08 Temmuz 2009 Çarşamba

Dünya Geleneksel Dini Liderler 3. Kongresi

Dini Liderlerin Hoşgörü, Karşılıklı Saygı ve İşbirliğine Dayanan Dünyanın Kurulmasındaki Rolü (Dünya Geleneksel Dini Liderler 3. Kongresi, 01/07/2009, Astana/KAZAKİSTAN)


Tarih: 06.07.2009

1. Dinler ve Temel Özellikleri:

Din, evrensel bir gerçeklik teziyle gelir ve insanın varoluşunun nihaî anlamını ve hayata bütüncül ve kapsamlı bir şekilde bakabilmeyi öğretir. Başlangıçta dinin bireylere kazandırdığı hayat felsefesi ve tarzı, ileriki aşamalarda giderek toplumsal bir kültüre ve kimliğe dönüşür. Kültürel yapının temel bileşenleri arasında yer alan dinî motifler de sembol davranışlar üreterek, bireysel ve toplumsal düzeyde açığa çıkarlar.

Din kurumunun tarih boyunca en önemli toplumsal belirleyici olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Din, öncelikli olarak bireyin iç dünyasında doğrudan doğruya yaşanan bir tecrübe olsa da, toplumsal hayatın penceresinden baktığımızda onun insanın tutum ve davranışlarını, insanlar ve toplumlar arası ilişkileri, fert ve toplum hayatını derinden etkilediğini ve belirlediğini açıkça görürüz. Ayrıca din, tarih boyu neredeyse tüm toplumlar için ortak bir refleks ve güç olmuştur.

Bu gerçek çağdaş dünya için de geçerliliğini korumaktadır. Dinin etkisi ve gücü bugün de çok fonksiyonel bir şekilde devam etmektedir. Bugün, insan potansiyelini geliştirme adına ortaya çıkan psikoterapi yöntemlerinden, ekolojik sorunlara varıncaya kadar pek çok noktada, dinin katkısına, daha açıkçası “kutsal”a ihtiyaç duyulmaktadır.
Başta İslâm olmak üzere dinler, aralarındaki farklılıklara rağmen insanlığın kurtuluş ve mutluluğunu amaç edinirler. Bu bağlamda özellikle semavi dinlerin temel mesajlarında barış, esenlik ve insanların birbirlerine saygılı olmaları gibi hususlar önemli bir yer tutar. Esasen dinler, hem iç hem de dış barışı tesis eden en kadim olgulardır. Bu imkanı iyi kullanamazsak insanoğlunun dünyevî çıkarlar için birbirini yok etmesini, insanın bir diğer insanın kurdu olmasını önleyemeyiz.



2. Diyalog Zorunluluğu ve Keyfiyeti:

İslam, sadece kendi içindeki inanç ve uygulama farklarını değil, kendi dışındaki farklı hakikat iddialarını da fiili bir gerçeklik olarak görüp onlarla bir ortak payda üzerinde buluşma, bilgi ve anlama düzeyinde diyalog kurma iradesini her zaman ortaya koymuştur.

Hepimizin bildiği gibi Kur’an, farklılıkların doğallığını kabul eder ve hatta dillerin ve renklerin farklı olmasının Allah’ın varlığının delillerinden olduğunu ifade eder:


“O’nun kanıtlarından biri de, gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır.”

(Rum 30/22) Ayrıca Kur’an’da :

“Rabbin dileseydi insanları elbette tek bir ümmet yapardı.” (Hûd, 11/118) buyurularak insanların farklılıklarının ilahi hikmetin ve sınavın bir parçası olduğu vurgulanmaktadır. Hucûrât suresinin 13. ayeti de bize bu konuda çok önemli bir ölçüt getirmektedir:

“Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir.” (Hucûrât, 49/13). Ayet, farklı yaratılmanın ‘kimlik edinme ve bu kimlikle tanınma, tanışma’ fonksiyon ve hikmetini onaylarken; farklı sosyal ve etnik gruplara mensup olmanın üstünlük vesilesi olarak kullanılmasını reddeder.

Diğer taraftan Kur’an’da sık sık kullanılan ehl-i kitap kavramı Müslümanlara, Yahudiler ve Hristiyanlarla aynı dinî gelenekten geldiklerini, dolayısıyla tevhit inancı, ahiret inancı ve salih amel vurgusu başta olmak üzere birçok ortak buluşma noktalarının olduğunu hatırlatır ve aralarında diyaloglarını geliştirmeleri çağrısında bulunur.



3. Günümüz Dünyası ve Başlıca Problemler:

Günümüzde adına küreselleşme denilen ve hepimizin hayatını kökünden sarsan bir dönüşümün sancılarının çekildiği ve ağır faturaların ödendiği bir dönemden geçmekteyiz. Eğitim, sağlık, güvenlik, beslenme, açlık, sefalet ve çevre sorunları, terör ve şiddet, ideolojik ve çıkar amaçlı savaşlar, sömürüye bağlı geri kalmışlık ve haksızlıklar bu sancıların sadece birkaçıdır.

Çağımız insanı, günümüzde kendini içten ve dıştan kuşatan kısa vadeli emellerin baskısından kurtarıp hem iç dünyasında hem de yakın ve uzak çevresinde kalıcı bir barış ve huzuru yakalamada hayli zorlanmaktadır. Fert ve toplumların hayat çizgisi bir defa aklın, bilginin, düşünce ve sağduyunun kontrolünden çıktı mı, din o açık davetini ve uyarısını sürdürse de, artık sevginin yerini korku ve düşmanlık, barışın yerini kavga, fedakarlığın yerini bencillik, adaletin yerini haksızlık almaya başlar.



4. Din Mensuplarının Yapabilecekleri:

Dini, etnik ve kültürel farklılıkları öne çıkaran ve bunu ayrışma sebebi olarak algılamaya başlayan dünyada, farklı teolojik sistem ve yaklaşımlara sahip olan dinlerin, sağlıklı bir diyalog ortamı içerisinde insanlığın barış ve huzurunu sağlama yolunda ortak çaba sarf etmekle sorumlu oldukları son dönemlerde daha da fark edilmiştir.

Tarihten günümüze dinî inanç ve farklılıkların zaman zaman çatışma konusu yapıldığı, insanlar arasındaki çekişme, kavga ve nefrete malzeme olarak kullanıldığı da bilinen bir gerçektir. Dinî inanç ve farklılıkların çatışma konusu yapılması; dinî değerlerin ayrılık ve gerilim malzemesi hâline getirilmesi sadece dinin kendisini yıpratmakla kalmaz, bireylerin ve toplumların huzuru için de ciddî bir tehlike oluşturur.

Farklı din ve inanç mensupları, birbirlerinin dinlerini onaylamaya ve yargılamaya gerek duymaksızın, bir araya gelerek konuşabilmeli ve insanlığın karşı karşıya olduğu sorunların çözümünde ortaklaşa gayret gösterebilmelidir. Ayrıca hiç kimse bu ortak çabayı ve iletişim zeminini kendi dinine taraftar bulmak veya kendi din mensuplarının önünü açmak için bir araç olarak da kullanmamalıdır.

Farklı din ve kültürlerarası diyalogun öncelikli konusu, farklı inançların hangisinin hak, hangisinin doğru olduğunu tartışmaktan ziyade, önce birbirlerini dinleme ve anlama, sonra da dünyanın ortak sorunlarını çözebilmede farklı din mensuplarının el birliği etmesi olmalıdır. Dolayısıyla dinler arası diyalogda, farklı din mensupları arasında iletişim, karşılıklı görüşme, konuşma zeminini öne çıkarmamız gerekir.

Dinler ve kültürler arası diyalog olgusunun, son yıllarda bütün dünyada yükselen bir değer olması sevindirici bir husustur. Bu durum, tarihten gelen her türlü ayrılık ve çatışma noktalarını izale etmede yardımcı olacağı gibi çağımızda insanlığın yoksulluk, ekolojik kirlilik, uyuşturucu madde bağımlılığı, terör gibi ortak sorunlarının çözümüne de katkıda bulunacaktır. Artık insanlık, tarihte kalması gereken, ama yapay bir biçimde gündeme taşınmak istenen çatışma kültürlerine iltifat etmemektedir. Öte taraftan dinleri yeni bir anlayışla ilgi alanına çeken insanlık, dinlerin özündeki barış ve diyalog davetine ne denli ihtiyaç duyduğunu son iki yüzyıllık tecrübelerden sonra ve günümüzde karşılaştığımız küresel ölçekli sorunlar nedeniyle daha iyi kavramış bulunmaktadır.

Binaenaleyh insanlığın geldiği bu noktada dinler arası diyaloğun çok ayrı bir yeri vardır. Ancak bu olgunun hiçbir şekilde amacı dışında kullanılmaması ve siyasal, stratejik amaçlar, uluslar arası politik çıkarlar uğruna istismar edilmemesi gerekir. Şayet bu olgu, yanlış anlamalara meydan verecek şekilde istismar edilir ve amacı dışına çıkılırsa sadece dinler ve kültürler arası diyalogu sekteye uğratmakla kalmaz, kültürlerin ve dinlerin kendi içindeki farklılıklara karşı hoşgörü ortamını da büyük ölçüde zedeler. Dinler ve kültürler arası diyalog, uluslar arası yayılma politikalarının bir parçası olarak kullanılırsa küreselleşen dünyamızda uyuyan birçok dev sorunu uyandırmış oluruz. Bu konuda bütün dinlerin temsilcilerinin fevkalade dikkatli olmaları gerekmektedir.



5. Dini Liderlerin Sorumlulukları:

Günümüzde insanlığın karşı karşıya kaldığı ana sorunların hiçbiri dinlerden kaynaklanıyor değildir. Aksine ilâhî dinler bu sorunların çözümüne katkı sağlayacak güçlü mesajlara sahiptir. Dini kimliklerin sosyal bir olgu olarak ayrıştırıcı özelliklerini değil, bunların tanımlayıcı ve ilâhî hakikatlerin birleştirici özelliğini esas alarak bu sorunlarla mücadele etmeliyiz. Bu sorunların şiddete, baskıya, kalıcı kin ve nefrete dönüşmesini birlikte engellemeliyiz. Biz dini liderler, din bilginleri ve dini kurumlar, uluslararası siyasetin gerilimlerine alet olmayı reddederek bu sosyal sorunların çözümüne katkı sağlamak zorundayız. Esasen, dünyanın büyük sorunlarının dinsel farklılıktan veya dini düşüncenin kendisinden kaynaklanmadığı, fakat dinlerin politik çekişmelerin meşruiyet aracısına dönüştürülmesiyle bu sorunların daha karmaşık ve içinden çıkılmaz hale geldiği apaçık ortadadır.

Tarih boyunca ilâhî hitabın sürekli vurguladığı “Adem’in çocukları olduğumuz” gerçeği ve buna dayalı kardeşlik ve sevgi ideali karşısındaki en büyük engel, ilâhî hikmet gereği, varoluşunu muhtelif ırk, din, dil, kültür ve siyasi düşüncelere mensubiyetle gerçekleştiren insanların, bu durumu bir zenginlik olarak görmek yerine, çatışma ve güvensizlik zeminine dönüştürme girişim ve eğilimleri olagelmiştir. Burada inananları gerçeğe ve iyiye yönlendirme ve onlara rehberlik etme mevkiinde bulunan biz din bilginlerine ve temsilcilerine çok hassas bir görev düşmektedir. Bu görev, yalnızca temsil ettiğimiz ve mensubu olmakla onur duyduğumuz dini gelenekleri diri tutmayı değil -belki de daha önemlisi- tüm bu dini, etnik ve kültürel farklılığın ilâhî sevgi, rahmet ve hikmetin bir tecellisi olduğu ve Yüce Yaratan tarafından insanoğlunun bilgiye ve hür iradeye dayalı seçimine özel değer atfadildiği hakikatine uygun hareket etmeyi de gerektirmektedir. Samimi kanaatimiz odur ki böyle bir anlayış ve bunun gereklerine bağlılık, insanlığın barış içinde yaşamasının da en büyük teminatıdır.

Dini liderler bir araya geldiklerinde, inançlarını üstün gösterme gayretine girmeden ve dinlerin teolojisini tartışmak için vakit kaybetmeden insanlığın ortak sorunlarına çözüm arama yolunda çaba sarf etmelidir.

Hepimiz açıkça görüyoruz ki, günümüz dünyasının kaotik ortamından bunalmış insanı, manevi ve ahlaki değerlerin huzur dolu iklimine, aşkın bir varlığın adalet ve merhametine daha derinden ihtiyaç duymaktadır. Dini liderlerin buluşması ve insanlığın ortak değerlerine vurgu yapması, siyasetçiler, düşünürler ve sorumlu herkesin barıştan, sevgi ve saygıdan yana tavır koymaları böyle bir ortamda çok daha anlamlı ve işlevsel olmaktadır. Maddeci düşüncenin, aşırı dünyevileşmenin ve popüler kültürün bütün kalıcı değerleri aşındıran etkilerinin bunalttığı günümüz insanına, çarenin dini gelenekler içinde güçlü bir şekilde yer aldığını göstermek, aslında hepimizin ortak görevidir. Bütün peygamberlerin ortak çağrısı da bu olmuştur. Hz. İbrahim’in Nemrut’un ateşine giderken ve ilahi emre itaatle evladını kurban sunarken gösterdiği sarsılmaz imanıyla ortaya koyduğu Allah’a bağlılık, Hz. İsa’nın “bir yanağına vurana diğer yanağını çevir” diyerek, dünyanın ruhsuzlaştırılmış kurallarla değil sevgiyle de beslenmesi gerektiğini gösterdiği bireysel olgunluk, Hz. Muhammed’in “komşusu açken tok yatan bizden değildir” diyerek aşıladığı sosyal sorumluluk bilinci hep bu çağrının özünü teşkil etmiştir. Kutsal metinler de bencillik ve ihtirasların kaynaklık ettiği yeryüzündeki bozgunculuğun, Allah’a gönülden iman, bireysel olgunluk ve sosyal sorumluluk bilinciyle aşılacağını sürekli vurgulamaktadır. İnanıyorum ki, farklı din, inanç ve kültür mensupları arasında kurulacak sağlıklı iletişim, böyle bir bilincin insanlığa maledilerek ortak payda kılınması ve evrensel mahsullerinin devşirilmesi için fevkalade önemli bir adım olacaktır.

Adaletsizlik, haksız paylaşım, aşırı tüketim ve bencilliğin yaygınlaştığı dünyamızda sayısız güncel sorunların çözümü ve mağdurlar için hakkaniyetin sağlanması adına dini şahsiyetlerin oldukça erdemli bir yükümlülüğe sahip olduğu ortadadır. İnsanlar dinleri her türlü politika ve ideolojinin üzerinde ve sığınılacak en son ada olarak görmektedir. Bu son adayı temsil eden dini şahsiyetlerin bu bilinç ve sorumluluk içinde, insanlığın hayır ve kurtuluşuna yönelik her türlü çabayı sarf etmeleri, modern toplumu kasıp kavuran manevi ve ahlaki yozlaşmanın önünde birlikte set olmaları evrensel bir sorumluluk ve gelecek adına bir beklentidir.

Bütün dini temsilcilerin ve din mensuplarının böyle bir anlayış ve sorumluluk içinde hareket etmesi, farklı kimlikler arasında önyargısız iletişim ve karşılıklı anlayış kapısını açık tutması, inanıyorum ki, insanlar arasındaki şiddet ve çatışma ortamının yerini karşılıklı sevgi ve saygıya dayalı işbirliğine terk etmesine yol açacak, dünyanın daha güvenli, huzurlu ve yaşanılır olmasını sağlayacaktır.

Prof. Dr. Ali BARDAKOĞLU
Diyanet İşleri Başkanı

0 yorum: