18 Temmuz 2009 Cumartesi

Miraç Kandili Mesajı

Tarih: 18.07.2009

19 Temmuz 2009 Pazar gününü Pazartesine bağlayan gece, mukaddes bir yolculuğun ve manevi bir yükselişin ifadesi olan Miraç Kandilini idrak edeceğiz.

Pek çok ilahi hikmet, sır ve bereketi içinde barındıran İsra ve Miraç, Yüce Allah’ın sonsuz kudretinin eserlerini temaşa etmesi için Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed Mustafa’ya (sav) yaptırılan hikmet yüklü bir yolculuğu, yükselişi ve huzura kabul edilişi ifade etmektedir. Nitekim İsra suresinin ilk ayetinde bu kutlu yolculuğun ilk aşaması şöyle dile getirilmektedir: “Kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz o, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”

İlahi kudretin bir tezahürü olduğu kadar, Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (sav) mazhar olduğu ilahi bir lütuf da olan İsra ve Miraç mucizesi, aslında belirli aşamaları kat eden insanın, Yüce Yaratan’ın destek ve lütfu dahilinde, akıl ve idrake sığmayacak derecede nice mesafelere ulaşabileceğini de göstermektedir. Miraç hadisesi bizlere, ilahi rahmet ve huzura erişmenin, öncelikle gönül ve ruh temizliğinden, ahlaki erdemlere yükselişten geçtiğini de haber verir. Gerçek anlamda gönül ve ruh temizliğinin yolu da Yüce Allah’a bağlılık ve boyun eğmekten geçer.

Peygamber Efendimize has bir mazhariyet ve tecrübe olan Mirac’ın mü’minlere yansıyan bir bereketi olarak, İslam’ın temel ibadetlerinden biri olan namaz, Sevgili Peygamberimizin (sav) ifadesiyle “Müminlerin miracı” kılınmış, her bir mü’mine namazla Yüce Rabbinin huzuruna çıkış ve oraya kabul ediliş imtiyazı tanınmıştır. Dolayısıyla namaz, dost doğru ve bilinçli bir biçimde kılındığında iç dünyamızdaki manevi yükselişi ve arınmamızı sağlayacak ve böylece bizi kötülüklerden alıkoyacaktır. Nitekim “Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkor. Allah’ı sürekli hatırda tutmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı biliyor.” (Ankebut, 29/45) ayeti bu hususu açıkça vurgulamaktadır. Gerçekten, sadece bedeni ile değil özüyle, sözüyle, gönlüyle ve duygularıyla Allah’a yönelen ve O’nun huzurunda olduğu bilinciyle hareket eden insan, Rabbi ile baş başa kalmanın mutluluğunu yakalayacak ve bu bilinçle hayatına farklı bir anlam yükleyecek, bireysel ve toplumsal ilişkilerinde her zaman Allah’ın huzurunda ve gözetiminde olduğu inancıyla daha dikkatli, titiz ve sorumlu bir tavır sergileyecektir.

Maddi ve dünyevi kalkınmayı hedefleyen ve bu yönde de önemli mesafeler kat eden günümüz insanının, maneviyat ve ahlak alanında aynı ölçüde başarılı olduğunu söyleyemiyoruz. Bunun temelinde de dünyaya boğulurcasına dalıp ilahi çağrıya gönlümüzü ve zihnimizi yeterince açmayışımız yatmaktadır. İşlenen her bir günah ve masiyetin, bencillik, çıkarcılık, kin, düşmanlık, başkalarının hak ve hukukuna saygısızlık gibi olumsuzlukların, bizim manevi ve ahlaki yükselişimizin önündeki en büyük engel olduğu asla unutulmamalıdır.

Manevi duygularımızı canlandıran, iç dünyamıza doğru bir yolculuk yaparak kendimizi sorgulamamızı sağlayan kutsal gün ve geceler, bizlere, bireysel ve toplumsal olarak iman, ibadet ve ahlak bakımından kendimizi yenileme, geleceğimizi Allah’ın rızası doğrultusunda planlama ve ümitlerimizi tazeleme fırsatları sunar. Bu fırsatları ganimet bilerek, günahlarımızdan temizlenmek için Rabbimize tövbe etmeli, rızasına uygun yaşayabilmek için O’ndan yardım istemeliyiz. Unutmayalım ki, içtenlikle yapılan dua ve tövbe, kendimizi bulma ve bilmenin, bir başka deyişle bize “şah damarımızdan daha yakın olan” Yüce Yaratıcı’nın huzuruna kabulün en güzel yollarından biridir.

Bu duygu ve düşüncelerle vatandaşlarımızın, soydaş ve dindaşlarımızın Miraç Kandilini tebrik ediyor, bu mübarek gecede Yüce Allah’a açılan ellerin ve yapılan dua ve yakarışların, İslam aleminin birlik, dirlik ve beraberliğine, toplumsal birlikteliğimizin güçlenmesine, insanlığın barış, huzur ve saadetine vesile olmasını, başta yakın çevremiz olmak üzere bütün dünyada hepimizin gözü önünde cereyan eden hak ihlallerinin, şiddet ve acımasızlığın, acı ve gözyaşının dinmesini Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyorum.

Prof. Dr. Ali BARDAKOĞLU
Diyanet İşleri Başkanı

17 Temmuz 2009 Cuma

Kur'an ile Hayata Dönmek

Tarih: 16.07.2009

İslam, insanı ‘ölüm’e değil, ‘hayat’a davet ederken, bir taraftan “bu hayatın hangimizin amel ve davranışlarının daha güzel olduğunun açığa çıkması için kurgulanmış olan” (Bkz. Mülk, 2) bir zaman dilimi olduğunu kabul etmekte, diğer taraftan ölümle kayıtlanmış bu hayatı sonsuz bir hayat düşüncesine bağlayarak insan ruhunu, arzuladığı ebedilik fikrine alıştırmaktadır. Bu doğrultuda “Ey iman edenler! Allah ve Rasulü sizleri, size hayat verecek olan şeylere çağırdığında onların bu çağrısına karşılık verin ve Allah’ın (her an) kişi ile kalbi arasına girdiğini ve (bir gün) onun huzurunda toplanacağınızı bilin.” (Enfâl, 24) ayeti, ölümün ve yalnızlığın karanlığından çekip aldığı insanı, döngüsünü Allah’a ricat üzerine kurmuş olan bir hayat fikrine yöneltmektedir.

Bu anlayış, insan hayatını izafi ve uhrevi zamanın ahenginden doğan sermedî bir bütünlük içinde ele almaktadır. Buna bağlı olarak Kur’an, hayatı izafi ve maddi ilerleme kalıplarının çok ötesinde Allah’a dönüş fikri ile derinlemesine kuşatmakta, tarihi yazının icadına veya herhangi bir dünyevi tarih dönemecine hasretmeden, ilk insanın yaratılması çerçevesinde, metafizik boyutta cereyan eden olaylardan başlatmaktadır. Dolayısıyla raksını sonsuzluğa ayarlamış olan zaman sarkacının, göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir zaman olan kıyametin kopuşu (Bkz. Nahl, 77) ile hareketini sonlandırdığı söylenemez. Bilakis zaman, bu sıfırlanma noktasından sonra da uhrevi hayatın ebedi akışı içinde devinimini sürdürecektir. Kendilerine böylesi geniş bir zaman algısı bahşedilmiş olan Müslümanların, sağlıklı bir tarih bilinci oluşturamamış olmaları ve dünyada meydana gelen her türlü bilimsel, teknolojik, ekonomik ve sosyal yenilik karşısında, sıkça bu zamana ait olmadıkları vehmine kapılarak, “zamanın her geçen gün kötüye gittiği” düşüncesini terennüm ediyor olmaları tahlile muhtaç bir konudur.

Acaba, kıyametin ve kıyamete yakın yaşanacağı söylenen birtakım kötü olayların dehşetine kapılarak, ahiret hayatının enginliği, sonsuz güzellikteki cennet nimetleri ve Rabbin cemaliyle örülü baki bir hayatı, -tıpkı mahviyetin anahtarı olan inbisat duygusunu korku ve ümit girdabına kaptırmış olmamız gibi-, korku, dehşet ve hayal kırıklıklarıyla perdeledik mi?

Acaba, diyalektik felsefenin “tekâmülün, ancak zamanın ilerleyişine bağlı olduğu” tezini tahrif etmek suretiyle, “fesadın ancak zamanın ilerleyişine bağlı olduğu” kurgusu üzerine inşa ettiğimiz ve aslında Kur’an ile uyuşmayan bu çizgisel tarih anlayışıyla, her geçen günün kara yazgımızın dayattığı felaketlere bizi nasıl sürüklediğini eli kolu bağlı seyredişimiz bundan mı? Hayata karşı karamsarlığımızdan kaynaklanan makûs talihimizin bizi götürdüğü kaçınılmaz son karşısında hep böyle gözyaşı dökmekle mi yetineceğiz?

Karabasan gibi üzerimize çöken endişelerimizi, İslam’ın saf suretine dönülmesi söylemi ile bir terkibe dönüştürmeye çalışanlarımız, -ilerlemenin göreceli yanı bir tarafa- geri kalmışlığı, insaf ve izan damarını çatlatırcasına, bazen sırf demagojik bir tortu olarak gözümüze ilişen geleneğe yakıştıranlarımız çoktur. Daha gözü kara olanlarımızdan bunu İslam’ın iç dinamiğine bağlayanlar ve nihayet bitip tükenmek bilmeyen komplo teorileriyle hayal gücünü zorlayanları saymıyoruz bile… Bütün bunlar bu konuda sadece gözyaşı dökmekle yetinmediğimizin bir ifadesi olsa da, yine de tablo çoğu defa kültürel bir patinaj görüntüsünün pek ötesine gitmemektedir.

Bereket versin, İslam retoriğinin, daima apriori değeri taşıyan bazı temel ilkelere sahip olduğunu, bu retoriğin referans çerçevesini vahye dayalı bilginin oluşturduğunu ve vahyi yorumlamak için bir usulün (metodoloji) gerekli olduğunu pek az kişi reddetmektedir. Üstelik bu sağlam doku, yeni olanın, İslam’da dinî otorite ve ruhban sınıfının kucağına itilme ihtimalini ortadan kaldıran “İslam’da ruhbanlık yoktur” ilkesini düşüncelerimizin harcına katmaktadır. Batı’daki, kilise-otorite, kilise-özel hayat çekişmelerinden çok farklı şekilde, vahyin aydınlığında, bireyi her türlü güdüm ve düşünce ipoteğinden kurtaran bir mahiyet arz eden İslam düşüncesi, bize yeni olan karşısında serbestlik duygusu vermektedir. İslam tarihinde yer yer görülen farklı güdüm unsurlarının varlığının ise dinin yapısal örgütlenmesinden çok, politik şartların ve kültürün şekillendirdiği bir şey olduğunu kolayca fark edebilmekteyiz.

Yenilenme o kadar kaçınılmazdır ki, “kültürün kendisinden daha fazlasını ve daha eksiğini ifade etmeyen çevre, sürekli yeniden üretilmek, korunmak ve işletilmek istemektedir. Bu en genel anlamda yeni bir yaşam standardı kavramıyla nitelenebilecek ve topluluğun kültür düzeyine, çevresine ve grubun yeteneğine bağlı olan bir şey üretmek anlamına gelir.” (Bronislaw Malinowski, Bilimsel Bir Kültür Teorisi, İst., 1992, s. 66)

Dünyada her alanda hızlı bir şekilde değişimin yaşanması, gelenek ve yenilik ekseninde farklı konumlar edinmiş olan bütün söylemlerin hiç tereddütsüz kabul ettiği bir şeydir. Fakat söz konusu değişimin tahlili noktasında moderniteye karşı, sözünü ettiğimiz tarih anlayışından kaynaklanan farklı duruşlarımız olmaktadır. Bazılarımız, Batı’nın paradigmatik ve maddi alandaki ilerlemesinin, İslamî düşüncenin yeniden ele alınmasını zorunlu hâle getirmediğini ve reform, ıslah, tecdid, bid’at gibi bir yığın kelime karmaşasının arasında yenilenme fikrinin, gayrı makul olduğu kadar, hoş olmayan bir tarafı da olduğunu söylemektedir. Bazılarımız ise Batı ve Doğu arasındaki gelişmişlik açığının sadece Batı medeniyetinin maddi taraflarının İslam dünyasına aktarılmasıyla ortadan kalkmayacağını ve bunun teknik, idari, hukuki vs. müdahalelerle kapatılacak bir boşluk olmanın çok ötesinde epistemolojik ve etik bir sorun olduğunu söylemektedirler. Bu bağlamda “Batı’nın maddeten gelişmişliğine rağmen, Doğu’nun manevi olarak ileri olduğunu söylemek ‘koca bir yalandır.’ İslam toplumlarının ana sorunu, sadece maddi az gelişmişlik değil, daha çok ahlaki azgelişmişliktir.” (Fazlurrahman, Islamic Modernism, IJMES, c.I, s. 327-330; nakleden: Adil Çiftçi, Fazlurrahman ile İslam’ı Yeniden Düşünmek, Ankara, 2000, s. 95) diyenler de vardır.

Bu noktada Batı medeniyetindeki din eksenli yenilenme hareketlerinin kilise ile ortaya çıkan sosyal bir mücadele sonucu olduğu gerçeği karşısında, ruhban sınıfına sahip olmayan İslam düşüncesinin, antropolojik bir montajla kendisine adapte edilmek istenen üstünkörü yaklaşım ve fikirlerle zaman zaman doku uyuşmazlığı yaşadığı da bir gerçektir. Bu çerçevede İslam medeniyetinde Luther-vari şekilde Protestan düşüncelerle farklı yorum enstrümanlarının geliştirilmesinin yapısal olarak zor olduğu aşikârdır.

Her şeyin hızla değişmesi, zihin dünyamızdaki karışıklıkla buluştuğunda ortaya kimlik buhranı adında başka bir problem çıkmaktadır. Söz konusu kimlik buhranından sıyrılmak için İslam’ın erken döneminin idealize edilerek, zamanın adeta dondurulmasından, İslami bir antropoloji kurmak gibi modern bilgiyi İslamileştirme çabalarına kadar uzanan farklı yaklaşımlar ortaya konulmaktadır. Bütün bu yaklaşımlar, kültür, bilgi ve nas (vahiy) olarak bilinen sacayağında aldıkları farklı pozisyonlara göre, farklılaşmaktadırlar. Batı dünyasında fiilî gelişmenin modern bilgi ve kültüre dayalı olduğu dikkate alınırsa duruşlar ne olursa olsun İslam düşüncesinin karakteristik yanını belirleyen şeyin vahiy ve bilgi olduğu söylenebilir.

Bir nazariyeye göre, dinî bilgi ile dinî olmayan bilgi arasında sürekli şekilde diyalektik bir alış veriş yaşanmaktadır. Dinî olmayan bilgide meydana gelen her türlü daralma ve genişleme bizatihi dinî anlayışımızın daralma ve genişlemeye maruz kalması anlamına gelmektedir. (Muhammed Rıza, el-Fikru’l-İslamî, Beyrut, 2000, s 303) Gerçek bilimsel duruş hiçbir zaman dine karşıt ya da alternatif bir şey olamaz. “Çünkü bilimsel duruş, olayların nedeni sorusunu bırakıp nasılını anlamaya çalışmaktadır. Bilim insan yaşamının anlamını bilim adına açıkladığını iddia ettiği andan itibaren bilimsel duruşun dışına taşar ve bilimciliğin içinde gölgelenir. (Alain Supiot, Homo Juridicus: Hukukun Antropolojik İşlevi Üzerine Bir Deneme, Ankara, 2008, s. 32)

Dünyanın bazı bölgelerindeki oluşumlar yukarıdaki nazariyenin haklılık payı taşıdığını göstermektedir. Özellikle 11 Eylül olayları sonrasında, New York Ticaret Merkezi’nin İkiz Kulelerinin havaya uçurulmasını ve terör olaylarını, Arapça’daki sözlüksel kullanımın imkânını bir tarafa bırakacak olursak- kelimenin içerdiği tarihsel manaya atıfla, - âdeta Manhatten Gazvesi olarak gören mutaassıp bir grubun varlığı, barış dini olan İslam’ın herkesçe yeterince anlaşılamadığını göstermektedir. Hâlbuki “tarihi, genellikle orta yolda (ılımlı bir yöntemle) mücadele eden güçler yapar, devrimler fanatiklerin desteğiyle gerçekleşse bile, tek bir sonuçla biter; bu sonuç da yönetimin ‘orta’ ya da ona yakın bir yerde duran ‘ılımlılar’ın eline geçmesidir. (Muhammed Âbid el-Câbirî, Yeniden Yapılanma, Ankara, 2001, s. 46) Kaldı ki Kur’an, “De ki: “Ey Kitap ehli! Hakkın dışına çıkarak dininizde aşırı gitmeyin. Daha önce sapmış, birçoklarını da saptırmış ve dümdüz yoldan da şaşmış bir milletin arzu ve keyiflerine uymayın.” Şeklindeki pek çok ayetle dinde aşırılığa gidilmemesini istemektedir. (Mâide, 77)

Aşırı yaklaşımlar eskiden sömürgeciliğe karşı Müslüman halkların mağduriyeti tartışılırken, günümüzde teröre karşı İslam’ın durumunu “İslamofobia” ekseninde tartışma konusu hâline getirmektedir. İnanç ve cihat arasında manipüle edilmiş bir gerilimden beslenen bu tür şiddet eğilimlerinin İslam uygarlık anlayışından kaynaklandığını söylemek mümkün görünmemektedir.

Bu kimlik krizi çerçevesinde Kur’an ile yenilenmenin gereği ortaya çıkmaktadır. Kur’an, bir uygarlığın yükselmesi (kıyam) için gerekli üç şeyden bahsetmektedir. Kur’an’ın kendi tabiriyle bunlar: ‘Mîzân’, ‘kitâb’ ve ‘hadîd’tir. (Hadid, 25) Mizan, terazi demek olup, insanlık tarihi boyunca ‘adaleti’ ifade ede gelmiştir. Bunun toplumsal normların oluşmasını sağlayan bir metodolojiye işaret ettiği de söylenebilir. Adalet bir toplum için ilk şarttır. Kur’an ikinci olarak ‘kitap’tan bahsetmektedir. Bu, bir bakıma ruhunu ilahî bilgiden alan kültür, bilgi ve teknik olarak da yorumlanabilir. Kur’an’ın bahsettiği üçüncü kelime ‘hadid’ ise ‘demir’ demektir. Kur’an yorumcuları bu kelime hakkında çok şey söylemişlerdir. Kendi çağlarının bir gereği olarak bu kelimeyi, kılıçla yorumlayıp, ganimet, yani para olarak anlayanların yanı sıra, lafı fazla dolaştırmadan, bunun doğrudan para demek olduğunu söyleyenler de vardır. Dolayısıyla Kur’an, hayatın içinden bir kitap olarak, toplumun ayakta kalabilmesi için adalet, kitap ve ekonomik gücü beraberce gerekli görmektedir.

Yenilenmenin temel dinamiği olarak elimizde büyük bir cevher vardır. Bunlar Kur’an ve Peygamberin hikmetli sözleridir. Bu hikmet asırlar boyu, Biruni’lere, İbn Sina’lara, Farabi’lere ilham olmuş, istiridyedeki bir inci gibi bilgelik denizinin derinliklerinden çıkarılmayı beklemektedir. Kültürümüzün mayasında olan ise bu hikmetten başkası değildir. Her türlü kimlik krizinin aşılmasında da yegâne çare bu engin hazinedir. İbn Mâce’nin kaydettiği bir hadiste Allah Rasulü Mina'nın yamacında ayağa kalkarak şöyle demiştir: “Allah, benim sözümü işitip de (başkalarına) bildirenin yüzünü ağartsın. (Sözlerimin başkalarına aktarılmasının faydası şudur:) (Sözlerimdeki) bir bilgiyi aktaran niceleri o bilgiyi kendisi kavrayamamış olup, (aktardığı kişi bunu kavrayacak) olabilir veya (sözlerimdeki) bir bilgiyi taşıyan niceleri kendisinden daha bilgili bir kişiye bunu aktararak (sözün daha iyi anlaşılmasını sağlayabilirler.) Üç nitelik vardır ki, bu üç özelliğe sahip inançlı bir insan, hainliği aklından bile geçirmez. Bu nitelikler: 'Sorumluluğu yerine getirip karşılığını Allah'tan beklemek', 'Müslüman idarecilere samimiyetle bağlılık' ve 'toplum hâlinde yaşama kararlılığında olmaktır.' Çünkü insanların birlikte ürettikleri toplumsal değerler, arkalarında sağlam bir birikim oluşturur.” (İbn Mâce, Menâsik, 76)

“Toplumsal hayatta, amel düsturu olabilecek sünnet iki çeşittir. Birincisi nebevî sünnettir. Bu sünnet Kur’an-ı Kerim’in delaleti ve Şâri-i Hakîm’in sözüyle ve ameliyle sabittir. İkincisi sünnet-i vaz’iyyedir. İlim ehlinin bilgisi ve hayat tecrübesiyle vazedilmiştir. Bu sünnet önceki sünnet gibi dinin bir parçası ve rüknüdür. Allah Rasulü bunu anlatmak üzere bir hadislerinde şöyle buyurmuştur.” (Carullah, a.g.e., s. 20, 21)

“Kim İslam’da yeni bir güzel sünnet ihdas ederse, ona kendi ecri ve kendinden sonra onunla amel eden diğerlerinin ecri de verilir. Ve kim İslam’da kötü bir sünnet ihdas ederse ona kendi cezası ile beraber, onunla amel edenlerin cezaları da verilir.” (Müslim, Zekât, 69)

Kolektif hafıza olgusal bir birikim olmayıp, tarihsel bir birikimdir. Her asrın kültürünü ve anlayışını yansıtan gelenek, tarihsel bir ürün olarak, işlenmeye muhtaçtır. Bizlerin tasavvuru nasıl ki, çağımızın ve kültürel seviyemizin bir göstergesi ise geçmişin mirası da kendi çağlarının bulundukları, ilmî ve kültürel seviyenin bir göstergesidir. Şu kadar var ki, her büyük ilerleme geçmişin deneyimine ve birikimine dayanarak, bilginin kesintisiz bir zincirin halkaları gibi devam ettiğini kabul etmek suretiyle gerçekleşebilmektedir. Zira kır çiçekleri ve pıtrakların ömrü kısadır. Fakat çınarlar birer anıt gibi her daim dimdik ayaktadırlar. Sünnetin kökünü teşkil ettiği ve dalları vahye uzanan büyük kültür ağacımızı, Kur’an’da bahsi geçen bilgi ağacı bilmek ve bu ağaca, çağın idrakiyle hayat suyu vermek boynumuzun borcudur.


Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Temmuz 2009 sayısında yayınlanmıştır.

Doç. Dr. Soner Gündüzöz
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Yenilenme:Yeniden İman Etmenin Adı

Tarih: 16.07.2009
Yeniden Var Olma Olarak Yenilenme


Yenilenme; kendini yenileme, yeni kılma ve yeniden var etme, yeniden “boyanıp donanarak” varlık sahnesine çıkma ve zamanın ruhuna vâkıf olup zamanda kendini yeni bir oluşla ortaya koymanın bir başka ifadesidir.

Yenilenme; yeni ve engin ufuklara açılma, yeni düşüncelere, farklılıklara açık olma, zamana tutunma, zamanda boğulmamak için zamanın gereklerini bilme ile mümkün olabilir.

Değişimi zamanında ve iyi okuyarak bilinçli bir yenilenme, hayatın anlamlı hâle gelmesi için şarttır. Bilinçli bir yenilenme; kendine gelme, kendini sorgulama ve her şeye yeniden başlamak demektir.

Yenilenme, yeniden var olmadır; kendini değişim sürecinde tutmak, kendinde inkılap yapmaktır.

Yeniden var olarak insan, kendine gelir, kendini ayarlar, kendine çekidüzen verir.

Yenilenmek, yeni olmak, yeniden inşa etmek, kendini yeniden oldurmak, yeni bir veçheyle var olmak ve yeniden insan olmak demektir.

Yenilenmek, düşünmek, sorgulamak, yeniden insan olmak, yeni bir insan olmak, yeni bir toplum olmak demektir.

Yeniden İman Etme Olarak Yenilenme

Yenilenme, esasen yeniden iman etmenin, imanı tecdide tabi kılmanın adıdır. Nitekim Rabbimiz şu ayetle bizi yeniden iman etmeye çağırmaktadır:

“Ey iman edenler! Allah’a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin.” (Nisa, 136)

İslam’la yenilenmek, var olan imanı gözden geçirmek ve yenileyerek devamlılığını sağlamak, Allah’a, peygamberlerine ve kitaplarına sağlam ve şüphe götürmez bir imanla iman etmek demektir.

İslam ile yenilenmek, yeniden iman etmek, hayatı yeniden okumak, zihin dünyasını yeniden kurmak, gönül dünyasını yeniden açmak, açık görüşlü olmak, kendini sürekli yeniden kurmak, önyargılı olmamak vs. demektir.

Yeniden iman etmenin adı olarak İslam’la yenilenmek, silkelenmek, titremek, öğrenmek, bilip tanımak, düşünüp taşınmak, irade ve aklımızı kullanmasını bilmek, olaylar karşısında kendimizi yeniden konumlandırmak, tutum, tavır ve davranışlarımızı gözden geçirip yeniden oluşturmak, kendimizle, çevremizle, tarihimizle, inançlarımızla yüzleşmek, değerlerimizi yeniden “değer”lendirmek demektir.

İslam’la yenilenmek, dindarlığımıza şöyle bir bakıp onu yeniden kurmak ve daha da anlamlı ve sağlam kılmaktır.

İslam’la yenilenmek, kendime yabancılaşmış, çevreme körleşmiş, olup bitenlere duyarsızlaşmış ve imanımla arama mesafe koymuş olma ihtimaline karşı yeniden bakış sahibi olmak, İslamî ilke ve değerlere, İslamî imana yeniden gelmek, İslam’la aydınlanmak, İslam’ın aydınlığına gelmek demektir.

İslam’la yenilenmek demek, zamanın bizi kuşatmasına izin vermemek için zamanı tanımak ve zamanın icaplarına göre kendimizi, imanımızı tazelemek, yeniliklere açık olmak, bağnaz olmamak, araştırıcı, irdeleyici ve üretken aklı harekete geçirici olmak demektir.

İslam’la yenilenmek, hayatımıza yeni anlamlar katmak, imanımızı kuvvetlendirmek, kendimiz ve dışımızdakilerle daha sağlam ilişkiler kurmak demektir.

İslam’la yenilenmek, imanımda, düşüncemde, bakışımda yenilik üretmek demektir.

İslam’la yenilenmek, hayatımıza dinamizm kazandırmak, imanımızı eylemlerimizle buluşturarak sahicileştirmek demektir.

İslam’la yenilenmek biz kalarak yenilenmek, yani yeniden iman etmek, Allah’ın varlığı ve birliğine, meleklere, kitaplara, peygamberlere, bütün hakikatlere imanımızı yenilemek ve sağlamlaştırmak demektir.

İslam’la yenilenmek, yeniden iman etmek, yeniden İslam’la kimliklenmek, yeniden Müslüman olmak demektir.

İslam’la yenilenmek, tarihle yeniden buluşmak, kendi zamanımızı tesis etmek, geleneği yeniden kurmak, inşa etmek ya da yeni bir gelenek oluşturmak, geleneği zamanla buluşturmak demektir.

İslam’la yenilenmek, yeni bir boyayla boyanmak, derimizi değiştirmek, ipimizi sağlamlaştırmak demektir.

Bir Değişim Olarak Yenilenme

Yenilenme, değişim, ama yeni olana doğru, yeni yönünde bir değişim demektir.

Yenilenmenin olması, değişime açık olunması, planlı değişimin gerçekleştirilmesi için çalışılmasıdır.

Yenilenme, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in yaptığı gibi, yeniliklere açık olma, değişime kapalı olmama, toplumun kötü yönde değişimine meydan vermemek için iradî ve planlı değişim projesi hazırlama ve bu proje doğrultusunda değişim sürecine girmedir.

Müslümanın yenilenmesi, kendini ve içinde yaşanılan toplumu değiştirmeyi, mutluluk yönünde değişimini esas alır. Hz. Peygamber’in davetinin muhtevasının, o günkü Arap toplumunun ve dünyanın süper güçleri de dahil pek çok toplumun hayat tarzına göre, çok büyük yeniliklerle yüklü olduğu düşünüldüğünde Müslümanın yenilenmesinin, salt kendi yenilenmesinin ötesinde engin bir mana yüküyle yüklü olacağı anlaşılacaktır.

İslam Peygamberi’nin yeni olana, yeniliklere önyargıyla karşı çıkmadan düşündükten ve doğru mu, yanlış mı olduğunu araştırıp sorguladıktan sonra, o yeni veya yenilik konusundaki kararını verdiğini düşünürsek, yenilenmenin ne kadar önemli olduğunu anlarız.


Hz. Peygamber’in sünnetinde “yenilikçiliğin” esas olduğu düşünülürse, yenilenmenin manası daha iyi kavranabilir.

İslam Peygamberi, sosyolojik anlamda kendi toplumunda çok köklü değişimlerin gerçekleşmesinde esas rolü oynamış ve değişimci örnekliğiyle tüm Müslümanlara değişimciliği salık vermiştir. Denilebilir ki, Hz. Peygamber, bir bakıma sünneti ucu açık bir sistem olarak Müslümanlara bırakmış ve Müslümanların, İslam’ın temel esasları çerçevesinde, gelişmeleri, yenilenmeleri, değişimleri dikkate almalarını, hatta toplumun yenilenmesinde, olumlu anlamda değişiminde baş rolü oynamalarını istemiştir.

Yenilenme, Müslümanın zihin dünyası ve toplumsal evreninde açıklığı, kapalı toplumun değil, açık toplumun üyesi olmayı ifade eder.

Açık toplumu yeğleyen bir yenilenme olarak İslam’la yenilenme, insanı açık bir dünyaya yerleştirir; açık toplumda yaşayan ve açık toplumdan yana olan insan ise dünyayı sınırsız, geniş ve sürekli değişim hâlinde görür.

İnsan, bir dünya dini olarak İslam’ı doğru bir biçimde anlarsa, kendini gerçekleştirmek için sürekli yeni ve taze biçimlerle varlık sahnesindeki yerini alır. Modern dönemin sorunları, İslam’la değişim ve yenilenme temelinde aşılabilir. İslam’la yenilenme ve yeniden iman etme, Müslümanları, günümüzün hızlı değişim özelliği açısından da donanımlı kılar, hatta değişime yön verebilecek kapasiteye dahi sahip kılar.

İslam’la yenilenme, Müslümanları, bütün İslamî ilimler de dahil bütün bilimler alanında yeni atılımlar ve keşiflere götürür. İslam dünyası, asırlardır İslam’ın evrenselliği temelinde sahip olduğu özgüven, cesaret, diyalog, dünyaya açılma gibi dinamiklerini yeniden canlı bir biçimde işleme koyarak küreselleşme sürecindeki yerini kendi lehine olacak şekilde alabilir, fikrî ve ilmî açılımlar getirebilir.

Yeniden iman etme olarak yenilenme, Müslümanların modernleşme, dünyevileşme ve küreselleşmeyle ağırlaşan bir çağdaş duruma katılım sorununu aşmalarını sağlayacaktır. Bilindiği gibi modernleşme ve dünyevileşmeyi de içinde barındıran bir süreç olarak küreselleşme, çağdaş durum açısından çok önemlidir ve dünyanın bir bütün olarak küçültülmesi ve yeni bir ilişki biçiminin ortaya çıkması süreci anlamında, bugün bütün dünya toplumlarının karşı karşıya bulunduğu ciddî bir durumdur. Planlı değişim ve yenilenmeyle küresel durum içinde kendini gösteren problemlerle baş etmek kolaylaşabilir.

Sonuç olarak yenilenme, bugün bizim için kaçınılmazdır. Zamanla yaşamak, zamanda var olmak, asrın idrakine İslam’ı söyletmek için yenilenmek, yeniden iman etmek, Kur’an’ın istediği bir şeydir; zira zamanla birlikte kendini yenilemeyen insanların, olaylara yeniden anlam vermeyen, hayata yeniden başlamayan, eşyaya yeni gözlerle bakmayan toplumların, tarihinin devamına, şimdiye, yarına dair yapabilecekleri, verebilecekleri, söyleyebilecekleri bir şeyler olabilir mi? Müslümanın kendisiyle birlikte toplumsal evreninin varlığının anlamlı bir biçimde idame ettirmesinin yolu, iç dünyasını arındırıp bedeniyle birlikte yeniden inşa etmekten geçer.

İslam’la yenilenmek, yeniden iman etmenin adıdır. Yeniden iman etmek ise; kendini baştan inşa etmek, nefsinle, kendinle en baştan oturup hesaplaşmaya girişmek, bir anlamda her şeye yeniden başlamak, yeniden doğmak, yeni bir bilinçle donanmak, taze bir iradeyle kuşanmak, Allah kelamı Kur’an’ı yeniden okumak ve anlamaya çalışmak, Hz. Muhammed (s.a.s)’i yeniden anlama çabasına girmek, yeni bir kulluk idrakiyle yola devam etmek demektir.

Bugün Müslüman birey ve toplumlar olarak yenilenmeye, yeniden iman etmeye, her zamankinden daha fazla ihtiyacımız bulunmaktadır; çünkü bugün bizim temel sorunumuz, şüphesiz ki, yenilenmeyle ilgilidir. Yeniden iman etmek, kendimize taze bir güç ve anlam katarak hayatı sürdürmenin, hayatın gerçekliğiyle yüzleşebilme ve sonra onunla baş edebilmenin tek yoludur.


Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Temmuz 2009 sayısında yayınlanmıştır.

Prof. Dr. Ejder Okumuş
Eskişehir Osmangazi Üniv. İlahiyat. Fak.

Dinî Bilgiyi Tecdit

Tarih: 16.07.2009

Kur’an’ı yorumlama konusunda geçmiş ulemamızın çok dikkat çekici bir üslubu vardır. Ayet/ler/e ilişkin yorumunu yapan âlim, sözünü şöyle bitirir: “Allahu a’lem bimuradih= Allah kendi muradını/ ne kastettiğini en iyi bilendir.” Veya şöyle der: “Vellahu a’lemu bissavab= Allah doğruyu en iyi bilendir.” Bunun anlamı şu olsa gerek: Benim ayet/ler/den anladıklarım bunlardan ibarettir. Ancak, ne kadar isabet ettiğimi, Allah’ın muradını ne kadar anladığımı bilemiyorum. Onun için, benim söylediklerimin, vahyin belirttiği mutlak hakikat olduğu iddiasında değilim. Bu söylediklerim, söylenmesi gereken nihaî yorumlar değildir; benim kişisel yorumum olan bu düşünceler eleştirilebilir. Bu ayet/ler/den ilahî maksadın ne olduğu hususunda düşünme/ anlama / arayış çabası sürdürülmelidir.

Nas-Yorum İlişkisi ve Farkı

Bu yaklaşım farklı zaviyelerden ele alınıp değerlendirilebilir. Burada, nas ve yorumun farkı, nas-yorum ilişkisi, “din” ile “din/dindarlık anlayışı” kavramlarının içeriklerinin ne olduğu, bunların bağlayıcılıkları konusunda yol göstericidir. Bu kavramlar arasındaki farkın doğru anlaşılması, Kur’an’ı anlama ve uygulama geleneğinin ne olduğunu ve bu gelenek karşısında nasıl bir tutum takınacağımızı isabetle belirleyebilmemize katkı sağlayacaktır.

Dinin nasları değişmez; ama onların yorumu değişebilir, farklılaşabilir. Naslar mutlak hakikati ortaya koymaktadır. Bunlarda değişme olamaz. Ama bunların anlaşılması, yorumu ve uygulanış kalıpları kişiden kişiye, toplumdan topluma, zamana ve mekâna göre farklılaşabilir. Herkes, dinin bu temel metinlerini, kendi kapasitesince, donanımının elverdiği ölçüde anlayabilir, yorumlayabilir ve uygulamayı belirleyebilir. Nasların ifade ettiği mutlak hakikati, herkes kendi noksanlık düzeyine göre belirli bir oranda yansıtmaktadır. Nassın yorumu, vahyin beşer süzgecinden geçmiş hâlidir. Bu beşerî süzgeç, nassın ne kadarının nasıl geçmesine elverişli ise, beşer o kadarıyla anlayabilmektedir.

Bu gerçek nedeniyle, Kur’an mealine Kur’an denememektedir. Çünkü bu meal, vahyin bir beşer tarafından anlayabildiği kadarıyla dile getirilişinden ibarettir. Hâliyle, meal de bir yorumdur. Dile getirilen bu yorum, noksanın mükemmele ilişkin yeterlik düzeyini yansıtır. Noksan olan yorumcunun yeterlik düzeyine göre yorum, noksanlıklar/eksiklikler taşımaktadır. Böyle olmasaydı, çok sayıda meale ihtiyaç duyulur muydu?

Dini Anlamada Kültür Faktörü

Kur’an’ı yorumlamada yorumcunun kültürel birikimi, bilgisi, zihin dünyasının zenginlik düzeyi belirleyici role sahiptir. Kültürü insan üretmekte; ama sonra kültür birey/ler/i âdeta kalıba sokmaktadır. Her birey, içinde doğup büyüdüğü kültüre göre sosyalleşmekte, kişisel gelişimini gerçekleştirmektedir. Artık bu birey, her şeyi bu kültürün kodlarına göre algılayabilmektedir. Hâliyle birey, Kur’an’ı anlamaya çalışırken de işte bu kültürel birikimini kullanmakta, onlara göre algılamaktadır. Bu yüzden, her yorum, sahibinin kültürel kodlarına göre formatlanmaktadır. Sonuç olarak yorumda, vahyin mutlak bilgisini değil de, ilgili kültürün penceresinden görülen vahye ilişkin beşer kalıplı bilgi söz konusudur.

Kültür sürekli kendini yenilemek durumundadır. Hayatın dinamizmi, bunu gerektirmektedir. Zaman ve mekân değişikliği, toplumsal hayattaki değişiklikler, kültürel farklılıkları oluşturmaktadır. Kültür değiştikçe, onun aracılığıyla yapılan yorumlar da ister istemez değişebilmektedir.

Nassın Yorumu Tartışılabilir

Nassa hiçbir mümin itiraz etmezken, nassın yorumuna karşı çıkabilmektedir. Hiç kimse, nassın yorumunu kendi tekelinde görememektedir. Bu anlayışın uzantısı olarak da, kimse kendi yorumunu herkese dayatamamaktadır. “Ben böyle anlıyorum; ama ne kadar isabet ettiğimi bilemem, Allah bilir” anlamında mütevazı bir değerlendirme yaparak, yorumunu başkalarının değerlendirmesine havale etmektedir. Her yorumcunun hata etmesi söz konusu olduğundan dolayı, kimse kendi yorumunu tartışılmaz gör(e)memektedir. Bu özelliği nedeniyle yorum(lar)a karşı sorgulayıcı/eleştirel bir tutum takınılabilmektedir.

İçtihadında hata yapana bile sevap veriliyor olması ise, hata yapma endişesinin, Kur’an’ı anlama, yorumlama çabasını durdurmasına engel olmaktadır. Her müçtehit, hata yapma ihtimaline rağmen, sevap kazanacağı umuduyla hakikatı arama bağlamında içtihat yapmaya, farklı yorumlarda bulunmaya devam etmiştir. Bu yaklaşım, dini anlama yolunda dinamizmin sürekliliğine; dolayısıyla İslam dünyasında çok zengin bir dinî literatürün oluşmasına yol açmıştır.

Yorumun Bağlayıcılığı

Nasların mutlak bağlayıcılığına karşın, yorum sadece sahibini ve onu benimseyenleri bağlar. Yanlış olduğuna kanaat getirmediği sürece yorumun sahibi onun gereğince hareket eder. Herkes, sahiplendiği yoruma göre kendi din anlayış ve uygulamalarını oluşturmak durumundadır.

Bu noktada şunu da belirtmek gerekir ki, Kur’an’ı anlamada her bireyin eksiğini, diğerleri tamamlama imkanına sahiptir. Birinin fark edemediğini diğeri görüp tamamlayabilmektedir. Onun için Kur’an’ın öngördüğü din anlayışının, toplum hayatında olabildiğince mükemmel biçimde tezahür etmesi, bireyin değil de cemaatin/çoğunluğun ittifakına bağlıdır.

Din Anlamada Çevrenin Etkisi

Müslümanlar, Kur’an’ı anlamaya çalışırken kendilerini kuşatan ve etkileyen çevrenin şartlarından kendilerini soyutlamazlar. Bunu yapmak zaten imkânsızdır. Yukarda belirtildiği gibi, herkes kendini kuşatan ve üreten kültürün sınırlamasına maruzdur. Hâliyle coğrafyası, iktisadi, ilmî, siyasi, içtimai, idari vs. yapısıyla/şartlarıyla çevre, Müslümanların Kur’an’ı anlama/yorumlama anlayışını/yaklaşımını belirleyici rol oynamaktadır. Sonuçta, her farklı çevredeki Müslüman’ın Kur’an’dan elde ettiğini söylediği dinî bilgi, diğerlerinden farklı nitelikte olabilmektedir. Çevre faktörü, dinî bilginin niteliğinde ve bunun uzantısı olarak da din anlayışında ve uygulamalarında farklılıklar oluşmasına neden olmaktadır. Farklı bir ülkeye göçen müçtehidin, daha önce görüşünü açıkladığı konuda farklı görüş oluşturması (İmam Şafiî gibi), aynı çağda farklı ülkelerin ve farklı çağlardaki Müslümanların din anlayış ve uygulamalarında, dinî kültüründe şu veya bu ölçüde farklılıkların oluşmasının arkasında işte bu çevresel fark yatmaktadır. Her fıkıh mezhebinin doktrininin oluşumunda toplumdaki sosyokültürel şartların hatırı sayılır rolü bulunmaktadır.

Kur’an yorumunu/din anlayışını çevrenin etkileyici niteliği, bir bakıma Kur’an’ın/dinin öngördüğü değerlerin, çevresel şartlara belli bir düzeyde intibakını işaret etmektedir. Bu intibak sağlanırken elbette Kur’an’ın/İslam’ın kendi iç dinamiklerinden, kendi mantığından ve gelenekten hareket etmek ve bu çerçevede dış şartları hesaba katıp değerlendirmek gerekmektedir.

Değişen Boyut

Elbette bu intibak, Kur’an’ın öngördüğü değerler sisteminin/sabitelerinin değişmesi anlamına gelmemektedir. Bu değerler sisteminin farklı coğrafî, sosyokültürel şartlarda farklı uygulanması, bu değerlerin değil de, onların günlük hayatta somutlaşması, insanların tutum ve davranışları şeklinde tezahürünün değişmesi anlamına gelmektedir. Sözgelimi, hiçbir zaman bir Müslüman kalkıp “anne babaya karşı saygılı olma, onlara güzel davranma” ilkesinin artık geçerli olmadığını söyleyemez. Ancak, bu saygının nasıl somutlaşacağı, hangi tutum ve davranışlarla kendini göstereceği hususu, yöreden yöreye, kültürden kültüre, çağdan çağa değişebilecektir.

Dinin Evrenselliği-Yorum İlişkisi

Esasen Kur’an’ın getirdiği esasların evrensellik özellikleri de, ancak onların farklı mekân ve zamanlarda yaşayan Müslümanlarca yeniden anlaşılıp yorumlanması ile korunabilecektir. Böylece birilerinin fark edemediği mananın diğerlerince keşfedilmesi mümkün olacağı gibi, birilerinin içinde bulunduğu toplumsal şartlarda uygulanabilir/yaşanabilir olan yorumun, diğerleri için uygulanamaz/yaşanamaz olma durumu önlenmiş olacak; her zaman her yerde Kur’ani esasların uygulanabilirliği/dinamizmi/yaşanabilmesi sağlanmış olacaktır. Zira, Kur’an’ı yorumlama geleneğinin böylesine sürekliliği, onun tarihin akışı/farklılaşan toplumsal çevre ile bir var oluş ilişkisi içinde olmasının gereğidir. Bu ilişkide, kendini yenileyerek varlığını sürdürme imkânını elde etmektedir.

Zaman itibariyle güncel olan yorum, ertesi gün dünde kalan yoruma dönüşmekte, tarih olmaktadır. Her yorumun zamana bağlı kısmı, tarihîleştiği oranda güncel olma özelliğini kaybetmektedir. Modernizm, geçmişi/geleneği değerlendirirken, aynı şeyin kendi başına da geleceğini, kendisinin de dünde kalacağını, tarih olacağını pek hesaba katmamakla gerçeğe karşı çıkmış; ama aynı kadere mahkum olmaktan kurtulamamıştır.

Geleneğe Bakış Açısı

İyi de, on beş asırlık Kur’an’ı anlama, yorumlama ve uygulama geleneği bugün bizim için ne anlam ifade etmektedir? Bu geleneğe karşı bugün nasıl bir tutum içinde olmak gerektiği konusunda farklı yaklaşımlar görülmektedir. Kimileri bu geleneğin zaman aşımına uğramayan, süreklilik arz eden özüyle birlikte, konjonktürel (yöresel, dönemsel) olan boyutunun da âdeta zaman aşımına uğramadığını, mutlak geçerlilik arz ettiğini düşünmekte, ölçüsüz gelenekçi duruma düşmektedirler. Kimileri ise bunlara reaksiyoner bir tutum takınarak, bugünün müktesebatını mutlaklaştırarak bu geleneğin konjonktürel geçerliliğini bile yargılamakta ve âdeta bugüne bir şey söylemeyen ölü bir birikim sayarak onu es geçmeye çalışmaktadırlar. Her iki tutum da, gelenek karşısında gerçekçi bir yaklaşım sayılamaz.

Bu geleneği mumyalayarak günümüze aynen taşımaya kalkışmak da, onu bugünün şartlarına göre yargılayıp tamamen tarihte kalmış ölü bir birikim olarak görmek de, gelenekten kopmamıza, ondan yararlanma imkânımızı yok etmeye yol açar. Asıl yapılması gerekenin, bu iki uç yaklaşımdan da uzaklaşmak olduğunu düşünüyorum. Bize düşen, bu tarihsel birikimi/geleneği, çok iyi anlam(landırm)ak suretiyle zaman aşımına uğrayan unsurlarını ayıklayarak onu güncelleştirmektir. Bir başka deyişle, geleneği iyi kavrayarak bize düşeni yapmaktır. Şimdiye kadar her dönemdeki Müslümanlar, nasıl dini anlama, yorumlama ve uygulama için çalışmışlarsa, bizim de onların sünnetine uyarak benzer çabayı göstermektir.

Bunu yapmak bir sorumluluktur. Bugünün Müslümanları, dünkü Müslümanların hayal bile edemedikleri yepyeni sorunlarla cedelleşmektedirler. Bu yepyeni sorunlar için yeni çözümler; bu çözümleri ortaya koymak için de yepyeni bilgiler üretmek gerekmektedir. Kur’an’ın bugün bize ne demek istediğini yeniden keşfetmek, kavramak zorundayız. Bunu yaparken tabii ki içinde bulunduğumuz şartları hesaba katacak, onların içinden Kur’an’a bakacağız. Kur’an’ın getirdiği değerlere göre bugünkü hayatı anlamlandırıp Müslümanca duruşu belirleyeceğiz.

Dinî Bilginin Güncelleştirilmesi/İşlevsel Kılınması

Bunu yapmakla dinî bilgiyi yeniden üretmiş, onu güncelleştirmiş olacağız. Güncelleştirilen dinî bilgi, günün hayatıyla bütünleştirilmiş bilgidir. Bu bütünleştirme işi ne kadar isabetli yapılırsa söz konusu dinî bilgi, o kadar uygulanabilirlik/kullanılabilirlik niteliği yüksek bilgiye dönüşecektir. Bu nitelikteki dinî bilgi, insanların ihtiyaçlarını karşılayabilirlik düzeyi yüksek bilgidir.

İşte bu nitelikteki dinî bilgi, Kur’an’ın deyimiyle bize ”hayat veren” (Enfal, 24) bilgi oluverir. Yaşanan hayatla bütünleştirilmemiş dinî bilgi, ya çok soyut kalacağından anlaşılması, dolayısıyla nasıl kullanılacağının belirlenmesi zorlaşacaktır, ya da tarihsel kalıpla sunulmuş olacağından dolayı bugünün insanı için kullanılabilirlik niteliği oldukça sınırlı olacaktır.

Bütün bunlarla şuraya gelmek istiyorum: Dini değil de dindarlık anlayışımızı yeniden üretme, onu güncelleştirme sorumluluğumuz var. Bunun için de yeni bir dinî söylem oluşturmak, din dilimizi geliştirmek zorundayız.

Dinî Bilginin Yenilenmesi ve Din Eğitimi

Bunu yapabilmek için de din eğitiminde paradigma değişikliğine ihtiyacımız var. Din eğitiminde böyle bir değişiklik gerçekleştirmeden, dinî bilgiyi güncelleştiremez, bugünün dinî söylemini ve din dilini oluşturamayız. Kapalı toplumun dindarını yetiştirmeye yönelik oluşturulmuş olan din eğitimi anlayış ve uygulamalarıyla, açık/çoğulcu toplumun Müslüman dindarını yetiştiremeyeceğimizi artık fark etmeliyiz.

Bilimsel verilerden yararlanılarak oluşturulacak olan yeni din eğitimi anlayış ve uygulamalarımız, çağdaş Müslüman dindarın ihtiyaç ve beklentilerini karşılayacak biçimde oluşturulacaktır. Bugünkü din eğitimi anlayışımız, konularımızı öncelik ve önem sırasına göre yeniden belirleyecektir. Bugünün ilmihali, sözgelimi, kuyuların temizliği meselesine yer ayırmak ihtiyacı duymayabilecek; kullanılacak suyun temizliğini çağdaş tıp biliminin verilerine göre belirleyecektir. İnsan hak ve özgürlükleri meselesini çağdaş bir İslami söylemle ele alıp geçmiştekine göre daha bir altını çizecektir. Bir arada barış içinde yaşama kültürünü geçmişe göre daha bir öne çıkarma ihtiyacı duyacaktır. Aile içi ilişkiler, görev ve sorumluklar konusuna yönelik İslami değerlerin nasıl somutlaşacağını, hangi yeni tutum ve davranışlarla görünür olabileceğini yeniden belirlemeye ihtiyaç duyacaktır.

Bu yapılmadığı takdirde, sunulan dinî bilgi, dolayısıyla ona göre oluşturulan dindarlık anlayışı, günümüz Müslümanına “Oh be, dünya varmış, hayat varmış!” dedirtmesi öngörülen dindarlık anlayışı (Enfal, 24), bu işlevinden uzaklaşıp aksini gerçekleştirebilir. Bu da bizim dini anlama/kavrama/yorumlama sorumluluğumuzu gereği gibi yerine getirmediğimizi gösterir.

Yukarda genelde Kur’an’ın anlaşılmasından söz edildi. Hemen belirtelim ki, Kur’an’ın ilk ve güvenilir müfessiri olan Hz. Peygamber’in sünnetini göz ardı ederek onu anlamak mümkün değildir. Dolayısıyla, “Kur’an’ı anlamak” ifadesi, sünneti de içermektedir.

Dinî bilginin yenilenmesi, dindarlık anlayışımızın güncelleştirilmesi ve buna yönelik din eğitimi anlayış ve uygulamalarımızın yeniden oluşturulması çalışmalarını yaparken on beş asırlık birikimden/gelenekten” (Enfal, 24) yararlanmak, işimizi kolaylaştıracaktır.

Diyanet İşleri Başkanlığı olarak bugün yürüttüğümüz bütün din eğitimi faaliyetlerine böylesi bir yaklaşım/anlayış yön vermekte; din eğitimi faaliyetlerimiz, sözü edilen işlevleri yerine getirecek biçimde formatlanmaktadır.


Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Temmuz 2009 sayısında yayınlanmıştır.


Prof. Dr. M. Şevki Aydın
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

BAŞYAZI: Kur'an İkliminde Yenilenmek

Tarih: 16.07.2009

Gerek İslam’ın iki temel kaynağı Kur’an ve sünnet, gerekse sahih dinî gelenek, tarih boyunca Müslümanların yeni ve değişen şartlara intibakının ve bu yöndeki dinamizminin imkânı ve kaynağı olduğu gibi, aynı zamanda değişim rüzgârının dinin ana çizgisini tahrip edip buharlaştırmasını önleyici bir role de sahip olmuştur.

İslam’ın ana kaynaklarının ihtiva ettiği apaçık bilgi ve çağrı tarih boyunca Müslüman toplumların geleneğini, kültür ve medeniyetini, aile yapısını, bireysel ve sosyal hayatını yakından etkileyen, hatta belirleyen bir role sahip olmuş, bu bilgi ve çağrının yorumu ve güncelleştirilmesi de dönemlere, içinde bulunulan şartlara ve sahip olunan kültürel birikimlere göre belli farklılıklar gösterebilmiştir. Bu nedenle ilk dönemden itibaren İslam toplumlarında Müslümanlar arasında metinleri anlama, yorumlama ve aynı metinden farklı anlamlar üretme faaliyeti hiç eksik olmamış, daha Peygamber Efendimizin zamanından itibaren Müslümanlar aynı hadiseye, aynı lafza farklı farklı anlamlar yükleyebilmişlerdir. Ancak, bu farklılık birbirinden uç, birbirinden çok uzak noktada yorumlar da olmamıştır. Kur’an ve sünnet metinlerinin toplayıcılığı, metinlerin anlam çerçevesinin bağlayıcılığı ile Müslümanların ortak sağduyusu, metinler etrafında yapılan yorumların belli bir çerçeve içinde kalmasını sağlamış ve bu farklılıkların birbirleriyle çelişen uç noktalara gitmesini engellemiştir.

İslam’ın günümüze kadar korunarak gelen ana kaynaklarının çizdiği din çerçevesi çok belirgin olduğundan, Müslüman toplumların tarihsel süreçte ulaştığı farklı yorumlar ve yaşayış biçimleri hep İslam içi zenginlikler olarak kalmış, bu, dinin ana çizgisini tarihin ve yerel kültürün istilasına uğramaktan korumuştur.

Yaşadığımız toplumsal hayat, sürekli bir değişiklik göstermektedir. Sosyal bilimciler hep “Değişmeyen bir şey varsa, o da hayatın sürekli değiştiği gerçeğidir.” kaidesini ifade ederler. Nitekim sosyal yapılar, aile hayatı, şehirleşme hayatı, şehirleşme hayatının şartları, ihtiyaçları değişmektedir. Özellikle çağımızda ekonomik ilişkiler, teknolojik gelişmelere de dayalı olarak çok ciddi ölçüde değişmiştir. Teknoloji ve tıp artık günümüzde tahminlerin ötesinde yeni imkânlara doğru koşmakta ve bütün bunların her biri doğrudan olmasa bile dolaylı şekilde bizim Müslümanlığı nasıl anladığımızı ve İslamî değerleri bu değişen şartlar içerisinde nasıl korumamız gerektiğini öyle veya böyle ilgilendirmektedir. Bu alanlardaki gelişme ve değişim elbette dinî problem değildir. Ancak “Biz bütün bu değişen şartlar içerisinde İslam’ın genel veya özel prensiplerini, ilkelerini, değerlerini ve kendi dindarlığımızı, kendi dinî hassasiyetlerimizi nasıl koruyabiliriz veya şekillendirebiliriz?” sorusunu sormak suretiyle, bu gelişim ve değişimlerin ortaya çıkardığı yeni durum ve imkânların dinî hayata bir etkisinin olup olmadığını izlemek ve varsa tartışmak zorundayız.

Bu çerçevede İslam’ın tarihsel ve gündelik gerçekliğinden hareketle, toplumsal sorunlar karşısında dinin aslına uygun yeni bilgiler ve çözüm yolları üretmek, temel İslam kaynaklarından yola çıkarak güncel sorunlara dair ikna edici çözümler ortaya koymak ve yeni metodolojiler geliştirmek, her şeyin hızla değiştiği günümüzde zaruri bir hâldir.



Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Temmuz 2009 sayısında yayınlanmıştır.

Prof. Dr. Ali BARDAKOĞLU
Diyanet İşleri Başkanı

09 Temmuz 2009 Perşembe

Bardakoğlu'ndan kızların evlendirilmesi serzenişi

Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, kız çocuklarının erken yaşta veya istemedikleri kişilerle zorla evlendirilmesinin din, örf, adet ve insani duygular açısından rahatsız edici bir durum olduğunu söyledi.

09 Temmuz 2009 15:10

Eda AY/Tuba KARAHAN'ın haberi

Ali Bardakoğlu, ''Münferit uygulamalar ve münferit açıklamalar, bir tereddüt uyandırmamalı. Diyanet İşleri Başkanlığının bu konuda tavrı, çizgisi ve topluma verdiği mesaj çok net ve açıktır'' dedi.

Bardakoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Başkanlık olarak aile hayatını ve aile değerlerinin yaşatılmasını önemsediklerini ifade ederek, bu duyarlılıklarının aile bağlarına olan saygılarından kaynaklandığını söyledi. Bardakoğlu, dilini, dinini ve aile bağlarını zayıflatan toplumların geleceklerini tehlikeye atacaklarına işaret etti.

Van İl Müftüleri toplantısında, ''Kız çocuklarının erken yaşta veya zorla evlendirilmesinin doğru olmadığı ve bunun bir dizi soruna yol açtığı'' yönünde karar alındığını hatırlatan Bardakoğlu, ''İslam dünyasında bunu bu kadar açık ve net söyleyen ilk kurum da biziz'' diye konuştu.

Kız çocuklarının erken yaşta veya istemedikleri kişilerle zorla evlendirilmesinin din, örf, adet ve insani duygular açısından rahatsız edici bir durum olduğunu vurgulayan Bardakoğlu, münferit uygulamalar ve münferit açıklamaların, bir tereddüt uyandırmaması gerektiğini dile getirdi.

Bardakoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

''Diyanet İşleri Başkanlığının bu konuda tavrı, çizgisi ve topluma verdiği mesaj çok net ve açıktır. Ailenin karşılıklı sevgiye dayanmasına ve hür iradeyle kurulmuş bir yuva olmasına önem veriyoruz. Genç kızların yaşlı erkeklerle evlendirilmesi, özellikle bu genç kızlarımız açısından aile saadeti, doğacak çocuklar ve toplumun aile algısı açısından birçok sakıncalar taşımaktadır.

Aile bir fedakarlıkla, karşılıklı sevgi, saygıyla başlar. Aile, tek taraflı bir çıkar ilişkisi değildir. Van İl Müftüleri toplantısında bunu açıkça ifade etmemizin arka planında, kadınlarımız ve kız çocuklarımızın hakları, aile müessesine saygı, gelecek nesillerin sağlıklı yetişmesi ve evlilik kurumunun sağlam, güçlenerek devam etmesi gibi birçok sebep yatıyor. Dinimizin öngördüğü ilkeler ve öncelikler açısından bunu önemsiyoruz.''

-''EVLİLİK DIŞI İLİŞKİLERİN NORMAL GÖSTERİLMESİNE KARŞIYIZ''-

Aile kurma ve aile halinde yaşama isteğinin insanın yaradılışında olduğunu ifade eden Bardakoğlu, bunun güçlendirilmesi gerektiğini belirtti. Bardakoğlu, ''Aile hayatını tehdit eden ne varsa biz karşısındayız. Bu sadece kız çocuklarının erken yaşta evlendirilmesi değil, serbest hayat, evlilik dışı ilişkilerin normal gösterilmesi ve bununla ilgili duyarlılıkların azaltılması, hassasiyetlerin törpülenmesi ve sıradanlaşmasına da karşıyız'' diye konuştu.

Evlilik dışı ilişkilerin toplumda normal gösterilmesinin de aile hayatına zarar verdiğine dikkati çeken Bardakoğlu, evlilik dışı beraberliklerin normalleşmiş gibi algılanmasının toplum için ciddi bir tehdit oluşturduğuna işaret etti. Bardakoğlu, medyanın da bu konuya duyarlı yayınlar yapmasının aile ve toplum hayatının devamı için önemli olduğunu vurguladı.

-''KUR'AN TEK EŞLİLİĞİ TAVSİYE EDİYOR''-

Kur'an-ı Kerim'in çok eşliliği değil tek eşliliği tavsiye ettiğini kaydeden Ali Bardakoğlu, kadının hakkının korunamadığı, çocukların nesebi ve mirası gibi konularda haksızlıklar söz konusu olduğu ve neticede kadın mağdur edildiği için ikinci evliliğin günümüzde dinen de pek çok sakıncalar taşıdığını anlattı.

Başkanlık olarak, kadına yönelik şiddet, kız çocuklarının okutulmaması, cahil bırakılması ve bunun da bir sanki dinin onayladığı durummuş gibi algılanmasıyla mücadele ettiklerini dile getiren Bardakoğlu, ''Biz kadın haklarını sağlamaya yönelik her teşebbüsü önemli görüyoruz'' dedi.


Etiketler: diyanet işleri başkanı ali bardakoğlu kız çocuklarının erken yaşta veya istemedikleri kişilerle zorla evlendirilmesi

AA

08 Temmuz 2009 Çarşamba

İnsanın Değeri

Tarih: 07.07.2009

“Abdullah b. Amr b. Âs’ın rivayet ettiğine göre Allah Rasulü (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Dünyanın yok olması, Allah katında, bir Müslümanın öldürülmesinden daha önemsizdir.” (Nesâî, Muhârebe, 2)”

Hadis-i şerif, Mâide suresinin 32. ayetinde ifade edilen, “Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın, bir insanı öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim bir hayatı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur.” şeklindeki ilahî beyana uygunluk göstermektedir. Kur’an’da İsrailoğullarına yöneltilen bu ilahî hitap hiç şüphesiz, onların şahsında bütün insanlığı muhatap almakta ve hukuki gerekçeler, meşru müdafaa ve savaş gibi zorunlu durumlar dışında cana kıymanın çok ağır bir suç olduğunu bildirmektedir. Kur’an’a göre bu ağır suçun dünyevi cezası kısas (Bakara, 178), uhrevi cezası da Allah’ın gazabı, laneti ve ebedi cehennemdir. (Nisa, 93)

İslam dini, “zarûrât-ı hamse” olarak bilinen korunması zorunlu beş temel değerin başına “can”ı koymuş ve yaşama hakkını her şeyin üstünde tutmuştur. Onun için, ölüm tehlikesine maruz kalan mümine haramları geçici olarak mübah saymış, cana yönelik ciddi bir tehdit karşısında, inanca aykırı beyan ve davranışlara geçici olarak ruhsat vermiştir. Allah Rasulü de, “her Müslümanın diğer Müslümana malı, ırzı ve kanı haramdır” (Ebû Davud, Edeb, 40) buyurarak Cenab-ı Hakk’ın mükerrem kıldığı insanla (İsrâ, 70) ilgili korunması gereken bu temel değerlere dikkat çekmiştir.

Sevgili Peygamberimiz, insanı helake götüren yedi büyük günahdan biri saydığı haksız yere cana kıymayı (Nesâî, Vesâyâ, 12) önlemek için, cahiliye döneminin âdeti olan kan davalarını yasaklamış ve ilk olarak yeğeni Âmir b. Rebîa’nın kan davasını kaldırarak işe başlamıştır. (Müslim, Hac, 147) Kardeşini öldürerek cana kıyma fiilinin ilk örneğini veren Hz. Adem’in oğlunun, bu kötü çığırı açmasından dolayı, sonra gelen her katilin günahından hissedar olduğunu belirterek (Buhârî, Diyât, 2) insanları bu acımasız eylemden sakındırmak istemiştir.

İslamiyet, “kimse diğerinin günahını yüklenmez” (Fâtır, 18) ayetiyle suçun şahsiliği ilkesini getirmiş, düşmanlık ve saldırıya, aşırıya kaçmadan aynıyla mukabele edilmesini öngörmüştür. (Bakara, 194) Mağdurun suçluyu bizzat cezalandırması (ihkâk-ı hak) yerine, cezanın kamu otoritesince verilmesi ilkesini benimsemiştir. Bunlar bir bakıma, cahiliyeden medeniyete geçişin göstergeleridir. Çünkü İslam öncesinin kabile hukuku, kollektif sorumluluk ve cezalandırma anlayışından hareketle, bazen suçlu yerine onun kabilesinden herhangi birini cezalandırmaya imkân tanımakta, bazen de mütekabiliyet sınırlarını aşan bir intikama sebebiyet vermekteydi. Halbuki Kur’an, “Eğer ceza (karşılık) verecekseniz, size yapılana denk bir ceza verin. Şayet sabrederseniz bu, sabredenler için daha hayırlıdır.” (Nahl, 126) buyurarak, cezanın dışında, sabretmek ve sonucu Allah’a havale etmek gibi bir seçeneğin bulunduğuna da işaret etmektedir.

Bugün ülkemizde yaşanan bazı olaylar, ne yazık ki, 14 asır önce tanıştığımız bu medeniyetin değiştirmeye çalıştığı cahiliye zihniyetini hatırlatacak türdendir. Dinimizin yasakladığı kan davası bazı yörelerimizde hâlâ ısrarla sürdürülmekte, çoluk-çocuk, kadın-erkek demeden onlarca kişi acımasızca katledilebilmektedir. Ancak farklı ulus ve dinlere mensup insanlar arasında görülebilecek düşmanlık ve çatışmaları aratmayacak sahneler, aynı dine mensup, hatta birbirleriyle akraba olan kişiler arasında cereyan etmekte, Allah’a ve hesap gününe inanan bir mümin için tasavvur edilemeyecek vahşetler sergilenmektedir. Namus temizleme adına, mağdurlar cezalandırılmakta, berdel ve beşik kertmesi gibi cahiliye töreleri uğruna nice hayaller yıkılmakta, intiharlar ve cinayetler işlenmektedir. Eski kabile yapılarını andıran aşiret sistemi insanların iradesini yok saydığı için, yüzlerce insanın hayatını etkileyecek her türlü karar bir veya birkaç kişinin iradesine bırakılmaktadır.

Bu örnekler yanı sıra, ülkemizin her köşesinden hemen her gün gözlerimizin önüne serilen onlarca cinayet, gasp, hırsızlık ve tecavüz olayları, tamamına yakını Müslüman olan toplumumuzun ciddî bir değerler erozyonuna maruz kaldığını göstermektedir. Başka bir deyişle, inandığımız din, toplumsal ilişkilerimizde belirleyici bir unsur olmaktan hızla uzaklaşmakta, İslam’ın hedefi olan ahlakî erdemlerle donanmış mümin yerine, muhafazakâr ve dindar görünümlü niteliksiz bir kalabalık egemen hale gelmektedir. Dolayısıyla, ailemizle, komşularımızla, akrabalarımızla, arkadaşlarımızla velhasıl toplumun her kesimiyle kurduğumuz ilişkilerde, saygı, sevgi, hoşgörü, af, şefkat, merhamet, nezaket, yardımlaşma gibi inancımızdan kaynaklanan değerlerin yerini basit çıkar ilişkileri almaktadır.

Müslüman kimliğimizin ne ifade ettiğini biliyor ve bunun bizim için bir ayrıcalık olduğunu düşünüyorsak, İslam’ın hayatımızın her kesitine rengini veren bir din olduğunu unutmamalıyız. Kur’an’ın öğretisini ve onu bize tebliğ eden Allah Rasulü’nün hayat tarzını içselleştirmeden iyi bir Müslüman olunamayacağının farkında olmalıyız. Dindarlığımızın göstergesi olan ahlakî meziyetlerimizin bireysel alandan çok toplumsal alanda tezahürünün çok daha anlamlı ve önemli olduğunu bilmeliyiz. Başkalarıyla paylaşılmayan değerlerin, onlara yansıtılmayan ahlakî erdemlerin söylem düzeyinden öteye geçemeyeceğini dikkate almalıyız. Ahlak güzelliğine sahip olmayan bir müminin imani olgunluğa erişemeyeceğini (Ebû Davud, Sünne, 16) bildiren Peygamber Efendimiz’in sesine kulak vermeliyiz. Velhasıl, öfkeyi yenip insanları affetmeyi müttakilerin özelliklerinden sayan (Âl-i İmran, 134) Cenab-ı Hakk’ın; maruz kaldığı onca düşmanlığa rağmen öç ve intikam peşinde koşmayan ve müminleri, Kur’an’ın hedef gösterdiği (Hucurât,10) kardeşliğe çağıran (Müslim, Birr, 9) Allah Rasulü’nün talimatlarını, hemcinslerimize karşı davranışımızda rehber edinmeliyiz.

Prof. Dr. İ. Hakkı Ünal
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Evlilikte Aile İçi Sağlıklı İletişim

Tarih: 07.07.2009

Erkek ve kadın arasında, hukuken kabul edilen ve/veya toplumca onaylanarak taraflara çeşitli hak ve yükümlülükler veren ilişki biçimine evlilik denir. Dolayısıyla sosyal bir kurum olan ve toplumun devamını hedefleyen evlilik, ailenin temeli olarak kabul edilir.

Modellerine göre ister çekirdek, isterse geniş olsun aile; içinde yaş, cinsiyet, makam, rol, yetki ve sorumluluk bakımından birbirinden ayrışan az ya da çok sayıda bireyin birlikte yer aldığı ve ortak bir hayat alanını paylaştığı sosyolojik bir oluşumdur. Söz konusu bu birliktelik, karşılıklı ilişki ve etkileşimlerin oluşturduğu bir sistem olarak dinamik bir şekilde varlığını devam ettirir. Bu yüzden her ailenin özel bir iç yapısı ve kendine özgü dinamik bir işleyişi vardır. Dolayısıyla her aile ‘biricik’tir. O nedenle dış çevrede toplumun kültürü, gelenekleri, inanç ve değer yargıları; iç yapıda ise, aile bireyleri olan anne-baba ve çocukların ortak amacı, kuralları ve beklentileri, bu yapı ve işleyişin gerçekleşmesinde önemli rol oynarlar. Böylece her aile, içinde yaşadığı toplumun küçük bir yapı taşı olduğu kadar, kendine özel ayrı bir kimliğe de sahiptir. Söz konusu bu özellik, ailelerin birbirleriyle kıyaslamalarını da zorlaştırmaktadır.

Evlilik sürecindeki beraber yaşamayla birlikte, evlilik öncesinde eşlerde baskın bir şekilde bireyselliği ifade eden ‘ben’ ve ‘sen’ yaşantıları yerine; evlilikte ortak bir anlayışı ortaya koyan ‘biz’ yaşantısı meydana gelmesi gerekir. İşte eşlerden her iki tarafın da ortak kabulüyle bu yaşantının sürdürülebilmesi, kadın ile erkeğin geldikleri aile yapılarına ve gerekli sağlıklı iletişimi kurabilmelerine bağlıdır. Şayet eşler arasında iletişim problemleri varsa, aile içi dengeler ve düzen bozulduğu için geçimsizlik ortaya çıkar. Evlilik sürecinde aile içi iletişim bozukluklarının temelinde, eşlerden her birinin ‘ben’ yaşantısından çıkıp onun yerine ‘biz’ yaşantısını benimseyememeleri önemli bir rol oynar. Ayrıca bu olumsuz durumu, kültür ve kişilik farklılıkları gibi eşler arası uyumsuzluklar da besleyebilir.

Öte yandan aile içindeki ilişkilerin temelini, eşlerin karşılıklı olarak birbirlerine yönelik olumlu veya olumsuz tutum ve davranışları oluşturur. Onların sevgi ve anlayışla devam ettirdikleri bu karı-koca ilişkisi, aynı zamanda ailenin genel havasını da belirler. Dolayısıyla aile psikolojisinde uyumlu ve sıcak ilişkiler, anne-babadan çocuklara doğru yayılır. Tam aksine gergin ve sürtüşmeli bir karı-koca ilişkisi ise, eşlerin yanı sıra çocuklar üzerinde de güvensiz ve kaygılı bir psikolojik ortam meydana getirir. Bu durum da, ister istemez ailenin stres ve kaygı düzeyini yükseltir. Sürekli geçimsizlik ortamında yetişmiş olan bir erkek ve/veya bir kadın, evliliklerinde de çoğunlukla aynı olumsuz ve sağlıksız ortamı devam ettirme potansiyeli taşır. Yani geçimsiz ailelerin çocukları da, böyle uyumsuz evliliklere aday olabilir.

Yukarıda yer verilen psikolojik değerlendirmeler kapsamında, evlilikte aile içi sağlıklı iletişimi engelleyen ‘biz’ yaşantısının oluşturulamamasında, eşlerin evlilik öncesi, karşılıklı olarak birbirlerini yanlış tanımaları önemli bir yer tutar.

Erkek ve kadının geçmişte oluşturduğu kişilik yapıları, evlilikte değişmeden kalırsa, ‘ben’ ve ‘sen’ yaşantısından ‘biz’ yaşantısına geçiş süreci oldukça zorlaşır. Dolayısıyla bu durumda evlilik, eşlerden birinin fedakârlığında bazen bir süre, bazen de sonuna kadar devam edebilir. Türk toplumundaki aile yapısında söz konusu bu fedakârlığı genellikle kadın gösterir.

Evlilikte aile içi sağlıklı iletişim bağlamında eşler arasında meydana gelen ‘psikolojik uyumsuzluk’, genellikle her iki tarafın farklı farklı kişilik yapılarına sahip olmalarından kaynaklanır. Bu nedenle kişilik özellikleri arasında büyük bireysel farklılıklar olan eşlerin anlaşmaları oldukça zordur. Üstelik kişilik yapılarının bu farklılıklarından kaynaklanan özelliklerin de zamanla değişme olasılığı çok sınırlı, hatta imkansızdır. Ayrıca eşler arasındaki bu kişilik farklılıkları bağlamında meydana gelen psikolojik uyumsuzluğun yanı sıra bir de en az bunun kadar önemli olan ‘sosyal uyumsuzluk’ söz konusudur. Bu durum, genellikle eşlerin evlenmeden önce yaşadıkları sosyal çevrelerdeki kültür farklılıklarından kaynaklanır. Aile içinde meydana gelen kültür farkı, ‘biz’ yaşantısının oluşmasında iletişim için gerekli olan ortak duygu ve düşüncelerin gelişmesini de engeller.

Evlilik sürecinde, eşlerin birbirilerine olan sevgi ve saygılarını tüketen evliliğin kendisi değil, bu süreçte karşılıklı yapılan yanlışlardır. Kendisini sorgulamayan eşler, sürekli olarak evliliklerini suçlarlar. Bu bağlamda eşler arasında ortaya çıkan geçimsizlikleri tetikleyen faktörlerden birisi de, -duygusal şiddetten de öte- evlilik içinde ciddi bir problem olarak ortaya çıkan ‘fiziksel şiddet’tir. Türk toplum yapısındaki aile içinde genellikle erkeğin, otoritesini kuramadığı zaman en sık başvurduğu silah, fiziksel şiddet, yani dövmektir. Bazı erkekler, kadını dövmenin aile içi hakimiyeti sağlamada en etkili ve pratik bir araç olduğuna inanırlar.

Şiddet; kısa, orta ve uzun vadede ortaya çıkan aile içi problemlere çözüm olmadığı gibi, aile içi sağlıklı iletişim kurmada eşler arasında daha sonra telafisi mümkün olmayan unutulmaz yaralar da açabilir.

Halbuki aile içi sağlıklı iletişim sürecindeki aile üyeleri,

a- Görev ve sorumluluklarını doğal olarak yerine getirirler.

b- Eşler arasında olumlu ve yapıcı duygusal bağlar söz konusudur. Dolayısıyla taraflar, birbirlerinden bağımsız oldukları halde, birbirlerine isteyerek yardım ederler.

c- Sağlıklı bir aile içi iletişim sürecindeki eşler, duygusal ve bilinçlenme yönünden devamlı olarak gelişim içerisindedirler.

d- Karşılıklı olarak kendilerini değerli bulan eşlerin benlik saygısı düzeyleri yüksektir. Bu nedenle benlik değerlerini olumlu yönde geliştirirler.

e- Böylesi bir aile düzenine sahip eşler, hem kendi içlerinde bütünleşirler. Hem de sosyal çevreleriyle olan ilişkilerini iyi dengelerler.

f- Sağlıklı bir aile içi iletişime sahip olan eşler, karşılıklı olarak birbirlerini değerli ve onurlu görürler.

g- Kendi bireysel sınırlılıklarının farkında oldukları için kendi ihtiyaçları ile aile ihtiyaçları arasında çok güzel bir denge kurarlar.

h- Böyle bir tutum ve davranış içerisindeki eşler, uzun vadeli mutlulukları, kısa vadeli geçici doyumlara tercih ederler.

Bazı çiftler, aile içi iletişim bozukluklarının nedenlerini, detaya inmeden yaptıkları yanlış evliliğe bağlarlar. Halbuki bu çiftlerin, bu türden kısır yaklaşımlarla zamanı boşa harcayacaklarına, hayatın kendileri ve eşleri için daha güzel ve doyurucu olması yolunda çaba göstermeleri daha mantıklı bir yaklaşımdır. Böyle durumlarda eşler, kendi özel hayatları kapsamında aile içi sağlıklı iletişimlerini güçlendirici pozisyonlarını belirleyip bunları elden geldiğince çoğaltabilirler. Bu noktada eşler, her duygu gibi mutluluğun da emek verilip paylaşıldıkça gelişen ve çoğalan bir duygu olduğunu asla unutmamalıdırlar.

Mutlu bir evlilikte dikkate alınması gereken temel noktalardan birisi de, eşlerin birbirlerinden ayrı mutluluk anlayışları ve zevklerinin yanında, birbirleriyle ortak olan mutluluk anlayışlarını ve zevklerini de geliştirebilmeleridir. Ancak bu bilinçli olarak ciddi bir çabayı gerektirir. O nedenle evlilik içerisinde ortak bir çaba harcanmadıkça da mutluluktan söz edilemez.

Evlilik sürecinde eşler, birbirilerine karşı besledikleri ilgi ve sevgilerini, karşılıklı olarak söz ve hareketlerle dışa vurmalıdırlar. Zira sevgi ve saygının en iyi anlatım ve sunum şekli, eşlerin birbirilerine karşılıksız olarak içten bir ilgi göstermeleridir. Dolayısıyla eşler, birbirlerinin karşılıklı duygu ve düşüncelerine ne kadar ilgi gösterirlerse, birbirlerine o kadar değer vermiş olurlar. Unutulmamalıdır ki, sevmek ve sevilmek, gelişim yaşları ne olursa olsun tüm bireyler için varoluşsal anlamda temel bir ihtiyaçtır.

Özetle, -yukarıda da ifade edildiği gibi- evlilikte aile içi sağlıklı iletişimin temeli, eşlerin birbirlerine gösterdiği “karşılıklı sevgi ve saygı”dır. Her ailenin kendine özel bir ‘sevgi ve saygı havuzu’ vardır. Bu havuza da iki musluktan su akar. Musluğun birinin başında erkek, diğerinin başında ise kadın vardır. Ayrıca havuzdaki su, bitmez tükenmez bir su da değildir. Havuzdaki sevgi ve saygı suyunun bitmemesi ve/veya eksilmemesi için eşlerden her ikisinin de karşılıklı olarak eş zamanlı bu havuza su akıtması gerekir. Yoksa eşlerden sadece birinin su akıtması, sevgi ve saygı havuzunu doldurmaya yetmez. Zira gün gelir, tek taraflı olarak havuzu doldurmaya çalışan suyun kaynakları tükenebilir.

Sonuç olarak, evlilik sürecinde aile içi sağlıklı iletişimi kurabilmek ve geliştirebilmek için eşlere pratik kapsamda şu tavsiyelerde bulunulabilir:

a- Eşler, dış çevrelerine karşı ailenin bağımsızlığını mutlaka korumalıdır.

b- İki ayrı kişiliklerin bir araya gelerek yepyeni bir hayat tarzı oluşturduğu evliliklerde, eşlerden her ikisi de, ailelerinden gördüklerini taklit etmeyip, kendi özellerine ait yeni bir tarz oluşturma gayreti göstermelidirler.

c- Eşler, aile içi iletişim çatışmaları kapsamında karşı karşıya kaldıkları problemleri, her iki tarafın da sakinleştiği bir zamanda oturup mutlaka karşılıklı olarak konuşarak karara bağlamalıdırlar. Zira, aileyi ilgilendiren bir problemi görmezlikten gelerek konuşmadan ‘derin dondurucuya (!)’ koymak, var olan problemi çözmediği gibi orta ve uzun vadede sıkıntı da çıkarır.

d- Eşler, birbirlerini kırmadan ve birbirlerinden çekinmeden, yeri geldiğinde birbirlerine ‘hayır’ demeyi bilmelidirler.

e- Ailede karşılıklı anlayış esas olmalıdır. Eşler, kendilerinin insan olduklarını unutmadan aile içi iletişim sürecinde birbirlerinin kişiliklerine saygılı davranmalıdırlar.

f- Yine karşılıklı sevgi ifadeleri konusunda, eşler birbirlerine karşı asla cimri davranmamalıdırlar. Buna, birbirlerine güzel hitap cümleleri kullanarak başlayabilirler. Unutulmamalıdır ki, Karl Menninger’in dediği gibi, ‘sevgi, ancak sevmekle kazanılabilen bir değerdir.’

g- Kayınpeder, kayınvalide, kayın ve görümce gibi akrabalarla eşler, kendi aile yaşantılarına müdahale etmelerine neden olacak düzeyde içli-dışlı ilişkilere asla girmemelidir. Aralarında mutlaka bir sosyal mesafe bırakmalıdırlar.

h- Aile içinde meydana gelebilecek dinsel tutum ve davranış farklılıkları, eşler arasında bir iletişim çatışması alanı ortaya çıkarabilir. Böylesi bir durumdaki eşler, birbirlerine anlayış göstererek; doğru olanı, yine ortak akıllarını kullanarak bulmaları gerekir.

Dr. Mustafa Koç
Bursa / Orhangazi Vaizi

İmam Hatipler, Toplum Hayatına Can Suyu Veren Görevlilerdir

Tarih: 07.07.2009

İslam dini; insanlığın güven, huzur ve barış içinde yaşamasını sağlayan ilahî bir projedir. Bu projeyi tanıtma, anlatma ve özüne uygun olarak sunma görevi de insana verilmiştir. Peygamberlerin gönderiliş hikmeti ve amacı da budur. Hiçbir peygamber yoktur ki Allah’ın gönderdiği bu ilahî mesajı kendi ümmetine tebliğ etmiş olmasın. Nitekim son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s)’in gönderiliş hikmeti ve amacı da bu şekilde ifade edilmiştir: “(Rasulüm!) Biz seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik” (Enbiya, 107) “Ey Peygamber! Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı, Allah’ın izniyle, bir davetçi ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik. Allah’tan büyük bir lütfa ereceklerini müminlere müjdele.” (Ahzab, 45-47) Bu ve benzer ayetler, İslam’ı insanlara anlatma görevinin çerçevesine işaret etmektedir. Genel olarak insan, doğru yolu bulabilecek kabiliyetlerle yaratılmıştır. Ebedi âlemin mutluluğunu kazanabilecek imkânlarla donatılmıştır. Buna rağmen onu hak yoldan saptıran nefis, şeytan vb. engeller de mevcuttur. Bu nedenle onun sürekli korunmaya, telkine, iyiliğe ve hayra yönlendirilmeye ihtiyacı vardır. İşte bu görev; sadece peygamberlerin sorumluluğu ile sınırlı olmayıp bütün Müslümanlara yüklenmiş bir görevdir. Bu duyarlılık Kur’an-ı Kerim’de şöyle açıklanmıştır: “İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Rasulün de size şahit olması için sizi mutedil bir millet kıldık.” (Bakara, 143)

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) bir hadislerinde de; “Din nasihatten ibarettir.” buyurmuşlardır. (Müslim, İman, 55) Buna göre; dini anlatmak, sevdirmek ve onu daha çok insana ulaştırmak için ilim adamlarına özellikle din hizmetleri alanında çalışanlara daha önemli sorumluluklar düşmektedir. Bu bağlamda din hizmetinin üstünlüğü ve fazileti, Hz. Peygamber (s.a.s) tarafından Hz. Ali’ye şöyle açıklanmıştır: “Şunu bil ki, tek bir kişinin senin irşadınla Müslüman olması en değerli ganimet olan kızıl develerin sana verilmesinden daha hayırlıdır.” (Buhari, Cihad, 102) Çünkü iyiliği, doğruluğu, hayrı ve güzeli telkin etmek insani ve dinî bir hizmettir. Söz konusu hizmet, tarih boyunca kesintiye uğramaksızın aynı çizgi üzerinde günümüze kadar devam etmiştir. Çağımız şartlarında ise, toplumu din konusunda aydınlatma görevi; ülkemizde kamu adına Diyanet İşleri Başkanlığına verilmiştir. Konuya ilk bakıldığında Başkanlıkta çalışan herkesin bu hizmetten sorumlu olduğu söylenebilir. Ancak görevin özelliği, tabana yansıma biçimi ve toplumla iç içe olması dikkate alındığında imam-hatiplerimizin konu ile daha çok ilgili oldukları anlaşılmaktadır. Bugün ülkemizdeki toplam cami sayısı seksen bine ulaşmak üzeredir. Bu camiler nüfus hareketliliğine ve yoğunluğuna göre; şehir merkezi, mahalle, belde, köy ve mezra gibi yerleşim yerlerinde ortaya çıkan ihtiyaç üzerine inşa edilmişlerdir. Dolayısıyla camilerin dağılımı ve konumuna bağlı olarak her yerleşim alanında bir veya birkaç imam-hatip arkadaşımız görev yapmaktadır. Samimi din hizmetinin verimliliği ve bereketi bu “hoca efendilerin” gayretiyle günümüze kadar ulaşmıştır. Bugün içinde yaşadığımız aydınlık ortamı, huzuru ve rahatlığı görmemizde çile yüklü; ak saçlı, sarıklı müca-hitlerimizin milli mücadele yıllarındaki büyük hizmetleri etkili olmuştur. Bu nedenle yeri gelmişken hayatlarını hizmet aşkı ve heyecanıyla geçiren bu hocalarımızı rahmetle anıyoruz. Her alanda onlara minnettar olduğumuzu bir kez daha ifade etmek istiyoruz.

Konuya, ülkemizdeki mevcut uygulama ile devam edelim. Bugün imam-hatip liseleri veya ilahiyat fakültelerinden mezun olmuş nice gençler hayatlarının baharında bu göreve talip olmaktadırlar. İl, ilçe, belde, köy ve mezra demeden bayrağın dalgalandığı ve camilerin bulunduğu her yerde görev almaktadırlar. Onlar için yeni ama heyecanlı bir dönem başlamaktadır. Cemaat onları bekliyor. Çok şükür camimize imam geldi. Sesi güzel mi? Nasıl ezan okuyacak? Namazı nasıl kıldıracak? Hutbeyi güzel ve kısa okuyabilecek mi? Bir önceki imama göre durumu nasıl? Hangisi daha bilgili ve tecrübeli acaba? Komşu mahalle veya köyün imamına göre bizimkinin durumu nasıl? Askerliğini yapmış mıdır? Medeni hali nasıl? Evli mi, bekâr mı? Kısaca herkesin merakını gerektiren daha nice sorular… Hatta onun sarığı, cübbesi, giyim ve kuşamı bile ilk günlerde gözlem altındadır. İşte imam-hatiplik böyle bir meslektir. Herkesin dikkati, merakı ve gözü onların üzerindedir. Dolayısıyla bu mesleğin sabır ve tahammüle ihtiyacı vardır. Halk arasında söylendiği gibi hocanın sarığı beyazdır leke kabul etmez. Oysaki bu benzetme ile onun doğru, dürüst, adaletli ve merhametli olduğuna vurgu yapılmaktadır. Bu tasvir belki imam-hatip adaylarına sıkıcı, zor ve çekilmez gibi gelebilir. Hatta bu tablodan etkilenerek görev almak istemeyen veya aldığı halde bırakma eğilimine girenler de olabilir. Hayır, bu sadece bir geçiş dönemidir. Halkımızın bu yaklaşımında herhangi bir art niyet kesinlikle yoktur. Bunun saygı ve meraktan kaynaklandığını söylersek olayı abartmış olmayız. Çünkü kısa bir süre sonra “hoca efendi” köyde paylaşılamayan kişi olacaktır. Herkes ona saygı duymaya başlayacaktır. Düğün, sünnet, hastalık, cenaze ve taziyelerde ondan yardım isteyecektir. Artık cemaatin ve çevrenin sevilen, sayılan, güvenilen “bilge insan” odur. Sevinçli ve üzüntülü günlerde onun kapısı çalınacaktır. Bu bir halk anlayışıdır. Toplum kültürüdür. Onun icra ettiği görev, bu saygıyı beraberinde getirmektedir. Bakınız halkın bu iyi niyet ve yaklaşım tarzı, Hz. Peygamber (s.a.s.)’ın şu duasıyla ne güzel örtüşmektedir: “İmam cemaatin namazını da üzerine alır; müezzin güvenilir kimsedir. Allah’ım! İmamları irşat eyle. Müezzinlerin günahını bağışla. (Tirmizi, Salât, 39) Evet bu duaya mazhar olmak büyük bir bahtiyarlıktır. İnşallah bu dua, günümüzde bu görevin önemini, ciddiyetini, sorumluluğunu ve ağırlığını hisseden bütün görevlilerimizi içine alacaktır.

Sözü buraya kadar getirmişken imam-hatiplik görevini yapan ve din hizmetinin ana iskeletini oluşturan, bir anlamda bu mesleğin altın kuralları olarak ifade edebileceğimiz iki önemli hususu meslektaşlarımızla paylaşmak istiyorum. Bunlar; görevlilerimizin okuma-yazma merakı ve çevreleriyle sosyal ilişkiler kurma sanatıdır. Şimdi bu iki hususu biraz daha açmaya çalışalım:

Okuma-Yazma Merakı

Şüphesiz ki okumak, anlamak, öğrendiğini uygulamak ve yazmak önemlidir. Hatta bu, o kadar önemlidir ki; din görevlilerinin hizmetleri açısından toplumun damarlarında dolaşan kan ve can suyu gibidir. Çünkü imam-hatiplerimizin her adımı, nefesi ve mesaisi halkla iç içedir. Bu nedenle yeni atanan genç imamlarımız başta olmak üzere bütün arkadaşlarımızla okumaya dair düşüncelerimi birkaç cümle ile de olsa açıklamakta yarar görüyorum:

Kur’an-ı Kerim’in yüzünden ve ezbere düzgün okunması kesinlikle ihmal edilmemelidir. Zira imam sadece kendisine değil esas cemaate namaz kıldırmaktadır. Diğer bir ifadeyle onların sorumluluğunu da üstlenmektedir. Bunu bir korku ve endişe olsun diye söylemiyorum. Umarım ki arkadaşlarımız da öyle algılamayacaklardır. Tersine onları daha çok çalışmaya, gayret göstermeye ve aktif olmaya teşvik etmek için hatırlatıyorum. Çünkü esas mutluluk kendini aşarak topluma yararlı olmaktır. Onların sevgi, dua ve takdirlerini kazanmaktır. Kaldı ki doğru, güzel ve bolca Kur’an okumak zaten başlı başına bir ibadettir. Diğer taraftan ibadetlerin sahih ve kabul olması için kıraatın düzgün olması şarttır. Hafız olanların hıfzlarını korumaları için sıkça tekrarda bulunmalıdır. Diğer görevlilerin ise, günde en az bir cüz okuyarak ayda bir hatim tamamlamayı teamül haline getirmelidir. Usulüne uygun okuyabilmek için hizmet içi eğitim kurslarına katılmak önemli bir fırsattır. Ne var ki bazen söz konusu eğitim süresi de yeterli olamamaktadır. Bu durumda oturup boş bekleme yerine hiç değilse meslekte kıdemli ve ehil arkadaşlarından yararlanmalı veya kaset, CD ve televizyonları izleyerek kendisini yetiştirmekte ısrarcı olmalıdır. Aynı usül çerçevesinde ezberlerini arttırmalı ve başkalarına dinlettirmelidir. Tam emin olduktan sonra namazda okumaya başlamalıdır. Böylece görevde kendisini sürekli test etmeyi bir fırsat olarak kabul etmelidir. Bu hassasiyeti iki üç yıl sürdürenler mutlaka başarılı olacaklar ve artık kendilerine güveneceklerdir. Unutmayalım ki azim, gayret ve kararlılık kişiyi daima, başarıya götürür. Zirveye ulaştırır ve mutlu eder. Bu hususta Yüce Allah bize şu müjdeyi veriyor: “Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur. Ve çalışması da ileride görülecektir.” (Necm, 39-40) Evet, bu ayetin mealinden de anlaşıldığı gibi hiç kimse ben bu görevi yapamam, sesim iyi değil veya okuyuşumda başarılı olamıyorum gerekçesiyle işin ucunu bırakarak karamsarlığa kapılmamalıdır. Çünkü hiçbir çalışma ve alın teri karşılıksız kalmaz. Onun meyvesi ve verimliliği mutlaka kendi mesaisine ve başarısına bir katma değer olarak geri dönecektir.

Diğer önemli bir konu ise; mesleki bilgi, beceri, görgü ve kabiliyetini geliştirmektir. Bu hususta görevlilerimiz daha şanslı sayılabilir. Zira bugün meslek konuları ile görev ve hizmetler alanında istenen yayınlara rahatlıkla ulaşılabilir. Dolayısıyla her geçen gün arttırarak bu kitapları okumaya çalışmalıdır. Çünkü imam-hatiplerimiz, sadece kendilerine değil çevrelerine ve cemaatlerine de yardımcı olmak zorundadırlar. Hayat, hızla gelişmeye ve değişmeye devam ediyor. Bu sosyal gelişmelere paralel olarak, yanlışlar, şüpheler, bid’at ve hurafeler de yoluna devam etmektedir. Bu nedenle yeni, köklü, doğru ve tutarlı yorumlarla olumsuzlukların önü kesilmelidir. Şayet bir imam-hatibin okuyacağı kaynak eserleri konularına göre önem ve önceliğini belirtmek gerekirse şöyle bir yol izlenmesi öğütlenebilir. Önce meslekle ilgili kaynak eserler tercih edilmelidir. Buna göre; inanç, ibadet, fıkıh, tefsir, hadis, siyer ve ahlak konulu eserler sıralanabilir. Ancak iş bunlarla da bitmemelidir. Günlük hayatımızı zengin, canlı ve renkli tutmak bağlamında; tarih, kültür, roman, hikâye, dergi, gazete, makale ve görsel yayınlarla halkayı daha da genişletmeliyiz. Unutmayalım ki okuyan ve düşünen insan bir gün duygularını yazılı olarak da ifade edecektir. Gerçekten imamların yazı yazmaya ve yorum yapmaya şiddetle ihtiyaçları vardır. Zira okuyan, düşünen ve yazan insan daima güçlü ve itibarlı olur. Özellikle her hafta imamlarımızın petekten bal süzer gibi okudukları eserlerden bilgi süzerek hazırlayacakları hutbe cemaat tarafından zevk ve beğeni ile dinlenecektir. İşte o zaman imam-cemaat kucaklaşması tam bir samimiyet ve memnuniyet içinde devam edecektir. Böylece toplumu etkilemek ve yönlendirmek hiç de zor olmayacaktır.

Sosyal İlişkiler

Her insan kendi görevi ve konumu gereğince çevresiyle diyalog kurmak durumundadır. Bu bağlamda imam-hatiplerin, görev yaptıkları yerlerde cemaat ve çevrelerini tanımaları sıcak ve samimi ilişkiler içinde olmaları önem arz etmektedir. Esasen din görevlisi güler yüzlü, sempatik ve hoşgörülü olmalıdır. İnsanları camiye ve cemaate gelip gelmediklerine bakmaksızın tanışmalı, konuşmalı ve ilgilenmelidir. Ayırım yapmaksızın herkesin mevlit, sünnet, düğün, nikâh, hasta ziyareti ve taziyesine katılmalıdır. Görev bölgesinde yardıma muhtaç, çocuk, yaşlı, kimsesiz veya problemi olanlarla bire bir ilgilenmelidir. Gücü yetmediği durumlarda yetkili mercilere ulaşmalıdır. Köyün veya mahallenin, cami, okul, yol, içme suyu, çevre temizliği ve sağlık ünitesi gibi ortak ihtiyaçların karşılanmasında muhtar, öğretmen ve diğer kamu görevlileriyle ortak hareket ederek öncülük yapmalıdır. İnsanların hata ve kusurlarını arayıp tenkit etme yerine onların iyiliklerini ve güzel yönlerini ön plana çıkararak onura etmesini ve moral desteğinde bulunmasını sağlamalıdır. Lokman Hekim’in dediği gibi; “Başkalarına yaptığın iyiliği unut başlarına kakma. Tersine başkaların sana yaptığı bir haksızlık ve kötülük varsa onu da hemen unut. Kin, nefret ve intikama dönüştürme.” Haklı olsan bile öfkeni yut ve aşırı tartışma ortamına girme. Kötülüğe karşı, iyilikle mukabele etmenin bir erdemlik olduğunu unutma. Yunus’un şu sözlerinde görüldüğü gibi; gönülleri, ruhları birbirine yaklaştırmaya ve sevdirmeye gayret etmelidir. “Gelin tanış olalım/ İşi kolay kılalım/ Sevelim, sevilelim/ Dünya kimseye kalmaz.” Gerçekten şu geçici dünyada insanlara karşı cimri, kıskanç ve egoistçe davranmak akıl işi değildir. İmamlarımız; sıkıntı ve problemleri olsa bile bunları halka yansıtmadan çalıştıkları yerlerde cemaat ve çevreleriyle hem ibadet hazzını hem de birlikte yaşama sevincini ve kültürünü paylaşmalıdırlar.

Mardin’deki Silahlı Saldırı ve Köy İmamı

Bu yazımızı tamamlamak üzere iken Mardin, Mazıdağı ilçesi Bilge köyünde, 44 vatandaşımızın silahla taranarak öldürüldüklerine dair bir haber televizyonlarda alt yazı olarak geçmeye başladı. İlerleyen saatlerde ekranlara yansıyan bilgiler insan kanını donduracak mahiyette idi. Akşam komşular toplanmış erkek, kadın, çocuk ve köy imamı iki gencin nişan törenlerine katılmışlardır. Bunların bir kısmı yatsı namazlarını köy imamı Kazım Ozan’la birlikte kılıyorlar. Çoğu kadın ve çocuklardan meydana gelen başka bir grup da evin avlu ve diğer odalarında oturuyorlar. Tam o sırada eve gelen katiller silahlarıyla rast gele ateş ederek o masum ve çaresiz insanların hayatlarına kıymışlardır. Aman yarabbi! Bu ne cehalet! Bu nasıl vahşet ve zulüm! Bu kanlı cinayeti işleyen taş yürekli insanların karakterleri nasıl izah edilebilir? Evet, herkesin ve hepimizin oturup düşünmesi gerekir. Millet olarak, ölen bu masum insanlardan nasıl haklarını helal etmelerini isteyeceğiz. Bu şaşkınlığa ve derin üzüntüye rağmen ateş düştüğü yeri yakmaya devam etmektedir.

Bu arada iki yıldan beri aynı köyde görev yapan ve mesleğinin baharında olan 24 yaşındaki imam kardeşimiz de o kör ve serseri kurşunların hedefi olmuştur. Gönlü, şefkat ve merhametle dolu. Köy çocuklarına Kur’an ve dinî bilgiler öğretiyor. Aldığı maaşıyla onlara hediyeler alıyor. Yeter ki çocuklar Kur’an öğrensin. Daha yararlı olmak için kısa sürede dillerini öğreniyor. Akşamları bile komşularını yalnız bırakmıyor. Artık ebedi yolculuğa bile onlarla birlikte yürümüştür. İşte örnek imam ve örnek devlet memuru. Bir köy imamı ne iş yapar diye merak edenler, dönüp bu imamımızın iki yıllık hizmet süresini incelesinler. Dualarımız, acılarımız ve gözyaşlarımız onlarla beraberdir. Tekrar bu faciada hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, kederli ailelerine de sabır ve baş sağlığı diliyoruz.

Doç. Dr. Fikret Karaman
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

Dünya Geleneksel Dini Liderler 3. Kongresi

Dini Liderlerin Hoşgörü, Karşılıklı Saygı ve İşbirliğine Dayanan Dünyanın Kurulmasındaki Rolü (Dünya Geleneksel Dini Liderler 3. Kongresi, 01/07/2009, Astana/KAZAKİSTAN)


Tarih: 06.07.2009

1. Dinler ve Temel Özellikleri:

Din, evrensel bir gerçeklik teziyle gelir ve insanın varoluşunun nihaî anlamını ve hayata bütüncül ve kapsamlı bir şekilde bakabilmeyi öğretir. Başlangıçta dinin bireylere kazandırdığı hayat felsefesi ve tarzı, ileriki aşamalarda giderek toplumsal bir kültüre ve kimliğe dönüşür. Kültürel yapının temel bileşenleri arasında yer alan dinî motifler de sembol davranışlar üreterek, bireysel ve toplumsal düzeyde açığa çıkarlar.

Din kurumunun tarih boyunca en önemli toplumsal belirleyici olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Din, öncelikli olarak bireyin iç dünyasında doğrudan doğruya yaşanan bir tecrübe olsa da, toplumsal hayatın penceresinden baktığımızda onun insanın tutum ve davranışlarını, insanlar ve toplumlar arası ilişkileri, fert ve toplum hayatını derinden etkilediğini ve belirlediğini açıkça görürüz. Ayrıca din, tarih boyu neredeyse tüm toplumlar için ortak bir refleks ve güç olmuştur.

Bu gerçek çağdaş dünya için de geçerliliğini korumaktadır. Dinin etkisi ve gücü bugün de çok fonksiyonel bir şekilde devam etmektedir. Bugün, insan potansiyelini geliştirme adına ortaya çıkan psikoterapi yöntemlerinden, ekolojik sorunlara varıncaya kadar pek çok noktada, dinin katkısına, daha açıkçası “kutsal”a ihtiyaç duyulmaktadır.
Başta İslâm olmak üzere dinler, aralarındaki farklılıklara rağmen insanlığın kurtuluş ve mutluluğunu amaç edinirler. Bu bağlamda özellikle semavi dinlerin temel mesajlarında barış, esenlik ve insanların birbirlerine saygılı olmaları gibi hususlar önemli bir yer tutar. Esasen dinler, hem iç hem de dış barışı tesis eden en kadim olgulardır. Bu imkanı iyi kullanamazsak insanoğlunun dünyevî çıkarlar için birbirini yok etmesini, insanın bir diğer insanın kurdu olmasını önleyemeyiz.



2. Diyalog Zorunluluğu ve Keyfiyeti:

İslam, sadece kendi içindeki inanç ve uygulama farklarını değil, kendi dışındaki farklı hakikat iddialarını da fiili bir gerçeklik olarak görüp onlarla bir ortak payda üzerinde buluşma, bilgi ve anlama düzeyinde diyalog kurma iradesini her zaman ortaya koymuştur.

Hepimizin bildiği gibi Kur’an, farklılıkların doğallığını kabul eder ve hatta dillerin ve renklerin farklı olmasının Allah’ın varlığının delillerinden olduğunu ifade eder:


“O’nun kanıtlarından biri de, gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır.”

(Rum 30/22) Ayrıca Kur’an’da :

“Rabbin dileseydi insanları elbette tek bir ümmet yapardı.” (Hûd, 11/118) buyurularak insanların farklılıklarının ilahi hikmetin ve sınavın bir parçası olduğu vurgulanmaktadır. Hucûrât suresinin 13. ayeti de bize bu konuda çok önemli bir ölçüt getirmektedir:

“Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir.” (Hucûrât, 49/13). Ayet, farklı yaratılmanın ‘kimlik edinme ve bu kimlikle tanınma, tanışma’ fonksiyon ve hikmetini onaylarken; farklı sosyal ve etnik gruplara mensup olmanın üstünlük vesilesi olarak kullanılmasını reddeder.

Diğer taraftan Kur’an’da sık sık kullanılan ehl-i kitap kavramı Müslümanlara, Yahudiler ve Hristiyanlarla aynı dinî gelenekten geldiklerini, dolayısıyla tevhit inancı, ahiret inancı ve salih amel vurgusu başta olmak üzere birçok ortak buluşma noktalarının olduğunu hatırlatır ve aralarında diyaloglarını geliştirmeleri çağrısında bulunur.



3. Günümüz Dünyası ve Başlıca Problemler:

Günümüzde adına küreselleşme denilen ve hepimizin hayatını kökünden sarsan bir dönüşümün sancılarının çekildiği ve ağır faturaların ödendiği bir dönemden geçmekteyiz. Eğitim, sağlık, güvenlik, beslenme, açlık, sefalet ve çevre sorunları, terör ve şiddet, ideolojik ve çıkar amaçlı savaşlar, sömürüye bağlı geri kalmışlık ve haksızlıklar bu sancıların sadece birkaçıdır.

Çağımız insanı, günümüzde kendini içten ve dıştan kuşatan kısa vadeli emellerin baskısından kurtarıp hem iç dünyasında hem de yakın ve uzak çevresinde kalıcı bir barış ve huzuru yakalamada hayli zorlanmaktadır. Fert ve toplumların hayat çizgisi bir defa aklın, bilginin, düşünce ve sağduyunun kontrolünden çıktı mı, din o açık davetini ve uyarısını sürdürse de, artık sevginin yerini korku ve düşmanlık, barışın yerini kavga, fedakarlığın yerini bencillik, adaletin yerini haksızlık almaya başlar.



4. Din Mensuplarının Yapabilecekleri:

Dini, etnik ve kültürel farklılıkları öne çıkaran ve bunu ayrışma sebebi olarak algılamaya başlayan dünyada, farklı teolojik sistem ve yaklaşımlara sahip olan dinlerin, sağlıklı bir diyalog ortamı içerisinde insanlığın barış ve huzurunu sağlama yolunda ortak çaba sarf etmekle sorumlu oldukları son dönemlerde daha da fark edilmiştir.

Tarihten günümüze dinî inanç ve farklılıkların zaman zaman çatışma konusu yapıldığı, insanlar arasındaki çekişme, kavga ve nefrete malzeme olarak kullanıldığı da bilinen bir gerçektir. Dinî inanç ve farklılıkların çatışma konusu yapılması; dinî değerlerin ayrılık ve gerilim malzemesi hâline getirilmesi sadece dinin kendisini yıpratmakla kalmaz, bireylerin ve toplumların huzuru için de ciddî bir tehlike oluşturur.

Farklı din ve inanç mensupları, birbirlerinin dinlerini onaylamaya ve yargılamaya gerek duymaksızın, bir araya gelerek konuşabilmeli ve insanlığın karşı karşıya olduğu sorunların çözümünde ortaklaşa gayret gösterebilmelidir. Ayrıca hiç kimse bu ortak çabayı ve iletişim zeminini kendi dinine taraftar bulmak veya kendi din mensuplarının önünü açmak için bir araç olarak da kullanmamalıdır.

Farklı din ve kültürlerarası diyalogun öncelikli konusu, farklı inançların hangisinin hak, hangisinin doğru olduğunu tartışmaktan ziyade, önce birbirlerini dinleme ve anlama, sonra da dünyanın ortak sorunlarını çözebilmede farklı din mensuplarının el birliği etmesi olmalıdır. Dolayısıyla dinler arası diyalogda, farklı din mensupları arasında iletişim, karşılıklı görüşme, konuşma zeminini öne çıkarmamız gerekir.

Dinler ve kültürler arası diyalog olgusunun, son yıllarda bütün dünyada yükselen bir değer olması sevindirici bir husustur. Bu durum, tarihten gelen her türlü ayrılık ve çatışma noktalarını izale etmede yardımcı olacağı gibi çağımızda insanlığın yoksulluk, ekolojik kirlilik, uyuşturucu madde bağımlılığı, terör gibi ortak sorunlarının çözümüne de katkıda bulunacaktır. Artık insanlık, tarihte kalması gereken, ama yapay bir biçimde gündeme taşınmak istenen çatışma kültürlerine iltifat etmemektedir. Öte taraftan dinleri yeni bir anlayışla ilgi alanına çeken insanlık, dinlerin özündeki barış ve diyalog davetine ne denli ihtiyaç duyduğunu son iki yüzyıllık tecrübelerden sonra ve günümüzde karşılaştığımız küresel ölçekli sorunlar nedeniyle daha iyi kavramış bulunmaktadır.

Binaenaleyh insanlığın geldiği bu noktada dinler arası diyaloğun çok ayrı bir yeri vardır. Ancak bu olgunun hiçbir şekilde amacı dışında kullanılmaması ve siyasal, stratejik amaçlar, uluslar arası politik çıkarlar uğruna istismar edilmemesi gerekir. Şayet bu olgu, yanlış anlamalara meydan verecek şekilde istismar edilir ve amacı dışına çıkılırsa sadece dinler ve kültürler arası diyalogu sekteye uğratmakla kalmaz, kültürlerin ve dinlerin kendi içindeki farklılıklara karşı hoşgörü ortamını da büyük ölçüde zedeler. Dinler ve kültürler arası diyalog, uluslar arası yayılma politikalarının bir parçası olarak kullanılırsa küreselleşen dünyamızda uyuyan birçok dev sorunu uyandırmış oluruz. Bu konuda bütün dinlerin temsilcilerinin fevkalade dikkatli olmaları gerekmektedir.



5. Dini Liderlerin Sorumlulukları:

Günümüzde insanlığın karşı karşıya kaldığı ana sorunların hiçbiri dinlerden kaynaklanıyor değildir. Aksine ilâhî dinler bu sorunların çözümüne katkı sağlayacak güçlü mesajlara sahiptir. Dini kimliklerin sosyal bir olgu olarak ayrıştırıcı özelliklerini değil, bunların tanımlayıcı ve ilâhî hakikatlerin birleştirici özelliğini esas alarak bu sorunlarla mücadele etmeliyiz. Bu sorunların şiddete, baskıya, kalıcı kin ve nefrete dönüşmesini birlikte engellemeliyiz. Biz dini liderler, din bilginleri ve dini kurumlar, uluslararası siyasetin gerilimlerine alet olmayı reddederek bu sosyal sorunların çözümüne katkı sağlamak zorundayız. Esasen, dünyanın büyük sorunlarının dinsel farklılıktan veya dini düşüncenin kendisinden kaynaklanmadığı, fakat dinlerin politik çekişmelerin meşruiyet aracısına dönüştürülmesiyle bu sorunların daha karmaşık ve içinden çıkılmaz hale geldiği apaçık ortadadır.

Tarih boyunca ilâhî hitabın sürekli vurguladığı “Adem’in çocukları olduğumuz” gerçeği ve buna dayalı kardeşlik ve sevgi ideali karşısındaki en büyük engel, ilâhî hikmet gereği, varoluşunu muhtelif ırk, din, dil, kültür ve siyasi düşüncelere mensubiyetle gerçekleştiren insanların, bu durumu bir zenginlik olarak görmek yerine, çatışma ve güvensizlik zeminine dönüştürme girişim ve eğilimleri olagelmiştir. Burada inananları gerçeğe ve iyiye yönlendirme ve onlara rehberlik etme mevkiinde bulunan biz din bilginlerine ve temsilcilerine çok hassas bir görev düşmektedir. Bu görev, yalnızca temsil ettiğimiz ve mensubu olmakla onur duyduğumuz dini gelenekleri diri tutmayı değil -belki de daha önemlisi- tüm bu dini, etnik ve kültürel farklılığın ilâhî sevgi, rahmet ve hikmetin bir tecellisi olduğu ve Yüce Yaratan tarafından insanoğlunun bilgiye ve hür iradeye dayalı seçimine özel değer atfadildiği hakikatine uygun hareket etmeyi de gerektirmektedir. Samimi kanaatimiz odur ki böyle bir anlayış ve bunun gereklerine bağlılık, insanlığın barış içinde yaşamasının da en büyük teminatıdır.

Dini liderler bir araya geldiklerinde, inançlarını üstün gösterme gayretine girmeden ve dinlerin teolojisini tartışmak için vakit kaybetmeden insanlığın ortak sorunlarına çözüm arama yolunda çaba sarf etmelidir.

Hepimiz açıkça görüyoruz ki, günümüz dünyasının kaotik ortamından bunalmış insanı, manevi ve ahlaki değerlerin huzur dolu iklimine, aşkın bir varlığın adalet ve merhametine daha derinden ihtiyaç duymaktadır. Dini liderlerin buluşması ve insanlığın ortak değerlerine vurgu yapması, siyasetçiler, düşünürler ve sorumlu herkesin barıştan, sevgi ve saygıdan yana tavır koymaları böyle bir ortamda çok daha anlamlı ve işlevsel olmaktadır. Maddeci düşüncenin, aşırı dünyevileşmenin ve popüler kültürün bütün kalıcı değerleri aşındıran etkilerinin bunalttığı günümüz insanına, çarenin dini gelenekler içinde güçlü bir şekilde yer aldığını göstermek, aslında hepimizin ortak görevidir. Bütün peygamberlerin ortak çağrısı da bu olmuştur. Hz. İbrahim’in Nemrut’un ateşine giderken ve ilahi emre itaatle evladını kurban sunarken gösterdiği sarsılmaz imanıyla ortaya koyduğu Allah’a bağlılık, Hz. İsa’nın “bir yanağına vurana diğer yanağını çevir” diyerek, dünyanın ruhsuzlaştırılmış kurallarla değil sevgiyle de beslenmesi gerektiğini gösterdiği bireysel olgunluk, Hz. Muhammed’in “komşusu açken tok yatan bizden değildir” diyerek aşıladığı sosyal sorumluluk bilinci hep bu çağrının özünü teşkil etmiştir. Kutsal metinler de bencillik ve ihtirasların kaynaklık ettiği yeryüzündeki bozgunculuğun, Allah’a gönülden iman, bireysel olgunluk ve sosyal sorumluluk bilinciyle aşılacağını sürekli vurgulamaktadır. İnanıyorum ki, farklı din, inanç ve kültür mensupları arasında kurulacak sağlıklı iletişim, böyle bir bilincin insanlığa maledilerek ortak payda kılınması ve evrensel mahsullerinin devşirilmesi için fevkalade önemli bir adım olacaktır.

Adaletsizlik, haksız paylaşım, aşırı tüketim ve bencilliğin yaygınlaştığı dünyamızda sayısız güncel sorunların çözümü ve mağdurlar için hakkaniyetin sağlanması adına dini şahsiyetlerin oldukça erdemli bir yükümlülüğe sahip olduğu ortadadır. İnsanlar dinleri her türlü politika ve ideolojinin üzerinde ve sığınılacak en son ada olarak görmektedir. Bu son adayı temsil eden dini şahsiyetlerin bu bilinç ve sorumluluk içinde, insanlığın hayır ve kurtuluşuna yönelik her türlü çabayı sarf etmeleri, modern toplumu kasıp kavuran manevi ve ahlaki yozlaşmanın önünde birlikte set olmaları evrensel bir sorumluluk ve gelecek adına bir beklentidir.

Bütün dini temsilcilerin ve din mensuplarının böyle bir anlayış ve sorumluluk içinde hareket etmesi, farklı kimlikler arasında önyargısız iletişim ve karşılıklı anlayış kapısını açık tutması, inanıyorum ki, insanlar arasındaki şiddet ve çatışma ortamının yerini karşılıklı sevgi ve saygıya dayalı işbirliğine terk etmesine yol açacak, dünyanın daha güvenli, huzurlu ve yaşanılır olmasını sağlayacaktır.

Prof. Dr. Ali BARDAKOĞLU
Diyanet İşleri Başkanı

03 Temmuz 2009 Cuma

Camilere okuma salonu yapılacak

Diyanet, camilerde küçük kitaplıklar oluşturmaya başladı. Böylece camiye gelen cemaat aynı zamanda bu kitapları evlerine götürerek, okuyabilecek.
03 Temmuz 2009 11:41

Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, artık devrin ''her şeyi camilerde, kürsülerde hocalardan öğrenme devri olmadığını'' belirterek, ''Camilerimizde küçük kitaplıklar oluşturmaya başladık. Böylece camiye gelen cemaat aynı zamanda bu kitapları evlerine götürecek, okuyacak'' dedi.

Bardakoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Kur'an'ın her bir Müslüman'a, her bir insana Allah'tan verilmiş özel bir kitap, hitap olarak düşünülmesinin önemine değindi.

Bütün Müslümanların Kur'an'la buluşması, Kur'an'ı anlamaya çalışması, ''Rabbım benden nasıl bir hayat yaşamamı istiyor''u kendi gözüyle, aklıyla fark etmesi gerektiğini vurgulayan Bardakoğlu, ''Artık devir her şeyi camilerde kürsülerde hocalardan öğrenme devri değil'' dedi.

Camilerde imamların, vaizlerin, müftülerin sadece sınırlı bir zaman diliminde belli hatırlatmalar yapabildiğini, insanların bilgilerini okuyarak artırmalarının önemine işaret eden Bardakoğlu, bu nedenle her bir Müslüman'ın kendi dinini doğru bilgiyi, doğru kaynaklardan en iyi şekilde öğrenmesi gerektiğini vurguladı.

Camilerin her birini küçük okuma salonuna dönüştürmeyi arzu ettiklerini kaydeden Bardakoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

''Camilerimizde küçük kitaplıklar oluşturmaya başladık. Böylece camiye gelen kardeşlerimiz, cemaat, aynı zamanda bu kitapları evlerine götürecek, okuyacak. Hocaların verdiği sınırlı bilgiyle yetinmeyip kendi bilgisini artıracak. Bunu görsel malzemelerle de geliştirmek istiyoruz. Sadece kalın, ağır kitapları okumak her zaman cazip olmuyor, daha küçük, daha anlaşılır kitaplar, çocuklara gençlere yönelik kitaplar, görsel malzemeler, CD'ler üretmeye çalışıyoruz. Böylece Kur'an'la ve dini bilgiyle buluşmada kendi üzerimize düşeni yapma gayreti içindeyiz. İnsanlarımızın da evinde özel bir kütüphane oluşturması ve temel dini kitaplar, Kur'an ile ilgili, Peygamberimiz'in sözleri, hayatıyla ilgili yani hadislerle ve sünnetle, ilmihalle, ibadet bilgileriyle İslam ahlakıyla ilgili temel bazı kitapların evde olması ve bunlara sık sık müracaat etmesi, başvurması, böylece bilgili bir toplum olmamız gerekiyor.''

Türkiye'nin kültür ve okuma düzeyinin komşularından daha iyi olmasının önemini vurgulayan Bardakoğlu, ''Ama öyle diyemiyoruz. Türkiye'nin Doğu'daki, Batı'daki, Kuzey'deki komşularının okuma oranları ve kitaplarının baskı sayıları bizden çok daha ileride'' diye konuştu.

kaynak: haber7
AA