsur dindir. İslâm'ın dünyaya, "lâyık olduğu kadar" değer verilmesi, ahiret yurdunun asıl "menzil" olarak hedefte tutulması yönündeki genel öğretisi vakıf kurumunun felsefî temelini oluşturur. "Dünyanın geçiciliği, ahiret hayatının sonsuzluğu" algısının beslediği dünya görüşü vakfetme yönelişini inanan insan için bir tür "hürriyete kavuşma" eylemi hâline getirmiştir. Kur'an'ın getirdiği "infak" ilkesi hiçbir inanç ve kültür ortamının şahit olmadığı ölçüde maddî değerlerden kamu yararına feragat davranışını İslâm toplumuna hâkim kılmıştır.
İslâm tarihi sürecinde vakıf kurma uygulaması, Hz. Peygamberin yol göstermesi ve bizzat uygulaması ile başlamış, sahabilerin sergilediği istekli ve samimi vakıflaştırma hareketi devam etmiştir.
Hz. Ömer'in bildirdiğine göre, Rasûlüllah (s.a.s.) ganimetlerden payına düşen hurmalıkların büyük bir kısmını, yolcuların ve yoksulların ihtiyaçlarının karşılanması için vakfetmişti. (Ebû Dâvûd, İmaret, 9) Hz. Ömer'in oğlu Abdullah (r.a.) anlatıyor: "Fethedilen Hayber'de payına bir miktar arazi düşen Ömer'in (r.a.), Rasûlüllah'a gelip, "Şimdiye kadar daha iyisine sahip olmadığım bir araziye sahip oldum, bu konuda bana ne emredersiniz?" diye sordu. Allah'ın Rasûlü de, "Dilersen aslı sabit kalmak üzere onu sadaka kılarsın." buyurdu. Bunun üzerine Ömer (r.a.) bu araziyi; satılmamak, hibe edilmemek ve miras olarak devredilmemek kaydı ile fakirlere, akrabalarına, kölelere, Allah yolunda cihada, misafirlere, yolculara vakfetti. Bu işleri yürütecek kimse, örfe uygun olarak ve zimmetine mal geçirmeksizin arazinin gelirinden yiyebilecek veya arkadaşına yedirebilecekti. (Buhari, Şurût, 19) Cabir b. Abdillah diyor ki: "Ben, Mekkeli ve Medineli Müslümanlardan mal ve kudret sahibi olup da vakıf kurmayan bir kimse bilmiyorum." (İbn Kudame el-Makdisi, el-Muğni, [I-XVI IV, Kahire, 1996/1416] VII, 557)Acaba vakıflaştırma yönelişinin temelindeki etken nedir?1921 yılında, başında bulunduğu heyetle birlikte İstanbul'da sosyolojik incelemeler yapan Profesör Johnson zamanın "Evkaf Nezareti"ne; vakıf kurumunun kökeni, teşkilâtlanması, gelir kaynakları vs. hakkında bazı sorular yöneltmişti. Adı geçen nezaretin bu soruya cevabı ise, "Vakıf, Rasûllüllah Muhammed aleyhisselam zamanında Medine'de ortaya çıkmıştır." şeklinde olmuştu. Johnson'ın, "Evkafa dair Türkçe eserler var mıdır? İsimleri?" şeklindeki soruya aldığı cevap ise özetle şöyle idi: "Bütün fıkıh (İslâm Hukuku) kitaplarında vakıfların dinî hükümlerine has özel bölümler vardır. "Vakıfların hükümleri" ve benzeri adları taşıyan birkaç basılı eser vardır. Ancak, vakıfların mahiyetini, tarihî dönemlerini ve geçirdiği evreleri, ilgili şer'î ve kanunî hükümleri etraflıca içeren tarihî ve ilmî bir eser ne Doğu dillerinde, ne de Batı dillerinde yazılmıştır." Bilgiyi aktaran H. Baki Kunter bu açıklama üzerine şu yorumda bulunuyor: "Bu ifadenin içerdiği anlam Türk vakıflarının doğrudan doğruya diyâni (din temelli) ve İslâmî bir kurum oluğu iddiasını tekrardan başka bir şey değildir. Bu kanaat bugün bile birçok zihinleri işgal etmiş vaziyettedir." (Sadeleştirmelerle; H.Baki Kunter, Türk Vakıfları ve Vakfiyeleri Üzerine Mücmel Bir Etüd, Cumhuriyet Matbaası, İstanbul, 1939, s.5-6) Kunter daha sonra; vakıf deyince birçok kimsenin hâlâ, özellikle İslâm hukukundan doğmuş, konusu dinî hizmetler olan, dünya işinden ziyade ahiretle uğraşan dinî bir kurum akla gelmekte olduğunu, hâlbuki Türk vakıflarının İslâm'dan önceki dönemlerden beri var ola geldiğini, hayra yönelik işlerin bütün dinlerde teşvik edildiğini ifade eder. (H.Baki Kunter, Türk Vakıfları ve Vakfiyeleri Üzerine Mücmel Bir Etüd, s.6)Evet, mutlak anlamda vakfın Hz. Peygamber zamanında Medine'de ortaya çıkmış olduğunu söylemek tarihî gerçeklerle bağdaşmaz. Çünkü vakıf kurumunun İslâm'dan çok önceki zamanlara kadar uzandığı, tarihî seyir içinde çeşitli toplumlarda vakıfların tesis edildiği bilinmektedir. Ancak vakfın ortaya çıkışını İslâm'ın doğuşu ile başladığı görüşü de büsbütün haksız ve mesnetsiz görmek doğru olmaz. Çünkü "Vakıf, Rasûlüllah Muhammed aleyhisselam zamanında (Medine'de) ortaya çıkmıştır." cümlesindeki "vakıf", İslâmî ilkeler ışığında oluşturulan vakıfları ifade ediyor. Bu yaklaşımı bir bakıma haklı görmemek de mümkün değil. Çünkü "vakıf" kavramı gerçek anlamını İslâmî uygulamalarda bulmuştur. "Vakıf ruhu" denen şey en çok Müslüman himmet sahiplerinin vakıf kurma yönelişinde ifadesini buluyor. Tabii ki vakıf, hedefi itibarı ile sosyal bir kurumdur. Allah'ın kullarının bu dünyada kaliteli bir hayat yaşamalarını sağlamayı hedefler. Ancak İslâmî bakış açısı ile bu, sadece zahirî sebeptir. Bunun altında yatan temel düşünce Allah'ın hoşnutluğunu, dolayısı ile ölüm ötesi hayat mutluluğunu kazanmaktır. Bu yönü ile vakfın doğrudan dinî bir kurum olarak algılanması bir "iddia"ya değil, bir olguya dayanmaktadır. Her şeyden önce vakıf tesis eden Müslümanlar yaptıkları işi, "dinî bir iş" olarak görmektedirler ve bu doğru bir yaklaşımdır. Mirasçısı olduğumuz kültür ve coğrafyanın bize emanet ettiği vakıflara ait vakfiyelere bir göz atmamız, bu gerçeği açıkça ortaya koyacaktır. Bu vakfiyelere hem estetik zevk olarak hem de içerik olarak tamamıyla İslâmî motifler hâkimdir. Dünya hayatının ve dünyalıkların geçici, ahiret hayatının ebedî olduğu, dünya malının bir imtihan vesilesi olduğu; en hayırlı malın insanlara yararlı olmak için harcanan mal olduğu şeklindeki İslâmî ilkeler, daha birçok benzerleri ile birlikte bu vakfiyelerde- çok kere orijinal metinleri ile- yer alır. Bir örnek olmak üzere Kanuni Sultan Süleyman'ın, "Su Vakfiyesi" metnine serpiştirilmiş ilgili ayet ve hadisleri zikredelim: "Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız." (İbrahim, 34) "Sizin yanınızdakiler tükenir, Allah katında olan ise bakidir." (Nahl, 96) "Allah'ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap." (Kasas, 77) "Dünya hayatında ancak yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin, sadaka olarak dağıtıp kalıcı kıldığın/ebedîleştirdiğin senindir." (Müslim, Zühd, 3) "Kendiniz için her ne iyilik işlemiş olursanız, Allah katında onu bulursunuz." (Bakara, 110) "İnsan ölünce şu üç şey dışında ameli kesilir: Yararlanılan ilim, sadaka-i cariye ve kendisine dua eden evlât." (Müslim, Vasiyet, 14) (Adı geçen vakfiye için Bak: İbrahim Ateş, "Kanuni Sultan Süleyman'ın Su Vakfiyesi" Kültür ve Turizm Bakanlığı 1000 Temel Eser Serisi, Birinci Baskı Ankara, 1987)Yine, Kanuni'nin aynı vakfiyesinde yer alan şu dua neler anlatmıyor ki: "Her kim ki vakıflarımın kalıcı olmasına özen ve gelirlerinin arttırılmasına itina gösterirse, bağışlayıcı olan Allah'ın huzurunda ameli güzel ve makbul ve mükâfatı sayılamayacak kadar çok olsun; dünya üzüntülerinden korunsun." Sonuç olarak şunu diyor: "Bu vakfı yaşatın ki, fani dünyadan göçünce Allah katında değeriniz olsun." Hicrî 996 tarihli bir başka vakfiyedeki şu ifadeler de Müslüman vakıflarına hâkim dünya görüşünü ortaya koyması bakımından, Kanuni'ye ait yukarıdaki ifade ile paraleldir: (Kemal Ağa Kızı Zeynî Hatun Vakfiyesi'nden sadeleştirip özetleyerek) "?Dönüp durmakta olan bu gaddar felek içinde sahip olunan bütün kudret ve makamların hâlden hâle geçerek değişip durduğu, sürekli olmadığı bilinen bir şeydir. Dünya yurdu son bulma ve zillet yeridir? Sağlık ve hastalık hâlleri birlikte yürür, sevindirmesini azarlaması takip eder? Şüphesiz, bir an bile gaflet etmeyerek, sağlığında akıbetini düşünüp, bu dünya tarlasına hayrat tohumunu atan kimsedir?" (Kunter, s. 20)
Bu örnekler ve aynı nitelikteki diğer bütün vakfiyeler gösteriyor ki, "Türk (İslâm) vakıflarının esas itibari ile diyânî (din temelli) ve İslâmî bir kurum" oluğu yönündeki bakış açısı bir gerçekliğin ifadesidir. Durum böyle olunca da, söz konusu bakış açısının "işgalci" bir kanaate dayanmadığı, aksine İslâmî ilkelerle beslenen temiz vicdanların öz malı olduğu gerçeğini kabullenmek gerekiyor.
Vakıf, ölümlü ve geçici olanı "ebedi"leştirme, dünyalıkları "ahirete taşıma" yöntemidir. İslâm'ın gelişi ile vakıfçılık hareketi şaşırtıcı bir uygulama alanı zenginliğine kavuşmuştur. Müslüman himmet sahipleri tarafından hayra hizmet adına hayatın her alanında vakıflar tesis edilmiştir. Mabetten, mektep ve medreseye, kütüphaneden imaret ve kervansaraya, hayvanları esirgemeye kadar çeşitli hizmet alanları söz konusudur Müslüman vakıfçılar için. Gölgelik, sığınak, ayakta tedavi merkezi, spor merkezi, umumi tuvalet, çamaşırhane, fakirlere odun ve kömür parası, iflas etmiş tüccarın hapisten kurtarılması, yetimlere aylık, asker donatmak, donanmaya yardım gibi akla gelebilecek İslâmî vakıf anlayışının geniş hizmet yelpazesinde yer alan örneklerdir.
Günümüzde vakıfçılık hareketinin üstleneceği işlev geçmiştekinde az değildir. Teknolojik ve ekonomik durum ne olursa olsun, insan daima insana muhtaçtır. İhtiyaç sahibi ile ona el uzatacak olanın, birbirlerini görmeden buluşacakları en ideal ve kalıcı yol -günümüzde de- vakıftır. Bu bakımdan vakıf bilincinin canlandırılıp geliştirilmesi tesadüflere bırakılabilecek bir iş değildir. Vakıf kültürünün yaygın bir şekilde yeniden toplumun bütün kesimlerinde canlandırılması gerekiyor. Bunun için çocukların vakıf bilinç ve kültüründe yetiştirilmesi önemlidir. Ayrıca vakıfların tarihî arka planını ortaya koyması ve güncel meselelere çözümler üretecek çağdaş formlara kavuşturulması akademik camiaya düşen görevlerdir.

Doç. Dr. Halil Altuntaş
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Almayıp Verenler: Vakıf Kuranlar

Her medeniyetin belirgin özellikleri olduğu gibi, kendisine özgü kurumları da olmuştur. İslâm medeniyetinin kendisine özgü kurumlarından biri de vakıf kurumudur.

Vakfın değişik tanımları yapılmıştır. Son dönem İslâm âlimlerinden Elmalılı Hamdi Yazır'a göre; "vakıf, bir malın menfaati insanlara ait olmak üzere aslını müebbeden (sonsuza kadar, süresiz) haps etmektir." (Hamdi Yazır, İrşadu'l-Ahlâf, s. 22) Bir başka tanım ise şöyledir: "Vakıf, mülk olan bir malı, mülkiyeti vakfedende kalmak üzere menfaati (geliri ve yararları) fakirlere veya diğer hayır yollarına bağışlamaktan ibarettir." (Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuku İslâmiye Istılahat-ı Fıkhiye Kamusu, c. IV, s. 284; Ahmet Akgündüz, İslâm Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müesesesi, Ankara, TTK, 1988, s. 40-41) Osman Nuri Ergin'e göre, "vakıf, zannedildiği gibi dinî ve uhrevî bir müessese değil; dünyevî ve beledî bir teşekküldür." (Osman Nuri Ergin, Türkiye'de Şehirciliğin Tarihî İnkişafı, İstanbul, İ.Ü. Hukuk Fakültesi, 1936, s. 46) Birçok vakıf tanımında, vakıf kurarken kurbet (Allah'a yaklaşma, sevap kazanma) kastının olması gerektiğine de vurgu yapılmaktadır. Bu tanımların da işaret ettiği üzere vakıf, bir malın mülkiyetini veya yararlanma hakkını süresiz olarak şahsî mülkiyetten çıkarıp, toplumun yararına tahsis etmek suretiyle hayır işlemek, böylece Allah'a yaklaşmak yani sevap kazanmaktır.

İnsanları vakıf kurmaya iten çeşitli nedenler vardır. Bunlar dinî, psikolojik, sosyal vs. şeklinde sınıflandırılabilir. Vakıf kurmanın en büyük nedeni dinî kaynaklıdır. Çünkü insanları vakıf kurmaya iten en büyük etken, hayır yapmak ve bu hayrın devamlılığını sağlamak düşüncesidir. İslâm öncesi toplumlarda görülen vakfı çağrıştıran uygulamalarda da dinin tesirleri birinci sıradadır. Vakfın dinî temelleri Kur'an'a ve Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.s.)'in hadislerine dayanmaktadır.

Kur'an-ı Kerim'de sosyal yardımlaşmayı ve sürekli yardımı emreden ayetler çoktur. Bu ayetler, sürekli yardım ve dayanışma aracı olan vakfı teşvik etmiştir. Sosyal yardımlaşmayı teşvik eden ve ödenmesi mecburî olan "zekât" dışında, gönüllü harcamaları teşvik edip, ancak bunlarla iyi bir Müslüman olunacağını belirten birçok ayet vardır. Bazen zekât manasında kullanılmakla birlikte zaman zaman da kişinin, içerisinde borçlunun borcunu affetme de dahil (Bakara, 280) çeşitli yerlere yapacağı ihtiyarî harcamalar manasında kullanılan "sadaka", "hayır işleme", iyilik etme ve yapılan işi güzel yapma manasındaki "ihsan", hayırlı bir işe mal bağışlama ve birisinin nafakasını karşılama manasındaki "infak", birine yedirmek ve doyurmak manasındaki "it'âm", sıkıntılı zamanlarda fakirleri doyurma, "malından verme", zekât veya herhangi bir şekildeki yardım manasındaki "maûn", "yararlı iş", "malını akrabaya, yetimlere, yoksullara vb. vermek (i'tâ)" gibi kavramlarla, insanlar yardımlaşmaya ve dayanışmaya yönlendirilmiştir.

Bunun dışında vakıflar kanalıyla yapılan işlere temel teşkil eden birçok kavrama da ayetler kaynaklık etmiştir. Hiçbir menfaat beklemeden ödünç vermek demek olan "karz-ı hasen (güzel borç)" köle ve esirlerin hürriyetlerine kavuşturulması, ibadethanelerin ve topluma faydalı yerlerin yapılıp yaşatılması, sağlıklı bir hayatın sürdürülmesi, temizliğin sağlanması, yurt savunması için hazırlıklı olunması, yolcuların ihtiyaçlarının karşılanması, yoksulların, düşkünlerin ve yetimlerin korunması, gibi, vakıflar tarafından yürütülen hizmetlerin temelleri Kur'an'da görülmektedir.

Hz. Peygamber (s.a.s.)'in hadislerinde de benzer teşvikler açıkça görülür. İslâm tarihinde ilk vakfın, Hz. Peygamber tarafından kurulduğu, daha sonra arkadaşları (ashabı)nın da onun yolundan gittiği, birçok sahabinin vakıf kurduğu dile getirilmektedir. (Bilmen, a.g.e., c. IV, s. 304)
Hz. Peygamber'in bazı hadisleri vakıf kurmayı teşvik olarak anlaşılmıştır. Bunlardan biri, "İnsan ölünce yapmakta olduğu hayır işleri durur; ancak üç kişi müstesnadır: Sadaka-i cariye (kesilmeyip devam eden hayır) yapanlar, faydalı ilim ve arkalarından dua eden iyi evlât bırakanların sevabı kesilmez, devam eder." (Ahmet Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, İstanbul, Sönmez Neşriyat, 1983, c. VIII, s. 184) şeklindedir. Burada geçen sadaka-i cariyeyi en iyi gerçekleştirme yollarından biri olarak vakıf görülmüş, daha sonra kurulan vakıfların birçoğunun vakfiyesinde bu hadis tekrarlanmıştır. Bazıları ise bu deyimi doğrudan doğruya vakıf manasında anlamışlar ve bu deyim çeşitli dillere vakıf olarak çevrilmiştir. (Örnek olarak bkz. Bilmen, a.g.e., c. IV, s. 301; Akgündüz, a.g.e., s. 34)

Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, "İnsanların hayırlısı, onlara faydalı olandır." gibi, insanlara faydalı olmayı öğütleyen hadisleri de insanların yararına olacak vakıfların kurulması için büyük teşvik olmuştur. Ayet ve hadislerin buna benzer teşvikleri, insanları vakıf kurmaya iten dinî faktörlerdir. Ayrıca din büyüğü sayılan birçok kişi de vakıf kurmuş ve vakfı teşvik etmiştir. Din âlimlerinin kitaplarında vakıflara büyük bölümler ayrılmış, vakıflarla ilgili müstakil eserler ortaya konmuştur. Âlimlerin bu tavrı da, insanların din büyüklerini örnek almaları bakımından dinî nedenler arasında sayılabilir.

Sahabeden itibaren İslâm tarihi boyunca ve İslâm coğrafyasının her tarafında çeşitli vakıflar kurulmuş, toplumun ihtiyacı olan hemen her alanda vakıflar eliyle hizmet sunulmuştur. Zaman içerisinde vakıf hizmetleri artarak devam etmiş ve Osmanlı devleti ile zirveye çıkmıştır. Bu yüzden bazı yazarlar Osmanlı devletini tanımlarken, "vakıf medeniyeti" ifadesini kullanmışlardır.
Osmanlı toplumunda birçok toplum hizmeti, kamu kurumlarına gerek kalmadan, vakıflar kanalıyla yürütülmüştür. Külliye, han, hamam, cami, medrese, mektep, kütüphane gibi büyük vakıf kuruluşları yanında taşınabilir mallar da vakfedilerek toplumun ihtiyaçları karşılanmıştır. Meselâ, bazı yerlerde, gelen geçen herkesin yiyebilmesi için yol kenarlarına vakıf olarak, dut ve benzeri meyve ağaçları dikilmiştir. Halkın çeşitli ihtiyaçları da hayırsever kişiler tarafından düşünülmüş ve kitap, tabut, teneşir tahtası, düğün yemeği ve bulgur kaynatma gibi işlerde kullanılan büyük kazanlar gibi menkul (taşınır) mallar da vakfedilmiştir.

Eğin Şer'iye Sicilleri (Osmanlı Mahkeme Kaydı)'nde gördüğümüz 1 Şubat 1841 tarihli bir kayıt, bu konudaki ilginç örneklerden sadece birisidir: Eğin kazası sakinlerinden Nâibzâde Bekir Efendi bir kazan satın alarak bu kazanı vakfetmiştir. (5 Nolu Eğin Şer'iye Sicili, sayfa: 9, belge no: 20) Bu kazan vakıf kazan olarak toplumun hizmetine sunulacak, ihtiyacı olan herkes düğün, sünnet veya hacı yemeği gibi toplu yemek pişirilmesinde, bulgur ve pekmez kaynatılması gibi işlerde kullanacaktır.

Toplumu ayakta tutan değerlerden birisi de yardımlaşma ve dayanışmadır. Vakıflar, genel olarak İslâm toplumlarında, özellikle de Osmanlı döneminde toplumsal dayanışmanın en yaygın ve sağlam kurumu olmuşlardır. Vakıflar, dengeli ve adaletli bir sosyal politikanın manevî temellerinin oluşturulmasına büyük katkılar sağlamışlardır.

Vakıf giderleri arasında maaşlar önemli bir yer tutmaktadır. Maaş alanların bir kısmı vakıf görevlileridir. Bunun yanında vakıf kurucusuyla ilgisi olmayanlara (Duâgûyân, zevaidhoran vb.) da vakıf görevlisi olmadıkları halde bazı vakıflar tarafından maaş verilmiştir. (Bir örnek için bkz. İstanbul Müftülüğü Şer'î Siciller Arşivi [İMŞSA] 26/30/14-b Siyavuş Paşa Vakfı)

Vakıflar kanalıyla fakirlere yiyecek, giyecek vs. yardımı yapılmış (İMŞSA 26/13/3-a: İbrahim Çelebi V.; İMŞSA 26/13/20-a: Şah Hunat ve Ayşe Hatun V.), çocuklara ve öğrencilere giyecek verilmiş (İMŞSA 26/30/10-b: Hacı İsmail V.) ve değişik şekillerde yardım edilmiştir. Bu yardımlar nakdî olduğu gibi, bazen de aynî yardım şeklinde gerçekleştirilmiştir.

Osmanlı vakıflarının önemli bir türü de "Avarız Vakıfları"dır. Avarız adını alan yükümlülükler nakdî yükümlülükler olup, başlangıçta devletin olağan dışı hallerde başvurduğu bir vergi yükü iken (Ö. Lütfi Barkan, İA, "Avarız", s. 13-19; Ziya Karamursal, Osmanlı Malî Tarihi Hakkında Tetkikler, s. 182-183), zamanla savaşların sürekli hâle gelmesi ve hazinenin yükünün artmasıyla, bedeliyyeler gibi diğer bazı nakdî yükümlülüklerle birlikte olağan dışı tahsilat kalemleri olmaktan çıkmış, XVII. yüzyıldan itibaren Devlet Hazinesi'nin olağan gelirleri arasına girmiştir. (Yavuz Cezar, Osmanlı Maliyesinde Bunalım Ve Değişim Dönemi s. 30) Avarız vakıfları şehir ve köy halkının önemli bir sosyal güvenlik kurumu olmuştur. Birçok kişi avarız vakfı adıyla vakıflar kurarak, mahalle ve köyün avarız yükünü üstlenmeyi veya hafifletmeyi hedeflemiştir. Bunların gelirleri ile bütün mahalle veya köy halkının veya içlerinden sadece fakir olanların vergi borçları ödenmiştir. Yine avarız vakıflarından umulmadık masraflarla yardımlara fon ayrılmıştır. Zamanla vergi borçlarının ödenmesi önemini kaybetmiş, avarız vakıflarının giderleri içerisinde su yolu ve kaldırım inşası, fakirlerin iaşesi, evlendirilmesi, sermaye tedariki, cenaze masraflarının karşılanması gibi hususlar ön plâna çıkmıştır.

Kampüs şeklindeki tesisler olan külliyelerde, öğrencilere, hastalara, yolculara ve farklı kesimlerden halka verilen beslenme giderleri önemli bir yer tutmaktaydı.

Vakıfların gördükleri hizmetlerden birisi de sosyal güvenlik hizmetleridir. Sosyal güvenlik hizmetleri, bir tehlikeye maruz kalanlara dönük hizmetlerdir. Sosyal güvenlik hizmetleri iki grupta incelenebilir. Birinci grupta, hiçbir aidat, prim veya ücret ödenmeden yararlanılan hizmetler yer alır. İkinci grupta ise Emekli Sandığı ve SSK gibi prim ödenen sosyal güvenlik kurumları yer alır. Vakıfların sunduğu sosyal güvenlik hizmetleri daha çok birinci gruptaki, hiçbir aidat, prim veya ücret ödenmeyen hizmetlerdir..

Vakıflar sadece yardım faaliyetleri yürütmemişlerdir. Aynı zamanda, kurdukları tesislerle üretime ve istihdama da katkı sağlamışlardır.

Vakıfların toplum hayatına önemli bir katkısı da meslekî dayanışmaya yaptığı destektir. Aynı meslek grubunun kurduğu hirfet vakıfları, esnaf ve sanatkâr dayanışmasına, yeniçeri ortalarında kurulan vakıflar (sandıklar) askeri sınıf dayanışmasına katkı sağlamıştır.

Vakıf, toplumun güçlü ve varlıklı kesimlerinden; zayıf ve varlıksız kişilere doğru yardım aktararak, toplumsal gerginlikleri azaltmada rol alabilecek bir kurum özelliği taşımaktadır.

Vakıflar, sağlık, eğitim, bayındırlık, şehircilik sahalarında yatırımlara katılmak suretiyle, devlet bütçesinin ekonomik yatırımlara kaymasını sağlayarak devletin güçlenmesine etki eder. Tarihte olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yıllarında da eski vakıflardan büyük ölçüde yararlanılmış, o dönemde küçük bir kasaba görünümünde olan Ankara'nın başkent olması ve başkentliğini sürdürebilmesinde vakıflar büyük rol almışlardır. (bkz. Nazif Öztürk, "Ankara'da Vakıflar" Altındağ'ın Manevî Coğrafyası, s. 15-16; Ali Kılcı, "Ankara'nın Tarihî Yapıları;" Altındağ'ın Manevî Coğrafyası, s. 207)

Günümüzde de vakıflar toplum hayatına çok yönlü katkı sağlamaktadırlar. Vakıf eğitim kurumları eğitime katkı sağlarken, sosyal yardım vakıfları muhtaçlara destek sağlamaktadır. Ayrıca Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları'nın Sosyal Riski Azaltma Projesi (SRAP) aracılığı ile küçük sermayelerle iş kurulması sağlanmaktadır.

SRAP benzeri projeler ile KOBİ lerin finansmanında vakıflardan yararlanılabilir. Ayrıca Risk Sermayesi'nin finansmanında da vakıflardan yaralanmak mümkündür.

Vakıflar, ekonomik ve sosyal açıdan zayıf, güçsüz ve fakir kimselere, hasta, yaşlı, düşkün ve benzeri muhtaçlara hiç bir aidat, prim veya ücret ödemeden yaptıkları yardımlarla sosyal hayata etki etmişler, böylece toplumdaki gerginliklerin yumuşatılmasına ve dayanışmanın sağlanmasına katkı yaparak toplumsal barışa destek olmuşlardır.

Vakıfların alacak kayıtları, Müslümanlar tarafından kurulan vakıflardan, gayrimüslimlere çok sayıda borç verildiğini göstermektedir. Böylece vakıflar toplumun değişik kesimleri arasında ilişkilerin kurulması ve geliştirilmesinde, bu ilişkilerin canlı tutulmasında önemli rol almıştır.

Vakıfların, kadınların toplumsal faaliyetlere katılımında da önemli bir rol oynadıkları görülmektedir. Kadınlar tarafından vakıflar kurulmuş, bazı vakıflarda kadın yöneticiler görev yapmış, bazı vakıflar tarafından kadınlara borç para verilmiş, böylece kadınların toplumsal ve iktisadî hayatta rol almasına katkı sağlanmıştır.

Birçok kamu hizmeti vakıflar kanalıyla görülünce devlet maliyesi rahatlamış, gerekli binalar ve hizmetler ile bunların onarımı yapılmıştır. Atıl kalmış verimsiz sermayenin vakıflar yoluyla kamu alanına, verimli alanlara aktarılması suretiyle az da olsa devamlı gelir getiren tesisler kurulmuştur. Vakıf kurmak için toplum tasarrufa teşvik edilmiş, toplumda tasarruf temayülü artmıştır.

Vakıf kurarken toplum yararının gözetilmesinin şart olduğu görülmektedir. Günümüzde de toplum yararı gözetilerek kurulan, belli kişi veya grupların menfaatlerini veya nüfuzlarını artırmak amacı gütmeyen vakıflara kolaylık sağlanması, hem devletin yükünü hafifletecek hem de toplumu rahatlatacak bir etki yapabilir.

Vakıf anlayışını, şairin Mevlânâ Celâleddin Rûmî'yi anlatırken kullandığı ifadelerde de görebiliriz:
"Sağ elimi kaldırdım,
Sol elimi daldırdım,
Dilim kalbe indirdim,
Döndüm Mevlâna gibi."
Vakıf kuranlar, bir ellerini kaldırarak Allah'tan aldıkları nimetleri, diğer elleriyle Allah'ın yarattıklarına vermektedirler, kendileri yaratıklardan almamaktadırlar. Peygamber Efendimiz (s.a.s.)'in, "Veren el alan elden üstündür." hadis-i şerifindeki veren el olmaktadırlar.

Dr. Hüsnü Koyunoğlu
Y.Y. Üniv. İlâhiyat Fak.

İnancın Aksiyon Hâline Dönüşmesine Bir Örnek: VAKIFLARIMIZ

Esat Ersebük, "Medenî Hukuk, Başlangıç ve Şahsın Hukuku" adlı eserinde (İstanbul, 1938, c. I, s. 298) şu cümleye yer veriyor:

"Osmanlı İmparatorluğu devrinde pek büyük bir inkişâfa mazhar olan vakıflar sayesinde, bir adam vakıf bir evde doğar, vakıf bir beşikte uyur, vakıf mallarından yer ve içer, vakıf kitaplarından okur, vakıf bir mektepte hocalık eder; vakıf idaresinden ücretini alır ve öldüğü zaman kendisi vakıf bir tabuta konur ve vakıf bir mezarlığa gömülürdü. Bu suretle beşerî hayatın bütün icaplarını ve ihtiyaçlarını vakıf mallarla temine pekâlâ imkân vardı."

Şüphesiz bu cümle, vakıf müessesesinin Osmanlılar döneminde kazanmış olduğu genişliği göstermesi bakımından son derece dikkat çekicidir. Gerçekten de Osmanlıların hakimiyetlerinin devam ettiği uzun yüzyıllar boyunca atalarımız, bir kısmı bugünkü sınırlarımızdan yüzler ve hatta binlerce kilometre uzakta kalmış yerlerde, hayatın dikkatlerden en uzak alanları da dahil olmak üzere; iyilik, güzellik, doğruluk ve nihayet en önemlisi inançlarını aksiyona çevirme yolunda, son derece de zengin ve çeşitli vakıf örnekleri ortaya koymuş bulunmaktadırlar.

Vakfı tanımlamak isteyenler; Yüce Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla ve O'nun kullarının herhangi bir ihtiyacını gidermek üzere, taşınır veya taşınmaz mallarından bir kısmını ebedî olarak ayırıp, bunu bir hukukî işlem hâline getirmeye, vakıf diyorlar. Burada kurulan müesseseye bir bütün olarak vakıf denildiği gibi, bu amaçla ayrılan maddî imkâna (akâr) ve bu imkânla gerçekleştirilmesi hedeflenen hizmete, çalıştırılması arzulanan müessese veya yapılması istenen işe de (müessesât-ı hayriyye veya hayrât) vakıf denilebilmektedir.

Müslüman toplulukların hepsi vakıf kurma yönünde çaba sarf etmişlerdir. Bu alanda Müslüman Türklerin ise, daha Karahanlılar döneminde Tamgaç Buğra Karahan İbrahim (1046-1067)'den başlamak üzere, çok özel bir yerleri bulunmaktadır. İslâm dünyasının her parçasında ve bütün dönemlerinde değişik örnekleri görülen, bazı coğrafya ve devirlerde ise özellikle artan İslâm vakıflarının kaynağı/menşei konusu da bazı tartışmalara sebep olmuş, bu alanda farklı görüşler ortaya konmuştur. Nihayet bu müessesenin çekirdeği İslâm öncesi eski Arap âdetlerinde, Bâbil hukukunda aranmıştır. Vakfın menşeinin Roma veya Bizans hukukunda bulunabileceği, Budistlerin benzer kurumlarının İslâm vakıflarına kaynaklık etmiş olabileceği ileri sürülmüştür. Bizim kanaatimize göre vakıflar da dahil olmak üzere, İslâm toplumlarında kurulmuş ve gelişmiş bütün müesseselerin kaynağının, öncelikle İslâm'ın kendisinde aranmasının gerektiğidir. Böyle olunca karşımızda, müminlere vakıfların hedeflerini işaret eden, çok sayıda Kur'an ayeti ve peygamberimizin hadisleriyle karşılaşırız. Bunlardan birkaçını bu vesile ile hatırlayabiliriz.

"İyilik ve (Allah'ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın." (Mâide, 2); "Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir." (Âl-i İmrân, 92); "Allah yolunda harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü hareket ve davranışınızda dürüst olun, çünkü Allah dürüstleri sever." (Bakara, 195); "Herkesin yöneldiği bir yönü (tutumu) vardır. O halde (ey müminler) siz de hayır işlerine koşun." (Bakara, 148); ve Peygamber Efendimiz'in çok bilinen bir hadisi; "Üç kişi müstesna, ölenin amel defteri kapanır. Bunlar; sadaka-i câriye (devam eden bir hayır), kendisinden faydalanılan bir ilim veya kendisine dua eden hayırlı bir evlât bırakanlardır."

Müslümanlar, toplumda yardımlaşmanın gerekli olduğunu, Kur'an-ı Kerim'in bunlar ve diğer ayetleriyle, birini örnek olarak verdiğimiz Hz. Peygamber'in çok sayıdaki hadisi vasıtasıyla öğrendiklerinde, ayrıca bunun lüzumunu da bizzat hissettiklerinde, bu prensipleri yaşanılır gerçekler hâline getirme arzusunu duymuşlardır. İşte bu noktada karşılarında, bazıları geçmiş ve bir kısmı da o sırada yaşamakta olan insan topluluklarının kurdukları yardımlaşma müesseselerini bulmuşlardır. Yani İslâm'ın özünde var olan prensiplere hayat vermek istedikleri zaman, bunların örnekliğinden faydalanmışlardır. Böylece kaynağın şekillenmesi, geçmiş tecrübe birikimlerinden belirli ölçülerde faydalanılarak gerçekleştirilmiştir. Bunu bir örnekle daha anlaşılır hâle getirmek gerekirse, Bahaeddin Yediyıldız Hoca'nın naklettiği Jacques Berque'in mükemmel bir tasvirini verdiği Kayravan Camii'ni hatırlayabiliriz: "...Ukbe b. Nafi tarafından kurulan Kayravan Camii, birçok kültürün muhtelif unsurlarını ihtiva ediyordu. Kayravan'ın ikinci kurucusu Yezid zamanından itibaren, binâ şekil değiştirdi. Mısır'dan alınmış olup, mihrabın iki yanında bulunan somaki mermerden iki kırmızı direk hâlâ hayranlıkla seyrediliyor. Saatin altın rakkası Bizans Patriği'nin hediyesi. Daha sonra camiye yalancı mermerden süslemeler, işlenmiş tahta panolar, gösterişli avizeler ekleniyor. Malzeme ve iş gücü her yandan akmaktadır. Cami nihayet Roma, Grek ve Arap sütun başlıkları müzesi hâline geliyor. Bütün bunlara, Mezopotamyalı sanatkârların işlediği mozaikler, Endülüs'ün çok renkli üslûbuyla, Afrika'nın sevdiği daha sade tek renkli üslûbun yan yana bulunduğu çini karolar ilâve ediliyor. Bir derleme zenginliği, bir yığma ihtişamı ve bununla birlikte tam bir bütünlük." Farklı kültür ve medeniyetlere ait unsurlardan faydalanılarak meydana getirilmiş olan İslâm'ın bu muhteşem mabedinin menşei, acaba nerede aranmalıdır? Nihayet mükemmel bir şiiri düşünelim. Kelimeler o dili kullanan herkesin malı, isteyen istediği kadar kullanabilir. Ama şaheser derecesine erişmiş bir şiir, örnek olarak İstiklâl Marşı'mız veya Süleymaniye'de Bayram Sabahı kimin malıdır ve onun kaynağı nerede aranmalıdır? Bu sebeple vakıflarla ilgili olarak da kaynağın dışarıda aranması değil, ancak bu kaynağın hayat bulmasında, şekillenmesinde muhtelif etkilerden bahsetmek gerekir ki, bu da bütün müesseseler, bütün medeniyetler, mükemmele giden yoldaki bütün eserler için geçerli bir husustur.

Vakıf kuran kişiye vâkıf denilmektedir. İslâm Hukuku'na göre; vâkıfın her şeyden önce, mülkiyetine sahip bulunduğu bir malı vakfetmesi gerekmektedir. Ayrıca bu kişinin vakıf kurma yetkisine sahip (ehil), hür, âkil ve bâliğ (ergin) olması gibi niteliklere sahip bulunması istenmektedir.

Vâkıfların resmî bir akit olarak düzenledikleri vakıf senetleri, vakfiyeler de belirli formlarda olurdu. Farklı yazı malzemesi üzerine, yerine göre bir sayfadan yüzlerce sayfaya kadar uzunlukta olabilen vakfiyeler, hemen daima şu esaslar üzerine tanzim edilmişlerdir:

1- Bir veya birden fazla kadı'nın veya onun yetkisine sahip kişinin, hatta bazen dönemin sultanının tasdik yazıları, imzaları ve mühürleri.

2- Vâkıfın, Allah'a hamd, peygamberimize salâvat duygularını ifadesinden sonra, dünyanın tasvirini yaptığı ve bu durumda kendi hayat anlayışını açıkladığı, nihayet kurmuş olduğu vakıf müessesesinin gerekçelerini anlattığı bir giriş bölümü.

3- Vakıf kurucusunun kendisi hakkında bilgi verdiği bir kısım.

4- Allah'ın kullarına hizmet amacıyla kurulmuş olan müessesenin işleyişini sağlamak üzere ayrılmış olan taşınır/taşınmaz malların ayrı ayrı sayıldığı bölüm.

5- Hizmetin ne şekilde yürütüleceği, çalışacak veya faydalanacak kişilerin nitelikleri, alacakları ücretlerin miktarı ve bunlarla ilgili olabilecek konuların yer aldığı bir kısım.

6- Vakıfla ilgili olarak İslâm hukukçularının görüşlerinin aktarıldığı bölüm.

7- Dünya durdukça durması ve vâkıf tarafından belirlenen hizmetlerin değiştirilmeden devam etmesi amacıyla kurulmuş olan müessesenin çalışma düzenini değiştirecek, bozacak veya tamamen ortadan kaldırmak isteyeceklere karşı lânet cümleleriyle, vakfiyenin düzenlenme tarihi ve şâhitlerin isimleri.

Vakıf hizmetlerinin hayatın, en az dikkat çeken bölümleri de dahil olmak üzere, bütün alanlarını içermiş olduğunu ifade etmiştik. Bunlardan bazılarını hatırlamamız, müesseseyi daha iyi değerlendirmemize imkân verecektir. Osmanlılar döneminde hemen bütün cami ve mescitler, hayırsever Müslümanlar tarafından vakıf eserleri olarak kurulmuş, varlıklarının ve hizmetlerinin devam edebilmesi için tahsis edilen vakıf gelirleriyle devamlılıkları sağlanabilmiştir. Cami ve mescitlerin, her zaman yalnızca namaz kılınan binalar olarak da düşünülmemeleri gerekir. Bilindiği gibi geçmişte mabet ve mektep, çoğu defa ayrılmaz bir bütünü oluştururlardı. Böylece geçmişin okulları olan medreseler, camiler yanında vakıf eserler olarak kuruldukları gibi, ayrı inşa edilen medreselerde de mescitler bulunurdu. Yine merkez cami olmak üzere birçok vakıf tesisinde; imâret, kütüphane, hastahane, hamam, arasta/çarşı, han/kervansaray, muvakkithane, meşruta/binalar, çeşme, sebil ve diğer bazı hizmet birimleri yer alabilir ve kendileri için tahsis edilmiş maddî imkânların harcanmasıyla, vakfiyelerinde belirlenen şartlara uygun olarak hizmet verirlerdi. Hatta bu gibi organize vakıflar, birer hizmetler kompleksi ve sosyal teşkilâtlar bütünü olarak külliye şeklinde isimlendirilirlerdi ki, Osmanlı toplumunda bunların çok sayıda örnekleri hemen her şehirde ortaya çıkmıştı. Yüzyıllarca kuruldukları düzen üzere varlıklarını koruyan vakıf külliyelerimizin önemli bir kısmı, bazen hizmet alanları, zamanın şartlarına uymak için değişmekle birlikte, hâlâ varlıklarını korumaktadırlar. Aynı zamanda da birer mimarlık kompleksi ve kombine tesisler olan külliyelerimizden Doğu Bayezid'deki İshak Paşa Külliyesi, Edirne'deki Selimiye, Sinop'taki Ulucami, Hatay-Payas'taki ve Lüleburgaz'daki Sokullu, Bursa'daki Yeşil, Kastamonu'daki Ahmed Dede, Amasya'daki II. Bayezid, Manisa'daki Muradiye ve nihayet İstanbul'daki Fatih ve Süleymaniye külliyeleri, varlıklarını günümüzde de sürdürenlerden, hemen hatırlananların birkaç örneğini oluşturur. Hiç şüphesiz çok yönlü fonksiyonları, ancak geniş araştırmalarla ortaya konabilecek olan külliyelerin biz, yalnızca bilginin geniş halk topluluklarına aktarılması konusundaki rollerine değinmekle yetineceğiz.

Bilindiği gibi medreseler, Osmanlı döneminin en önemli bilim kurumlarıydılar. Çoğu defa külliyelerin merkezinde yer alan camiler ise, medreselerin hoca ve talebeleri için, halka açılan en önemli birer kapı, birer konferans salonu niteliğindeydiler. Medreselerde elde edilen bilgiler, medrese hocaları/dersiâmlar ve talebeler tarafından halka bu camiler vasıtasıyla aktarılırdı. Böylece bilgiyi elde etmek ve kullanmak bir imtiyaz olmaktan çıkar, ihtiyacı olan herkesin kolaylıkla ulaşabildiği bir gerçek hâline gelirdi. Camilerin bu işlevi üstlenmeleri yalnızca külliyelerin içerisinde bulunanlarıyla da sınırlandırılmış değildi. Bilindiği gibi Recep, Şaban ve Ramazan aylarında tatil edilen medreselerin öğrencilerinin büyük bir bölümü, geniş Osmanlı ülkesinin en ücra köşelerine kadar dağılır, başta dinî bilgi olmak üzere, medreselerde tahsil edilen ilimlerin, ülke geneline dağılmasına vesile ve vasıta olurlardı. Bu hizmetlerin bir devamı olarak, vakıf gelirleriyle camilerde görevlendirilen vâizleri de hatırlamak gerekir. Bunların İstanbul'da selâtîn camilerde görev yapanlarına kürsü şeyhi ve daha sonra selâtîn şeyhi denirdi ki, haftanın diğer günleri yanında özellikle de cuma namazından sonra vaaz verenler, geniş cemaatlere hitap etme imkânını bulurlardı. Böylece okuma imkânı bulamayanlar da, yazılı olmasa bile, ortak bir sözlü kültüre kavuşmuş olurdu. Bu vesile ile Osmanlı vakıf külliyelerinin, hizmet binaları yanında, hedeflenen hizmetlerin gerçekleştirilebilmesi için gerekli gelir kaynaklarıyla birlikte, birçok defa şehirlerin kurulması ve hiç şüphesiz her seferinde, gelişmelerinde önemli roller üstlenmiş olduklarını da vurgulamamız yerinde olacaktır.

Osmanlı vakıf kurucularının, dinî hayatı ilgilendiren diğer bazı vakıflarını da şu şekilde sıralayabiliriz. Ramazan aylarında iftarlarda fakirlere ve öğrencilere yemek ve şerbet dağıtılması, Kurban bayramlarında kurbanlar kesilerek etlerinin ihtiyaç sahiplerine verilmesi, her sene 10 Muharrem'de aşure dağıtılması, Hz. Peygamber'in doğum gününde mevlid törenleri düzenlenmesi için kurulan vakıflar.

Osmanlı medreselerinin tamamının vakıf kuruluşlar olduğunu ifade etmiştik. Medrese vakfı kuranlar, çeşitli şekillerde eğitim-öğretimi desteklerken, ilkbahar gibi uygun mevsimlerde öğrencilerin geziye gidebilmeleri için de imkânlar ayırmışlar, seyir-baha adı altında gezi masraflarının karşılanmasını temin etmişlerdir.

Geçmişte vakıf kurucuları, günümüzde devletin veya belediyelerin üstlendikleri birçok hizmeti kendi çalışma alanları içerisine almışlardı. Nitekim bir örnek olarak Bahaeddin Yediyıldız'ın muhtelif makalelerinde bilgi verdiği, İsmet Kayaoğlu Hocamızın da tamamını neşretmiş bulunduğu, Dârussaâde Ağası Beşir Ağa'nın 1745 tarihli vakfiyesini hatırlayabiliriz. III. Ahmed döneminde 1717'den başlamak üzere yaklaşık otuz sene dârussaâde ağalığı yapmış olan Beşir Ağa, çok yönlü hizmetleri içeren zengin bir vakıf kurmuştu. Vakfiyesinden öğrenildiğine göre, Osmanlı İmparatorluğu'nun bazı şehirlerinin ve özellikle de başkent İstanbul'un tahıl ihtiyacı, Karadeniz sahillerinde kıyısı olan Balkan bölgelerinden temin edilmekte ve deniz yolundan taşınmakta idi. Beşir Ağa günümüzde Romanya'da bulunan Sünne (Sulina)'den yapılmakta olan deniz taşımacılığını emniyete almak için tedbirler almıştı. Burada Beşir Ağa'nın mülk toprakları bitişiğinde bulunan boğazın geçişi son derece güçtü. Fırtınalı günlerde ve karanlık gecelerde yolcu ve erzak yüklü gemiler bu boğazda karaya oturuyorlardı. Buraya bir fener yapılmasının çok yararlı olacağını, bölge ahalisi ve orada çalışan gemiciler ifade etmişlerdi. Bunun üzerine Beşir Ağa, bu boğaza bir fener, bir kale ve bir de vakıf personeli ile birlikte bölgenin fakir fukarasının yemek yiyeceği imaret yapılmasını şart koşmuştu. Beşir Ağa, Ziştovi'de de bir kütüphane kurmuş ve içerisine yeterli sayıda ve çok değerli eserler koymuştu. Beşir Ağa, kendisinden önce başkaları tarafından inşa ettirilmiş ve şimdi hiçbir geliri bulunmayan veya yeterli akârı olmayan bazı müesseselere de vakfından pay ayırmıştı. Bunlar Hacı İsmail Ağa'nın, İsmail Geçidi kasabasında yaptırdığı çeşme; Milas'ın Sarıcaçiftlik köyünde Veli Ağa'nın inşa ettirdiği cami idi. İstanbul'da Edirne Kapı yanında Atik Ali Paşa Mahallesi'nde yeni inşa ettirdiği imaretin çalıştırılması da vakıf gelirlerinden karşılanacaktı.

Beşir Ağa, kurduğu ve desteklediği tesislerin kendisince belirlenen şartlar dahilinde çalıştırılabilmesi için, yüzölçümü belirtilmemiş olmakla birlikte, gösterilen sınırlarından, çok geniş bir alanı içerdiği kolaylıkla anlaşılan Sünne'deki arazisini ve Kili kasabasındaki topraklarını vakfetmişti. Ayrıca burada vakfa gelir temin etmesi için dört mahzen, dört büyük ambar, evler inşa ettirmiş, altı adet de tonbâz diye isimlendirilen gemi yaptırmıştır. Bunlar yanında İstanbul'da da bazı gelir kaynakları vakfın giderlerini karşılamak üzere ayrılmıştır. Sayılan bu akârdan elde edilen gelirle vakıf tesislerinin bakım ve muhafazası gerçekleştirilecek, kuruluşlardaki görevlilerin maaşları ödenecektir. Vakfiyede gösterilen başlıca görevliler şunlardır: Sünne boğazındaki feneri yakacak üç kandilci, kalenin ve aynı zamanda bölgenin emniyetini sağlayacak bir dizdarla birlikte, bir topçu, bir kapıcı, bir bayraktar ve on yedi muhafız. Buradaki imarette çalışacak iki aşçı, bir sucu. Vâkıf, Sünne limanına uğrayacak gemileri kontrol etmek üzere bir reis ve ihtiyaç duyan gemileri tamir etmek üzere ayrıca üç kişi görevlendirmişti. Burada ayrıca vakfın bu bölümünün mütevellisi İshak Ağa hizmet verecekti. Sayılanlara Hacı İsmail Ağa'nın yaptırdığı çeşme için iki görevli, Milas'taki Veli Ağa'nın yaptırdığı cami için bir hatip, bir imam, bir kayyum, bir devirhan, bir sucu, bir onarımcı ve bir nâzır, Ziştovi'deki kütüphane için bir kütüphaneci, bir Kur'an öğreticisi ve bir de dersiâm eklenmekteydi. Atik Ali Paşa Mahallesi'ndeki imarette ise iki aşçı, bir sucu, bir vekilharç, bir başeski görev yapacaktı. Nihayet bütün vakfı yönetmek üzere İstanbul'da bir mütevellî bulunacaktı. Görüldüğü gibi Beşir Ağa, Allah'ın hoşnutluğunu kazanma yolunda helâl kazancından çok büyük meblağları, birbirinden farklı alanlar ve mekânlardaki hizmetlere ayırmıştı.

Bütün bunlardan sonra bu küçük yazımızı şöylece bağlayabiliriz. Atalarımız yapmaları gerekeni yapmıştır. Günümüzün inanan insanına düşen, geçmişin bu güzel örneklerini öğrenmek, sonra da bu örnekleri yaşadığımız zaman ve mekânın gereklerine uygun olarak geliştirmek, yenileri kurmaktır. Bu alanda çok da gerilerde olmadığımızın delili, etrafımızda her gün bir yenisi ile karşılaştığımız yardım kurumlarıdır. Allah'ın imkân sahiplerimizin gönüllerine bu duyguyu daha fazla düşürmesi, samimi temennimizdir.

Prof. Dr. Nesimi Yazıcı
Ankara Üniv. İlâhiyat Fak. Dekanı

Bireyin Kendi Dindarlığını Oluşturma Sorumluluğu

Bir önceki yazıda (Bkz. Aydın, Kasım, 2008), İslâm'a göre bireyin, kendi dindarlık kararlarını bizzat oluşturma, dindarlık tutum ve davranışlarının belirleyicisi olma sorumluğunu yüklendiğinden söz etmiş ve bunun, Kur'an'da belirtilen bireysel özgürlük ve sorumluluk anlayışı ile irtibatına işaret ettikten sonra şu hadise yer vermiştik: "Müftüler sana fetva verseler bile sen fetvayı kalbinden (bir başka rivayette, nefsinden/kendinden) al." (Ahmed b. Hanbel, c. 4, 227.; Darimî, Buyu', 2) Bu yazıda konuyu sürdürmek istiyoruz.

Kişinin kendi dindarlığını ve bu bağlamda kendi tutum ve davranışlarına ilişkin fetvasını bizzat oluşturması hususundaki sorumluluğunu şu hadis-i şerif daha açık biçimde dile getirmektedir: "Siz davalaşmak üzere bana geliyorsunuz. Biriniz diğerinden daha iyi biçimde delillerini ortaya koyabilir. Ben de dinlediklerime göre onun lehinde hüküm verebilirim. Bu durumda kardeşinin hakkından bir şeyi kime vermiş olursam, asla onu almasın. Çünkü bununla, ona sadece bir parça ateş vermiş olurum." (Müslim, Kitabü'l-Akdiyye, 4; Küçük farklılıklarla bir başka rivayet için bkz. Buharî, Kitabu'l-Mezalim, 16)

Demek ki, müftüler/ulema şöyle dursun, fetvayı veren Hz. Peygamber (s.a.s.) bile olsa, hiçbir zaman fetva, haksızlığı haklılığa, haramı helâle, hak olmayanı hakka dönüştürememektedir. Yani kim verirse versin fetva, gerçeği değiştirecek güce sahip değildir. Bir şey benim hakkım değilse, ilgili birilerinin onun benim hakkım olduğunu dile getiren bir fetva vermesi, gerçeği değiştirememektedir. Dindar olarak benim bu zahirdeki fetvaya/yargıya bakarak, gerçekte haksızlığı onaylayan bir karara göre amel etmem, asıl gerçeğe, dolayısıyla Allah katındaki gerçeğe uygun davrandığım anlamına gelmemektedir. Gerçekte haksız olduğum halde insanların nazarında haklı görülmem, benim gerçekte /Allah katında haklı olmamı sağlamamaktadır.

Bu gerçeğin farkında olmayanlar, görünürde haklı olmayı, biçimsel olarak haklılığı, gerçekte haklı olmak sanabilmektedirler. Yaşlıca bir beyefendi ile bankada görevli bayan arasında şu diyalog yaşanır:

-"(Banka cüzdanının içinde bir yeri göstererek) Kızım, burada ne yazıyor?
-Faiz yazıyor, beyamca!
-Kızım, burayı sil de kâr yazıver."

Bu beyefendiye göre, bir işlemin ne olduğuna, mahiyetini anlayarak değil de ismine bakarak karar verilmektedir. Nitekim, faiz almak istemeyen bu kişi, işlemin gerçekte faiz olup olmadığını anlamaya çalışmaya ihtiyaç duymaksızın, o işlemin adını birilerinin değiştirmesiyle sorununu çözeceğini sanmaktadır. Oysa bir işlemin adına bakarak değil de, onun mahiyetini tanıyarak helâl olup olmadığına karar verilebilir. Elimizdeki elmaya armut demekle, mahiyeti değişip armut olur mu?

Kendi dindarlık anlayışını oluşturma sorumluluğunu üstlenmiş olan Müslüman birey, elbette din bilginlerinden fetva almaya ihtiyaç duyacak, ilgili uzmanlardan yararlanacak, birçok kişi ile iletişim/etkileşim içinde olacaktır. İşte bu noktada, bireyin başkalarından yararlanma sürecinin niteliği önem arz etmektedir; bu sürecin niteliğini sorgulamaya ihtiyaç duyulmaktadır. Çünkü önemli olan, bireyin çevreden bilgilenmelerinin/öğrenmelerinin, onun kendi kalbinden fetva almasına ket vurucu değil, aksine onu besleyici nitelikte gerçekleştirilmesidir.

Bu çerçevede öncelikle din görevlilerinin/din bilginlerinin konumunu ve rolünü kısaca değerlendirirsek, diğerleri onlara göre daha rahat değerlendirilebilir. Bilindiği üzere, İslâmiyet, tevhit anlayışının tabiî sonucu olarak, kul ile Allah arasına aracıların girmesini kesin olarak yasaklamış; her kulun doğrudan doğruya ve aracısız olarak, Yüce Allah'a ibadet etmesi esasını getirmiştir. Bu sebeple de İslâm dininde, "ruhban sınıfı" adıyla bir zümre bulunmamaktadır. İslâma göre, din adına konuşan tekeller; dini elinde bulunduran hiçbir kişi ve şahıs yoktur. Sadece, iş bölümünü gerektiren toplumsal hayatın şartları, toplu ibadetlerin düzenli bir şekilde yerine getirilmesi ve özellikle dinin öğretimi için din görevlilerine, âlimlere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu din görevlisi/bilgini, gücünü, otoritesini, din alanındaki bilgisinden almaktadır. Din bilginlerinin görevleri, sadece bildiklerini bilmeyenlere öğretmektir.

Müslüman toplum, din alanında bilgisiyle rehberlik yapacak böyle bir zümreye sahip olmak için gerekli tedbirleri almakla yükümlüdür. O kadar ki, savaş için seferberlik ilan edildiğinde bile bu işle uğraşanların görevlerini sürdürmeleri istenmektedir: "Müminlerin topyekün sefere çıkmaları uygun değildir. Öyleyse her topluluktan bir grup, dinde köklü bilgi ve derin kavrayış sahibi olmak ve savaşa çıkanlar geri döndüklerinde, kötülüklerden sakınmaları için onları uyarmak amacıyla seferden geri kalmalıdırlar." (Tevbe, 122)

Müslüman birey, kendi dindarlığını oluştururken bu din alanında uzmanlaşmış olan bilginlerden, din görevlilerinden yararlanacak, gerekli bilgileri almak için onlara başvuracaktır. Ancak bunu yaparken, onların konumunu ve kendi sorumluluğunu doğru anlamak durumundadır.

Bu bilginlerin din konusundaki yorumu, mutlak doğruluk niteliğine sahip değildir; sorgulanmaya açıktır. Müslüman bireye yakışan, din hakkında kendisine sunulan her bilgiyi sorgusuz sualsiz kabullenme değil de onları sorgulayarak, Kur'an ve sünnet çerçevesinde anlamlandırıp kendi kararını belirleme konumunda olmaktır. Bu konumunun ve sorumluluğunun farkında olan mümin birey kendini, sunulan bilgilerin/görüşlerin/yorumların kalıbına dökülmesi gereken bir nesne olarak göremez; aksine onları anlayıp değerlendirerek onlardan yararlanan özne olmaya çabalar. Böyle bir yaklaşım içindeki birey, bilgi ve formasyonlarıyla din alanında uzmanlaşmış olan bu insanlardan da yararlanarak dini öğrenip anlayacak; kendi özel dindarlığını formatlayacak, dinî tutum ve davranışlarını bizzat belirleme gücünü kazanacaktır. Aksi takdirde, "Müftüler sana fetva verseler bile, sen fetvanı kendi kalbinden al" düsturuna göre davranamaz.

Birilerinin rehberliğini benimseyip onların belirlediği kararlara göre hareket etmek, Kur'an'a göre, kişisel sorumluluktan kurtulmaya neden olmamaktadır. O rehberlerin yanlış yönlendirmelerinden dolayı sorumlu tutulmaları, yönlendirilenlerin mazur görülüp bağışlanmalarını sağlamamaktadır. Çünkü bireyin, o kişileri rehber edinmesi, rehber edindikten sonra da onların söylediklerini sorgulamadan kabullenmesi, tamamen kendi kişisel sorumluluk alanına girmektedir. Yanlış bilgilendirenlerin/saptıranların sorumlulukları, onlara uyanların sorumluluklarını ortadan kaldırmamaktadır:

"?ve şöyle devam edecekler: Ey Rabbimiz, biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz, onlara azabı iki kat ver ve onları şiddetli bir şekilde lanetle." (Ahzab, 67-68)

Bu bağlamda, fetva konseptimizin de yeniden gözden geçirilmesinde yarar vardır. Fetva, her şeyden önce, muhatabın düşünme, araştırmayı sürdürme, sorgulama? merakını ve sorumluk bilincini dumura uğratıcı değil; aksine onun bu özelliklerini besleyici/geliştirici nitelikte formatlanmalıdır. Ancak o zaman fetva, bireyin kendi fetvasını oluşturmasına daha fazla katkıda bulunabilir.

Müslüman bireyin, din uzmanlarından yararlanırken takındığı bu sorgulayıcı tutum, onların daha dikkatli davranmalarına katkı sağlayacağı gibi, yapılabilecek hataların da hemen fark edilip düzeltilmesine imkan/fırsat oluşturacaktır. Böylece, din konusunda bilgilenme bağlamında alıcı ile verici için birbirinden karşılıklı yararlanma ortamı oluşmuş, hata yapma ihtimali asgariye indirilmiş; herkes için sürekli gelişimin yolu açılmış olacaktır. Bu tutum, herkesin ezber bilgilerle yetinmekten vazgeçip, bütün bilgilerini sağlam temellere dayandırma, onları gerekçelendirme, onları anlamlı öğrenmelere dönüştürme sürecine sokacaktır.

Dinin öğretisini anlamlandırarak benimseyen birey, kalbinin değil de dürtülerinin yönetimine girdiği anlarda da, birilerinden onları onaylayan fetva almayı veya tarihin herhangi bir dönemine ait yorumu bulup ona tutunmayı, kolay kolay kendisi için bir çıkış yolu olarak göremez.

Din alanının uzmanları karşısında böyle tutum takınacak olan Müslüman birey, din konusunda kendisini yönlendirmeye çalışan diğer kişi ve kurumlar hakkında haydi haydi böyle davranacaktır. Aileden örgün eğitim kurumlarına kadar, bireyi etkileyerek din alanında eğitmeye çalışan kurum ve kişilerin hepsinin yapıp ettiklerinin işte bu anlayışla sorgulanıp değerlendirilmesi zorunludur. Bütün bu ilişkiler ağı içinde bireyin nesneleşmemesini, hep kendi varlığını inşa eden özne kalmasını öngören anlayış ve tutumun bu ilişkiler ağına egemen olması sağlanmalıdır.

Yukarıdaki ifadelerden de anlaşıldığı gibi esasen İslâm'ın öğretisi, Müslüman bireyin kendine, kendi dindarlığına sahip çıkmasını, inisiyatifi elden bırakmamasını öngörmektedir. İslâm'ın diğer ilkeleri yanında, Müslüman bireyin, insanlar tarafından oluşturulup yönetilen (Kilise gibi) bir kuruma göre değil de, vahiy ürünü olan metne göre kendini ayarlama durumunda olmasını öngörmesi, bu anlamda daha da önem arz etmektedir. Gerçekte bu, Müslüman için çok önemli bir imkândır; zaman ve zemine göre uygun tutum ve davranışı belirleme konusunda kendisine önemli bir manevra alanı/fırsatı sağlamaktadır. Bireyselleşmenin altının çizilir olduğu günümüz dünyasında, İslâm'ın bu niteliğinin önemi daha iyi fark edilmektedir.

Her halükârda kendi dindarlığının bizzat mimarı olma, dindarca kararlarını kendi aklının, kalbinin, vicdanının sesine kulak vererek Kur'an'ın ruhuna uygun biçimde oluşturma, tutum ve davranışlarını ona göre belirleme sorumluluğunu taşıyan Müslüman birey, bunu yapabilmek için gerekli bilgi ve beceri donanımına sahip olmak durumundadır. Bu amaçla o, din hakkında bilgilenmek, dinin değerlerini anlam(landırm)aya çalışmak, kavrama yeteneğini ve vicdanını geliştirmek mecburiyetindedir. Bireyin bunu gerçekleştirmesi ise tamamen eğitim, özelde de din eğitimi meselesidir.

Bu çerçevede sorgulanması gereken husus şudur: Anne babalar, örgün ve yaygın eğitim kurumlarındaki eğitimciler, özellikle de din öğretimi görevini üstlenmiş eğitimciler, din görevlileri olarak, yukarda sözü edilen bireyin yetişmesine katkı sağlıyor muyuz? Böyle bir katkı sağlıyorsak, katkımızın oranı nedir? Yoksa, bu "kendi dindarlığının mimarı Müslüman birey"in yetişmesini köstekliyor muyuz?

KAYNAKLAR
Aydın, M. Şevki, "Bireyin Kendi Dindarlığını Oluşturma Yeteneğini Geliştirmek", Diyanet Aylık Dergi, Kasım, 2008.

Prof.Dr. M. Şevki AYDIN
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

13 Aralık 2008 Cumartesi

Din, Bilim, Uygarlık ve Atatürk


Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları Ankara, 2007, 152 s.

Milletlerin tarihlerinde önemli dönüm noktaları vardır. Millet için hayatî önemi haiz zamanlarda ortaya çıkan önemli ve ender kişiler toplumlarının geleceğinin yönünü nitelik ve nicelik açısından şekillendirmektedir. Müslüman Türk milleti için de tarihî süreçte çok kritik zaman dilimleri vardır ki, onların en önemlilerinden birisi Kurtuluş Savaşı’dır. Bu önemli aşamada milletlerin kaderinde önemli rol oynayan şahsiyetler olmuştur. İşte Kurtuluş Savaşında vatanın korunmasında askerî dehasıyla temayüz eden ve kahraman Türk evlâtlarıyla ülkemizin bugünlere gelmesinde en önemli paya sahip olan şahsiyet Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Tarihe adını altın harflerle yazdıran ve tarihe yön veren bu kahramanların, özellikle özet ve tanıtım gibi sınırlı çalışmalarda efradını cami ağyarını mani bir şekilde anlatmak oldukça zordur. O şahsiyetleri, ortaya koydukları gayret ve himmetleriyle hak ettikleri şekilde anlatmak ve gelecek nesillere onların bu milletin birer güzide değeri olarak, tarihe ve günümüze mal olan saygınlıkları içerisinde aktarmak önemli bir görevdir.

Bugün tanıtımını yapmaya çalışacağımız eser, bu nitelikleri haiz, yani Ulu Önder Atatürk’ü din, bilim ve uygarlık bağlamında tanıtmaya yönelik yazılmış yazılardan oluşmaktadır.

Eser Atatürk’ün doğumunun 125. yılı anısına hazırlanmış olup Diyanet İşleri Başkanlığı’nın son zamanlarda yayınlamış olduğu prestij nitelikli eserler içerisinde yer almaktadır. Dr. Mehmet Bulut tarafından derlemesi yapılan eser Diyanet İşleri Başkanlığı’nın farklı tarihlerde yayınlamış olduğu Ahmet Gürtaş’ın “Atatürk ve Din Eğitimi” (1982), Prof. Dr. Ali Sarıkoyuncu’nun, “Milli Mücadelede Din Adamları I-II,” (1996-1997), E. Kur. Kd. Alb. Oğuz Kalelioğlu’nun, “Atatürk ve Atatürk İlkeleri” (2001) gibi eserler zincirinin bir halkasını oluşturmaktadır.

Diyanet İşleri Başkanlığı 3 Mart 1924‘de kurulduğu zaman Atatürk’ün isteği üzerine ilk defa Kur’an-ı Kerim’in Türkçe’ye çevirisini yaptırıp, basımını gerçekleştirmiş ve ücretsiz olarak dağıtmıştır. Ardından Ahmed Naim ve Kamil Miras’a sahih hadislerin Sahihi Buhari adıyla tercümesini yaptırarak ücretsiz dağıtımını gerçekleştirmiştir. (1932) Sonra da Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’a, “Hak Dini Kur’an Dili” tefsirini yazdırarak ücretsiz dağıtımını sağlamıştır. (1936) Başkanlığın bu önemli eserlerle başlayan yayınları özellikle son yıllarda yaptığı prestij nitelikli eserler ile devam etmektedir. Başkanlığımız toplumu din konusunda aydınlatma görevini yürütme noktasında 700’den fazla eserle görevini icra etmeye devam etmektedir.

Eser Diyanet İşleri Başkanlığı süreli yayınlarından Diyanet Gazetesi, Diyanet Aylık Dergi, Diyanet Avrupa Aylık Dergi ve Diyanet Avrasya Dergisi isimli yayınlarında farklı yazarlar ve farklı tarihlerde kaleme alınan konuyla ilgili yazılardan yapılan seçmelerden oluşmaktadır. Eserin girişinde; derleme olan eser içerisindeki yazılar tam bir insicam oluşturmadığı, dolayısıyla Atatürk’ü sistematik bir şekilde ve her yönüyle tanıtma gibi bir iddiasının olmadığı, eserde yer alan makalelerin redaksiyona tabi tutulduğu, bazı düzeltmelere ve gerektiğinde kısaltmalara gidildiği, makalelerdeki bilgi tekrarını azaltmak için zaman zaman tekrar bilgilerin ayıklanmaya çalışıldığı ve yazıların 40 yılı aşkın bir tarihsel süreci kapsadığı, dolayısıyla okuyucunun eseri okurken bunları özellikle göz önünde bulundurması gerektiğine dikkat çekilmektedir.

Eserde; Veli Değirmenci, Mesut Özünlü, Alaaddin Yanardağ, Yrd. Doç. Dr. Refik Turan, Ali Yakıcı, Yrd. Doç. Dr. Refik Turan, Mehmet Erdoğan, Prof. Dr. Reşat Genç, Prof. Dr. Ali Sarıkoyuncu, Dr. Yaşar Çolak, Prof. Dr. Seyfettin Erşahin, Prof. Dr. İsmail Yakıt, Dr. Mehmet Bulut, Doç. Dr. Fikret Karaman, Dr. Eyüp Baş, R. Aktimuroğlu, Ömer Karakaya ve Ayfer Balaban’ın yazarlığını yaptığı 25 makale yer almaktadır.

Eser altı temel bölümden oluşmaktadır. Yazılar içeriklerine göre gruplandırılmaya çalışılarak bölümlere ayrılmış gözükmektedir.

I. Bölüm, “Atatürk’ü Tanımak ve Anlamak” başlığını taşımaktadır. Mustafa Kemal Atatürk’ün 1881-1938 yılları arasındaki tarihsel kişiliğini ele alan yazılardan oluşmaktadır.

II. Bölüm, “Kişiliği” başlığını taşımaktadır. Bu bölümde Atatürk’ün kişilik özellikleri ve özellikle lider kişiliğine, kahramanlığına vurgu yapan yazılar yer almaktadır.

III. Bölüm’de; eserin isminin oluşumunda da öne çıkarılan, “Bilim Uygarlık ve Atatürk” konusuna yer verilmektedir. Burada din, bilim, uygarlık, cumhuriyete giden süreç, din eğitimi, Osmanlı tarihi, dış Türklere yönelik eğitim faaliyetleri ve Atatürk’ün mesajları bağlamındaki yazılara yer verilmektedir.

IV. Bölüm, “Atatürk ve İslâm Dini” başlığını taşımaktadır. Burada din, din anlayışı ve inanç dünyası, Hz. Muhammed tasavvuru ve yorumu, okuduğu dinî kitapları işleyen yazılar yer almaktadır.

V. “Milli Mücadele, Atatürk ve Din Adamları” başlıklı bölümde Milli Mücadelede, Atatürk, din, din adamları, 30 Ağustos ve Milli Egemenlik konularını içeren yazılar yer almaktadır.

VI. “Eseri / Konuşmalarından Seçmeler” başlıklı 6. ve son bölümde Nutuk, Atatürk’ün Din ile İlgili Sözleri, TBMM’nin açılış konuşmalarında din ve din hizmetlerine ilişkin sözleri ve duaları konu edinilmektedir.

Derleme olan eserin içerisindeki yazılar bir zihnin yansımasını yani Diyanet İşleri Başkanlığının özellikle süreli yayınlarındaki yazılarda Atatürk algısını ortaya koymaktadır. Makaleler kısa olmakla birlikte çok kıymetli bilgiler içermektedir. Eserde Atatürk’ün zengin fikir dünyasına işaret eden önemli bilgilere de yer verilmektedir. Bu bağlamda “Atatürk’ün Okuduğu Dinî Kitaplar” başlıklı yazı dikkat çekmektedir. Yaklaşık 4000’e yakın eseri okuduğuna, bir kısmını ise çok ciddî derecede tetkik ettiğine, hatta eserlere notlar düştüğüne işaret edilmektedir. Verilen bilgilerden Türk ve İslâm Tarihi ile ilgili oldukça hacimli eserleri okuduğu, kendisine takdim edilen Kur’an Tercümesini, Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih gibi hacimli eserleri detaylı tetkik ettiği görülmektedir.

Eser konu ile ilgili orijinal resimler ile de zenginleştirilmiştir. Özellikle Diyanet İşleri Başkanlığının ilk yayınlarından olan, “Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi” isimli eserin, dönemin Diyanet İşleri Reisi M. Rıfat Börekçi tarafından Atatürk’e takdim edilen nüshanın iç kapağının resmi ve 7.2.1923 tarihinde, Balıkesir Zağanos Paşa Camiinde halka irad ettiği hutbenin o günkü gazetelerde yayımlanan şeklinin resmi dikkat çekmektedir.

Özetle sade bir dil, orijinal resimlerle zenginleştirilmiş, oldukça güzel dizayn edilmiş baskısı ile eser, okuyucuyu ulu önder Atatürk’ün zengin kişiliği, engin ufku, din, bilim ve uygarlık anlayışlarında güzel bir geziye çıkarmaktadır.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Kasım 2008 sayısında yayınlanmıştır.

Dr. Kıyasettin Koçoğlu
DİB/Eğitim Uzmanı

12 Aralık 2008 Cuma

Son Peygamberin Başşehri Medine

Veda tepesinin ufkunda Son Peygamber ve arkadaşı göründüğünde tarih, milâdî yedinci yüzyılın ilk çeyreğini gösteriyordu. Ufukta beliren bu siluetle bir kasabanın da kaderi değişmeye başlıyor, insanlık tarihinin kadim yerleşim merkezlerine eş bir önem ve şöhretin kapılarını aralıyordu. Bu kasaba on yılda, Babil, Mekke, Beytü’l-Makdis, Atina, İskenderiye ve Roma’nın insanlık tarihinde oynadıkları rollere denk, hatta onları aşan bir role hazırlanıyordu.

Yesrib, Medine oluyor, şehirler doğuran, diyarlara kol atan, kıtaları bağrına basan bir inanca yurt oluyordu. Yesrib, Medine olmasaydı, Mekke yeniden tevhidin kalesi olur muydu? Hire’nin kalıntıları üzerine Kûfe kurulur, Cundişapur’un kültür birikimini kat be kat aşacak bir ilim merkezi doğar mıydı? Babil’in namını unutturacak bir siyaset, sanat, kültür ve edebiyat başkenti Bağdat kurulur muydu? Kadim İran kültürünü içine alıp eritecek polemik, diyalektik, züht ve heyecan kenti Basra kurulur muydu? Şam, Antakya’nın tarihi mirasına rakip; Fustat, İskenderiye’nin birikimini geleceğe taşımaya âmâde bir şehre dönüşür müydü?

Yesrib’in Medine olmasıyla insanlık, güller şehri Merv’i; medreseler kenti Nişabur’u; mimari harikalar diyarı Buhara, Semerkant, Kurtuba, Bursa, Edirne, İstanbul ve daha nice yüzlerce esenlik diyarıyla tanıştı. Yesrib’i Medine yapan din ve medeniyet ruhu, bütün bu şehirlere hayat verdi.

Veda tepesinin ufkunda görünen Son Peygamber ve arkadaşı, insanların kalplerinden kaynayan sevgi çağıltısı eşliğinde girdikleri şehirde, ilk iş olarak bütün insanlığı saracak sevginin menbaı olsun diye bir kalp merkezi yaptılar. Adına “Mescidü’n-Nebi = Peygamber Mescidi” denildi. Şehrin yeni sakinleri muhacirler ve eski sakinleri Ensar, şehrin kalbini hep birlikte inşa ettiler; kerpiçten, altı kum döşeli, üstü hurma dalları ile örtülü. Her şeyiyle doğal olan bu kalbin tek hayat pınarı Peygamber, tek süsü inananların içtenliğiydi. Geleceğin Müslüman kentlerinde yükselen camilerin, kubbe ve minarelerin hayat suyu o pınardan, estetik, zerafet ve inceliği o içtenlikten gelir. Medine mescidi olmasaydı, olur muydu Şam Ümeyye Camii, Kubbetü’s-Sahra, Bağdat Ulu Camii ve Müslüman kentlerinin kalbi ulu camiler? Bursa Ulu Camii, Süleymaniye, Sultanahmet, Selimiye olur muydu?

Yesrib’i, Hicaz yarımadasının kendi hâlinde, iç çekişmeler ve geçim sıkıntısı ile boğuşan bir yerleşim birimi olmaktan çıkarıp, dünya tarihinin en önemli kentlerinden biri hâline getiren şey, Son Peygamber’in şahsında somutlaşan inanç, bilgi, sevgi, özveri, adalet, merhamet ve cesaretti. Onun kenti Medinetü’n-Nebi, son dinin tarihinin yaşandığı ve yazıldığı kentti. Onun izini taşıyan her yer yeni bir anlam yüklendi, onun adını andığı her şey yeni bir mânâ yüklendi. Minberi ile evi arasını cennet bahçelerinden bir bahçe diye niteledi. İnsanlar orada namaz kılabilmek için can atar oldu. Uzak diyarlardan Fars’tan, Yemen’den gelmiş, Peygamber aşığı, ilim sevdalısı yoksulların barındığı suffe, daru’l-hadislerin, Nizamiye, Süleymaniye ve daha nice ilim yuvalarının öncüsü oldu. Son Peygamberin sözleri, uygulamaları ve hatıralarını barındıran bu kent, kentler içinde sünnet yurdu, “Daru’s-Sünne” oldu.

Son Peygamber, ashabıyla kerpiç duvarlı, kum sergili, yaprak dallarıyla örtülü bu Medine Mescidinde öyle anlar yaşadı ki, lâhzası dünyalara değer. Bir gün arkadaşlarıyla otururken siyah sakallı, süt beyaz elbiseli, kimsenin tanımadığı, ama yolcu olduğuna dair de hiçbir işaretin bulunmadığı bir zat gelmiş ve herkesin arasından geçerek Peygamber’in dizlerinin dibine yaklaşarak; iman, İslâm ve ihsanın ne olduğunu sormuştu. Aldığı cevapları da onaylamıştı. Bu tavrıyla herkesi şaşırtan yabancı başka sorular da sormuş ve sonra geldiği gibi çekip gitmişti. Günler sonra Peygamber (s.a.s.) onun Cebrail olduğunu haber vermişti. Cebrail Medine mescidine insanlara dinlerini öğretmek üzere gelmişti. Sünnet yurdunda insanlığın ufkuna doğan son din iman, İslâm ve ihsandan oluşmaktaydı.

Peygamber mescidinde yaşananları anlatmak ciltler ister. Mescit, ilk müslüman nesil için yalnızca Rablarına ibadet ettikleri bir mekân değil, aynı zamanda sevinçlerini, coşkularını, heyecanlarını paylaştıkları, üzüntülerini dillendirdikleri, hayatî kararlar alıp uygulamak için ahdettikleri bir zemin; Peygamberin Müslüman olmak için oluk oluk gelen heyetleri huzuruna kabul ettiği, onlara İslâm’ın temel esaslarını, Müslüman olduklarında sahip olacakları hak ve yükümlülükleri öğrettiği ve kendileri için hayır dualar ederek, hediyelerle yurtlarına yolcu ettiği bir kabul yeriydi. Mescit, Hz. Peygamber’in şehrinden ayrılırken en son terk ettiği, geri döndüğünde de ilk uğradığı yerdi. Bedir, Uhut, Hendek gibi hayati önemdeki askeri olayların karar aşamasında ve arkasında mescit toplanma yeriydi. Bedir’de olduğu gibi zaferle dönüldüğünde ganimetlerin tevziinin yapıldığı bir mekân; istenmeyen sonuçların alındığında Uhut gibi yeni durum değerlendirmelerinin yapıldığı bir karargâh niteliğindeydi. Bedir ve Uhut, Medine ile birlikte anılan iki önemli mevkidir. Her ikisi de İslâm tarihinde çok önemli iki olaya tanıklık etmiştir. Bedirde Son Peygamber, putperest kavmine karşı ilk askeri zaferini kazanmış; Uhut’da en çetin sınavlarından birini vermiştir. Uhut’da Müslüman ordusunun bozgunu sırasında Hz. Peygamber ve arkadaşlarının sığındıkları kaya oyuğu, bugün onun hatırasını o günkü hâliyle en yalın biçimde muhafaza eden ender mekânlardan birisidir. Mekke’de Cebel-i Nur’un ve Cebel-i Sevr’in, onun hatırasına dair tarihi tanıklıkları neyse, Uhut’daki kaya oyuğunun ki de odur. Medine müdafaasının en zor günlerine sahne olan Hendek savaşı; savunma hattı oluşturmak için kazılan çukurların bulunduğu mekanlar, buralardaki namazgâhlar ve düşman gözetleme kuleleri, Medine’nin Peygamber devrine ait tarihi yerleridir. İşte bu Hendek muharebesinin de her aşamasında Peygamber Mescidi, askerî karargâh ve sağlık merkezi olma özelliğini korumuştur. Hz. Peygamber’in can dostlarından Sa’d b. Muaz’ın tedavisi için mescide kurulan özel çadırı, Hz. Peygamber sabah akşam ziyaret etmekten geri kalmamıştır.

Yesrib’in Medine olmasının üzerinden dokuz yıl geçtiğinde, Medine mescidinde yaşananlar Son Peygamberin ahlâk, kişilik, âl-i cenaplık, misafirperverlik, şefkat, merhamet, akıl ve feraset, hikmet ve belâğat, bilgi ve strateji bakımından ne erişilmez bir mükemmeliyette olduğunun en somut örnekleridir. Senetü’l-vüfûd yani heyetler yılı denilen bu senede, Arap yarımadasının her tarafından kabile ve topluluk temsilcileri oluk oluk Medine’ye akmış ve Hz. Peygamber, onların hepsini kendi mescidinde karşılamıştır. İbn Hişam, İbn Sa’d ve İbn Şebbe gibi tarihçilerin detaylarıyla verdikleri bilgilerden, Hz. Peygamber’in gelen heyetlerle nasıl yakından ilgilendiği, sıcak, samimi, sevecen ve şefkat dolu yüreğiyle onları karşıladığı, onlara çoğu zaman Remle bint el-Haris’in evinde ikramlarda bulunduğu, daha sonra mescitte huzuruna kabul ettiği, onlarla sohbet edip, kendilerini İslâm’ın temel inanç, ibadet ve ahlâk prensipleri konusunda bilgilendirdiği, hak ve yükümlülüklerini hatırlattığı; daha sonra, onlara çeşitli hediyeler verdiği, içlerinden bazılarını topluluklarına önder tayin ederek memleketlerine uğurladığı anlaşılmaktadır.

Bugün on beş asır önceki orijinal çehresine ait hemen hemen hiçbir şeyin kalmadığı Peygamber şehri Medine, ismiyle, coğrafyasıyla, dağlarıyla, Müslüman ümmetin nesilden nesile aktardığı hatıralarıyla, tarih kitaplarında yer alan anlatılarıyla ve hepsinden öte o Son Nebi’ye duyulan benzersiz sevgiyle, hasretin, özlemin, iştiyak ve bağlılığın, umudun ve arınmanın adresi bir şehir olma özelliğini korumaktadır. Orijinal tarihinden geriye yalnızca Ravza-i Mutahhara’nın doğusunda yer alan Cennetü’l-Bakî kabristanı, şehrin civarında konumlanan dağlar ve vadilerin kaldığı şehrin, on beş asırlık tarihini yansıtan izleri de gün be gün silinmekte ve neredeyse tamamen yok olma aşamasına gelmektedir. Ravzayı kuşatan devasa yapılar, İslâm’ın simgelerinden biri hâline gelmiş, Uhut dağını dahi küçücük bir tepe görüntüsüne mahkum etmiştir. Hicretin birinci asrında başlayan otantik yapıları yok etme uğraşı, bugün en had seviyesine ulaşmıştır. Emevî sultanı Velid b. Abdülmelik’in Hz. Peygamber’in hane-i saadetlerinin yıkılıp, yerlerinin mescide ilâve edilmesi talimatı geldiğinde, orada bulunanların gözyaşlarına boğuldukları aktarılır. O gün orada bulunan büyük hadisçi Said b. el-Müseyyib şöyle demekten kendini alamaz: “Vallahi isterdim ki, o odacıkları orijinal hâliyle muhafaza etsinler de Medine’de doğup yetişenler ve dünyanın çeşitli bölgelerinden buraya gelenler, Hz. Peygamber’in nasıl kanaatkâr bir hayat yaşadığını görebilseler...” (İbn Sa’d, I/499)

Medine, değil bin yıl, bin beş yüz yıl, yüzyıl önceki çehresinden bile çok uzaklaşmıştır. Küresel sermayenin ahtapot misali kolları orayı da sarmıştır. Bugün tarihte ruh verdiği Kurtuba’nın, kardeşi Kudüs’ün, bir zamanlar yerini, hatta adını (Medinetü’s-selâm/Barış kenti) alan Bağdat’ın yürek burkan kaderi, onun için duyulabilecek en trajik endişedir. Hadis kaynaklarında Medine’nin faziletine ilişkin aktarılan rivayetler bir teselli kaynağı olabilir mi? Medine’nin cürûfu atıp, saf özü ortaya çıkaran körük gibi olduğunu bildiren hadisin (İbn Hibban, İhsan, IX/52 (3735); keza, Medineliler’e korku salanları Allah’ın tuzun suda eridiği gibi eritip yok edeceğini ifade eden rivayetin (İbn Hibban, a.g.e , IX/54 (3737) anlamlarının hakiki ve mutlak olmasını, herhalde her inanmış insan canı gönülden arzu ederdi.

Medine, Müslümanlar için artık, fizikî bir mekân olmaktan öte, bir mânâ şehridir. Hz. Peygamber’in Ravza-i Mutahhara’sını bağrında saklayan, ona duyulan sevgi selinin yatağı olan bir sembol şehirdir. Orayı ziyaret edebilmek, her Müslümanın dünyadaki en büyük emellerinden biridir. Onun şehrine, mescidine ve kabrine yaklaşırken, her inanmış yürek ayrı çırpınır, ayrılırken ziyareti sebebiyle Peygamberinin hoşnutluğunu kazanmış olmanın ümidiyle karışık ayrı yanar. İbn Batuta’nın yol arkadaşı Ali b. Hucr’a rüyasında ezberletilen şu dizeler, Peygamber’e duyulan hasretin ve onun kabrini ziyaretin ardındaki ümidin ifadeleridir:

Müjdeler olsun size ey ziyaretçiler!
Ey Peygamber aşkıyla Peygamber kabrine gelenler!
Onun sayesinde kurtuldunuz kıyamet günü bela ve kirden
Seğirttiniz sevgilinin mezarına her bir yerden,
Mutluluğa kavuşsun, huzura ersin,
Burada sabahlayan, burada geceleyen! (İbn Batuta, YKY, I/186)

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Ocak 2005 sayısında yayınlanmıştır.

Prof.Dr.Mehmet Emin ÖZAFŞAR
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

03 Aralık 2008 Çarşamba

Hac Teslimiyettir


Hac Teslimiyettir...


Hac ve İbadet

Şüphesiz ki bütün ibadetler öncelikle Allah emrettiği için yapılır ve sadece O’nun rızasını kazanmak için yerine getirilir. Böylece kişi ancak bu ibadetler aracılığıyla Allah’a yaklaşma, O’na dua etme, yalvarma, bağlılığını gösterme, duygu, düşünce ve davranış biçimlerini ortaya koyma fırsatını elde eder. Nitekim insanın yaratılış amacı da Yüce Allah’ı tanımak ve O’na ibadet etmektir. Çünkü her ibadetin kendine özgü bir güzelliği ve hazzı vardır. Onun manevi boyutu; psikolojik ve sosyolojik anlamda fert ve toplum hayatını büyük ölçüde etkilemektedir. Bu yüzden bütün Peygamberlerin ortak görevlerinden biri de insanları Allah’a ibadet etmeye davet
etmektir. Kur’an bu konuyu şöyle açıklamaktadır: “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz. Umulur ki böylece korunmuş olursunuz.”(Bakara, 21) “Muhakkak ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O’na kulluk ediniz. İşte doğru yol budur.” (Meryem, 36)


"Hac Arafat'tır" Arafat'ta Yakarış

Alemlerin Rabbı, Rahman ve Rahim olan Ulu Allah! Hamd Senin, ni’met Senin, mülk Senin! Bütün bunlarda eşin ve ortağın yoktur Senin! Biz ancak Sana ibadet eder, ancak Sana kulluk eder ve ancak Senden yardım dileriz! Bizleri kendine lâyık kullar eyle, Yâ Rabbi.

Server-i asfiyâ, Hâtem-i Enbiyâ, Muhammed Mustafa, aleyh-i ekmelü’t tahâyâ Hazretlerine salât-ü selâm ediyoruz; şefaat-ı uzmalarına cümlemizi ve cümle geçmişlerimizi nâil eyle Yâ Rabbi! Ne mutlu bizlere ki; şu anda Arafat’tayız! Haccımızın farzlarından birisi olan “Arafat Vakfesi”ni îfa etmek üzere buradayız!

Dünyanın dört bir yanından gelen; dilleri, ırkları, renkleri, kültürleri farklı, ama inanç, amaç, duygu ve düşünceleri aynı olan 100 binlerce Müslüman kardeşimizle birlikte; hep beraber huzurundayız!

Kefen misali; bembeyaz ihramlarımıza bürünerek, mahşer misali Arafat’ta toplanarak, malı-mülkü, makamı-mevkiyi, evlâd-u ıyâlı geride bırakarak, toz-toprak içerisinde; yalın ayak - başı açık, ayağa kalkmış yalvarıyor, el açıp duâ ediyor, yüce dergâhına iltica ediyoruz. Vakfemizi mübârek eyle! Dualarımızı kabul eyle! Günahlarımızı af ve mağfiret eyle! Gönlümüzü envâr-ı Kur’an’la tenvir eyle! Aksa’l-gâyemiz olan Cennet ve Cemâlullah’ı ezelî ve ebedî yurdumuz eyle yâ Rabbi!

Yâ Rab!

Sen; “İnsanlara haccı ilan et ki; gerek yaya, gerek hazırlanmış binekler üzerinde, uzak yollardan sana gelsinler!”, şeklinde çağrıda bulundun! Bizler de bu çağrıya; “Buyur Allah’ım buyur, eşi ve benzeri olmayan Allah’ım buyur!”, Nidalarıyla icabet ettik! Ve ruhlar âleminde verdiğimiz sözü yenilemek, kulluğumuzu sergilemek üzere; rahmet diyarı, mağfiret diyarı, Arafat meydanına kadar geldik! Bey’atımızı kabul eyle! Ayıplarımızı setreyle, Bizi kulluğuna, sevgine lâyık eyle, bizleri mağfûrîn zümresine ilhak eyle, Yâ Rabbi! Yâ Rab! Şu anda bizler, Sevgili Peygamberimizin; bundan yaklaşık 1400 sene önce Arafat Vakfesi’ni îfa edip, 100 bini aşkın ashabına hitaben Veda Hutbesi’ni îrat ettiği mekânda bulunuyor, tarihi yeniden yaşıyor ve O’nun sünnetini tatbik etmeye çalışıyoruz! Salât-ü selâm, tahıyyât-ü ikram, Her türlü ihtiram O’na, O’nun âl, ashâb ve etbâına olsun.
Yâ Rab!

Sen bizleri O’na lâyık ümmetler eyle! Yolunda ve sünnetinde daim ve kaim eyle! Ahlâkıyla tezyin eyle! Mahşer gününde de; O’nun “Hamd Sancağı” altında cümlemizi haşr’ü cem eyle yâ Rabbi!

Yâ Rab!

Sen ki bizleri var ettin, varlığından haberdar ettin, aşkınla gönlümüzü bîkarar ettin, imkân verip bu mukaddes mekânlara kadar getirdin! Misafirliğine kabul buyurdun, hamd Sana, minnet Sana, şükür Sana! Ne olur, ikram ettiğin nimetlerin farkında olmayı ve onlara karşı şükredebilmeyi bizlere nasip eyle! Rızana ve cennetine yaklaştıracak amellerde bulunabilmeyi bizlere ilham eyle! Nefsimizi ve neslimizi ıslah eyle! Bundan böyle de artık; yolumuzu ve yönümüzü sapıtma! Kalplerimizi yamultma! Doğruluktan, haktan ve hakikatten ayırma! İşimizde gücümüzde muvaffak eyle! İnanmış kullarına karşı gönlümüzde muhabbet ihsan eyle! Bizleri salihler zümresine ilhak eyle, işlerimizdeki aşırılıklar sebebiyle Sen bizleri helâke mahkûm etme yâ Rabbi!

Yâ Rab!

Bugün bizler, Sevgili Peygamberimizin; “Allah’ım! Haccedenleri bağışla! Onların bağışlanmasını dilediği kişileri de bağışla!” şeklinde yaptığı duaya mazhar olmuş bahtiyar kulların olarak; hem kendimiz, hem geçmişlerimiz, hem de tüm Ümmet-i Muhammed için dua ediyor, af ve mağfiret diliyoruz! Sen bizleri affeyle! Analarımızı-babalarımızı affeyle! Hocalarımızı, dostlarımızı affeyle! Bizlere emeği geçenleri, üzerimizde hakkı bulunanları, bizden hayır duâ umanları, buralara bizden selâm gönderenleri, hulasa; iman ve ikrar ile bu dünyadan âhirete göçenleri, bağışla! Bizleri cehennem azabından emin ve muhafaza eyle yâ Rabbi!

Yâ Rab!

Sevgili Peygamberimiz; “Mebrûr bir hac; bütün varlığıyla, dünya ve içindekilerden hayırlıdır, makbul bir haccın mükâfâtı ancak cennettir!” buyuruyor. Bu müjde hürmetine; Haccımızı mebrûr eyle! Sa’yimizi meşkûr eyle! Zenbimizi mağfûr eyle! Amellerimizi makbûl eyle! Kazançlarımızı bereketli eyle! Ruhlarımızı mele-i âlâda ferahnâk eyle yâ Rabbi!

Yâ Rab!

Sevgili Peygamberimiz; “Hac Arafat’tır” diyor! Bizler de bu gün Arafat’ı idrâk ediyoruz! Arafat’ı Arafat yapan değerler hürmetine, Arafat’ta gizli sırlar, mânâ, feyiz ve bereketler hürmetine, bütünüyle ondan istifade edebilmeyi, Arafat’ın şuuruna erebilmeyi, bizlere nasip ve müyesser eyle! Arafat’ta bağışlanacaklar zümresine bizleri de dâhil eyle yâ Rabbi!

Yâ Rab!

Sevgili Peygamberimiz; “İnsanoğlunun işlediği öyle günahlar var ki; onları ancak Arafat’ta vakfeye durmak affettirebilir!” buyuruyor! Allah’ım! Beşer olarak bizler hayâle gelmedik hatalar yaptık! Çeşit çeşit de günahlar işledik! Yaptığımız hatalar, işlediğimiz günahlarla da çok kirlendik! Bu vaziyette huzuruna da pek güç geldik! Şimdi ise yaptığımız o hatalara gâyet pişman olduk ve bir daha da onları işlememeye söz verdik! Habib-i Hüdâ, Muhammed Mustafa, şefi-i rûz-i ceza hürmetine.

Yâ Rab!

Tüm günahlara af ve mağfiret müjdesinin verildiği şu Arafat meydanında; lütf-u kereminle, dua ve niyazlarımızı kabul eyle! Daha buradan ayrılmadan affedilmedik hiçbir günahımızı, setredilmedik hiçbir ayıbımızı, giderilmedik hiçbir sıkıntımızı, karşılanmadık hiçbir ihtiyacımızı, ödenmeyecek hiçbir borcumuzu, iyileşmeyecek hiçbir derdimizi, şifa bulmayacak hiçbir hastalığımızı, onulmayacak hiçbir yaramızı bırakma yâ Rabbi!

Yâ Rab!

Sevgili Peygamberimiz; “Herkes hata yapar. Ama hata yapanların en hayırlısı, hatasını bilen ve ondan tövbe edendir.” buyuruyor! Allah’ım! Bizler hatâ ve günâhımızı biliyor, affetmen için yalvarıyoruz! Bundan böyle de artık günahlardan kaçınacağımıza, haramlardan sakınacağımıza, söz veriyoruz. Bizleri tövbeye sarılan, haramlardan kaçınan, günahlardan arınan, haksızlıktan çekinen, korktuklarından emin, umduklarına nâil olan bahtiyar kullarından eyle yâ Rabbi!

Yâ Rab!

Sevgili Peygamberimiz; “Allah’ım! Senden sürpriz hayırlar diler, beklenmedik şerlerden Sana sığınırım.” diye yalvarıyor! Peygamberimizin bu duası hürmetine; yâ Rabbi! Âhir ve âkıbetimizi hayreyle, dünya ve âhiretimizi ma’mur eyle! Bizleri sağlık ve âfiyette dâim eyle! Ahlâkı hamideyle taltif eyle! Verdiğin sûret ve sıfattan ayırma! Fena durumlara, feci âkıbetlere, kötü görünümlere düşürme! Dert verip dermen aratma! Dayanılmaz acılar verme! Yataklara yatırıp kapılara baktırma! Kimseye, “Tut elimden” dedirtme! “Bana bir yudum su ver” diye yalvartma! Son nefesimizde iman-ı kâmilden ayırma! Bizleri dîdarından mahrum eyleme yâ Rabbi

Yâ Rab!

Bizleri; görünür-görünmez kaza ve belalardan, (deprem gibi, yangın gibi, tsunami, hortum ve sel felâketi gibi), akla hayâle gelmedik tehlikelerden, ansızın gelebilecek musibet ve felâketlerden, hulâsa; bilcümle âfat-ı semâviye ve araziyeden, emin ve muhafaza eyle! Bizleri; altından kalkamayacağımız, tâkat getiremeyeceğimiz, belki de sabredemeyeceğimiz, sıkıntılarla, meşakkatlerle imtihan etme! İmtihan ettiğin kullarına ve ülkelere de bol ecir, sabır ve metanetler ihsan eyle yâ Rabbi!

Yâ Rab!

İşlerimize kolaylık, gönüllerimize huzur ve ferahlık bahşeyle! Yanılır, yenilir, unutur ve hata edersek, Sen bizleri onunla muâheze etme! Zâlim ve hâinlere karşı bize yardım eyle! Bizleri dünyâda rezil ve rüsvay olmaktan, âhirette de cehennem azabına dûçar olup, perişan olmaktan koru! Bizi Naîm Cenneti’nin vârislerinden eyle yâ Rabbi!

Yâ Rab!

Bizleri; açlıkla-kıtlıkla, fakirlikle-sefâletle dalâletle-cehâletle terbiye etme! Dert ve ızdırapla inletme! Gama-kedere, Eleme-tasaya boğma! Şirke-küfre, fitneye-şüpheye düşürme! Âcizlikten-tembellikten, korkaklıktan-cimrilikten, emin ve muhafaza eyle! Bizleri; nimetlerine şükreden, kazana rıza gösteren, belâ ve musibetlere sabreden, hâline razı kullarından eyle yâ Rabbi!

Allah’ım!

Fayda vermeyen bilgiden, ürpermeyen kalpten, doymayan nefisten, kabul olunmayan duadan, Sana sığınırız! Kalbimizi nifaktan, amelimizi riyâdan, dilimizi yalandan, gözümüzü haramdan, malımızı hırsızlık ve talandan, muhafaza eyle! Kalbimizi sevginden mahrum etme yâ Rabbi!

Yâ Rab!

Sevgili Peygamberimiz; hayır nâmına Senden neler talep etmişse biz onları istiyor, şer nâmına nelerden Sana sığınmışsa, biz de onlardan Sana sığınıyoruz! Bizleri; kendilerine nimetler verdiğin, izzet-i ikramda bulunduğun, korku ve üzüntüden emin, umduklarına nâil kıldığın; peygamberler, nebiler, veliler, sâlihler, sâdıklar, şehitler, âlimler ve âbidlerle haşr-ü cem eyle Yâ Rabbi!

Yâ Rabbi!

Bizlere hayırlı işler, helal kazançlar, Kazançlarımıza hayırlı bereketler nasip eyle! Verdiğin nimetleri hakkımızda mübârek eyle, bizlere yokluk ve yoksulluk gösterme! Kapından başka kimselere muhtaç eyleme! Çalışanlarımıza iş heyecanı, işsizlerimize iş imkânı bahşeyle! Çalışan kardeşlerimizin alın terini, el emeği ve göz nûrunu mübarek eyle yâ Rabbi!

Yâ Rab!

Senden; sağlık, afiyet ve güzel ahlâk istiyoruz; vücudumuzu sıhhatli, gönüllerimizi şefkatli, yaşantımızı iffetli, ahlâkımızı ismetli, kazançlarımızı bereketli eyle yâ Rabbi!

Yâ Rabbe’l-âlemin!

Aşkınla yaşaran gözler hürmetine, firâkınla yanan özler hürmetine, huzurunda eğilen başlar hürmetine, secdeye sürülen yüzler hürmetine, zikrinle coşan diller hürmetine, sonsuz merhametinle bizlere lütfeyle! Bizlere ölüm acısı çektirme! Kabir azabı yaşatma! Âhiret âleminde de Sen yüzlerimizi kara çıkartma! Hz. İbrahim’i yakmayan nârına bizleri mahkûm etme yâ Rabbi!

Yâ Rab!

Sevgili Habibin; “Şeytan; Arefe günündekinden daha zelil, daha rezil, daha hakir ve daha öfkeli olarak başka bir günde görülmez.” buyuruyor! O halde; bugün bizim bu halimizi görüp, rezil ve rüsvay duruma düşen ve yarından itibaren de üç-dört gün süreyle Mina’da taşlamalarımıza muhatap olacak olan; ezelî ve ebedî düşmanımız şeytanın şerrinden, onun ığva ve ifsadından, bizleri koru! Son nefesimizde de onun yanımızda hazır bulunmasından ve imanımıza musallat olmasından bizleri emin ve muhafaza eyle! Bu arada bizleri; hem şeytanı taşlayan ve hem de onun izinden gidenlerden eyleme yâ Rabbi!

Taşladığımız şeytanla birlikte içimizdeki bencilliği, kini, kibri, gururu, nefreti, ihtirası, hasedi, fitne ve fesadı da söküp atabilmeyi, birbirimizi sevip, kardeşçe yaşayabilmeyi bizlere nasip eyle yâ Rabbi!

Bizleri; Nefsimizin vesvesesinden, ruhumuzun hevâ ve hevesinden,hasetçinin hasedinden, arsızların, hırsızların, zâlim ve hâinlerin tasallutundan, tüm tasarrufu Senin yedinde olan her bir mahlûkatın şerrinden emin ve muhafaza eyle! Bizleri; onların kurulu tuzaklarına düşürme! Kendi himayenden başkalarına bırakma! Bizlere; düşmanlarımızı güldürecek, şeytanları sevindirecek işler, hata ve günahlar yaptırma yâ Rabbi!

Allah’ım!

Bizim Sana karşı yerine getiremediğimiz sorumluluklarımız, edâ edemediğimiz görevlerimiz var. Lütf-u kereminle onları bağışla! Kullarının ve yaratıklarının da üzerimizde pek çok hakkı-hukuku var! Sen onları da himâyene alarak, bizleri borçtan ve sorumluluktan kurtar yâ rabbi!

Yâ Rab!

Sevgili Peygamberimizin ifadesiyle; bugün bizler burada, Senin davetlilerin, elçilerin, misafirlerin, hulasa kulların olarak bulunuyor ve dertlerimiz için deva, borçlarımız için eda, maddî ve manevî hastalıklarımız için şifa, günahlarımız için de af ve mağfiret niyaz ediyoruz, ihsan eyle. İçimizde beslediğimiz niyyet, arzu ve isteklerden hayırlı olanlarını Sen bizlere İkram eyle, yâ Rabbi!

Yâ Rab!

Haccedenlere ve vakfe yapanlara va’dolunan bütün bu müjdelerle, Sana açılan ellerimiz, Sana yalvaran dillerimiz, Sana yönelen gönüllerimiz, can-ı gönülden yaptığımız dua ve niyazlarımızla, ümidimiz odur ki; bu mukaddes mekânda günahlarımızdan arınma fırsatı bulduk inşaallah!

Bundan sonra artık aynı hata ve günahlara tekrar dönmekten bizleri koru, bundan böyle de; imanımızın esaslarını, dinimizin icaplarını, ahlâkımızın ve edebimizin güzelliklerini; yeni bir aşk, yeni bir heyecan ve yeni bir canlılıkla yaşayabilmeyi bizlere müyesser eyle! Bu hususta bizlere güç, kuvvet, sabır ve metanet ihsan eyle yâ Rabbi!

Bu vesile ile; içimizde kötü alışkanlıkları olanlara da, bundan böyle bu alışkanlıklarından en kısa zamanda kurtulma imkan ve kolaylığını bahşeyle yâ Rabbi!

Yâ Rab!

Sağlığımızda bizlere bu mukaddes mekânları gösterdiğin gibi, bizden sonra da çoluk-çocuğumuza ve isteyip dileyen tüm mü’minlere ziyaret etme imkânını nasip eyle! Bu manevî ziyafetten onları da hissedar eyle yâ Rabbi!

Dünyada zemzem suyundan doya doya içme imkânı verdiğin gibi, ahirette de kevser havzından kana kana içmeyi, hesabımızı âsân veçhile vermeyi, sıratı yel gibi geçmeyi, af ve mağfiretine mazhar olarak; birlikte cennetine koşuşmayı bizlere nasip ve müyesser eyle yâ Rabbi!

İçtiğimiz zemzemi; cümle hastalıklarımıza şifa, maddî ve manevî dertlerimize deva, ruhlarımıza gıda, ilmimize ziyâ, kazançlarımıza bereket vesilesi eyle yâ Rabbi!

Hac yolculuğu boyunca karşılaştığımız sıkıntıları, çektiğimiz zahmet ve meşakkatleri, günahlarımıza keffâret, hatalarımıza mağfiret, olgunluğumuza delâlet vesilesi eyle. Bu arada hatır yıkıp gönül incitmişsek, onlara karşı birbirimizden özür diliyor, Ve karşılıklı olarak haklarımızı helâl ediyoruz, kabul eyle yâ Rabbi!

Yâ Rabbi!

Bizleri İslâm’ın yolundan, Kur’an’ın ruhundan ayırma! Kur’an’ı, kalbimizin gıdası, ruhumuzun cilası, kabrimizin zıyâsı, maddî ve manevî dertlerimizin ezelî ve ebedî devası kıl yâ Rabbi!

İslâm fıtratı üzere yarattığın Bizlere; Müslümanca yaşamayı, son nefesimizde de; iman ve ikrar ile ruhumuzu teslim etmeyi ve selîm bir kalp ile huzuruna varabilmeyi cümlemize müyesser eyle yâ Rabbi!

Yâ Rabbi!

İslâm’a ve Müslümanlara yardım et! Vatanımızı ve milletimizi, ordumuzu, yurdumuzu ve âlem-i İslâm’ı her türlü tehlikeden, sıkıntı ve felâketlerden koru! Devletimizi pâyidâr, milletimizi bahtiyâr eyle! Bizi, ana-babamızı ve bütün Mü’minleri bağışla! Bizlere dünyada da, âhirette de iyilik ve güzellikler ihsan eyle yâ Rabbi!

Ulu câmileriyle heybetli, Süleymaniye’leriyle kıymetli, Hacı Bayram-ı Velîleriyle himmetli, şehit kanlarıyla şerbetli olan aziz vatanımızı; her türlü düşman taarruz ve tasallutundan, terör ve tefrika belasından, zillet ve hezimet perişanlığından emin ve muhafaza eyle Yâ Rabbi!

Yâ Rabbi!

Bizleri, dünyada vatansız, ahirette imansız bırakma! Dâhilî ve haricî düşmanlarımıza karşı bizleri daima duyarlı ve uyanık eyle!

Bu hususta bizlere, güç-kuvvet, Sabır ve metânet, birlik ve beraberlik ihsan eyle! Cennet vatanımızın bizlere ebedî yurt kalması için hayatlarını feda eden, canlarıyla aziz vatanımıza siper olan, kanlarıyla vatanımızın tapusunu yazan, veya hâin teröre kurban giden, aziz şehitlerimize gani gani rahmet eyle! Keder dîde âilelerine bol ecir ve sabırlar ihsan eyle! Onlara; göz yaşlarını dindirecek, acılarını unutturacak, gönüllerini ferahlatacak hayırla teselli ve meşgaleler nasip eyle! Sağ kalan gâzilerimizi de sıhhat ve âfiyette daim eyle yâ rabbi!

Yâ Rab!

Ülkemize dirlik-düzenlik, milletimize birlik-beraberlik, yöneticilerimize dirâyet ve feraset, yönetimimize istikrar ve istikâmet ihsan eyle! Halkımızı mutlu ve umutlu eyle! Onların huzurunu kaçırmak isteyenlere fırsat verme yâ Rabbi!

Yâ Rab!

Sevgili Peygamberimiz; “Kim Allah rızası için hacceder ama; kötü söz söylemez, kimseyi incitmez, günaha sapmaz, nefsânî ve şehevâni duygularına hâkim olursa; anasından doğduğu günkü gibi memleketine döner” buyuruyor! Bu mânâ ve değerde bir hac yapabilmeyi bizlere nasip ve müyesser eyle yâ Rabbi!

Bundan böyle de bizlere, hayatımızın kalan bölümünü; birbirimizle çekişmeden, kötü söz söylemeden, hatır yıkıp, gönül incitmeden, kimsenin malına-canına, ırz ve nâmusuna yan gözle bakmadan, nefsâni ve şehevâni duygulara kapılmadan, devam ettirebilmeyi; vatanımızın imarı, milletimizin huzur ve itibarı için çalışabilmeyi nasip ve müyesser eyle yâ Rabbi!

Yâ Rabbi!

İmanımızı söndürtme, bayrağımızı indirtme, ezanımızı dindirtme, vatanımızı böldürtme, birliğimizi-dirliğimizi, huzurumuzu bozdurtma. Bizi, “sen-ben” diye birbirimize düşürtme. Düşürmek isteyenlere de fırsat verme yâ rabbi!

Yâ Rabbe’l-Âlemin!

Dünyanın bir çok ülkesinde, bilhassa bilâd-ı İslâm’da; ezilen, üzülen, horlanan, işkence gören, açlık-kıtlık ve sefalet çeken, ızdırapları dünyaca izlenen, acıları ise tâ yüreklerimizi sızlatan; mazlumlara, mağdurlara, mahrumlara, dindaşlarımıza, soydaşlarımıza, kardeşlerimize imdat eyle, ikram eyle, himmetini, nusratını üzerlerinden esirgeme yâ Rabbi!

Yetimleri, öksüzleri, garipleri, kimsesizleri, bîçareleri; mahrum, mahzun ve boynu bükük bırakma! Onlara yardım elini uzatacak; müşfik ve hayır sahibi kullarını eksik eyleme yâ Rabbi!

Yâ Rabbi!

Bizlere; Allah ve Peygamber tanıyan, kalbinde Allah korkusu taşıyan, İslâm ahlâkıyla yaşayan, vatanına ve milletine hizmet aşkıyla yanıp tutuşan, ana-baba hayır duası almayı şerefli bir vazife sayan; gözler nûru, gönüller sürûru, hayırlı nesiller yetiştirmeyi nasip eyle! Bizlere de; anne ve babamıza karşı hayırlı evlatlar olabilmeyi müyesser eyle yâ Rabbi!

Yâ Rab!

Sevgili Peygamberimiz; “Duânın en hayırlısı; arefe günü yapılan duadır.” buyuruyor! Bizler de bugün Arafat’ta dua yapma bahtiyarlığını yakalamış bulunuyoruz! O halde; gerek bu fırsatı yakalayan bizler, gerekse fiilen burada bulunamamalarına rağmen, çeşitli vasıtalarla buradaki coşkumuza iştirak edip, dualarımıza cânı gönülden amin diyen, bütün kardeşlerimiz hep birlikte dua ediyor ve diyoruz ki;

Yâ Rabbi!

Vakfemizi mübârek eyle! Dua ve niyazlarımızı kabul eyle! Günahlarımızı affeyle! Kusurlarımızı mağfiret eyle! Ayıplarımızı setreyle! Bizi kulluğuna, bizi sevgine, bizi cennetine lâyık eyle! Sevgili habibinin şefaatine mahzar eyle! Yolunda ve çizgisinde daim ve kaim eyle!

Bu vesile ile; gerek Arafat’ta bulunduğumuz sürede, gerekse daha önce tilavet ettiğimiz Kur’an-ı Kerimleri, indirilen hatm-i şerifleri, yapılan zikirleri, çekilen tespihleri, okunan kelime-i tevhitleri, getirilen salât-ü selamları, yapılan tavafları, dua ve niyazları, va’z-u nasihatleri, dergâh-ı ulûhiyyetinde en güzel şekliyle makbul eyle!

Bunlardan hâsıl olan ecir ve sevâbı, öncelikle ve özellikle Sevgili Peygamberimiz efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.s.) aziz rûhuna hediye eyledik vâsıl eyle! Rûh-u Rasûlillah’ı cümlemizden hoşnut ve razı eyle yâ Rabbi!

Sâniyen;

Hz. Âdem (a.s.)’den şu ana gelinceye kadar dünyadan âhirete irtihal etmiş bilcümle mü’min ve mü’minat; kâffe-i ehl-i iman ve ehl-i tevhide imdat eyle, ikram eyle, rahmet eyle yâ Rabbi!

Hassaten;

Bizlerden önce bu mekanda vakfe yapma imkânını elde etmiş olan din kardeşlerimizi, hac farizasını ifâ etmek üzere şu anda Arafat meydanında toplanmış bulunan bilcümle hüccâc-ı kirâmı ve tüm mü’min kardeşlerimizi iki cihanda aziz eyle! Cümle geçmişlerinin ruhlarını şâd eyle! Makamlarını âli, mekanlarını cennet eyle! Kabirlerini Kur’an’ın nuruyla pür-nûr eyle! Günahlarını affeyle! Ayıplarını setreyle! Hata ve kusurlarını mahfeyle! Seyyiatlarını hasenata tebdil eyle! Ruhlarını mele-i âlâda ferahnâk eyle!

Bizlere de; her nefesimizde ve ecel şerbetini içeceğimiz son nefesimizde, ol kelime-i şahadet ki; aşk ile buyurun: “Eşhedü enlâilâhe illa’llah! Ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasûlüh” diyerek, gözlerimiz mele-i âlâ’ya nâzır-u hayran olarak, ruhumuzu teslim edebilmeyi, bu iman ve ikrar ile huzuruna varabilmeyi cümlemize müyesser eyle!

Haccımızın kalan bölümünü de kazasız-belâsız tamamlayarak; yerimize-yurdumuza, evimize-ocağımıza, işimize-gücümüze sâlimen ve gânimen kavuşmayı, bizlere nasip eyle!

Malımızı-mülkümüzü, çoluğumuzu-çocuğumuzu fena durumlara düşmekten ve döndüğümüzde de onları kötü halde bulmaktan muhafaza eyle yâ Rabbi!

Âmin, âmin, âmin, bi hurmeti Tâ - Hâ ve Yâ-Sîn ve bihurmeti Seyyidi’l - Enbiyâ’i ve’lmürselîn, ve’l hamdü lillahi Rabbil’âlemîn,

Vakfemizin kabûle şayan olması, Allah rızası ve gönüller muradı için, El-Fâtiha!...

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Aralık 2007 sayısında yayınlanmıştır.

Seyfettin Ersoy
Hac Dairesi Başkanı

Haccın Anlam Haritası

Ey Allah’ın misafirleri, aziz kardeşlerim;

Bizleri burada, huzurunda bir araya getiren Yüce Rabbime hamdolsun!

Sevgili Peygamberimiz, gerçek yol göstericimiz, gönüllerimizin sultanı Muhammed Mustafa’ya sonsuz salât ve selâm olsun!

Sevgili kardeşlerim!

Bir ömür boyu bu yolculuğu beklemiştiniz. Daha önce belki defalarca kalbinizi oralara göndermiştiniz, hayalen tavaflar etmiştiniz. Ama şimdi ise Allah nasip etti, buradasınız. Kendi ayaklarınızla buraya geldiniz. Günde beş vakit yöneldiğiniz kıblenize, Kâbe’nize, kavuştunuz ve kendinizi keşfe karar verdiniz.

Evinizden, yurdunuzdan, eşinizden, işinizden, çevrenizden, dostunuzdan ayrıldınız ve Hz. İbrahim’in, Hz. Muhammed’in (SAS) çağrısına karşılık vermek için buraya geldiniz. Yıllardır bunun için hazırlık yaptınız; yemediniz içmediniz, gezmediniz tozmadınız, tasarruflarınızı bir köşede biriktirdiniz; Allah’ın evini, Rasulünün doğup büyüdüğü, tevhit mücadelesi verdiği bu kutsal toprakları ziyaret etmek, hac etmek üzere bu yolculuğa hazırlandınız. Ama biliyorsunuz ki hacı olmak sıradan bir olay değildir. Büyük bir sınavdan, derin bir çileden geçip azgın bir ateşte pişerek eşsiz bir tanıklığın kıyısına varmaktır.

İbadetlerimiz, Müslüman kalma şuurumuzu diri tutan sembollerdir. Çünkü bunlar bizi Allah’a yaklaştırır. Hac, bir niyetin karara, bir kararın eyleme dönüşmesidir. Bir semboller haritasıdır hac ve bu sembollerdeki manaları bilerek karar vermektir.

Yola çıkarken ailenizle, eşinizle, dostunuzla helâlleştiniz. Dünyada iken ölüm elbisesine, ihrama büründünüz. Ahirete, mahşer gününe gider gibi kefeninizi giydiniz. Bu kefen ihramdır. Şimdiye kadar kıymet ölçüsü olarak bildiğiniz her şey; servet, makam, milliyet, cinsiyet, beşerî üstünlükleriniz ne varsa hepsi ihramın rengi içinde eridi ve sadece Rabbinize kul olduğunuzu gördünüz. Renksiz, dikişsiz, rozetsiz, bayraksız bir elbise! Bu elbise sizi dünyevî bütün güç ve imkânlardan soyutladı. Yeşil bir yaprağa, yürüyen bir karıncaya, uçan bir sineğe bile zarar veremez oldunuz.

Mikad bölgesine, harem bölgeye böyle bir elbiseyle bütün insanlarla eşitlenerek ve telbiye getirerek; “Lebbeyk Allahumme lebbeyk!” diyerek girdiniz; geldim, buyurun Allahım dediniz. Ayaklarınızda onun yolunun yorgunluğu, dudaklarınızda ona yakınlığın yankısı, gözlerinizde ona hasretin pırıltısı vardı. Yürüdünüz ve duaların eriştiği makama erdiniz. Yürüdünüz ve secdelerin biriktiği havuza aktınız! “Lebbeyk Allahumme lebbeyk!” dedikçe kâinatın sesi dudaklarından taştı!

Sonra Kâbe’ye koştunuz. Bütün sembollerin merkezinde yer alan ve fizikî yapısı sade, ama manevî değeri çok yüce; Hz. Adem’den Hz. İbrahim’e, Hz. İbrahim’den Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (SAS) doğru çok kadim, insanlık tarihi kadar eski bir merkeze; tevhit merkezine koştunuz! Kulluğunuzun keskin sıratlarla sınanacağı yere doğru uçtunuz. Bu uçuş size uzaklaşma duygusunu değil, yakınlaşma duygusunu yaşattı; gurbet değil, sıla oldu! Çünkü Kâbe’nin yüzü öylesine tanıdık, kokusu öylesine bildik, sıcaklığı öylesine kuşatıcı geldi ki size; başka hiçbir sevgi bu denli çekici olamazdı. Ona doğru koştunuz, ama kendinize, kendinizi aşarak sevgililer sevgilisine, Yüce Yaratıcıya vardınız.

Allah’ın evini tavaf etmeye başladınız. Allah’ın evini, Kâbe’yi solunuza alarak; kalbinizi ona yakın kılarak, kalbinizi ona vererek tavaf ettiniz. Bakışlarınız her şartta kara bir taşın nuru ile buluştu. Kararan, taşlaşan kalpler bu nurla eridi. Düşündünüz; Peygamber Efendimiz bunun önünde durmuştu, sonra mübarek dudaklarıyla onu öpüp ağlamıştı. Bu taş hesap günü, o büyük gün gören gözünüz, konuşan diliniz, mutmain olmuş kalbiniz olur inşallah! Tavaf etmeye başladınız; zaman durmuş, mekân susmuş, siz ise ne yürüyor ne konuşuyorsunuz, âdeta sonsuzluğa doğru akıp gidiyorsunuz. Makam-ı İbrahimde Kâfirun suresini okuyarak tevhide ulaştınız, bir olanla birleştiniz. Bu ne büyük bir mutluluk! Safa ile Merve arasında sa’y ettiniz, kurtuluş suyunu aramak için tıpkı Hz. Hacer validemiz gibi koştunuz. Kimden kaçıp kime doğru koştunuz! Beşerî olandan ilâhî rahmete koştunuz. Nefes nefese bütün uzaklıkları yakınlaştırarak, Yüce Yaratıcının bize ne derece yakın olduğunu hissederek Safa ile Merve arasında koştunuz. Hz. Hacer validemizin telâşıyla umuda, Zemzeme koştunuz; ona kavuştunuz, ondan kana kana içtiniz. Birlik içinde yok olarak susuzluğunuzu gidermeye çalıştınız. Zemzem, Hz. Hacer validemizin susadığı yerde kevserdi. Onun mütevekkil kalbine akan bir ab-ı hayattı. Küçük İsmail’e, Hz. İsmail’e bir rahmet müjdesiydi. Babası Hz. İbrahim’in ayrılık ateşine ebedî bir serinlikti. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (SAS) dudağından âlemlere rahmet olarak taşan bir yağmurdu. Ve siz, bu suyu içtiniz. Varlığı-yokluğu, gurbeti-sılayı, kevseri-aşk ateşini, rahmeti-sonsuzluğu içtiniz. Ama sorumluluğu da içtiniz; insan olma sorumluluğunu, mümin olma sorumluluğunu içtiniz!

Şimdi yolumuz uzaklaşa uzaklaşa Kâbe’nin sahibine yakın olma adına Arafat’a düştü. Arafat’tan Müzdelife’ye ve oradan da Mina’ya doğru gerçekleşecek bir akışa hazırlanıyoruz. Ulvî bir çağlayandan aşağı doğru akmak üzere basamak basamak yükseleceğiz. Bugün arife. Kâbe’den uzaklaşıp onun sahibine yakın olma günü. Hz. İbrahim’in kalbini kanatan Kâbe’den kopma günü. Hem ayrılık ham de vuslat günü. Bir duruş, bin duruluş ve diriliş günü. Yaratıcıyla muarefe günü. Cebel-i Rahme’nin eteğinde Hz. Adem ve Hz. Havva’nın çocukları, Hz. İbrahim’in davetlisi olarak şimdi Arafat’tasınız, Arafat’tayız. Arafat marifettir, marifetullahtır, Allah’ı bilmektir. Arafat bir mahşerdir. Ölüm elbisesini giymiş, sorguya hazır bir vaziyette Yüce Yaratıcıya yönelmek için toplanmaktır.

Burada, Arafat’ta kendi kendinizi sorguluyorsunuz; hayata gelişin gayesini, bu hayatın sonunun ne olacağını, hatta giyim kuşama varana kadar değiştirerek, âdeta hayatın amacını yeniden sorgulama imkânı buluyorsunuz. Peygamber Efendimiz, “Dünyada her an yolcu gibi hareket et.” buyuruyor. Dünyada ebedî kalacakmış gibi değil, bir yolda olduğunu düşünerek hareket et.

Sevgili kardeşlerim!

Yarın akın akın Müzdelife’ye, Meş’ar-i Hareme gideceksiniz. “Lebbeyk Allahumme lebbeyk!” diyerek telbiye getireceksiniz. Yarın, beyaz güvercinler misali Meş’ar-ı Hareme doğru uçma zamanıdır. Arafat’ta gündüz kaldık, Meş’ar-ı Hareme yoluculuk gece ve karanlıkta olacak. Sınav hâlâ devam ediyor. Taşları Meş’ar-ı Harem toprağından bizzat kendi ellerinizle toplayacaksınız. Başkasından medet ummak boşuna! Taş toplarken elinizle yaptıklarınızı düşüneceksiniz. Hayatınız bir film şeridi gibi gözünüzün önünden geçecek. Gecenin karasında, kalplerin karasını aklamak için kendinizi unutup Rahmana yöneleceksiniz. Dua edecek, namaz kılacak, vakfe yapacaksınız. Günahlarınız ve pişmanlıklarınız için bir taraftan tövbe ederken, bir taraftan da onları defetmek, taşlamak üzere Mina’yı arzulayacaksınız. Gece boyu Müzdelife’de kalırken bakışlarınızı afaktan enfüse çevirmeniz gerekecek. Kulağınızda Peygamber Efendimizin Veda Hutbesinden şu sözler yankılanacak: Hepiniz Âdem’densiniz, Âdem ise topraktandır!

Mina’da Cemerat var, şeytan taşlama var. Mina zaten aşırı istek, arzu demektir. Günün ilk ışıklarının gecenizi ve gönlünüzü aydınlatmasıyla mahşerin kalabalığına karışma zamanı gelecek. Müzdelife’nin zahidi iken Mina’nın mücahidi olmaya çalışacaksınız. Yorgun bedenlere, çökmüş omuzlara, yaklaşan bayram sabahının muştusu imdat edecek. Göreceksiniz ki gece ay haccediyordu, gündüz ise güneş! Mina emniyet mekânı, sınavın sonucunu alacağınız mekândır. Sakın, o atmak için topladığınız taşları sadece taş sanmayınız. O taşlar, sizin bugüne kadar biriktirdiğiniz kusurlarınız, günahlarınız, kötülüklerinizdir. Şimdi o taşları atarken hem Şeytanı hem de kendi kötülüklerinizi taşlamış olacaksınız. Şeytanı ve kötülükleri uzaklaştırırken Rabbinize yakınlığı, kurbiyeti elde edeceksiniz. Bu kurbiyeti, kurbanla pekiştireceksiniz.

Mina bayram sabahıdır, kurtuluş günüdür. Gözleriniz, bedeniniz yorgun, ama kalbiniz dipdiridir. Nefsin kötülüklerinden, dünyanın gelip geçiciliğinden, esaret zincirlerinden kurtulmak için şeytanı taşladıktan sonra Kâbe’yi tavaf edecek, Safa ile Merve arasında sa’y edeceksiniz. Artık sizin için bu bir bayramdır. Bayram günü müminlerin diriliş günüdür. O gün hacı olduğunuz gündür. Bayrama kavuştuğunuz için kurban keseceksiniz. İhramdayken bir otu koparmak yasaktı, şimdi Allah’a bağlılığın gereği bir canlıyı kurban edeceksiniz. Kurban ettiğin deve, koyun, inek değil; heva ve hevesiniz, şehvetiniz, iradenizdir. Onun rızası için hepsini kurban etmelisiniz ki bayramı yüreğinizde, yakınlığı öz benliğinizde hissedebilesiniz. Çünkü bu bayram Kurban Bayramı, bu bayram yakınlık bayramı, bu bayram kurbiyet ânıdır. Önce taş atacaksınız, attıkça paklanacaksınız. Bu da bir sınavdır. Sonra bir baş kurban edeceksiniz, can sınavından geçeceksiniz. Daha sonra tıraş gelecek; sembolik olarak kendi varlığınızın bir parçasını da kurban edeceksiniz. Kurban Bayramı haccın anlamını yaşayanların bayramıdır, velev ki çok uzak coğrafyalarda olsalar bile. Sizler burada, bu yakınlaşmayı yaşayanlar, kazandığınız güzellikleri gittiğiniz yerlere taşıyacaksınız. Kendi mekânlarınızda manevî bir kan dolaşımına sebep olacak, tertemiz kanlar olacaksınız. Damarlarda dolaşan taptaze kan! Daha sonra kimi hacılara hicran yolu, kimilerine hacılara hasret yolu gözükecek. Kimi hacılara ise hicret yolu.

Değerli kardeşlerim!

İşte bütün bunları hac ibadetiyle yaşayacaksınız. Siz böyle bir yola çıkarak yolda olduğunuzu gösteriyorsunuz. Böylece hac, sizin için bir yeniden diriliş provası oluyor.

Şimdi haccı, bütün bu muhteşem sembollerle birlikte düşünelim. Evet, hac bir mahşerdir. Dünyada iken bir yere gidiyorsunuz, sembolik olarak kefeninizi giyiyorsunuz, Allah’ın huzuruna gidiyorsunuz, oradan mahşere çıkıyorsunuz, mahşerde bir sorgulamadan geçiyorsunuz! Sonra tekrar Allah’ın evine gidiyorsunuz, oradan da dünya hayatına, bu hayata geri dönüyorsunuz! Peygamber Efendimizin ifadesiyle annemizden doğmuş gibi; arınmış, temizlenmiş ve şuurlanmış olarak yeniden hayata dönüyorsunuz.

Unutmayalım ki hac, aynı zamanda ilâhî aşka bir yöneliştir. Âşıkın maşuka doğru hareket etmesi, sevenin sevgilisine doğru gitmesidir. Bizim kültürümüzde sufîler, Kâbe’yle ilgili Kur’an’da ve Hadiste geçen bütün sıfatları insanın kalbi için kullanmıştır. Beytullah demişlerdir, Kâbe’nin adı Beytullah’tır. Çünkü Allah’ın tecelli edeceği en güzel mekân insan-ı kâmilin kalbidir. Yahut Beytulharam demişlerdir. Bunu da insanın gönlü için kullanmışlardır. Çünkü sevgiliden başkasının oraya girmesi haramdır, demişlerdir. Biliyorsunuz cemaatle kılınan namazda imamlar, yönünü cemaate dönerler. Kıbleyi, Kâbe’yi arkalarına alırlar. Sufiler der ki zaten bunun böyle olması gerekir; imamların arkasına aldığı bir Kâbe’dir, yönünü döndüğü cemaatte kaç kişi varsa o kadar Kâbe’dir. Çünkü gönül Allah’ın evidir.

Bakınız bizim Yunus Emre’miz ne diyor:

Ak sakallı bir koca
Bilinmez hâli nice
Emek vermesin hacca
Bir gönül yıkar ise
Yunus Emre der hoca
Gerekse var bin hacca
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir

Bu, haccın anlamını geri plâna atmak değildir. Hac kelimesindeki asıl gayeyi, şuurlu kararı ifade etmektir.

Bir iki cümleyle de haccın sosyal boyutuna değinmek istiyorum.

Birincisi, hac insanları ahlâklı kılmak için bir eyleme tâbi tutmaktır. Yüce Mevlâmız, hacda şehvet yok, öfke yok, kötülük yok, haklı olsan dahi tartışma yok buyuruyor. Bunlar, İslâm’ın günlük hayatta da bizden istediği hasletlerdir. Bu manevî ortamda bunları uygulamaya koyarak bir alıştırma yapıyoruz. Yarın evinize, yurdunuza bu hasletleri kazanmış olarak dönmüş olacaksınız.

Biliyorsunuz vakfe haccın farzlarından biridir. Peygamber Efendimiz, “Elhaccu arefe” buyuruyor. Yani hac tanışma, bilişme ve muarefedir. Dünyadaki bütün Müslümanlar bir araya geliyorlar, tanışıyorlar, bilişiyorlar, evrensel bir kongre gerçekleştiriyorlar, birlikte hareket ediyorlar, aynı kelimeyi “Lebbeyk Allahumme lebbeyk!” terennüm ediyorlar, her biri tevhit nehrinin bir damlası oluyor.

Hac ibadeti diğer ibadetlere benzemez; bütün ibadetleri içinde toplar. O bir eğitimdir; tevhit eğitimidir, ahlâk eğitimidir, sosyal eğitimdir. Neyi niçin yaptığını bilmektir.

Yüce Rabbimize dua edelim. Bütün kardeşlerimize bizim gibi haccı nasip etsin. Yolumuzu, kalbimizi aydınlatsın. Bizi, terk ettiğimiz cahilliklerimize geri döndürmesin. Bütün dünya Müslümanlarına aydınlık gelecek nasip etsin. İnsanlık İslâm’la kurtuluşa ersin.

Rabbim haccımızı makbul eylesin, gayretimizi karşılıksız bırakmasın, günahlarımızı bağışlasın! Rabbimiz bize dünyada ve ahirette iyilik ver, bizi cehennem azabından koru, iyilerle birlikte cennete koy, hidayete erdikten sonra kalplerimizi saptırma; annemizi, babamızı ve bütün Müslümanları bağışla! Ülkemizi, cennet vatanımızı her türlü kötülükten koru. Milletimizin dirlik ve düzenini daim eyle. Velhamdu lillâhi rabbil âlemin...

Prof. Dr. Mehmet GÖRMEZ
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

Kutsal İklime Yolculuk

Niyet

“İnsanlar arasında haccı ilân et ki, gerek yaya olarak, gerekse uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler.” (Hac, 27)

Hac bir vuslattır, Hz. İbrahim (a.s.)’in zamanına, Allah Resulü’nün yaşadığı mekâna, sahabe-i kirâmın sevdasına…

Yüreğinde bu sevdayı taşıyanlarda her sene, ayrı bir heyecan belirir, vakit yaklaştığında…

Binler, yüz binler dökülür yollara ve vadilere; akan seller misali... rengarenk bir insan manzarası dolar o kutsal iklime… Nasıl dolmasın ki, gidilen yer ilk günden beri gözlenen ve her daim özlenen “Ufuk Nebi’yi” hatırlatmakta… O’nun hatırasını bugüne ve geleceğe taşımakta…

Dillerde ve gönüllerde daima O’nun ismi... Duvarlarda ise Kâbe ve Mescid-i Nebî resmi…

Yöneliş

Hac; dilleri, kültürleri, renkleri, ırkları, ülkeleri, sosyal ve ekonomik durumları farklı ancak hedefleri bir, duyguları ve gayeleri aynı milyonlarca Müslümanın ilâhî aşkla bir araya gelmesi, birlikte Allah’a yönelmesidir...

“Hac, yöneliş demektir. Allah’a ve O’nun gösterdiği hedeflere yürüyüştür. Hz. Adem’den itibaren kutlu peygamberlerin, Hz. İbrahim’in hatırasını benliğimizde yaşamaktır. İlâhî vahyin beşiğini, Hz. Peygamber’in tebliğini ve tevhit mücadelesini yakından tanımak, tarihle bütünleşmek, 1,5 milyarlık İslâm dünyasından bu topraklara davet edilen sınırlı sayıdaki temsilciden biri olmanın hazzını ve sorumluluğunu omuzlarımızda hissetmektir.”

Yakınlık heyecanı

Evet, Kâbe’ye yolculuk…

Kâbe... Müslümanların kıblesi… milyarlarca insanın görmek için, kavuşmak için, eteğine tutunup gözyaşı dökmek için, etrafında büyük bir aşkla dönmek için can attığı kutsal mekân…

Kâbe... Temellerini Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in birlikte yükselttiği yüce mabet…

Kâbe, Beytullah... Yani Allah’ın evi...

“Şüphesiz, insanlar için kurulan ilk ibadet evi Mekke’de, âlemlere rahmet ve hidayet kaynağı olarak kurulan Kâbe’dir.

Onda apaçık deliller, Makam-ı İbrahim vardır. Oraya kim girerse, güven içinde olur. Yolculuğuna gücü yetenlerin haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır.” (Âl-i İmran, 96-97)

Yol

Sevgili Peygamberimiz; hac ve umre ibadetine başlarken; “Allah’ım! Senin rızan için hac (ve umre) yapmak istiyorum, onu bana kolay kıl ve onu benden kabul buyur”, diye dua ederek, daha işin başında, bu ibadetin ifası konusunda Cenab-ı Hak’tan yardım, kolaylık ve muvaffakiyet dilemiştir. Şimdi kutsal iklime yolculuk başlamıştır. Dua zamanı…

“Allah’ım, bu yolculukta sahibimiz sensin; ailemizi, evlâdımızı, dost ve malımızı sana emanet ediyoruz, vekilimiz sensin. Bizi ve onları her türlü kötülüklerden koru. Yolculuğumuzda ve haccımızda bize kolaylık ver… Elimizle, dilimizle, bütün vücudumuz ve ruhumuzla senin rızana uygun şekilde gidip dönmeyi ve hayatımızın bundan sonraki safhalarında senin rızan dairesinde yaşamayı bize nasip eyle ya Rabbi!”

Varış ve tavaf

Kâbe’ye varmak da, kıbleye dönmek de, ben-merkezimizin yörüngesinden çıkıp, Rabbimizin rızası dairesinde bir tavafa girmeyi gerektir.

Tavaf, Hacerü’l-Esved’in hizasından başlayarak Kâbe’nin etrafında yedi defa dönmek…

Kâinatta her şey tavaf hâlinde… Ay dünyayı, dünya güneşi tavaf ediyor... Zerreden kürreye her şey dönüyor…

Kâbe’nin etrafında tavaf eden on binlerce Müslümanın oluşturduğu tablo, samanyolundaki milyarlarca yıldızın dönüşüne sanki eşlik ediyor. Tavaftaki manevî hazza erişebilmesi için insanın kendini tavafın akışına bırakması gerekiyor…

Sa’y

Sa’y, anne sevgisi ve şefkatinin en güzel örneğini veren Hz. Hacer validemizin hatırasının bir açıdan yâd edilmesi…

Hz. İbrahim Allah’ın emriyle Hz. Hacer ve henüz süt emmekte olan oğlu İsmail’i ıssız ve çorak bir vadiye bırakır. Çok geçmeden suyu ve yiyeceği tükenen Hz. Hacer, kızgın güneşin altında canla başla, telâşla, heyecanla koşar, Safa tepesine…

Çaresiz döner.. Tırmanır, birkaç yudum su bulabilmek umuduyla Merve tepesine…

Tam sa’y için gidip gelir, bu tepecikler arasında…

Sonunda döner biricik oğlu İsmail’in yanına…

Çaresiz ananın gözyaşları dökülür, Mekke’nin siyah taşlarına…

Nihayet Allah fışkırtır zemzemi, Kâbe’nin yanı başında...

Zemzem…Yaratanın büyük ikramı... bu suda Hz. İsmail’in feryadı, Hz. Hacer’in gayreti ve Allah Rasulü’nün duası var…

Arafat

“Hac Arafattır.” Arafat, bereketli bir zaman olan Arefe günü, Yüce Allah’ın af ve rahmetine nail olabilme günü...

Arafat, Allah Resûlü’nün, on dört asır önce yüz yirmi bini aşkın sahabeye hitap ettiği ve Veda Hutbesi’nin verildiği yer... Kıyamete kadar insanlığa ışık tutacak evrensel ilkeleri içeren temel insan hakları bildirgesinin seslendirildiği mekân…

Arafat, eşitlik ve kardeşlik günü...

Arafat, yalvarış ve yakarış günü...

Annemiz, babamız için, ailemiz ve çocuklarımız için, milletimiz ve bütün insanlık için dua günü...

Müzdelife

Arafat’ta gün boyu yaşadığımız muarefeye mukabil, gece boyu Müzdelife’de engin içe dönük bir şuurlanma, aydınlanma yaşıyoruz...

Mina

Mina, Hz. İbrahim ile oğlu İsmail’in, Allah’a olan teslimiyetlerinin test edildiğini bildiğimiz yer... Hz. İbrahim, biricik oğlunu Allah için kurban etmek; İsmail ise teslim olmak konusunda bir imtihandan geçmişler…

Hz. İbrahim, oğlu İsmail’i Allah yolunda kurban etmek üzere tutmuş Mina yolunu… Allah’a olan sadakatini ispatlamak üzere düşmüş yola… Bu esnada şeytan onu vazgeçirmek için çıkmış karşısına…

Hz. İbrahim, bugün taşlamanın yapıldığı yerlerde defalarca taşlamış şeytanı... Neticede baba-oğul ikisi de Allah’ın emrine teslim olmuş ve bu çetin imtihanı kazanmışlar...

Ve Mina... mal-mülk, makam-mevki, can-canan ve bütün fanî sevgilerin aşıldığı, Allah sevgisinin zirveye ulaştığı mekân...

Mina, bayram sabahıdır, maksada erişme günüdür.

Arafat’ta Rabbi ile tanışanların,
Müzdelife’de kendisi ile hesaplaşanların,
Mina’da eli ile ettiği şerleri şeytanın yüzüne savuranların, hatırına bayramdır bugün.

Ziyaret tavafı

Ziyaret tavafı haccın farzı…

Arafat’ta mahşeri yaşamış ve marifete erişmiş, Mina’da bütün varlığımızla Allah’ın yolunda olduğumuzu göstermiş olarak, hayatımızın geri kalan kısmında da sürekli bu halde olacağımızı bütün içtenliğimizle tekrar tekrar ifade etme zamanı…

Dillerimizde ve gönüllerimizde Rabbimizin bizden istediği görevi başarıyla yerine getirmenin sevinci, şükrü ve bunun Allah katında “makbul bir hac” olması dua ve niyazı var.

Veda tavafı

Veda tavafı, vedalaşma tavafı… Son bir kez daha doya doya ve duya duya tavaf…

Medine

Asırlar önce Medineliler tarafından tarifi imkânsız bir coşku ile karşılanmıştır günlerce beklenen hicret yolcusu…

O’nu önceden tanıyanlarda zirveleşen bir coşku, ilk defa görenlerde ise garip bir heyecan vardır.
Hicret yurdu… Yesrib iken, Allah Rasûlü’nün hicret etmesiyle Allah’ın nuruyla aydınlanan şehir mânâsına Medine-i-Münevvere olmuş…

Medine, bizler için bir özlemdir. Ona duyulan özlemin ardında;

Peygamberimize duyulan hasret vardır.
O’nun getirdiği değerlere duyulan saygı vardır…

Fakirlerin, kimsesizlerin hiçbir zaman geri çevrilmediği makama; cömertlik kapısına duyulan sevgi ve ilgi vardır...

İnsana verilen değere, kardeşliğe, dostluğa ve yitirdiğimiz değerlere duyulan özlem vardır.

Dünya gözü ile kendisini göremeyenleri teselli için şu sözleri zihinlerimizde yankılanıyor…

“Beni vefatımdan sonra ziyaret eden sağlığımda ziyaret etmiş gibidir.”

Medine, tarihe tanıklık etmiş nice şahitlerle doludur… Her karış toprağında Allah Resûlü ve onun ashabının izi vardır.

Burası, İslâm nurunun insanlığa ulaştırılması yolunda gösterilen fedakârlığın ve gayretin en güzel örneğini vermiş binlerce sahabenin mübarek beldesidir.

Ravza-i Mutahhara

Peygamber efendimizin kabri ile minberi arasında kalan kısım… Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem namazlarını burada kılmış ve şöyle buyurmuştur. "Evimle minberim arası, cennet bahçelerinden bir bahçedir."

Dönüş
Yüce Allah’ın verdiği en büyük nimetlerden biri olan zaman, su gibi akar. Hele bu, “sayılı günler” olursa… Daha o mübarek mekânlara alışayım, doyasıya yaşayayım derken, hac görevlerinin tamamlanmasıyla bir de insan bakar ki, ayrılık vakti gelivermiş...

“Kavuşmak güzel de, bir de ayrılık olmasa!” diye hüzünlenir insan. Aslında fâni olan insanın geçici ömrü de böyle değil mi?

Hayatımız da nihayet sayılı günlerden ibaret değil mi?

Keşke geçirdiğimiz zamanlar, hep bu iklimde geçirilen günler kadar bereketli ve feyizli olsa...

Artık geriye dönüş hazırlıkları başlamıştır…

Artık kutsal iklimden ayrılma zamanı… henüz Kâbe’ye ve Ravza’ya doyamadan, belki de bir daha kavuşamamak üzere ayrılık...

Bir daha Kâbe’ye yüz sürmenin aşkı…Kâinatın efendisine selâm verme iştiyakı ile…

“Allah katında makbul haccın karşılığı, ancak cennettir.” (Buhari, Umre, 1; Müslim, Hac, 437)

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Ocak 2005 sayısında yayınlanmıştır.

Dr.Ömer MENEKŞE
Derleme ve Yayın Şubesi Müdürü