<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349</id><updated>2012-01-28T01:47:12.973+02:00</updated><category term='oruç'/><category term='ali bardakoğlu'/><category term='cenaze'/><category term='fikret karaman'/><category term='islam'/><category term='cami okuma salonu'/><category term='diyanet'/><category term='domuz gribi'/><category term='kura çekimi'/><category term='mehmet görmez'/><category term='sıcak'/><category term='diyanet işleri başkanı'/><category term='yaz'/><category term='para'/><category term='mısır'/><category term='imam'/><category term='hacı'/><category term='umre'/><category term='mekke'/><category term='ramazan'/><category term='kabe'/><category term='İmam Hatip'/><category term='hac'/><category term='diyanet işleri başkanlığı'/><title type='text'>manyas</title><subtitle type='html'>Dini makale, şiir, duyuru vb. yazılar bulabilirsiniz.</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>531</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-882457536589204286</id><published>2012-01-28T01:47:00.002+02:00</published><updated>2012-01-28T01:47:12.986+02:00</updated><title type='text'>Tavla</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="color: #003366; font-family: Verdana; line-height: 12px; margin-bottom: 5px; margin-left: 10px; margin-right: 10px; margin-top: 15px; text-align: justify; text-indent: 25px; word-spacing: 1px;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Günümüzde daha çok hoşça vakit geçirmek için oynanan tavlanın dinî hükmü konusunda değişik görüşler belirtilmiştir. Âlimler genelde, bazı hadislerde geçen "nerd", "nerdeşîr" ve "kiâb" kelimelerini tavla olarak anlayıp açıklamışlardır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="color: #003366; font-family: Verdana; line-height: 12px; margin-bottom: 5px; margin-left: 10px; margin-right: 10px; margin-top: 15px; text-align: justify; text-indent: 25px; word-spacing: 1px;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Nerd ile ilgili olarak Hz. Peygamber'den nakledilen belli başlı hadisler şunlardır: "Nerdeşîr ile oynayan, elini domuz etine ve kanına batırmış gibidir" (Müslim, "Şi`r", 10; Ebû Dâvûd, "Edeb", 56); "Nerd ile oynayan kişi, Allah'a ve Resulü'ne isyan etmiştir" (Ebû Dâvûd, "Edeb", 56; İbn Mâce, "Edeb", 43; el-Muvatta', "Rü'yâ", 6); "Zar (kiâb) ile oynayan kişi Allah'a ve Resulü'ne isyan etmiştir" (Şevkânî, Neylü'l-evtâr, VIII, 94); "Nerd ile oynayıp, sonra namaz kılmaya kalkan kişi, irin ve domuz kanı ile abdest almış ve namaz kılmış gibidir" (Şevkânî, Neylü'l-evtâr, VIII, 94). Özellikle son iki hadisin sened bakımından zayıflığı üzerinde durulmuştur.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="color: #003366; font-family: Verdana; line-height: 12px; margin-bottom: 5px; margin-left: 10px; margin-right: 10px; margin-top: 15px; text-align: justify; text-indent: 25px; word-spacing: 1px;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Bilginlerin çoğunluğu yukarıda başlıcaları anılan hadislerden ve sahâbî uygulamalarından hareketle nerdin haram olduğunu ifade etmişlerdir. Ancak, Ebû İshak el-Mervezî gibi kimi âlimler ise, nerdin haram değil mekruh olduğunu söylemişlerdir. Zar ile oynamak ise çoğunluk sahâbe tarafından mekruh görülmüştür. İbn Mugaffel ve İbnü'l-Müseyyeb ise kumara vesile yapılmamak kaydıyla zar ile oynamaya izin vermişlerdir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="color: #003366; font-family: Verdana; line-height: 12px; margin-bottom: 5px; margin-left: 10px; margin-right: 10px; margin-top: 15px; text-align: justify; text-indent: 25px; word-spacing: 1px;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Hanefî âlimler, genelde nerd ile satrancı aynı hükümde tutmuşlar ve kumar veya hiç değilse faydasız oyun olduklarını öne sürerek, nerd ve satranç oynamanın mekruh olduğunu söylemişlerdir. Hanefî fakihlerden Kâsânî, bu konuda sert bir tutum sergileyenler arasında yer alır. Ona göre eğer nerd ve satranç kumar ise, "Ey iman edenler, şarap, kumar, dikili taşlar (putlar) ve şans okları birer şeytan işi pisliktir" (el-Mâide 5/90) âyetinden ve "Sizi Allah'ı anmaktan alıkoyan her şey meysirdir" (Zeylaî, Nasbü'r-râye, IV, 275) hadisinden hareketle haram olmalıdır. Şayet, nerd ve satranç kumar değil de oyun ise bu takdirde, "Her oyun haramdır. Ancak, kişinin eşiyle, ok ve yayıyla ve atıyla oynaması hariç" (Zeylaî, Nasbü'r-râye, IV, 273-274) hadisinden hareketle yine haram olmalıdır (Kâsânî, Bedâ'i`, V, 127).&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="color: #003366; font-family: Verdana; line-height: 12px; margin-bottom: 5px; margin-left: 10px; margin-right: 10px; margin-top: 15px; text-align: justify; text-indent: 25px; word-spacing: 1px;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Nerd ve satrancın hükmü ile ilgili olarak bazı Hanefî kaynaklarda haram, genelde ise mekruh şeklinde bir nitelendirme yer almaktadır. Bu kaynaklardaki mekruh ifadesinin haram anlamında kullanıldığı düşünülebilirse de, Hanefîler'in nerd ve satrancı kumar veya oyun olma gerekçesiyle haram saymaları pek yerinde görülemez. Zira Hz. Peygamber'in oyunla ilgili yasağı bu kadar genelleştirildiğinde, günümüzde mubah olduğunda kuşku duyulmayan birçok oyunun da aynı gerekçeyle haram sayılması gerekecektir. Diğer taraftan nerd ve satrancın, kumar olma ihtimalinden hareketle haram sayılması da pek isabetli değildir. Çünkü kumarın ölçüleri ve sınırları bellidir. "Kumara vesile kılınma ihtimali vardır" diye haram sayılacak olursa, bu ihtimalden hareketle daha birçok oyunun haram kılınması gerekecektir. Bu itibarla, çoğunluk Hanefî kaynaklarda ifade edildiği şekilde, tavla ve satrancın kumara vesile kılınmamak şartıyla haram olmadığı, ancak zamanı boşa geçirme gibi noktalardan hareketle mekruh olduğu söylenebilir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="color: #003366; font-family: Verdana; line-height: 12px; margin-bottom: 5px; margin-left: 10px; margin-right: 10px; margin-top: 15px; text-align: justify; text-indent: 25px; word-spacing: 1px;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;İmam Mâlik, "Haktan sonra geriye sadece dalâlet kalır" (Yûnus 10/32) âyetinden hareketle, satranç ve nerd ile oynamanın bir dalâlet olduğunu söylemiştir. Ancak birçok Mâlikî bilgin, âyetin baş tarafında "İşte sizin rabbiniz olan Allah haktır" denildiğini, dolayısıyla "Burada davranışlar ve işler değil iman ve küfür söz konusu edilmektedir" diyerek Mâlik'in bu gerekçelendirmesine karşı çıkmışlardır. Mâlikî fakih İbnü'l-Arabî de bu meseleyi şu şekilde ortaya koymuştur: "Allah, bazı şeyleri mubah, bazılarını haram kılmıştır. Haram dalâlet, mubah ise haktır. Satranç mubah ise dalâlet olması söz konusu değildir. Çünkü, Allah'ın mubah bıraktığı bir şeyi mubah sayan kimseye dalâlete düşmüş denilemez. Eğer satranç mubah değilse, bu konuda bir delile ihtiyaç duyulur ve ancak haram olduğunu gösteren bir delil bulunduğu takdirde âyetin içerdiği dalâlet kapsamına sokulabilir." Daha sonra İbnü'l-Arabî, Hz. Peygamber'in "Nerdeşîr ile oynayan kişi elini domuzun etine ve kanına daldırmış gibidir" hadisinin, satrancı da yasakladığını belirtmiş ve gerekçe olarak her ikisinin de Allah'ı zikretmekten alıkoyduğunu göstermiştir (Ahkâmü'l-Kur'ân, III, 1052-1053).&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="color: #003366; font-family: Verdana; line-height: 12px; margin-bottom: 5px; margin-left: 10px; margin-right: 10px; margin-top: 15px; text-align: justify; text-indent: 25px; word-spacing: 1px;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Şâfiî, oyun oynamaya düşkün kişilerin şahitliklerinden bahsederken hakkında daha fazla ve şiddetli tenkit içeren haberler bulunduğu gerekçesiyle mekruh olduğunu ve diğer oyun türlerinden biraz daha fazla çirkin görüldüğünü ifade etmektedir. Şâfiî devamla satranç oynamaya sıcak bakmadıklarını, fakat bunun nerdden daha hafif olduğunu ifade ettikten sonra, "Oyun dindar ve ağır başlı kimselerin sanatı değildir" diyerek insanların oynadıkları bütün oyunların mekruh olduğunu söylemiştir (el-Üm, VI, 224-225).&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="color: #003366; font-family: Verdana; line-height: 12px; margin-bottom: 5px; margin-left: 10px; margin-right: 10px; margin-top: 15px; text-align: justify; text-indent: 25px; word-spacing: 1px;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Şâfiî, bu oyunlardan herhangi biriyle, onu helâl görerek oynayan kişinin şahitliğinin reddolunmayacağını, fakat oyun sebebiyle namazlardan gafil olunması, bu gafletin namazları kaçıracak derecede artması durumunda, tıpkı unutma veya baygınlık gibi bir durum olmadığı halde boş oturup namaza devam etmeyen kişinin şahitliğinin reddedildiği gibi, namaz vakitlerini hafife aldığı gerekçesiyle bu kişinin şahitliğinin de reddedileceğini ileri sürmüştür.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="color: #003366; font-family: Verdana; line-height: 12px; margin-bottom: 5px; margin-left: 10px; margin-right: 10px; margin-top: 15px; text-align: justify; text-indent: 25px; word-spacing: 1px;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Bu bilgiler ışığında tavla konusunda şöyle bir değerlendirme yapmak mümkündür. Nerdin ne tür bir oyun olduğu, nerdeşîr adlandırmasının anlam ve kaynağı konusunda farklı açıklamalar vardır. Bir açıklamaya göre nerdeşîr, kendisiyle oynanan taşları bulunan kısa tahtadır. Kimi âlimler nerdin, insanı çalışıp kazanmayı bırakacak şekilde yıldızlardan medet umma noktasına getirdiği ve oyunun konuluş esprisinin davranışları yönlendirme olduğu gerekçesiyle haram kılındığını ileri sürmüşlerdir. Fakat nerd için getirilen açıklamaların hiçbirisi günümüzde tavla olarak adlandırılan oyunu içerecek mahiyette ve açıklıkta değildir. Ancak, Şevkânî'nin nerd ve nerdeşîrin anlamı ile ilgili olarak naklettiği açıklamalar göz önünde tutulduğunda, nerd ve nerdeşîrin günümüzde tavla adıyla bilinen oyundan biraz daha değişik bir oyun olduğu sonucu da çıkabilmektedir. Bu itibarla hadislerde geçen nerd ve nerdeşîr kelimelerinin günümüzdeki tavla oyununu kesin olarak anlattığını söylemek pek doğru olmayabilir. Sonuç itibariyle, kumara bulaştırılmadığı, gerek Allah'a gerek aile ve topluma karşı görevler aksatılmadığı, o sırada daha önemli ve gerekli bir şey ihmal edilmediği sürece tavla oynanmasında dinen bir sakınca olmadığını söylemek mümkündür.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="color: #003366; font-family: Verdana; font-size: 11px; line-height: 12px; margin-bottom: 5px; margin-left: 10px; margin-right: 10px; margin-top: 15px; text-align: justify; text-indent: 25px; word-spacing: 1px;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="article-content entry-content" style="background-color: #fafafa; clear: both; color: #333333; font-family: 'Helvetica Neue Light', HelveticaNeue-Light, 'Helvetica Neue', Helvetica, Arial, sans-serif; font-size: 14px; line-height: 1.4; margin-bottom: 5px; margin-left: auto; margin-right: auto; margin-top: 10px; outline-color: initial; outline-style: none; outline-width: initial; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px; text-indent: 0px; word-spacing: 0px;"&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="color: #003366; font-family: Verdana; font-size: 11px; line-height: 12px; margin-bottom: 5px; margin-left: 10px; margin-right: 10px; margin-top: 15px; outline-color: initial; outline-style: none; outline-width: initial; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px; text-indent: 25px; word-spacing: 1px;"&gt;&lt;a href="http://www.diyanet.gov.tr/turkish/basiliyayin/weboku.asp?id=896&amp;amp;yid=36&amp;amp;sayfa=9" style="-webkit-transition-delay: initial; -webkit-transition-duration: 0.3s; -webkit-transition-property: color; -webkit-transition-timing-function: initial; color: #009eb8; display: inline; font-family: 'Helvetica Neue Light', HelveticaNeue-Light, 'Helvetica Neue', Helvetica, Arial, sans-serif; outline-color: initial; outline-style: none; outline-width: initial; text-decoration: none;"&gt;diyanet.gov.tr&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-882457536589204286?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/882457536589204286/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=882457536589204286&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/882457536589204286'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/882457536589204286'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2012/01/tavla.html' title='Tavla'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-4791321031157123915</id><published>2012-01-28T01:44:00.002+02:00</published><updated>2012-01-28T01:44:21.804+02:00</updated><title type='text'>Düğün</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="color: #003366; font-family: Verdana; line-height: 12px; margin-bottom: 5px; margin-left: 10px; margin-right: 10px; margin-top: 15px; text-align: justify; text-indent: 25px; word-spacing: 1px;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Yöre ve milletlere göre farklılık gösterse bile, evlenen çiftler için eğlence ağırlıklı bir tören yapılmasının tarihi çok eskidir. Ülkemizde bu merasim düğün olarak isimlendirilmektedir. Düğün yapılmış olan bir evlenme akdinin akraba ve komşulara duyurulması, evlenen tarafların ve akrabalarının sevinç gösterisi ve bu sevincin eğlenceye dönüşerek komşu, dost ve arkadaşlarla paylaşılması için yapılır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="color: #003366; font-family: Verdana; line-height: 12px; margin-bottom: 5px; margin-left: 10px; margin-right: 10px; margin-top: 15px; text-align: justify; text-indent: 25px; word-spacing: 1px;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Nikâh akdi hukukun alanına girerken, düğün hukukun değil geleneğin, örf-âdetin ve teâmüllerin, kısaca sosyal ilişkileri düzenleyen kurallar alanında yer alır ve genel olarak içeriği gelenek tarafından oluşturulur, düzenlenir. Bu bakımdan temel ilkelere riayet şartıyla bir düğün töreninin nasıl olacağını din veya hukuk kuralları değil, gelenek belirler.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="color: #003366; font-family: Verdana; line-height: 12px; margin-bottom: 5px; margin-left: 10px; margin-right: 10px; margin-top: 15px; text-align: justify; text-indent: 25px; word-spacing: 1px;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Evlenmenin duyurulması ve kutlanması yönünde Hz. Peygamber'in bazı tavsiyeleri olmuştur. Bunlardan biri evlenmenin def ile ilân edilmesi, bir diğeri de ziyafet verilmesidir. Bu tavsiyeler, evlenen çiftler ve yakınları için böylesine önemli bir olayın kutlanmasının ve duyulan sevincin paylaşılmasının tabii bir durum olduğunu göstermesi yanında, bir de özellikle ilân boyutu, durumun eşe dosta duyurulması ve çiftlerin beraberliğinin meşrû bir beraberlik olduğunu ilân etme gibi bir fonksiyon da üslenir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="color: #003366; font-family: Verdana; line-height: 12px; margin-bottom: 5px; margin-left: 10px; margin-right: 10px; margin-top: 15px; text-align: justify; text-indent: 25px; word-spacing: 1px;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Hz. Peygamber'in düğünlerde eğlenceye izin verdiğine, hatta kendisinin böyle düğünlere katıldığına dair rivayetler bulunmaktadır. Bir yakınını düğün yapmadan evlendirmek isteyen Âişe'ye Peygamberimiz, ensarın eğlenceden hoşlandığını hatırlatarak düğün yapmasının daha iyi olacağını söylemiş, bir rivayete göre de güzel şarkı söyleyen Erneb adlı bir kadını şarkı söylemek üzere göndermesini de tavsiye etmiştir. Daha sonraki dönemlerde âlimlerin eğlenceye sıcak bakmayan görüşleri ve eğlence karşısında yasaklayıcı tutum takınmaları, büyük ölçüde içinde yaşadıkları dönemlerde görülen aşırılıkların ve sapmaların etkileriyle açıklanabilir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="color: #003366; font-family: Verdana; line-height: 12px; margin-bottom: 5px; margin-left: 10px; margin-right: 10px; margin-top: 15px; text-align: justify; text-indent: 25px; word-spacing: 1px;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Eski Türkler'de şölen ya da toy adı verilen eğlenceli ve ziyafetli düğün törenleri yapıldığı görülmektedir. Anadolu'da öteden beri yaygın olarak davullu-zurnalı düğünler yapılmaktadır. Davul neredeyse düğünün ayrılmaz bir parçası olmuştur. Düğünün ilân edilmesi çoğu yörelerimizde evin damına dualar eşliğinde bayrak dikilerek ve davul çalınarak yapılmaktadır. Bayrak kaldırma töreni, bayrak ve duanın buluştuğu hoş törenlerden biridir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="color: #003366; font-family: Verdana; line-height: 12px; margin-bottom: 5px; margin-left: 10px; margin-right: 10px; margin-top: 15px; text-align: justify; text-indent: 25px; word-spacing: 1px;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Son zamanlarda ülkemizde, davul çalarak düğün yapmayı İslâm ilkelerine aykırı bulan bazı çevreler, olayın sevinç ve eğlence boyutunu ihmal ederek düğünü nutuklu, vaazlı geçen oldukça sıkıcı bir törene dönüştürmüşlerdir. Bu yaklaşım, dinî anlamda olmasa bile geleneksel anlamda bir bid'at görünümündedir. Düğün gülüp eğlenmek, hoşça vakit geçirmektir. Atasözünde ne güzel söylenmiş: "Düğüne giden oynamaya, ölüye giden ağlamaya". Geleneğe bütünüyle karşı çıkmak yerine, varsa mevcut aşırılık ve sapmaları düzeltmeye çalışmak daha doğrudur.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="color: #003366; font-family: Verdana; font-size: 11px; line-height: 12px; margin-bottom: 5px; margin-left: 10px; margin-right: 10px; margin-top: 15px; text-align: justify; text-indent: 25px; word-spacing: 1px;"&gt;&lt;a href="http://www.diyanet.gov.tr/turkish/basiliyayin/weboku.asp?id=896&amp;amp;yid=36&amp;amp;sayfa=9"&gt;diyanet.gov.tr&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-4791321031157123915?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/4791321031157123915/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=4791321031157123915&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/4791321031157123915'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/4791321031157123915'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2012/01/dugun.html' title='Düğün'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-7197897077735089591</id><published>2012-01-27T23:54:00.001+02:00</published><updated>2012-01-27T23:54:08.186+02:00</updated><title type='text'>İnternette konuşma neden bir anda tartışmaya dönüşür?</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;center style="background-color: #f2f2f2;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;span style="font-size: 11px;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/center&gt;&lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_FormView1_HABERLabel" style="background-color: #f2f2f2; font-family: Tahoma; font-size: 12px;"&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: 13px; letter-spacing: 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;İnternet, hayatı taklit etmeye çalışıyor. Bu taklit çabası, bazı alanlarda başarılı, bazısında ise, taklit edeyim derken yepyeni, hiç aşina olmadığımız durumlara neden oluyor. “Hayatın bürokrasisi” diyebileceğimiz alanlarda bankacılık, eğitim vs. gibi gündelik işlerimizi İnternetin sanal ortamında, iletişim teknolojisindeki inanılmaz hızın getirdiği avantajlardan faydalanarak yapmak şüphesiz çok yararlıdır. Ama ilk bakışta çok yararlı gibi görünen şeylerin zararlarını ve risklerini henüz göremiyor olabiliriz. İnternetin asıl üzerinde düşünmemiz gereken yanı, “hayatın dinamiği” diyebileceğimiz insan ilişkilerine getirdiği yenilikler. İnsanlık tarihinde yepyeni bir durum bu. Bu konuda hiçbir şey bilmiyoruz; insan ilişkileri konusundaki eski psikoloji teorileri bu yeni durum karşısında işe yaramıyor. İnternet ilişkilerinin özellikleri hakkında gözlemlerden ve araştırmalardan henüz yeni yeni bilgiler ortalığa dökülmeye başlandı. İnternet ilişkileri, postmodern dönem için tanımlanan özelliklerle uyumluluk gösteriyor. Tüm hayat alanlarının ardından şimdi de tüketim kışkırtıcılığı psikolojimizde işgale başladı; bilinç dışımız, arzularımız yağmalanıyor. İnternet ilişkilerini psikolojimizin ilkel ve çocuksu derin katmanları yönlendiriyor; insanlık tarihi boyunca oluşturduğumuz arzularımızı toplumsal yaşam lehine sınırlama düzenekleri İnternette işe yaramıyor. Dolayısıyla İnternetin sağladığı duygusal iletişim de, tartışma gruplarındaki demokratik görünüm de oldukça sorunlu alanlar olarak görünüyor.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0pt;"&gt;İnternette psikolojimizin derin katmanlarını harekete geçiren güç, onun kendi teknolojisinin niteliğinden geliyor. Her teknoloji, bizim zihinlerimizi, psikolojilerimizi kendisine uydurmaya zorlar. Dağ başında patika dar yollarda son model otomobil bir işe yaramaz ama şehirlerarası karayolunda da dağdaki davranışlarınızı sergileyecek olursanız, ecelinizi çağırıyorsunuz demektir. Bisiklete binecekseniz, dolmakalemle yazı yazacaksınız, yalnızca kaslarınız değil zihninizde, arzu akışınızda bu aygıta göre bir işleyiş kanalı bulmak zorundadır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0pt;"&gt;Bu söylediklerimizi “her kültürün bir medyası var” sözüyle de açıklayabilirdik. “Medya”, durum, ortam, vasat, çevre gibi anlamalara gelen “medium”un çoğuludur. “Medium”, insan ilişkileri boyutunda ele alındığında, genelde ortamda olması gerekenin, beklenenin ön planda tutulmasından yola çıkan bir çağrışımla ortalama, vasati gibi bir anlama da geliyor. “Medium”un ayrıca ortamla doğrudan iletişim kurabilme, ortamdan ötekilere bilgi aktarımında aracılık etme gibi bir çağrışımdan esinlenen ve hemen her dilde kullanılan “medyum” anlamı da var. Tüm bu anlam katmanları birbirleriyle bağlantılı. Her kültürde, ortalama, vasati insanın içinde yaşadığı, ilişkide bulunduğu, kendine özgü bir ortamı, vasatı var ve bunun adı medya. Modern zamanlarda gazete, radyo, mektup, ev telefonları, telgraf gibi posta hizmetlerinden oluşan kitle iletişim araçları, tüm bu işlevleri üstlendiği için bizim belirleyici medyamız oluyor. Postmodern zamanların belirleyici teknolojisi, yani medyası ise televizyonla birlikte kendini gösteriyor ve hayatın taklidi esprisine dayanıyor. Postmodern hayat taklit teknolojileri televizyondan başlayarak günümüzün tüm enformasyon teknolojilerini kapsıyor. Bir bakıma bu teknolojiyle hayatımız, fiziksel kuralların artık kalktığı, sanal bir boyutta (da) cereyan ediyor, klonlanıyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0pt;"&gt;Her kültürün bir medyası var ve bunu ana iletişim teknolojisi belirliyor dedik ve yukarıda da her teknoloji, zihinlerimizi, psikolojilerimizi kendisine uydurur tespitini yaptık. İnternet teknolojisi, psikolojimizin ilkel ve çocuksu derin katmanlarını kolayca harekete geçiren bir yapıya sahip. Biz ruh sağlığı profesyonelleri, yetişkin bir insanın psikolojisinde, ilkel ve çocuksu, toplumsal kuralların, normların süzgecinden geçmeyen davranışların, birdenbire ortaya çıkıvermesine, yani çocukluk zamanlarına gidilmesine “gerileme” (regression) diyoruz. Psikolojik yapımız, bazı zorluklarla baş edemeyecek kadar yorgun düştüğünde ve işlevsiz kaldığında, hatta bazen eşlerin birbirine çocukça davranışlarında gördüğümüz gibi hayata eğlence katmamız gerektiğinde hepimizde zaman zaman gerilemeler görülebilir, çocuklaşabiliriz. Bu tutum ve davranışlar köklü bir hâl aldığında ortaya psikolojik rahatsızlıklar çıkabilir. İşte İnternette psikolojimizin en derindeki ilkel ve çocuksu yanları harekete geçiyor derken, bunları kastediyoruz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0pt;"&gt;İnternet ilişkisi sırasında insanların psikolojisinde bir gerileme olduğu, aniden parlama, içinden geçenleri hiçbir süzgece tabi tutmaksızın bir anda söyleyiverme gibi İnternette çok sık görülen durumların bu nedenle ortaya çıktığı, araştırmacılar tarafından ileri sürülmektedir. Araştırmacılar, İnternetteki gerileme davranışına İnternet kullanıcısının insan yerine bir makine ile konuşmasının ortaya çıkardığı yanılsamanın yol açtığı kanaatindeler ve İnternetin bu etkisine “ketlenmeyi ortadan kaldırıcı (disinhibition) etki” adını veriyorlar. Gerçek hayatta toplumsal konumunuz ne olursa olsun, psikolojik yapınızda ketleyici özellikler ne kadar güçlü biçimde yerleşirse yerleşsin hepimiz, İnternetin bu geriletici, çocuklaştırıcı, daha doğrusu ve/veya çileden çıkarıcı etkisine maruz kalabiliyoruz. Zira içimizdeki çocuk, İnternette iletişimde bulunulduğu sırada, kendisinin kimse tarafından görülmeyeceğini, tanınmayacağını, dilediğine dilediği gibi davranmakta özgür olduğunu fısıldayıp durur kulağımıza.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0pt;"&gt;İnternet iletişimi sırasında her iki taraf da ketlenmeyi ortadan kaldırıcı etkiye maruz kaldıklarına göre, böyle bir ilişkide olabilecekleri varın siz düşünün artık. Gündelik hayatımız sırasında sürekli olarak birbirimizi uyarıp kızdırdığımızda, hayal kırıklıklarına uğrattığımızda neler oluyorsa, İnternet ilişkisinde onların olmasına hazırlamalıyız kendimizi. Bir öfke yumağına dönmemizin, karşılıklı olarak birbirimizi artan oranlarda hırpalamaya, kışkırtmaya çalışmamızın, alınganlığımızdaki ve ima edişlerimizdeki artışın, ani moral bozukluklarının ve küsmelerin olağan ve sıradan şeyler olduğu bir ruh hâline hazır olmalıyız.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0pt;"&gt;İnternette her ne kadar yeni teknolojiler bambaşka gelişmeleri haber veriyorsa da temel iletişim tarzı, yazılı metinler aracılığıyla olmaktadır. Yazılı iletişim, söze göre daha kalıcı ve güvenilir gibi görünmekle birlikte, yazılı mesajları okurken onu yazan kimsenin duygusal ve toplumsal bağlamı genellikle ihmalden gelinir. Yazılı mesajı nasıl anlayacağımızı bizim o sıradaki ruhsal durumumuz belirler. Gündelik iletişimde, yüz yüze olmanın getirdiği fırsatlar ve düzeltme olanakları sayesinde asla sorun çıkarmayacak olan basit ironiler, takılmalar, İnternet ilişkisinde büyük kavgalar için tetikleyici bir rol üstlenebilir. Eğer kendinizi formda hissetmiyorsanız ve hele bir de karşınızdan beklediğiniz mesajları alamamanın hayal kırıklığı içindeyseniz, kolayca algınız ve değerlendirmeniz bozulabilir, basit bir espriden düşmanca provokatif anlamalar çıkarabilirsiniz.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0pt;"&gt;Gündelik yüz yüze iletişimde hemen hemen hiç olmayacak ama İnternetteki yazılı iletişimin kalıcı niteliği nedeniyle her zaman gündeme gelebilecek durumlardan birisi de, belli bir ifadeye takılıp kalmadır. Hatalı algılamalara yol açabilecek bir ifade yüz yüze iletişim sırasında hemen düzeltilir ya da zaten ortadaki duygusal bağlama uymuyorsa kimse dikkate almaz, bir eğlence malzemesi olarak kalır, unutulur gider. Ama İnternetteki yazılı iletişimde, o ifadeyi içeren cümle hep karşımızda olduğundan, sürekli olarak yeniden farklı ve olumsuz çağrışımlara yol açar. Genel bağlamla ilgisinden kopartılan bir ifade bitmeyen kavgalara neden olur.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0pt;"&gt;Araştırmalar, ani parlamaların daha çok tartışma gruplarında ortaya çıktığını, nasıl olsa beni kimse tanımıyor hissinin grupta diğer tanınmayan kişiye karşı çok kolayca saldırganca duyguların püskürtülmesine neden olduğunu göstermektedir. Karşımızda yaşattığımız acıyı ve çaresizliği görmediğimizden görüş alanımızın dışında kalan kimselere öfke boca etmenin daha kolay olduğu zaten öteden beri bilinen bir husustur.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="WordSection1" style="margin-bottom: 7.2pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 7.2pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;İnternet iletişimi sırasında gündeme gelen, Fransız düşünür Baudrillard’ın “hiper-gerçeklik” dediği olguya benzer bir durumun ortaya çıkması da İnternet ilişkisindeki saldırganlığı arttırır. Postmodern enformasyon teknikleri, gündelik hayattaki olağan iletişimde asla görülmeyecek kadar hızlıdır. Sesten hızlı uçaklar bir zamanlar insanlığın hayaliydi. Oysa İnternet iletişimi sırasında, ne ses gerçek sestir, ne görüntü gerçek görüntü. Çok ama çok daha hızlıdır. O yüzden bu durum en çok “hiper-gerçeklik” adını hak ediyor, hatta gerçekte olduğundan çok daha hızlı bir biçimde var ama bu hıza gerçek hayatta rastlanmaması, beynimizin, gündelik hayat dilimizin bu hıza ilişkin bir kodu olmaması nedeniyle gerçek değil. Gündelik hayatta birisine öfkeleniriz ama hemen, o an karşımızda değilse, bu öfkenin muhatabına ifade edilmesi çok zaman alabilir. Bu arada araya giren diğer nedenler, yaşam olayları sebebiyle öfkemiz yatışabilir. Bu yüzden “boğaz kırk boğumdur”; “keskin sirke küpüne zarar”, “öfkeyle kalkan zararla oturur” denilir ve öfkeyi ifade etmeden önce bir süre beklenilmesi önerilir. İnternet ortamındaki hiper-gerçek hız, öfkemizi nerede olursa olsun muhatabına hemen iletebilme şansını verir bize ve bu şansımızı sanki bize sunulmuş bir ikram gibi tepe tepe kullanma yolunu seçeriz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="WordSection1" style="margin-bottom: 7.2pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 7.2pt; text-align: justify;"&gt;&lt;a class="Link" href="http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/Diyanet-Isleri-Baskanligi-Duyuru-17001.aspx" style="color: black; font-size: 11px !important; text-align: -webkit-auto; text-decoration: none;"&gt;&lt;span class="Baslik2" id="ctl00_ContentPlaceHolder1_Secmeler1_DataList1_ctl03_Label1" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: #0070c0; font-family: verdana;"&gt;Prof. Dr. Erol Göka&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-7197897077735089591?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/7197897077735089591/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=7197897077735089591&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/7197897077735089591'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/7197897077735089591'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2012/01/internette-konusma-neden-bir-anda.html' title='İnternette konuşma neden bir anda tartışmaya dönüşür?'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-6236859124547466571</id><published>2012-01-27T23:52:00.004+02:00</published><updated>2012-01-27T23:52:55.761+02:00</updated><title type='text'>Yeni iletişim mecraları; Sosyal ağlarla yaşamak</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div style="background-color: #f2f2f2; text-align: right; width: 570px;"&gt;&lt;span style="font-family: Tahoma;"&gt;&lt;span style="font-size: 11px;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_FormView1_HABERLabel" style="background-color: #f2f2f2; font-family: Tahoma; font-size: 12px;"&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: garamondt-light; font-size: 13px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;İletişim, insanların en temel ihtiyaçlarındandır; bu sayede toplumsallaşma sağlanır, yeni medeniyetler kurulur ve insanlık tarihi buna göre şekillenir. Kitle iletişim araçlarının ortaya çıkmasıyla birlikte insanlar arası iletişim ve beraberinde etkileşim de ivme kazanmıştır. Küresel kültür anlayışının temelinde yatan ve XIX. yüzyıldan itibaren insanların vazgeçilmezleri hâline gelen geleneksel medya (radyo, televizyon, sinema vb.) ise günümüzde tahtını yeni medyaya (İnternet, mobil iletişim, dijital platformlar…) kaptırmanın eşiğindedir. Yıllar içinde iletişimin teknolojik anlamda şekli değişse de mahiyeti değişmemiştir. İletişim ihtiyacı insanların değişmeyen temel ihtiyaçlarından biridir. Yeni medya olarak da isimlendirilen yeni iletişim teknolojileri insanlar arası etkileşimi geleneksel medyaya oranla müthiş bir hıza ulaştırmıştır. Her dönemde olduğu gibi yeni olan teknolojiler toplumun farklı kesimleri tarafından farklı tepkilerle karşılanmaktadır. Haksız da sayılmazlar çünkü bu teknolojilerin iki yüzü vardır; iyi ve kötü olmak üzere. Bu çerçevede yeni medya toplumun bazı kesimleri tarafından geleneksel kültürü bozduğu, alt üst ettiği için eleştirilirken bazı kesimler ise yeni iletişim teknolojilerini tüketim kültürünü körükleme, bilinçsizlik ve akıl dışılık noktasında eleştirmektedir. Farklı bir yaklaşıma göre yeni iletişim düzeni piyasanın çoğulculuğu içinde birey ve topluluklara iletişime katılma olanağı tanıyabilir. Ancak bu durumun tersine katılımcı bir yapıdan yoksun, sadece tüketim piyasasının üyeleri olarak yeni düzen içinde yer almak da söz konusudur.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;Bu çerçevede teknolojik gelişmelere direnmenin mümkün olamayacağı ileri sürülmektedir. Geri kalmış ülkelerde ise, kendi varlıklarını dünya çapında ortaya koyabilme, gelişmelere ayak uydurarak hem kendilerini koruma hem de eşit şartlarda dünya düzenine katkıda bulunma görüşü hâkimdir. Ancak şu an dünya düzeninde gelişmiş ülkeler hep yönlendirici konumundadırlar. Gelişmiş ülkeler yeni iletişim teknolojilerinin üreticisi ve dağıtıcısı konumundadırlar. Konuya merkez-çevre ilişkisi bağlamında yaklaşıldığında çevre ülkelerde henüz bu teknolojileri fiilen hayata geçirecek altyapının, sermaye birikiminin ve entelektüel bilgi birikiminin oluşmadığı gözlenmektedir. Buna ek olarak, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yaşayan insanlar, Batılı ülkelerin geçirdiği yazılı kültür dönemini doyasıya yaşamadan görsel kültürün egemenliğine geçiş yaptığından, bu tür toplumlarda yerleşik bir yazılı kültür geleneği oluşmamıştır. Dolayısıyla bu insanların yeni iletişim teknolojilerini anlamlandırarak yaşama geçirmesi ve bunları amaca uygun verimli bir şekilde kullanmaları sorunlu olabilir. Uluslararası ortamda ülkeler bazında bu sakıncalar yaşanırken, ülkeler içinde de bu çarpık yapı çoğu zaman kendini göstermektedir. Kişiler ve bölgeler arasındaki uçurumun giderek azalması, tüm toplum kesimlerinin yaşam düzeyinin yükseltilmesi için bireysel olarak yapılacaklar yanında hükümetlerin ve yerel yönetimlerin alacakları önlemler de vardır. Bilgi toplumu olmak ve gelişmiş ülkeleri yakalamak için ön koşul bilgiye erişmek ise, o zaman buna imkânı bulunmayanlar için bilgiye erişim ortamı ve fırsatı oluşturulmalıdır. Yurdun her tarafında ucuz, hızlı iletişim altyapısının yaygınlaştırılması gerekmektedir. Bu teknolojiyi ve altyapıyı kullanmak özendirilmeli, satın alma ihtimali olmayanlar için halka açık erişim noktaları oluşturulmalıdır. Halka bu teknolojiyi kullanma becerileri kazandırılmalıdır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;Yeni iletişim mecraları; sosyal ağlar&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;Günümüzde yeni iletişim teknolojilerinde yaşanan ilerlemeye olumlu bir anlam yüklenildiği görülüyor. Bu araçlar, kendi içerisinde bir gelişim içerisinde ancak niceliksel bir gelişme tam anlamıyla bir ilerleme sayılamaz. Bu çerçevede yeni iletişim teknolojilerinde yaşanan gelişmelerin uzun uğraşlar sonucu meydana gelen sosyal sistemleri devre dışı bırakacağı savunulmaktadır. Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması ise kültürün görselleştirilmesi, yaşamın yalnızlaştırılması, kullan-at anlayışının yaygınlaşması, insanın nesnelerle kuşatılması ve doğadan, doğal olandan sürekli koparılması gibi birtakım olumsuzlukları da beraberinde getirmiştir. Belki de bu teknolojilerin en kötü tarafı kötü arkadaş konumunda olmalarıdır. Çünkü dijital dünya sayesinde insanlar bilgilerini ve tecrübelerini kısaca hayatlarını paylaşıyorlar; ancak kötülükler ve kötü düşünceler de bu sayede tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar hızla yayılıyor. Yeni medya bu açıdan bakıldığında özgürleştirici bir güç olabileceği gibi baskıcı bir yapıda da olabiliyor. Yeni medyanın en haşmetlisi ise kuşkusuz İnternettir. İnternetin vazgeçilmezleri ise sosyal ağlardır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;Sosyal ağların yararları:&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;• İstediğiniz zaman bilgiye ulaşabilirsiniz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;• Eski arkadaşlarımızı bulabileceğiniz gibi yeni arkadaşlıklar da edinebilirsiniz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;• Gruplar kurabilir ve de çeşitli düşünceler ortaya koyabilirsiniz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;• Hayat arkadaşınızı bulabilirsiniz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;Günümüzde sosyal ağlar giderek yaygınlaşmakta ve kullanımı bireyler, toplumlar için gerekli hâle gelmektedir. Medyaya ve çeşitli iletişim kaynaklarına bakıldığında sosyal ağları kullanarak bazı sosyal olayların artık sosyal ağlar üzerinden ilk adımlarının gerçekleştirildiği görülmektedir. www. twitter.com, www.woodda.com, www.facebook.com gibi siteleri sosyal ağları arasında sayabiliriz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: garamondtbold; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;Sosyal ağların risk alanları:&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;• Sosyalleşmeyi geciktirir/ya da zayıflatır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;• Çeşitli tuzaklar olabilir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;• Çocuklarımızı tembelleştirebilir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;• Bazı hackerlerle karşılaşabilir ve de güvenliğinizi tehlikeye atabilirsiniz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;Dünyada İnternetin nabzını tutan İnternet World Stats’a göre dünyada İnternet kullanımı bir önceki yıla göre % 14’lük bir artış kaydederek 1.9 milyara ulaştı. Sosyal medya da ise twitter üzerinden gönderilen mesaj sayısı geçtiğimiz yıl 25 milyarı bulmuş durumda. Twitter’a 2010’da yapılan yeni kayıt sayısı ise 100 milyon. Facebook kullanıcısı sayısı 2010 sonu itibarıyla 600 milyon iken 2010’da 250 milyon kişi bu dünyaya katıldı. Her ay Facebook’a yüklenen video sayısı ise 20 milyon, fotoğraf sayısı ise 3 milyarın üstünde. Türkiye’de ise hane halkı nüfusunun sadece üçte birinin İnternet bağlantısı var. Merkezi ABD’de bulunan Interactive Advertising Bureau’nun (IAB) “Türkiye İnternet Ölçümleme Araştırması’’na göre, 24 milyon İnternet kullanıcısının olduğu Türkiye’de kullanıcıların % 86’sı her gün İnternete bağlanıyor. Evinde İnternet bağlantısı olan kullanıcılar İnterneti sohbet ve sosyal ağları için % 77,8 oranında kullanırken, araştırma için sadece % 54,5 oranında kullanıyorlar.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;Türkiye’de en çok tıklanan İnternet sitelerine bakıldığı zaman ilk sıralarda sosyal ağların yer aldığını görüyoruz. Sosyal ağlarda tanıdık veya tanımadık binlerce insanla iletişim kuruluyor. Yani bu içeriklerin çoğu bireysel ilişkiler ve kişiler arası iletişim üzerine kurulu. Buradaki sakıncalı noktası ise insani ilişkilerle ilgili merak ve dedikodunun sosyal medyaya hâkim olması. Ayrıca bu ağlarda yaşanan en büyük sorunlardan bir başkası ise sanal kimliklerin ortaya çıkması. İnsanların kendilerini olduğundan farklı göstermesi; kişilik, görüntü, kültür ve sosyo-ekonomik düzey olarak kendini olduğundan farklı gösteren insanların ortaya çıkması. O yüzden aynı zamanda güvenlik noktasında zafiyet içinde olan bir sosyal iletişim mecrasından, kimlik karmaşası yaşanan olumsuz ortamlardan, sanal dünyaların oluştuğu hiper-gerçekliklerden bahsediyoruz. Çünkü bilgisayar ve onunla birlikte tüm medyanın dijitalleşmesi, sadece ses, görüntü ve sözleri birleştirmekle kalmayıp, ‘görülebilir olanların’ içine varsayılmış, yapay gerçeklikleri de katmaktadır. Öte yandan sanal olanın içinde sörf yapmanın çok çekici olduğunu yadsımak mümkün değildir. Ancak bir sörf fazla ciddiye alınırsa, bu dünyanın sıradan kullanıcıları gerçeklik hissini kaybetme riskiyle karşılaşırlar; yani doğru ve yanlış, var olan ve hayal edilen arasındaki sınırlar riske girer. Onlar için her şey bir güdülenme ve karmaşadır ve her şey güdülenebilir ve karıştırılabilir. XXI. yüzyılda bilen insanın bunalıma girdiğini ileri süren Sartori, “İnsanın bilme kapasitesini ve bilincini yitirme tehlikesi ile karşı karşıya olduğu gerçeği yadsınamaz.” demektedir. Ancak ağlararası inter-aktif iletişim, yüz-yüze yani birincil iletişimin soluk bir benzeridir. Bilgisayarda mesaj alışverişi yapmak, insanların ekran karşısında yalnız kalmalarına neden olmaktadır. İletişim teknolojisi, zaten var olan bireyciliği hızlandırıcı bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Son yıllarda toplumbilimciler ve psikologlar, giderek daha yüksek sesle yalnızlık duygusundan söz etmeye başladılar. İletişim araçlarının insanlar üzerindeki yalnızlaştırıcı işlevinin yeni medyayla birlikte katlandığı iddia edilmektedir. Ayrıca kullanıcıyı en fazla ihtiyacı olan şeyden yani gerçeklikten kopararak özgürlük yanılsaması oluşturmaktadırlar. Bu çerçevede şaşırtıcı teknolojik değişimlerin olduğu bu ortamda, hiç kimse geleceğin neler getireceğinden emin değil.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;İnternet’te iletişim ve etkileşim kuralları&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;İyi ve kötünün bir arada bulunduğu böylesi bir ortamda elbette dikkat edilmesi gereken durumlar söz konusudur. Bu kapsamda genel öneriler altında İnternette birçok kaynaktan derlenerek oluşturulan etik kurallara değinmek istiyorum. İnternet ahlakı yazılı olmayan fakat uyulması sanal ortamda sorunsuz iletişimi sağlayan kurallardır. Bu kurallara uymak kanuni bir zorunluluk taşımaz ancak şiddetle tavsiye edilir. Türkiye Bilişim Vakfı (TBV) tarafından açıklanan İnternet kullanırken uyulması gereken kurallar da bu anlamda oldukça önemli. Ancak vakıf da bu uyarı ve kuralların ezberlenmesi gereken kurallar olmadığı ve özenli bir okunuş ile elde edilecek izlenimin sonucunda uygun davranışların sergilenmesinin daha doğru olacağını belirtiyor. İşte, sosyal ağlardaki iletişim ahlakına yönelik olarak eklemeler yaptığım İnternetin temel etik kuralları:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: garamondtbold; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;Saygı görmek için saygı gösterin&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;• Toplum karşısında kendinize yakıştırdığınız tavrı İnternet’in sanal ortamında da sürdürünüz, kimliğinizi saklayabileceğinizi umarak gerçek yaşamınızda benimsemediğiniz davranışları sergilemeyiniz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;• Başkalarına karşı saygılı olunuz, bunun kendinize olan saygınızın ve size başkalarının göstereceği saygının ön koşulu olduğunu unutmayınız. Saygı, olumluluk ve nezaket en büyük dayanak noktamız olmalıdır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;• Düşüncelerinizi dile getirirken olumlu yaklaşmanın ve nazik bir ifade kullanmanın sağduyunun gereği olduğunu hatırlayınız.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;• Tartışmaların özelleşmesine ve kişiselleşmesine yol açmayınız. Kişisel tartışmalara girmeyiniz. Girmek zorunda kalsanız bile insanları rahatsız ve rencide edici davranışlarda bulunmayınız.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;• İnsanların dinî inançları üzerine yorum yapmayınız.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;• Bütün ortamlarda hitap şeklinize çok dikkat ediniz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;• İnsanları duygusal yönden zedeleyici ve rahatsız edici iletilerin yayılmasına imkân vermeyiniz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;• İstenmeden yapılan yanlışları hoşgörü ile karşılayıp, anlayışla yardımcı olmaya çalışınız. Hatalı olduğunuzu anladığınızda özür dileyiniz. Unutmayın ki sanal ortamda da özür bir erdemdir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;• Kişilerin istemleri dışında iletiler göndermeyiniz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;• Size gelen bir iletiyi, başkasına aktarmak istediğinizde, bu iletiyi size gönderenin bunu isteyip istemediğinden emin olunuz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;• Acımasız eleştiri yapmak yerine yeri gelince elle tutulur faydalı fikirlerinizi de karşınızdaki insanlarla paylaşınız. Yıkıcı değil yapıcı olunuz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;Altyapı ve zamanı verimli kullanın&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;• İletişim kurarken anlamsız sayılacak gereksiz iletiler göndermeyiniz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;• Hiç kimsenin zamanının küçük bir bölümünü bile boş yere almamaya özen gösteriniz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;• Şaka yaparken veya eleştirel sözler yazarken çok dikkatli olunuz. Yüz yüze olmadığınız için şakanız eleştiri olarak da algılanabilir. Sevincinizi ve güldüğünüzü :-) ile belirtiniz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;• Sosyal ağlarda size nasıl davranılmasını istiyorsanız siz de aynı şekilde davranınız.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;• Bir kişiyi ilgilendiren mesajları sosyal ağlardaki herkese değil ilgili kişiye gönderiniz!&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;• İletileri yanıtlamadan önce bir kere daha özenle okuyunuz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;• Özellikle tartışma platformlarında sunmayacaksa daha önce değinilmiş konuları bir katkı sunmayacaksa yinelemeyiniz, ortaya çıkmış bir sonucu görmezlikten gelerek kendi düşüncenizi kabul ettirmede ısrarcı olmayınız.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;• Gereksiz yere büyük harfler ile yazışmaktan, sık sık özel simgeler kullanmaktan, esprili ya da alaycı anlatımlardan kaçınınız, jargon sayılacak farklı bir söyleşi biçimi ile herkese açık ortamlarda iletişimde bulunmayınız.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0.1pt;"&gt;Kişilik haklarına saygı gösterin&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.2pt;"&gt;• Başkalarının kişilik haklarına ve özel yaşamına saygılı olarak kişilerle ilgili yorumlarda bulunmayınız, kimlik bilgilerini ele geçirmeye, açıklamaya ve kullanmaya çalışmayınız.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.2pt;"&gt;• Uygunsuz davranışlar sergilemekte ısrarlı olanları ölçülü bir tepki içinde elbirliği ile uyarmaya çalışınız.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.2pt;"&gt;• Açık kimliğinizi hiçbir zaman gizlemeyiniz, her iletinizde açık kimliğinizin net olarak belli olduğundan emin olunuz. Çocuk ve öğrenciler için ise; genel güvenliğiniz için kişisel/tanıdıklarınızın bilgilerini kimseye vermeyiniz: “adresleriniz, telefonlarınız, ad, soyad, şehir, okulunuzun adı, doğum tarihi, e_mail adresi vb.” sohbet ettiğiniz kişilerin gerçek hayatta tanışma davetini kesinlikle kabul etmeyiniz. Size devamlı kişisel soru soran kişilere karşı dikkatli olunuz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.2pt;"&gt;• Ne demek istiyorsanız ona karşılık olan, yanlış anlaşılmalara yol açmayacak düz ve yalın deyişlerle düşüncelerinizi aktarmaya çalışınız.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: garamondt-light; font-size: 11px; letter-spacing: -0.2pt;"&gt;• İletilerinizin yalnızca eleştirici olmasından kaçınarak her zaman yapıcı ve ufuk açıcı olmasını gözetiniz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="HABER" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;a class="Link" href="http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/Diyanet-Isleri-Baskanligi-Duyuru-16983.aspx" style="color: black; font-size: 11px !important; text-align: -webkit-auto; text-decoration: none;"&gt;&lt;span class="Baslik2" id="ctl00_ContentPlaceHolder1_Secmeler1_DataList1_ctl02_Label1" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: #0070c0; font-family: verdana;"&gt;Prof. Dr. Hamza Çakır&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-6236859124547466571?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/6236859124547466571/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=6236859124547466571&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/6236859124547466571'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/6236859124547466571'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2012/01/yeni-iletisim-mecralar-sosyal-aglarla.html' title='Yeni iletişim mecraları; Sosyal ağlarla yaşamak'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-291078291255787279</id><published>2012-01-27T23:51:00.004+02:00</published><updated>2012-01-27T23:51:37.270+02:00</updated><title type='text'>İletişimin onuru: Fıtrat ahlakı</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;center style="background-color: #f2f2f2;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;span style="font-size: 11px;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/center&gt;&lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_FormView1_HABERLabel" style="background-color: #f2f2f2; font-family: Tahoma; font-size: 12px;"&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;İlk insanla başlayıp zamanla sistemli bir disiplin hâline gelen iletişim, “birey”den “çevre”ye, çevreden de geçmişe ve geleceğe doğru uzanan bir süreci anlamaya ve açıklamaya çalışır. Bu sürecin farkında olmak, toplumlarda ortak değerlerin görünür hâle gelmesi manasına gelir ki, bu da iletişimin işlevsel bir boyut kazanması demektir. Böylece, çevre ile daha etkili bir biçimde iletişim kurma imkânı sağlanmış olur.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;İletişim, bireysel ve toplumsal olaylarda belirleyici olmanın yanı sıra, bireyler arasında iletişimi geliştirmenin ve yaşanabilirlik adına toplumsal kontrolü arttırmanın olmazsa olmazıdır. İletişimin işlevselliğini arttırmak için de “izleyiciler / dinleyiciler” üzerinde yoğunlaşmak gerekir. Burada da önemli olan, söylemlerimize ne gibi anlamlar yüklediğimizdir. İletişimdeki esas vurgu, metni üretenle onun muhatabı olan kültür arasındaki etkileşimle ilgilidir. Bu anlamda değerleri üretme / inşa etme ve sürdürmede iletişimin oynadığı rol önemlidir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;İletişimde üretilen farklılıklar, bireysel ve toplumsal kültür farklılıklarıdır. Bunlar, ahlaki anlamda kötü değildir, aksine kültürel zenginliklerin birer parçası ve göstergesidir. İletişimin ruhunu oluşturan faktörler insanın fıtratında bulunmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;İletişimin dili evrenseldir. Fakat her fırsatta kendi menfaatlerini önceleyen (bencil) kişilerle, uluslar arası düzeyde toplumlarının menfaatlerini kollamak maksadıyla başka toplumlara zulmetmeyi alışkanlık hâline getirenler, bireysel ve evrensel iletişim ahlakına büyük zarar vermekte ve güven bunalımı yaşatmaktadırlar.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bireyler toplumları oluşturur. “Üzüm üzüme baka baka kararır” ironisinde ifadesini bulan hâlin pozitif bir ivme kazanabilmesi, bireyin karakterinin sağlam olmasına bağlıdır ki diğer insanlara zarar vermesin, onları karartmasın. İnsan ilişkileri açısından çevre (medya) faktörü önemsenmeli, fakat her gördüğünden ve duyduğundan etkilenerek sürekli yanlış yapmanın da bir kişilik zaafı olduğu unutmamalıdır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Toplumu oluşturan her bir bireyin kişisel sorumluluk taşıması gerekir. Bu da iyi bir ahlak eğitimi ile mümkündür. Fıtratı gereği bütün insanlar, yalın ahlak değerleri konusunda birleşirler. Ne var ki menfaatlerin devreye girmesiyle çeşitlenen ilişkileri, “vasıta” (menfaat) değerler yönlendirmektedir. Bu da iletişim adına ciddi bir kırılma oluşturmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&lt;strong&gt;İnsanın hayrı ve şerri: Elektronik medya&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Dün ile bugünün dünyası, öz itibarıyla birbirinin aynı olmasına rağmen, günümüzde iletişim vasıtaları sayesinde çok farklı bir boyut kazanmıştır. Yöresel çeşitlilikler nostaljik bir hal almıştır. Dünyayı küçülten elektronik medya ülkelerin sınırlarını dahi yapaylaştırmıştır. Böyle bir dünyada “köy”den ve yöresel âdetlerinden söz etmek mümkün değildir. Hatta bunlar organik olmaktan da çıktı. Çünkü radyasyon, rüzgârlar sayesinde yeryüzünün her bölgesine ulaşmakta ve her canlıyı etkilemektedir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Teknolojinin iyiliklerinden biri, küçülen dünyada, insanlığı ayrıntılardan arındırılmış yalın ahlak değerlerinin yöneteceği düşüncesidir. Mesela böyle bir dünyada kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkalarına da yapmayacaksın; kaba güç kullanmayacaksın, haksızlık yapmayacaksın, çalmayacaksın, her tarafta kameraların olduğunu bileceksin. MOBESE kameraları zorunlu olarak zaman içerisinde tabii kameraları (vicdan) güncelleyecek, vicdanlar devreye girecek, insan fıtratını hatırlayacaktır. Böylece aklını kullanan insan, ibret olmamak için “ibret alacak”tır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Günümüzde insanlar elektronik medyanın enformasyon bombardımanına tabi tutulmaktadır. Dolayısıyla bilgi bombardımanı altında kalan insan ciddi anlamda zihinsel hazımsızlık yaşamaktadır. Doğru ile yanlış, iyi ile kötü kol kola girmiştir. Önemsiz olan önemli, önemli olan da önemsizleştirilmiştir. Böyle bir kaos ortamında kalan insanın, bunları ayrıştırıp kendine “emin” bir yol haritası oluşturması bir zorunluluk hâline gelmiştir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Elektronik medya sayesinde çağımız her bakımdan sürat kazanmıştır. Fakat sanal medyanın, iç içe geçmiş bilgi ve belgeleri toplayıp analiz etmek gibi bir amacı da işlevi de yoktur. Bu durumda insan, hayatını kendine özgü bir şekilde yaşayabilmek için, kendine bir çıkış yolu bulmak zorundadır. Bu sebeple iletişimin, “medyatik” ve “mekanik” olmaktan çıkarılıp insanileştirilmesi gerekmektedir. Çünkü “elektronik medya” duygusuzdur; ürünlerini iyi-kötü, faydalı-zararlı gibi bir ayırıma tâbi tutmaz. O, gözyaşını bilmez ama hislerini kaybetmemiş insanı üzer ve ağlatır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;İnsani bir olgu olan iletişimin, mekaniklikten kurtarılıp duygularla donatılması yani bir ruh verilmesi gerekir. Bu da iletişime “ahlaki bir hüviyet” kazandırmakla mümkündür. Zaten insan ilişkilerine ahlaki değerler egemen olmadıkça, insan maddi ve manevi anlamda ıstırap çekmeye devam edecek demektir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Kaynağı meçhul olduğu gibi doğruluğunu da araştıramadığımız bilgiler, insan ilişkilerini düzenler hale gelmiştir. “Elektronik medya”da herhangi bir bilginin kaynağı ile ilgili öznesi “kim” veya “ne” diye sorulduğunda cevabı da sanal olmaktadır. Günümüzde elektronik medya, yaramaz bir çocuğun oyuncaklarıyla iletişim kurmasına benzemektedir: Dağıttıkça, yırttıkça, kırdıkça, yıktıkça haz almaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Kabul etmek gerekir ki şikâyetlerin, tespit dışında hiçbir faydası yoktur. Onun için ahlaklı insanın “elektronik medya”nın istikametini değiştirebilecek ve onu insanileştirecek şekilde donanımlı olması gerekir. Belleklerin, özgürlüklerin sorumluluk gerektirdiği biçimde şekillenebilmesi için öncelikle bireysel çabaların “iyi niyet” taşıması şarttır. Elbette sorumluluk, sınır koymak değildir, aksine hayata işlevsellik kazandırmaktır. İnsanların akıl yönünden eğitildikleri kadar, ahlak yönünden de eğitilmesi gerekir. Aksi halde ahlaktan yoksun akıl, yıkıcılıkta sınır tanımaz hale gelebilmektedir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Her bir birey, yaşadığı dünyaya karşı bireysel ve toplumsal sorumluluk duygusu içinde olabilseydi, bugün yaşadığımız olumsuzlukların önemli bir kısmını yaşamıyor olurduk. Görsel medyada, çocukluktan itibaren beslenen aksiyon (action) duygusu, sevgi ve ahlak eğitimiyle terbiye edilemediği için; büyüdükçe, yaşına ve ortamına göre yıkıcılıkta farklı maharetler sergilemektedir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Görsel medyada, tüketime paralel olarak kaliteli programların üretilememesi, sunumların içeriğini ve kalitesini basitleştirmekte, hatta kolaycılığa kaçılarak duygu sömürüsü yapılmaktadır. İçerikler, “incir çekirdeği”ni doldurmayan cinsten konularla (!) izleyiciler savsaklanmaktadır. Aşırı tüketim kaliteyi düşürürken, “insani ilişkiler”in sınırları da zorlanmaktadır. Böyle bir ortamda insan, değerler bazında şarj olamadığı için ruhsuzlaşmakta ve hatta mekanikleşmektedir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;“Yapmak, üretmek ve imar etmek” yerine, “yıkma”nın pirim yapar hâle gelmesi, ne yazık ki aklın da verimli bir şekilde kullanımını engellemektedir. Çünkü yıkmak için akıl faaliyetine ihtiyaç yoktur. Yıkıcılığı tahrik eden görselliklerden şikâyet ederken, bu tür programları yapanların da birer “insan” olduğunu unutmamak gerekir. Ne yazık ki, özgürlüklerin jelatinine sığınılarak, insani değerler konusunda ciddi anlamda tahribat yapılmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Teknolojik gelişmelerde doyum aşamasına ulaşılan bir süreç yaşanırken, son zamanlarda sorumluluk bilinciyle hareket eden kurumlar tarafından iyinin, güzelin, doğrunun ve insani olanın aranmasıyla ilgili çabalar, insan türü adına olumlu bir gelişmedir. Bütün mesele, insanda ve tabiatta mevcut olan güzellikleri görebilmek ve görünür kılabilmektir. Canavarlaşan medyanın, “yaşama sevinci” verir hâle gelebilmesi için bireylerde sorumluluk duygusunun uyandırılması şarttır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&lt;strong&gt;Fıtrat ahlakı: İletişimin onuru&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;İnsan, fıtratı gereği ahlaklı olduğu için iletişimin de mayasını ahlak oluşturmaktadır. Aslında maya sağlam olunca bütün ürünler sağlıklı olur. Ancak maya bozuksa ürünler kokuşmaya ve çevreye zarar vermeye başlar. Kâinatın düzeni ahlakilik temeli üzerine kurulmuştur. Evrenin kullanıcısı olan insan, “kemal”e ahlak ile ulaşabilir. Başka bir ifade ile insanı güzelleştiren ve eşref-i mahlûk yapan onun ahlakıdır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Tabiat güzeldir. İyiden iyilik, güzellikten güzellikler doğar. Günümüzde iletişim ahlakı adına hasretini çektiğimiz “ruh” da budur. İletişimin temel gayesi insan ilişkilerine “seviye” kazandırmaktır. Bu da bireyin kendine saygı duymasıyla mümkündür. Kendine saygı duyan ve kendini önemseyen insan “başkalarını” da önemser ve saygı duyar. Kendine saygı duyan kimse kendiyle de çevresiyle de barışık olur.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Tek başına ne ahlak ne de ahlaklılık olur. Ahlakın söz konusu olabilmesi için sosyal çevreyle iletişim kurmaya ihtiyaç vardır. Görsel iletişimin ruhunu ahlak oluşturur. Ahlaklı insanın da birtakım özelliklere sahip olması gerekir. Bunların ba&lt;span style="letter-spacing: 0pt;"&gt;şında hakka ve hukuka riayet gelmektedir. Ahlaklı insan yapıp etmelerinde, günlük hayatın omurgasını oluşturan değerlerle iç içedir: Emanete riayet eder, yalan söylemez, doğru sözlü olur, çevresiyle ilişkilerinde dürüst davranır, dedikodu yapmaz, söz taşımaz.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0pt;"&gt;Ahlaklı insan kendine ve çevresine yararlı işlerle meşgul olur. Kimsenin aleyhinde konuşmaz, kimseyi rahatsız etmez. İmkânları ölçüsünde çevresine maddi ve manevi yardımda bulunur. Büyüklerine hürmet eder, küçüklerine saygı duyar ve şefkat gösterir. Alçak gönüllü, samimi, tatlı dilli, güler yüzlüdür.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0pt;"&gt;İletişim düşüncesinin temelini “iyi niyet” oluştur. İyi niyetli insan, yukarıda sayılan özellikleri eyleme dönüştürmeyi kendine vazife bilir. İletişimin en önemli vasfı “güven duymak”tır. Onun için güzel ahlaklı insanlarla iletişim kurmakta güçlük çekilmez. İster maddi ister manevi olsun “tabiat” fotojeniktir, evrendeki her bir varlık bundan nasibini alır; “tabii olan”ın sevilmesi bu yüzdendir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0pt;"&gt;İletişimin amaçlarından biri de düşman üretmemek, düşmanlığı körüklememektir. Maddi güzellikler geçici, ahlak güzelliği ise daimidir, ahlaklı insan her zaman umutludur. Evrensel ahlak değerlerini içselleştirdiği için de yerelliği aşıp yeryüzünü mekân edinir. Çünkü o, inanılan ve yaşanılan değerlerin insana verdiği manevi huzuru öncelemiştir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0pt;"&gt;İletişimin yakın göstergelerinden biri de, insanın sahip olduğu çevresi ve arkadaşlarıdır. İletişim düşüncesinde arkadaş, arkadaşın ruh dünyasının gıdası yani ruh hekimi gibidir. Bu yüzden ahlaklı insanın iyi arkadaşları vardır. Arkadaşlarıyla hayatı paylaşanların, çevreleriyle uyum sorunu olmaz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: 0pt;"&gt;İletişim ahlakı, herkesin sorumluluğunun farkında olmasını isterken, özellikle toplum karşısına çıkıp konuşan, yazan çizenlerin sorumluluk bilincinin yanı sıra, mutlaka vebal duygusunu taşıması gerektiğini vurgular.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="metin" style="margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 5.65pt; text-align: justify;"&gt;&lt;a class="Link" href="http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/Diyanet-Isleri-Baskanligi-Duyuru-16982.aspx" style="color: black; font-size: 11px !important; text-align: -webkit-auto; text-decoration: none;"&gt;&lt;span class="Baslik2" id="ctl00_ContentPlaceHolder1_Secmeler1_DataList1_ctl01_Label1" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: #0070c0; font-family: verdana;"&gt;Dr. İsa Kayaalp&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-291078291255787279?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/291078291255787279/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=291078291255787279&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/291078291255787279'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/291078291255787279'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2012/01/iletisimin-onuru-ftrat-ahlak.html' title='İletişimin onuru: Fıtrat ahlakı'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-652966093818155781</id><published>2012-01-27T23:48:00.003+02:00</published><updated>2012-01-27T23:49:57.256+02:00</updated><title type='text'>Başyazı: Sosyal medya, muktedir bilinçler, disiplinli benlikler</title><content type='html'>&lt;div style="background-color: #f2f2f2; text-align: right; width: 570px;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: -webkit-auto;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px; text-align: justify;"&gt;Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_FormView1_HABERLabel" style="background-color: #f2f2f2; font-family: Tahoma; font-size: 12px;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://www.diyanet.gov.tr/turkish/DIYANET/2012aylik/ocak/aylik/images/aylik-3_03.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://www.diyanet.gov.tr/turkish/DIYANET/2012aylik/ocak/aylik/images/aylik-3_03.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_FormView1_HABERLabel" style="background-color: #f2f2f2; font-family: Tahoma; font-size: 12px;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;Bugün insanlık olarak İnternet ve sosyal medyanın sunduğu baş döndürücü imkânlarla karşı karşıyayız. Sosyal medya, insanlara iletişim için önceden hiç görülmemiş bir ortam sunuyor. Bir açıdan bakıldığında oturduğumuz yerde günün her anında binlerce insana aynı anda selam vermek, sevinç taşımak, sevgi paylaşmak, hak, hakikat, bilgi ve hikmet, ahlak ve adalet yaymak ne büyük bir imkândır. Ancak her nimet bir külfeti, her imkân bir sorumluluğu beraberinde getirir. Ve elbette tüm araçların durumunda olduğu gibi bu baş döndürücü imkânlar aynı ölçüde ürküten, korkutan kötülük ve tehlikelere de zemin olabilmektedir. Bu tehlike ve kötülüklerin hiçbiri kayıtsız kalınacak türden şeyler değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern zamanlarda bireyselleşen insan, sosyal medya marifetiyle kendine yeni bir sosyalleşme modeli üretti. Hz. Süleyman’ın mucizelerinden ilham almışçasına hem de fizikî ve coğrafî sınırları aşarak yeni sosyalleşme mecraları ihdas etti. Bu mecraların nasıl bir sosyalleşme macerasına dönüştüğü veya dönüşeceği önümüzdeki yıllarda bilim, din ve fikir adamlarını oldukça meşgul edecektir. Sosyal medyada gerçek bir toplumda insanı kısıtlayan sosyal riskler, ya olmadığından ya da önemli ölçüde azaldığından “bastırılmış” kalan tüm potansiyel kötülükler açığa çıkmak için imkân bulabilir. Toplumsal endişelerle bastırılan kötülükler yeni ve neredeyse sınırsız imkânların dünyasında bastırılamaz olabilir. Hatta fertleri ve toplumları birbirine düşürebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanı dört katlı bir eve benzetecek olursak, giriş katında salon vardır. Burası bizim sosyal hayatımızı devam ettirdiğimiz yerdir. Misafirlerimizi burada karşılarız, konu komşu arkadaşlarla burada hemhal oluruz. Burada sohbetler mahremiyet düzeyine gelmez. İkinci kat yatak odasının, mahremiyetin olduğu yerdir. Eş, dost ve akrabalar bile buraya elini kolunu sallayarak giremez. En üst kat, tavan arasıdır. Gökyüzüne bakan bir penceresi vardır. Bizim gökyüzüyle baş başa kaldığımız, ibadete ve tefekküre daldığımız bir yerdir. Tek başına kalınabilecek aydınlık bir yerdir. Güneşin batışı ve yıldızlar buradan seyredilir. Bir de bodrum katı vardır. Saklanması gereken şeylerin yeri, ıslak, nemli, yosunlu duvarlarıyla alt benliğe benzer. Suçlar, günahlar burada saklanır. Sosyal baskının kalkmasının bu dört kata etkisi farklıdır. Belki de üstteki üç kata değişik şekillerde faydaları varken, bodrum katının serbest bırakılması alt benliğin biriktirdiği bütün kötülükleri suçları, günahları ifşa edebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Özgürlükler ve imkânlar arttıkça insanın kendini kısıtlama becerisini ve öz disiplinini artıracak bir yüksek bilinç aşılamak daha da önem kazanıyor&lt;/strong&gt;. Bu yüksek bilinci oluşturmak için sadece fayda-zarar, iyi-kötü, hayır-şer anlatımı yetmez.&amp;nbsp;&lt;strong&gt;Bunlarla beraber bize bizden daha yakın, şah damarımız kadar yakın, gönül dünyamızın arşında taht kurmuş, huzurunda en gizli kötülükleri işlemekten haya ettiğimiz, sırlarımıza bizden daha vâkıf bir Allah inancı tam da bu noktada içimizdeki kötülükleri reddetmeye yönelik terbiye ve disiplinlerini güçlü kılacaktır.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Öyle ki hakikat âlemindeki iletişimde dilimizden beklediğimiz edep, nezahet, nezaket, tatlılık gibi güzel hasletler, sosyal medyada parmaklarımız marifetiyle de yerine getirilir oldu. Yine gıybet, dedikodu, yalan, suizan, nemime, koğuculuk, iftira gibi dilin afetleri sosyal medyada parmakların afetlerine dönüştü. Bu iletişimde parmaklarımız kalbin lisanına, aklın diline dönüştüğü içindir ki yazmak, düşünülmüş ve pekişmiş konuşmalardır. Dilde sürçülisan affedilebilir, ancak yazıya dönüşmüş konuşmalarda sürçükalem kabul edilmeyebilir. “İnsan hiç bir şey söylemez ki onun yanında (yaptıklarını) gözetleyen (ve kaydeden) hazır bir melek bulunmasın.” (Kâf, 50/18.) ayeti, sadece dilimizden çıkan konuşmalar için değil, aynı zamanda düşünerek parmaklarımızdan yazdığımız her bir mesaj için de geçerlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde öyle önemli konular var ki, klasik vaaz ve irşat dilindeki sakındırma yöntemi ile bunların üzerine gitmek yerine yüksek bir öz bilinç oluşturmak için özel çabalar gerekiyor. Artık İnternet ortamlarında yazılacak her cümlenin üstüne “Dikkat, küfür, hakaret içeren, dil, din, ırk ayrımı yapan, yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır.” gibi ilanların hiçbir fayda vermediği açıktır.&amp;nbsp;&lt;strong&gt;Yenidünya pek çok konuda, “yasaklayarak korunma” metodunu geçersizleştirmektedir&lt;/strong&gt;. Bu nedenle insanların daha yüksek bir bilgi ve hikmetle donatılması, Hz. Ali’nin buyurduğu gibi çocuklarımızın bu dünyaya göre hazırlanması gerekmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sınırsız imkânlar dünyasında artık yasaklarla uzak tutulan gençlere değil; kendi kendini çekip çevirebilen gençlere ihtiyaç vardır&lt;/strong&gt;. Konunun yasaklarla savuşturulamadığı ortamlarda&amp;nbsp;&lt;strong&gt;çözüm, kişilerin bilincini yükseltmektir&lt;/strong&gt;.&amp;nbsp;&lt;strong&gt;Hakikat dünyasından koparmayacak, sanal ortamlara mahkum etmeyecek kadar muktedir bir bilinç, disiplinli bir benlik oluşturulmalı ve bunun için büyük bir seferberlik başlatılmalıdır&lt;/strong&gt;. Ve hakiki çözüm de budur. Bu noktada din görevlilerine de çok büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu vesileyle, 2012 yılının başta ülkemiz, gönül coğrafyamız ve İslam âlemi olmak üzere tüm insanlığa barış, huzur ve mutluluk getirmesini, hayırlarla dolu bolluk ve bereketler içinde bir yıl olmasını Yüce Rabbimizden niyaz ediyorum.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_FormView1_HABERLabel" style="background-color: #f2f2f2; font-family: Tahoma; font-size: 12px;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a class="Link" href="http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/Diyanet-Isleri-Baskanligi-Duyuru-16981.aspx" style="color: black; font-size: 11px !important; text-align: -webkit-auto; text-decoration: none;"&gt;&lt;span class="Baslik2" id="ctl00_ContentPlaceHolder1_Secmeler1_DataList1_ctl00_Label1" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: #0070c0; font-family: verdana;"&gt;Prof. Dr. Mehmet Görmez&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-652966093818155781?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/652966093818155781/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=652966093818155781&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/652966093818155781'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/652966093818155781'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2012/01/basyaz-sosyal-medya-muktedir-bilincler.html' title='Başyazı: Sosyal medya, muktedir bilinçler, disiplinli benlikler'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-7990906982911323870</id><published>2011-12-15T17:39:00.002+02:00</published><updated>2011-12-15T17:48:25.284+02:00</updated><title type='text'>Çoklukta birliğin sembolü: “Aşure”</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: right; width: 100%;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: -webkit-auto;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" style="margin-bottom: 6pt;"&gt;&lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_FormView1_HABERLabel" style="font-family: Tahoma; font-size: 12px;"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana; font-size: 11px;"&gt;İslam tarihinde Hz. Peygamber’in Mekke’den Medine’ye hicreti, bir dönüm noktasıdır. Bu maksatla Hz. Ömer, halifeliği döneminde hicreti tarih başı kabul etmiştir. Bu tarihten itibaren İslam âleminde 1 Muharrem hicri takvimin başlangıcı olarak kutlana gelir. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_FormView1_HABERLabel" style="font-family: Tahoma; font-size: 12px;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_FormView1_HABERLabel" style="font-family: Tahoma; font-size: 12px;"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_FormView1_HABERLabel" style="font-family: Tahoma; font-size: 12px;"&gt;&lt;div align="justify" style="margin-bottom: 6pt;"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana; font-size: 11px;"&gt;Bundan başka muharrem ayı, birçok ilklerle doludur. Bunlardan birisi, muharrem ayının 10. gününün ‘aşure’ günü olarak benimsenmesi ve o günün önemine binaen Müslümanların hem ibadet ve hem de sosyal içerikli hayır-hasenat yapma bakımından büyük bir faaliyet içinde olmalarıdır. Bugüne anlam veren ve onun değerini arttıran unsurların başında, Kur’an ve sünnette değinilmiş olması gelir. Fecr suresinin ikinci ayetinde; “on geceye yemin olsun” buyrulur. Bazı Kur’an yorumcuları burada geçen ‘on gece’ ibaresini muharrem ayının aşure günü’ne kadar geçen zaman dilimi (1-10) olarak yorumlamışlardır. (Bkz. İbn Kesîr, Tefsir, (tahk. M. Ali Sabuni), Beyrut 1981, III, s. 635–36.) &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" style="margin-bottom: 6pt;"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana; font-size: 11px;"&gt;Görüldüğü gibi bu ayet, on geceye yeminle başlamaktadır. Eğer Kur’an’da Yüce Allah bir şeye yeminle başlıyorsa, bahsedilen konunun kadri kıymetinin büyük oluşuna dikkat çekilmek suretiyle bizden uyanık olmamız ve işaret edilen konunun gereğini yapmamız istenir. Bundan dolayı dünya Müslümanları muharrem ayının gündüzlerinde oruç tutma ve gecelerinde manevi dünyalarını zenginleştirme konusunda duyarlılık gösterirler. Bununla da yetinmezler, sosyal nafilelere daha çok ağırlık verirler. Sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın bir gereği olarak on çeşit nebatattan/üründen oluşan aşure tatlısı yaparak yoksullara ve komşulara dağıtırlar. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" style="margin-bottom: 6pt;"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana; font-size: 11px;"&gt;Hiç şüphesiz karşılıksız ve sırf Allah’ı razı etmek adına hasbi olarak yapılan bu ikramlar, insanlar arası ilişkilerin güçlenmesine, hoşgörü kültürünün yaygınlaştırılmasına, yardımlaşma duygularının yaşatılmasına ve sevginin büyütülmesine katkıda bulunur. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" style="margin-bottom: 6pt;"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana; font-size: 11px;"&gt;Ayrıca, sembolik anlamda aşurenin manası, çoklukta birlik düşüncesinin yaşatılmasıdır. “Hakikat birdir; ona giden yollar çoktur” fehvasınca, İslam’ın temel ilkelerini benimsemek şartıyla bu dinin farklı yorum biçimlerini benimseyen Müslümanların bu durumu, tam da aşure tatlısını yansıtmaktadır. Nasıl ki, farklı tat, renk ve kokulardan oluşan ürünler bir araya getirilip ortaya güzel bir tatlı türü çıkıyorsa, aynı şekilde, İslam’ın farklı yorum biçimlerini benimseyen Müslümanlar da birlik kalıbı içinde aynı güzelliği gerçekleştirmiş oluyorlar.&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" style="margin-bottom: 6pt;"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana; font-size: 11px;"&gt;Diğer taraftan muharrem ayının onuncu gününün Müslümanlar nezdinde faziletli kabul edilmesi Allah’ın muharrem ayının onuncu günü, on peygambere on ayrı keramet ihsan ettiğine inanılmasına da dayandırılır. Kültürümüze yerleşen nakillere göre, insanlığın ilk atası Âdem (a.s.) ve Havva annemizin tövbesi aşure günü kabul edilmiş, insanlığın ikinci atası Nuh (a.s.)’un gemisi Cûdi dağına aşure günü demirlemiş, Hz. İbrahim peygamberin oğlu Hz. İsmail o gün doğmuş; Hz. Yusuf’a hasretinden dolayı Yakup peygamberin kapanan gözleri o gün açılmış, Hz. Yusuf zindandan o gün kurtulmuş, Eyyub (a.s.) tutulduğu hastalıktan o gün şifa bulmuş, Hz. Davud’un tövbesi o gün kabul edilmiş, Ninova bölgesine gönderilen Yunus (a.s.) balığın karnından o gün kurtulmuş, Hz. Musa’yı takip eden Firavun ve ordusu sulara o gün gömülmüş ve Hz. İsa o gün dünyaya gelmiş ve Allah katına yükseltilmiştir. (bk. Aynî, Umdetü’l-Kãri V, 347.)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" style="margin-bottom: 6pt;"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana; font-size: 11px;"&gt;Tarihte muharrem ayı ve aşure günü sadece Müslümanlar tarafından değil, ta cahiliye döneminde müşrikler tarafından da kutsal bir ay ve gün olarak kabul edilirdi. Abdullah b. Ömer’in bu konuyla ilgili rivayeti şöyledir: “Aşure cahiliye dönemi insanlarının oruç tuttuğu bir gündü. Fakat ramazan orucu farz kılınınca Rasulüllah’a aşure konusu sorulmuş, o da “aşure Allah’ın günlerinden bir gündür dileyen bu günde oruç tutsun, dileyen tutmasın.” buyurmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 57, 143.) Hicretin 2. yılından itibaren Müslümanlar nafile olan bu orucu, ya muharremin 9. ve 10. günleri veyahut da 10. ve 11. günleri tutmaya başlamışlardır. Öyleyse bizler de sünnet olan bu orucu tutmalıyız. Çocuklarımıza bu günün önemini ve değerini anlatmalıyız. Zaten Anadolu’da Sünni, Alevi, Bektaşi bütün Müslümanlar bu oruca büyük değer verirler; hem oruç tutarlar ve hem de aşure tatlısı yaparak ikramda bulunurlar. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" style="margin-bottom: 6pt;"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana; font-size: 11px;"&gt;Osmanlılar döneminde bu tatlı sarayda pişirilir “aşure testisi” adı verilen özel kaplarla hem saray dairelerine hem de halka dağıtılırdı. Bu gelenek Selçuklulardan Osmanlılara kadar devam etmiş, günümüzde de artarak canlılığını sürdürmektedir. Son zamanlarda büyük şehirlerimizde devlet erkânının da yakın ilgi göstermesiyle aşure günü birlik ve kardeşlik adına kutlanmaya başlanmıştır. Bir araya gelen sivil toplum kuruluşları şehirlerin farklı yerlerinde halkımıza aşure tatlısı ikram etmektedirler. Bu güzel geleneğin nesilden nesile taşınması ve canlı bir şekilde yaşatılması gerekir. Çünkü bizi millet yapan, bizi kaynaştıran ve birliktelik hamurumuzun mayası, çimentosu işte bu paha biçilmez dinî değerlerimizdir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" style="margin-bottom: 6pt;"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana; font-size: 11px;"&gt;Muharrem ayı denildiği zaman akla gelen bir başka olay da Müslümanları eleme boğan Kerbela faciasıdır. Hicri 61. yılda muharrem ayının 10. günü Hz. Peygamber’in, “cennet gençlerinin efendisi” diye nitelendirdiği Hz. Hüseyin (r.a.)’in 55 yaşındayken Kerbela’da birçok yakınıyla birlikte aç susuz bırakılarak hunharca şehit edilmiştir. Dünya Müslümanları bu olaydan büyük üzüntü duymuşlardır ve hâlâ da duymaktayız. Bir nevi Kerbela olayı, Muharrem ayının maneviyatı üzerine acılar ekmiştir. Bütün Müslümanlar olarak tarihin bu şekilde tekerrür etmemesi için çaba harcanmalı, bu ve benzeri olaylardan ders almalı, geleceğe dair güzel duygular beslenmeli ve hayırlı işlerin adımları atılmalıdır. Aşure günü,&amp;nbsp; diğer şehitler için olduğu gibi, Hz. Hüseyin için de üzüntü duyulmalı, onlara dua edilmeli fakat bedene zarar verilmemeli, o gün folklorik bir kutlama törenine de dönüştürülmemelidir. Mümkün olduğu kadar, İslam’ın güler yüzü ön plana çıkarılmalıdır. Maalesef bugün de etnik ve mezhepsel farklılıklar üzerinden Müslümanlara yeni Kerbelalar yaşatılmak istenmektedir. Müslümanlar Sünnisiyle, Caferisiyle, Alevisiyle vb. bu tuzakların farkında olmalıdır. Dolayısıyla muharrem ayı, hem maneviyatımızın kuvvetlendirilmesine ve hem de Müslümanlar arasındaki dayanışma ruhunun canlandırılmasına hizmet edecek etkinliklerle taçlandırılmalıdır. Özellikle Müslümanların Kerbela olayından büyük ders çıkarmaları gerekir. Tarihte olmuş bitmiş bir hâdise üzerinden siyaset yaparak Müslümanlar arasında mezhep farklılıklarını derinleştirmek de doğru değildir. Müslümanlar müşterek noktalarını koruma konusunda azami hassasiyet göstermelidir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" style="margin-bottom: 6pt;"&gt;&lt;a class="Link" href="http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/Diyanet-Isleri-Baskanligi-Duyuru-15724.aspx"&gt;                &lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_Secmeler1_DataList1_ctl03_BASLIKLabel" style="font-size: 11px; font-weight: bold;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Çoklukta birliğin sembolü: “Aşure”&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;                                 &lt;span class="Baslik2" id="ctl00_ContentPlaceHolder1_Secmeler1_DataList1_ctl03_Label1"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="color: #0070c0;"&gt;Prof. Dr. Ramazan Altıntaş &amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-7990906982911323870?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/7990906982911323870/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=7990906982911323870&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/7990906982911323870'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/7990906982911323870'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2011/12/coklukta-birligin-sembolu-asure.html' title='Çoklukta birliğin sembolü: “Aşure”'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-7728739991643264304</id><published>2011-12-15T17:38:00.004+02:00</published><updated>2011-12-15T17:38:54.074+02:00</updated><title type='text'>Kerbela’da neler oldu?</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;center&gt;                            &lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_FormView1_Label2" style="font-family: Tahoma; font-size: 14px; font-weight: bold;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Kerbela’da neler oldu?&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;                        &lt;/center&gt;&lt;br /&gt;                        &lt;div style="text-align: right; width: 100%;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Tahoma;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_FormView1_HABERLabel" style="font-family: Tahoma; font-size: 12px;"&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;10 Muharrem 61 (10 Ekim 680)’de Kerbela’da neler oldu? Gönül sızlatan bu elim olayı doğru anlayabilmek için, “Kerbela olayı hangi sebeplerle doğdu? Hz. Hüseyin Kûfe’ye niçin gitti, başına bu sıkıntılar neden geldi? Medine’de ya da Mekke’de kalamaz mıydı?” gibi soruları cevaplandırmak gerekir. Hz. Hüseyin, takva sahibi bir insandı. Kur’an’dan haz alan, ayetlerin derin anlamları üzerinde düşünen, zühd ü takvasıyla tanınan ve Allah’ı zikretmeyi seven bir mümindi. Dedesinden öğrendiği hadisleri, dedesinin efalini, akvalini (davranışlarını ve sözlerini) insanlara aktarmada örneklik teşkil ediyordu. Hz. Hüseyin ehlibeytin en gözdelerinden, Peygamber Efendimiz’in “dünyadaki reyhanlarımdan, çiçeklerimden” dediği, “cennet gençlerinin seyyidi-beyefendisi” diye niteleyip müjdelediği mümtaz bir şahsiyetti… Sevgili Peygamberimiz’in gözbebeğiydi; “öpüp kokladığı”, dizine oturtup “ehlibeytimizden” dediği, ağabeyi Hasan, babası Ali, annesi Fâtıma ile birlikte Cenab-ı Hakk’ın kendilerini “günahlardan arındırıp tertemiz kılmak istediği&amp;nbsp; (bk. Ahzâb, 33.), Ehl-i Kisâ ve Hamse-i Âl-i Abâ”dan bir candı. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Acaba Hz. Hüseyin, böylesine müstesna bir çizgide, ulvi bir gayede devam ve gayret üzere iken, niçin Kûfe yollarına düştü? Bu sualin doğru cevabını bulabilmek için Kerbela öncesindeki siyasi gelişmelere kısaca bakmakta yarar vardır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Hz. Ali hicri 40 yılının Ramazan ayında (661 Ocak ayı) maruz kaldığı bir saldırı neticesinde vefat ederken Kûfeliler, Hz. Hasan’a biat etmek istediklerini kendisine söylediklerinde o, yönetimin babadan oğula geçişi demek olan hanedan usulüne sıcak bakmadı. Bu münasebetle bu konuda onları serbest bıraktı, Kûfeliler kendi hür iradeleriyle Hz. Hasan’a biat verdiler. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Hz. Hasan, yönetimi devralmakla birlikte kendi döneminde Muaviye’nin idari ve siyasi denetimi altında bulunan Şam tarafıyla, olması muhtemel bir savaşta pek çok masum Müslüman kanının döküleceğini gördü. Çünkü Şamlılar kılıç zoruyla da olsa iktidarı devralmak için böyle bir hazırlığın içindeydiler. Buna karşılık Kûfe bölgesinde Hz. Hasan’ın çevresindeki askerî birliklerin dağınıklığı ve aykırı tutumları ise dikkatlerden kaçmıyordu. Bu münasebetle yönetimin en üst mevkiinde yer almak bir dünyalıksa, bir mertebeyse, bir rütbeyse, hâsılı her ne ise Hz. Hasan bunların hepsinden vazgeçti, yönetimden Muaviye lehine feragat etti. Bu bağlamda feragat, halifeliğinin meşruiyeti konusunda bir problem olmasa da bir maslahata mebni hakkını bir başkasına devretmek demekti. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Hz. Hüseyin’in bu birleşmeye ve kan dökülmesinin önlenmesine bir itirazı olamazdı, ama ağabeyinin, yönetim hakkını, zorla da olsa kendisinden almak peşine düşen siyasi ihtiras sahibi birilerine bırakmasını yöntem olarak uygun bulmadı. Fakat kararına saygı gösterdi. Sonraki zaman diliminde de siyasi iktidarla ters düşecek, yanlış anlaşılacak, dengeleri bozacak söz ve davranışlardan sakındı. Hatta cuma hutbelerinde geçmişte İslam toplumuna hizmet edenlere dua edilen bölümde Hz. Ali’nin manevi şahsiyetine uygun olmayan sözlerle saldırılarak bir çeşit karalama kampanyası başlatılmasına itiraz eden ashaptan Kûfeli Hucr b. Adî (r.a.)’nin idamına karşı dahi sabır ve tahammülü tercih etmiş ve yönetimi rahatsız edecek davranışlardan uzak durmuş, hiçbir zaman tuğyan ve isyan duygularına mağlup olmamıştır. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Hz. Hüseyin’in Emevilerin siyasi icraatına ilk karşı çıkışı, Hz. Hasan’ın 49 (669)&amp;nbsp; yılında vefatını müteakip 50-56 (670-675) yılları arasında Muaviye’nin, iktidarı kendi soyu ile devam ettirmek hevesine kapılması ve oğlu Yezid’i veliaht ilan ederek halkı zorla da olsa biate sevk etmesidir. Bu yeni durum, yönetimin babadan oğula aktarılması yöntemi olup o güne kadar Müslümanların uyguladığı siyaset geleneğiyle bağdaşmıyordu. İşte bu sebeple siyasi alanda bidat sayılan bu yeni durumla ilgili çalışmalar ortaya çıktığında sadece Hz. Hüseyin değil, Hz. Ebu Bekir’in oğlu Abdurrahman (r.a.), Hz. Ömer’in oğlu Abdullah (r.a.), Hz. Zübeyr b. el-Avvam’ın oğlu Abdullah (r.a.), Hz. Ali’nin oğlu Hüseyin (r.a.) buna karşı çıkmışlardı. Bu dört mühim sima, Muaviye’ye üç teklif götürdüler: “Şu üç şeyden birini yaparsan ortalıkta hiçbir problem olmaz, lütfen iyi düşün!” dediler ve devam ettiler: “Peygamber Efendimiz’in yaptığını yap. O, filancaya biat edin diye bir aday bırakmadı. İslam toplumu, özgür iradesiyle kendilerini yönetecek şahsı belirledi. Bunu yapmıyorsan, Hz. Ebu Bekir’in yaptığının benzerini yap. O, kendisinden sonra hizmet edeceğine inandığı insanı, istişare ile (ileri gelen şahsiyetlerin görüşlerini alarak) belirledi. Belirlediği şahıs, kendi soyundan gelen biri değildi, Ömer b. el-Hattab Hazretleri idi. Sen de Hz. Ebu Bekir’in yaptığı gibi İslam toplumunun başına, kendi soyundan olmayan vasıflı, yetenekli bir şahsı aday gösterebilirsin. Bunu da yapmıyorsan, o halde Hz. Ömer’in yaptığını yap! O ne yapmıştı? Aşere-i mübeşşereden (Dünyada iken cennetle müjdelenmiş on kişiden) sağ kalan ve Müslümanlar arasında muteber olarak bilinen altı kişinin bir meşveret meclisinde (şûra) bir araya gelmelerini ve üç gün içerisinde içlerinden birini Müslümanların başına halife olarak seçmelerini vefatı öncesinde vasiyet etmişti. Bu durumda sen de bir şûra oluştur. Bu şûra, İslam toplumunun kabul edeceği yöneticiyi üç gün içinde belirlesin!”&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Yezid’in veliahtlığına itiraz edenler, bu konuda geçmişte yaşanan üç örnekten birine uyması durumunda makul ve doğru bir iş yapmış olacağını ve buna kimsenin de itirazı bulunmayacağını Muaviye’ye ifade ettiler. Fakat bu üç teklif de kabul edilmedi. Yani Muaviye, oğlu Yezid’i halef bırakmaktan (öldükten sonra kendi yerine devlet başkanı atamaktan) vazgeçmedi. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bunun peşinden kamuoyunun bu doğrultuda yönlendirilmesi için Benî Ümeyye lobisinin ileri gelenleri tarafından yoğun bir propaganda yürütüldü. Hicaz bölgesinde ise Muaviye bizzat kendisi 1000 kişilik askerî birlikle hareket ederek insanları kerhen de olsa biate zorladı. Hz. Hüseyin ve onun gibi biatten uzak duran şahsiyetler, ya Kâbe civarı gibi baskı yapılamayacak mübarek mekânlara sığınarak kendilerini kurtardılar veya biat zorlaması karşısında kerhen sükût ettiler. 60 (680)’da Muaviye öldükten sonra Yezid’in yönetime geçme süreci bu şartlarda başlamış oldu. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bu safhada Medine valisine verilen talimatla Hz. Hüseyin üzerinde hemen biat baskısı kuruldu. Bu karışık ortamda takip altında şiddete maruz kalmaktan çekinen Hz. Hüseyin, o günlerde bir gece Medine’den Mekke’ye gitmek üzere yola koyuldu. Abdullah b. Zübeyr (r.a.) de aynı şekilde Mekke’ye gitti (60/680-Recep/Mayıs). Fakat bu şahıslar Mekke’de de rahat bırakılmadılar; Benî Ümeyye yöneticileri, biat vermeleri doğrultusunda kendilerine baskı yaptılar. Hz. Hüseyin ve onun gibi baskıya boyun eğmemekte kararlı olan diğerleri Harem-i Şerif’e giderek Beytullah’a sığınmak suretiyle baskıyı kırmayı düşündüler. Tabii ki Beyt-i Şerif’e sığınma, limitsiz ve sınırsız olarak sürüp gidemezdi. Bu, biatten uzak durmak için geçici bir çözümdü. Biat hususunda yakın takibe alınanlar arasında ehlibeytin ileri gelenlerinden olması itibariyle sahip olduğu şöhreti dolayısıyla en çok etkilenen kuşkusuz Hz. Hüseyin’di; dolayısıyla söz konusu takip ve tazyikin zararlarından hem kendisini hem de aile fertlerini nasıl kurtarabileceğini yoğun bir şekilde düşünmeye, bu hususta yakınlarıyla ve sevenleriyle istişareler yapmaya girişti. İşte tam da bu sıralarda Kûfelilerden mektuplar gelmeye başladı. Kaynaklardaki ifadeye göre heybeler dolusu mektuplarda Hz. Hüseyin, Kûfe’ye davet ediliyordu. Bununla beraber o, bu hususta acele etmedi, amcasının oğlu Müslim b. Akîl’i elçi olarak meselenin içyüzünü öğrenip kendisine bir rapor göndermesi için Kûfe’ye gönderdi (60/680 - Şevval/Temmuz).&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Müslim, Kûfe’ye ulaştı ve eşraftan Hani b. Urve el-Murâdî’nin misafiri oldu, Kûfelilerle görüştü. Rivayete göre yirmi bini aşkın mühim bir kitle Hz. Hüseyin’i hararetle davet ediyorlar ve şehre gelmesini bekliyorlardı. Güya: “Hz. Hüseyin’i içtenlikle davet ettiklerini söylüyorlar; onu kucaklamaktan, geçmişte yakınlarına karşı gösterdikleri ihmallerin acısı içinde ezilmekten, bu durumda şimdi Hz. Hüseyin’e karşı vefa göstermekten, sahiplenmekten” bahsediyorlardı. Bu durum karşısında Müslim b. Akîl, gördüklerine ve işittiklerine bakarak çok sayıda kişinin Kûfe’de kendisini hararetle beklediğini Hazreti Hüseyin’e bir rapor olarak iletmek durumunda kaldı. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Hz. Hüseyin, Basralılara da bir elçi ve mektup göndererek onlardan da “haktan yana bir tavır ve zulme karşı bir duruş beklediğini” ifade etmişse de şehrin valisi (İbn Ziyad) derhal elçiyi öldürttü ve yerine kardeşini vekil bırakarak Kûfe’ye gitti; varır varmaz gerek Müslim’i gerekse onu himaye eden Hani b. Urve’yi idam ettirerek Kûfelilere gözdağı verdi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Hz. Hüseyin, Basra’ya ve Kûfe’ye gönderdiği elçilerin başına gelenlerden habersizdi. Buna karşılık, öldürülmeden önce Müslim’in düzenleyip gönderdiği davetkâr rapor, Hz. Hüseyin’in elindeydi; elindeki mevcut rapordan yola çıkarak bundan sonra ne yapması gerektiğini yakınlarıyla istişare etti. Bu noktada Abdullah b. Ömer b. el-Hattab (r.a.), Abdullah b. Abbas (r.a.) ve Ebu Said el-Hudrî (r.a.) gibi Hz. Hüseyin’i, -Rasul-i Ekrem’in ehlibeytinden kıymetli bir emanet olduğu için- samimi hislerle seven çok sayıda seçkin sahabi, ona ve yakınlarına (ehlibeyte) bir zarar gelir endişesiyle bu yola düşmemesi ve Hicaz’ı terk etmemesi gerektiğinde ısrar ettiler. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Ama onun Kûfe’ye doğru yönelişinin asıl sebebi, üzerinde kılıç gibi dolaşıp duran Yezid yönetiminin şiddet ve baskısından uzaklaşmaktı. Yola çıkmakta kendisini cesaretlendiren ise mektuplarda Kûfelilerin beyanlarını destekleyen ifadelerle Müslim’in raporunda yer alan değerlendirmelerin paralelliğiydi. Hayalinde ise “İradelere baskının olmayacağı, Kisra-Kayser yöntemini andıran tiranlıktan uzak, re’ye (özgür iradeye) önem verileceği, İslam’ın insan hayatına getirdiği hak ve adalet ölçülerinin sosyal hayata yansıyacağı bir idarî hayat” vardı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Hz. Hüseyin, artık, (60/680 Zilhicce/Eylül) tarihi itibariyle, dönüşü olmayan bir yola girmiş bulunuyordu. Hz. Hüseyin, gelmekte olduğu haberini Kûfelilere ulaştırmak üzere Kays b. Müshir’i özel ulak olarak yolladıysa da Benî Ümeyye idarecileri derhal onu da yakalayıp ağzından Hz. Hüseyin’i küçük düşürecek bir söz almaya çalıştılar. Muvaffak olamayınca da sarayın burcundan atmak suretiyle vahşice öldürdüler. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Hz. Hüseyin, es-Sa’lebiyye mevkiinde Müslim (r.a.)’in öldürüldüğü haberiyle sarsıldı. Bu gelişme üzerine derin bir analiz neticesinde geri dönmenin daha yararlı olacağı söylemi kafilede konuşulmaya başlandı. Ne var ki Akîloğulları, Müslim’in öldürülmesinin acısı içinde asla geri dönmeyeceklerini ısrarla söylüyorlardı. Dolayısıyla yola devamdan başka bir alternatif kalmıyordu. Bunun üzerine Hz. Hüseyin, sütkardeşi Abdullah (r.a.)’ı elçi yollayıp son gelişmelerden haberdar olmayı denedi. Fakat onun da akıbeti Müslim ve Kays b. Müshir (r.a.)’den farklı olmadı, o da hunharca öldürüldü. Hz. Hüseyin, bütün bunları, yolculuğun ileri safhalarında Uzeybetü’l-Hicanat’da öğrenecek ve ızdırapla sarsılacaktır. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bu süreçte Kûfe valisi Ubeydullah b. Ziyad, Hz. Hüseyin’i durdurmak için Husayn b. Numeyr’i, o da 1000 kişilik atlı emniyet gücü ile Hürr b. Yezid’i görevlendirdi. Hürr’ün görevi,&amp;nbsp; kafileyi çevre ile irtibatı olmayan, su-erzak temininin zor olacağı bir yerde tutmak ve sonuçta Hz. Hüseyin’i valiye teslim etmekti.&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Ama Hz. Hüseyin’in valiye ve onun vasıtasıyla Yezid’e teslim olup biat ve itaat vermesi mümkün değildi.&amp;nbsp; Çünkü ona göre ortada bir zulüm ve bu zulmü işleyen zalimler vardı. Zulme seyirci kalan, zalime destek vermiş olurdu. Benî Ümeyye, şeytanın yoluna uyarak fitne-fesadı yaymış, helal-haram ölçülerini silmişti. Birinin bunu düzeltmek için yola çıkması gerekiyordu. “Kim ahdini bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur”du. (Fetih, 10.) &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bu durum karşısında Hürr, kafileyi ikinci bir emre kadar Kûfe ve Hicaz yolları dışında başka bir istikamete sevk etti. Üst yönetimden gelen haberler değişmediği ve Hz. Hüseyin için bir serbestlik öngörmediği için nihayet kafile, su ve erzak temininde, ayrıca çevre ile irtibatta zorluk çekilecek bir yerde konaklamaya zorlandı. Burası, Kerbela idi. (2 Muharrem 61/2 Ekim 680)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bu arada Rey valiliğinden vazgeçemeyen Ömer b. Sa’d b. Ebî Vakkas, yakın akrabasının onay vermemesine rağmen, valilikçe emrine verilen 4000 kişilik askerî birlikle Hz. Hüseyin’in hakkından gelmek sorumluluğuyla Kerbela’ya intikal etti.&amp;nbsp; Ömer b. Sa’d, ikbal için düştüğü yolda Hz. Hüseyin’i ikna ederek fazla yara almadan meselenin içinden çıkmak istiyordu, fakat Hz. Hüseyin’in biatini boş yere bekleyecekti. Biat etmezse başına felâketler gelebileceği söylemi de sonucu değiştirmeyecekti. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bu gelişme üzerine Ömer b. Sa’d, valinin isteğine uyarak Hz. Hüseyin’in adamlarıyla nehir arasına 500 askerini yerleştirmek durumunda kaldı. Hz. Hüseyin’in şehadetine üç gün kala, Benî Ümeyye ordusunun İbn Ziyad’a uyarak yaptığı bu işten sonra kafile su problemi yaşamaya başladı. Üstelik kafilede kadınlar ve çocuklar da vardı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bu şartlarda Hz. Hüseyin, Ömer b. Sa’d’a üç alternatifli bir teklif yaptı: “Hicaz’a dönmeye izin verilmeliydi, Şam’a gidip Yezid’le bizzat görüşmesine imkân verilmeliydi veya bir sınır şehrine gitmeye müsaade edilmeliydi, bu takdirde oralarda ömrü boyunca din hizmetlerini yerine getirme gayreti içinde olurdu.”&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Ömer b. Sa’d b. Ebî Vakkas, bunlardan birinin gerçekleşebileceği ümidiyle Hz. Hüseyin’in taleplerini derhal valiye ulaştırdı. Fakat valinin yanında bulunan Şemir b. Zilcevşen, valiyi son derece tahrik etti ve Ömer’in onunla gece yarısı gizlice görüşerek Hüseyin’e tolerans gösterdiğini îma etti. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bunun üzerine vali, Ömer b. Sa’d’a gönderdiği yazıda Hz. Hüseyin ve adamlarının alternatifsiz olarak biatinde ısrar ediyordu. Üstelik emre uyma hususunda Ömer b. Sa’d’ın nasıl davranacağı da valinin adamlarınca izlenecekti. Valinin ve yakın çevresinin bu konuda hiç de müsamahakâr davranmayacağı anlaşılıyordu. Esasında Ömer b. Sa’d, Hz. Hüseyin’in isteklerinden birinin gerçekleşmesiyle problemin şiddete başvurulmaksızın çözülmesinden yana idi. Ama validen gelen talimat farklı bir şey söylüyordu. Hz. Hüseyin ve adamlarının kesin olarak biati isteniyordu, biat vermeyenlere zor kullanılacaktı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Ömer b. Sa’d’ın durumu iletmek üzere birkaç askerle Hz. Hüseyin’e doğru yürüdüğü dakikalarda o, kılıcına dayanmış vaziyette hafifçe uyumuş ve rüyasında dedesini (Hz. Peygamber’i) görmüştü, Rasul-i Ekrem (s.a.s.) ona kendi yanına gelmekte olduğunu söylüyordu. Kız kardeşi Zeynep (r. anha), bunu Hazreti Hüseyin’in ölümünün yaklaştığı tarzında yorumlayarak “Vay başımıza gelen!” diye feryat etmişse de Hz. Hüseyin onu teskin etti ve kendisine doğru gelmekte olan Ömer b. Sa’d başkanlığındaki heyetle görüşmek üzere kardeşi Abbas başkanlığında bir heyeti gönderdi. Ömer, onlara validen gelen mektubun muhtevasından bahisle vaziyetin Hz. Hüseyin’e haber verilmesini rica etti. Abbas, karşı tarafın rahatsız edici haberlerini Hz. Hüseyin’e arz edince durumun nezaket ve vehametini anlayan Hz. Hüseyin, Abbas’ı tekrar göndererek Ömer b. Sa’d’dan dokuz muharremi on muharreme bağlayan gece sabaha kadar mühlet istedi; geceyi, ibadetle, Kur’an’la, zikir, dua, tövbe ve istiğfarla geçirdi. Öte yandan o gece -daha önce de yaptığı gibi- aile yakınlarının geri dönmelerinde ısrar ettiyse de hiçbiri bu teklifi kabul etmedi. Bunun üzerine çadırlar birbirine yaklaştırıldı, kadın ve çocuklar çadırlara yerleştirildi. Erkekler de çadırların çevresinde mevzilendiler. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Hz. Hüseyin, 10 Muharrem sabahı, karşısındakilere dedesinden, şehitlerin efendisi Hz. Hamza’dan, Mute şehidi Hz. Cafer-i Tayyar’dan, ehlibeyt hakkında varit olan nebevî müjdelerden bahsetti. “Ben, Fâtıma’nın has oğlu değil miyim?” dedi. Kûfelilerin mektuplarına değindi. Fakat karşısında kadir bilmez, dünya çıkarına boyun eğmiş, ikbal ve şöhreti tercih etmiş nadan bir topluluk vardı. Sadece Hürr b. Yezid, Hz. Hüseyin’e gelip özür diledi, onun yanında kaldı ve hiç ayrılmadı. Hürr, çok cesur bir adamdı. Çevresindekiler onu kınasalar da o, “Yemin olsun ki, öz canımı cehenneme atacak değilim! Elbette cennete girmeyi arzu ediyorum!” diyerek hangi safta, niçin durduğunu anlatmaya çalıştı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bu şartlarda çarpışma başladı. Çarpışmalarda karşı tarafın acımasızlığı had safhada idi ve giderek şiddetlenmişti. Tabii ki Hz. Hüseyin’e karşı asla insaf ve merhametle bağdaşmayan orantısız güç kullanılıyordu. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bu süreçte Hz. Hüseyin cephesinde çok sayıda şehit verildi. Bu acılara şahit olan Hz. Hüseyin, Yüce Allah’a şöyle yakarıyordu: “Allahım! Eğer gökten bir zafer ihsan etmeyeceksen, bunu daha hayırlı bir şeyin sebebi kıl ve bu zalimlerden sen intikam al!”&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;İleri safhalarda, çarpışmanın Hz. Hüseyin çevresinde yoğunlaştığı görülüyordu. Hz. Hüseyin susuzdu; Fırat’a doğru kılıç salladı, oğulları Ebu Bekir, Abdullah, Cafer, Osman gözleri önünde şehit düştüler. Hüseyin Fırat’a yaklaştı, fakat Husayn b. Numeyr’in attığı bir ok, boğazına isabet etti.&amp;nbsp; Hz. Hüseyin, Allah Rasulü (s.a.s.)’nün torununa bunu reva görenleri Hak Teala Hazretlerine şikâyetle çadırlara döndü. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bu esnada Emevi ordusunun komutanları arasında acımasızlığıyla tanınan Şemir, yaklaşık on adamıyla Hz. Hüseyin ailesinin bulunduğu çadırı kuşattı. Adamları da çil yavrusu gibi Hz. Hüseyin’e saldırdılar. Hz. Hüseyin, yaralı bir ceylan gibi yere düştü, şehadet şerbetini içti. Sinan b. Enes en-Nahaî, başını keserek Kûfe’ye götürülmek üzere Havaley’e verdi. (10 Muharrem 61/10 Ekim 680.)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bu sırada Hz. Hüseyin 57 yaşındaydı, bedeninde 33 mızrak, bir o kadar da kılıç yarası vardı. Yirmi üçü ehlibeytten olmak üzere 72 şehit vardı. Karşı taraf 88 kayıp vermişti. Benî Ümeyye ölüleri defnedildi, şehitler ise meydanda bırakıldı. Benî Ümeyye ordusu oradan ayrıldıktan sonra Benî Esed’den Gâdiriyye köylüleri gelip şehitleri defnettiler. Ömer b. Sa’d, ehlibeytten geri kalanları ve Hz. Hüseyin’in kesilmiş başını getirip İbn Ziyad’a teslim etti, o da Şam’da bulunan Yezid’e gönderdi. Rasul-i Ekrem (s.a.s.)’in bu aziz torununa reva görülen muamele, doğrusu anlaşılır gibi değildi, hüzün verici ve göz yaşartıcıydı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bütün bu olup bitenden anlaşılıyor ki, hadisenin cereyan ettiği dönemde iktidarı elinde tutanlar, Hz. Hüseyin’in meselesini, davasını, yürüyüşünü anlama konusunda ciddi bir çaba göstermemişler ve ona karşı güç kullanmaktan başka bir şey düşünmemişlerdir. Ne yazık ki iktidarı oluşturanların basiretsizlikleri ve duyarsızlıkları neticesinde ortaya bir facia çıkmıştır. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Hz. Hüseyin ne yapmıştır? &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Hz. Hüseyin, İslami değerlere uymayan, önceki yöneticilerin uyguladığı İslam siyaset geleneğine ters düşen, tahribatı tüm toplum kesimlerini ve Müslümanların gelecek yüz yıllarını kapsayacak olan bir yanlışlığa hak ve adalet duygusuyla karşı çıkmış ve davası uğrunda şehit düşmüştür. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bize düşen, Sünni olsun Alevi olsun bir Müslüman olarak Sevgili Peygamberimiz’in dünyadaki reyhanlarından/çiçeklerinden bir çiçek ve cennet gençlerinin beyefendisi olan ehlibeytin göz bebeği Hz. Hüseyin’in şehadetinin manasını, onun haksızlığa karşı çıkışındaki şuuru kavramak ve -kendisinin de dediği gibi- davası uğruna canını feda etmesinin Müslümanlara muhabbet ve birlik-beraberlik olarak dönmesini sağlamaktır. Nitekim ölmeden önce onun son sözlerinden biri anlam itibariyle (yaklaşık olarak) şöyledir: &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;“Yüce Rabbim! Gökten merhametinle bana güç kuvvet indirerek düşmanlarıma beni galip getirmeyeceksen, şehadetimi Muhammed ümmetinin hayrına, kurtuluşuna vesile kıl. Haksızlığa, zulme, dayatmaya karşı, hak adına yürüdüm. Gerekirse bu uğurda canımı vereyim. Eğer galip gelemeyeceksem, sırtım yere düşecekse hak dava uğruna akan kanımı bir hayrın, Müslümanların bir silkinişinin, bir güçlenmesinin sebebi kıl!”&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;İşte Hz. Hüseyin’in vefatından önce tüm Müslümanlara mesaj niteliğinde söylemiş olduğu bu sözler, kıyamete kadar gelecek tüm Müslümanlar için derin anlamlar taşımaktadır. Evet, bu mesaj gerçekten çok önemlidir. Zira Hz. Hüseyin bu sözüyle bizzat bize Kerbela’yı nasıl anlamamız gerektiğini açıklamaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Her Müslüman, Yezid’e karşıdır, Hz. Hüseyin’in davasındaki samimi mücadelesini muhabbetle desteklemekte ve Peygamber Efendimizin aziz torununa gönül bağlamaktadır. Milletimiz, ehlibeyt sevdalısıdır; tekrar söyleyelim ki milletimiz içinde Yezid taraftarlığı tarihin hiçbir döneminde olmamıştır, bugün de yoktur. Dolayısıyla Kerbela konusunu bütünleşmenin dinamik bir unsuru sayacakken, kör bir gadap ve hiddetle yola çıkıp kaba saba ithamlara basamak yapmak, hiçbir zaman tasvip edilemez. Bu yüzden diyoruz ki, Hz. Hüseyin Efendimize reva görülen muamele sebebiyle ağlamak ne kadar muhteremse, bu acıklı hadiseyi doğru okuyup doğru anlamak, doğru sonuçlar çıkararak ibret almak ve toplumun bütünleşmesine vesile kılmak da o derecede hatta daha ziyade önem taşımaktadır. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;İnanıyorum ki, Allah Rasulü’nün mümtaz torunu Hz. Hüseyin’in bizden beklediği ve istediği de budur. Bu olayda sevgi, saygı, hakka, hukuka riayet, insana hürmet, insanın fikrine önem vermek, dinlemek, anlamak yok olmuştur! Dolayısıyla bizler, İslam toplumunda insanlar arası ilişkilerde kaybolan bu değerleri öne çıkarmalıyız. Bu vesile ile ifade etmek gerekir ki, her yıl muharrem ayında Kerbela Faciası’nı, acıların tazelenmesi, yaraların yeniden açılması için değil; Hz. Hüseyin Efendimizin uğrunda canını feda ettiği hak, adalet, rahmet, merhamet, müsamaha ve şefkat duygularının yeniden ihyası ve her meslekteki insan ilişkilerine yeniden yansıması için anmalıyız!&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Evet… Keşke Hz. Hüseyin’in başına bu hadise gelmeseydi, bu acıyı her yıl yeniden yaşamasaydık, ama bu da bir ibret olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü Hz. Hüseyin haksızlığa karşı bir ışık yakmıştır, zalime karşı direnmiş ve doğruluk adına samimi bir yürüyüş içinde olmuştur. Belki muvaffak olamamıştır ama tarihe bir referans ve ibretli bir dipnot koymuştur. Hak ve adalet adına cesur davranmanın, hak ve adalet adına ayakta durmanın bir modeli ve örneği olarak Hz. Hüseyin en önlerde, en yüksek mevkilerdedir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Allah Teala, Habib-i Kibriya Efendimiz’in bu muhabbetli torununa rahmet etsin ve sevenlerini şefaatine eriştirsin!&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 9px;"&gt;*Bu yazı, müellifin Ensar Neşriyat tarafından yayımlanan “Kanayan Bir Yara Gönül Sızlatan Bir Facia: KERBELÂ” adlı eserinden özetlenerek dergi üslubuna uyarlanmıştır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;a class="Link" href="http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/Diyanet-Isleri-Baskanligi-Duyuru-15723.aspx"&gt;&lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_Secmeler1_DataList1_ctl02_BASLIKLabel" style="font-size: 11px; font-weight: bold;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Kerbela’da neler oldu?&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;                                 &lt;span class="Baslik2" id="ctl00_ContentPlaceHolder1_Secmeler1_DataList1_ctl02_Label1"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="color: #0070c0;"&gt;Prof. Dr. Hüseyin Algül&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-7728739991643264304?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/7728739991643264304/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=7728739991643264304&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/7728739991643264304'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/7728739991643264304'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2011/12/kerbelada-neler-oldu.html' title='Kerbela’da neler oldu?'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-6213568101086977091</id><published>2011-12-15T17:37:00.003+02:00</published><updated>2011-12-15T17:37:52.154+02:00</updated><title type='text'>İslam kültüründe muharrem</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;center&gt;                            &lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_FormView1_Label2" style="font-family: Tahoma; font-size: 14px; font-weight: bold;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;İslam kültüründe muharrem&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;                        &lt;/center&gt;&lt;br /&gt;                        &lt;div style="text-align: right; width: 100%;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Tahoma;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_FormView1_HABERLabel" style="font-family: Tahoma; font-size: 12px;"&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Muharrem ayı dinimiz açısından önem arz eden zaman dilimlerinden biridir. Takdir-i ilahi bu aya zikre değer pek çok hadiseyi sığdırmış ve bunların hatırına saygı duyulmasını istemiştir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Muharrem, hicri yılın da ilk ayıdır. Savaşmanın yasak olduğu haram aylardan biridir. Allah Teala haram aylara saygı gösterilmesini istemiş (Maide, 2.) ve bu aylarda savaşmanın büyük günah olduğunu bildirmiştir. (Bakara, 217.)&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Rivayetlerden anlaşıldığına göre, haram aylarla ilgili hükümler Hz. İbrahim zamanında konulmuş olup hac ibadetiyle ilişkilidir. Haram aylar zilkade, zilhicce, muharrem ve recep aylarıdır. Recep ayı dışındakiler birbiri ardınca gelir. Hac günlerini de içeren bu üç ay geçmişte hac mevsimi olarak değerlendirilmiştir. Bu açıdan bakıldığında, muharrem ayı -bir bakıma- hac mevsiminin son ayıdır. Bu aylarda savaşmanın yasak oluşu da büyük ölçüde hac ibadetinin huzur ve güven içinde eda edilmesini sağlamak içindir. Haram aylarla ilgili ayetlerde hac ibadetine de değinilmiş, konuyla ilgili hükümlerin insanların iyiliği için konulduğu vurgulanmıştır. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;“Sana haram ayı, yani onda savaşmayı soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak büyük bir günahtır. (İnsanları) Allah yolundan çevirmek, Allah’ı inkâr etmek, Mescid-i Haram’ın ziyaretine mâni olmak ve halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük günahtır. (…)” (Bakara, 217.)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;“Ey iman edenler! Allah’ın (koyduğu din) nişanelerine, haram aya, hac kurbanına, (bu kurbanlıklara takılı) gerdanlıklara ve de Rab’lerinden bol nimet ve hoşnutluk isteyerek Kâbe’ye gelenlere sakın saygısızlık etmeyin. (…)” (Maide, 2.)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;“Allah, Kâbe’yi, o saygıya layık evi, haram ayı, hac kurbanını ve (kurbanın boynuna asılan) gerdanlıkları (maddi ve manevi yönlerden) insanların belini doğrultmaya sebep kıldı. (…)” (Maide, 97.)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Peygamber Efendimiz, muharrem ayını “Allah’ın ayı” olarak nitelendirmiş ve ramazan orucundan sonra en faziletli orucun muharrem ayında tutulan oruç olduğunu bildirmiştir. (Müslim, “Sıyam”, 202-203.)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Muharrem ayı, içerisinde müstesna günlerden biri olan aşure gününü de barındırır. Aşure, muharrem ayının onuncu günüdür. İsmini Arapça on manasına gelen “aşera” kelimesinden almıştır. Dilimizde, bugün pişirilip dağıtılan tatlıya ad olarak “aşure” şeklinde telaffuzu yaygındır. Tarihte bugün, insanlık ve İslam tarihi açısından önem taşıyan bazı olaylar meydana gelmiştir. Rivayetlere göre Hz. İbrahim aşure günü dünyaya gelmiş, Hz. Musa ve kavmi Firavun’un zulmünden bugünde kurtulmuş, Hz. Nuh’un gemisi Cûdi dağına aşure günü oturmuştur… Bu özellikleri bakımından aşure bir sevinç, mutluluk ve kutlama günüdür. Nitekim Hz. Aişe’den nakledilen bir rivayette, cahiliye döneminde Kureyşlilerin aşure gününü kutladıklarından; Kâbe’nin örtüsünü değiştirip oruç tuttuklarından bahsedilmektedir. (Müsned, VI, 244.)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Muharrem ayı ve aşure günü, ehlikitap olan Hristiyan ve Yahudiler tarafından da mukaddes sayılmıştır. Nitekim Peygamberimiz Medine’ye geldiği zaman Yahudilerin aşure orucu tuttuklarını görmüş, kendilerine bu orucu niçin tuttuklarını sormuş. Onlar, “bugün hayırlı bir gündür, bugünde Allah İsrail oğullarını düşmanlarından kurtardı. Musa (a.s.) bugünde oruç tuttu” cevabını vermişlerdir. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “biz Musa’ya sizden daha evla ve layığız” demiş, aşure orucunu tutmuş ve ashabına da tutmalarını emretmiştir. (İbn Mace, “Sıyam”, 41.) &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bi’setten önce birkaç kere aşure orucu tutan Hz. Peygamber, hicretten sonra da birkaç kere aşure orucu tutmuş, diğer Müslümanların da tutmasını istemiştir.&amp;nbsp; (Buhari, “Savm”, 69.) Ramazan orucu farz kılınınca aşure orucu bir yükümlülük olmaktan çıkarılmakla birlikte tutulması tavsiye edilmiş ve sünnet kabul edilerek tutula gelmiştir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Hz. Peygamber sadece aşure gününde değil bir önceki ve bir sonraki günlerde de oruç tutulmasını öğütlemiştir. (Buhari, “Savm”, 69.) İslam âlimleri de, bugünü oruçlu geçiren Yahudilere benzememek için, aşure orucunun önceki veya sonraki günle birlikte tutulmasının uygun olacağını bildirmiştir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bu mübarek günde, acısı Müslümanların gönlünden hiçbir zaman çıkmayan müessif bir olay da yaşanmıştır: Kerbela… &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Cinayet ve zulüm her zaman kötüdür. Ancak kutsal bir günde işlenmişse acısı kat kat artar… Hele Hz. Peygamber’in “ehlibeytine” karşı yapılmış ve insanlık tarihinde eşine az rastlanan türden ise…&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Hz. Peygamber’in torunu Hz. Hüseyin ve birçok aile ferdi 10 Muharrem 61 (10 Ekim 680) tarihinde Kerbela’da hunharca şehit edilmiştir.&amp;nbsp; Bu acıyı paylaşmak üzere Arap, Fars ve Türk edebiyatında pek çok manzum ve mensur eser kaleme alınmıştır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Kerbela, eskiden hacılarımızın da uğrak yerlerinden birisiydi. Hacılarımız önce buraya uğrar, Âl-i abâ sevgisini tazeler; sonra Harem-i Şerif’e giderlerdi. Günümüzde ise Kerbela bir başka kederle mahzun. İnşallah tekrar Müslümanların uğradığı, ehlibeyti ziyaret edip acısını paylaştığı günlere kavuşur.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bu mübarek ay vesilesiyle kutsal zaman ve mekânlara saygımızı tazelemeliyiz. Muharrem ayı ve aşure gününde meydana gelen hayırlı hadiseler hatırına Yüce Rabbimize kulluk ve şükrümüzü arttırmalıyız. Kerbela’da meydana gelen zulmü de hatırdan çıkarmamalıyız ki bir daha hiç kimse böyle bir zulüm yapmaya cesaret edemesin. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Zalimlerin ve zulmün içimizi kin ve nefretle doldurmasına ve kirletmesine de izin vermeyelim. Zalimin zulmü varsa mazlumun da “Âh”ı var. İçimizdeki Allah (c.c.), Peygamber (s.a.s.) ve ehlibeyt sevgisi, nefret, kin ve zulmü yok etmeye kadirdir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Hak gelince batıl yok olmaya mahkûmdur.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;a class="Link" href="http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/Diyanet-Isleri-Baskanligi-Duyuru-15722.aspx"&gt;                &lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_Secmeler1_DataList1_ctl01_BASLIKLabel" style="font-size: 11px; font-weight: bold;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;İslam kültüründe muharrem&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;                                 &lt;span class="Baslik2" id="ctl00_ContentPlaceHolder1_Secmeler1_DataList1_ctl01_Label1"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="color: #0070c0;"&gt;Prof. Dr. Himmet Konur&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-6213568101086977091?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/6213568101086977091/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=6213568101086977091&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/6213568101086977091'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/6213568101086977091'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2011/12/islam-kulturunde-muharrem.html' title='İslam kültüründe muharrem'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-684865753871639890</id><published>2011-12-15T17:36:00.003+02:00</published><updated>2011-12-15T17:36:59.364+02:00</updated><title type='text'>Başyazı   Prof. Dr. Mehmet Görmez</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;center&gt;                            &lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_FormView1_Label2" style="font-family: Tahoma; font-size: 14px; font-weight: bold;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Başyazı&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;                        &lt;/center&gt;&lt;br /&gt;                        &lt;div style="text-align: right; width: 100%;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Tahoma;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_FormView1_HABERLabel"&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Muharrem ayı, Rasul-i Ekrem (s.a.s.)’in “Allah’ın ayı” olarak nitelendirdiği bir aydır. Rahmet Peygamberinin Mekke’den Medine’ye hicreti esas alınarak Hz. Ömer (r.a.) zamanında tarih başı olarak kabul edilmiştir. Hicret, içerdiği anlamlar açısından Müslümanlar için bir milattır. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Her yıl Muharrem’in 10’uncu günü geldiğinde kalbinde iman taşıyan her kardeşimizi bir acı, bir hüzün ve bir keder kaplar. Zira Hicrî 61. yılın 10 Muharremi, Sevgili Peygamberimizin “Benim dünyadaki çiçeğim, reyhanım” dediği, “cennet gençlerinin efendisi” olarak tavsif ettiği, Hz. Aliyyü’l-Murtaza’nın, Hz. Fatımatu’z-Zehra’nın ciğerparesi, Hz. Hüseyin Efendimizin ve pek çoğu Ehl-i Beyt’ten olan 70 kişinin Kerbela çölünde şehadete ulaştıkları tarihtir.&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Yürekleri dilhûn eden bu acı, dünyanın dört bir yanında, mezhebi, meşrebi, kültürü, coğrafyası ne olursa olsun, Rasul-i Ekrem’e, ashâbına ve Ehl-i Beyt-i Mustafa’ya zerre kadar muhabbet besleyen her müminin ortak acısı ve ortak elemidir. Neredeyse her evde bir Hasan, bir Hüseyin, bir Fatıma, bir Cafer, bir Zeynelabidin bulunduran bu topraklarda, bu acıyı yüreklerinin tâ derinliklerinde hissetmeyen hiç bir mümin yoktur. Kerbela’da acımasızca şehit edilen Hz. Hüseyin ve arkadaşları, bu hadisedeki asil duruşu ve haksızlıklar karşısındaki onurlu mücadelesi ile bütün müminlerin gönüllerinde taht kurmuş, ona ve yakınlarına bu zulmü reva görenler ise Müslümanların ortak vicdanında mahkûm edilmiştir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Kerbela’nın acısını hissetmek ve hüznünü yaşamak elbette önemlidir. Kerbela şehitleri için gözyaşı dökmek elbette takdire şayandır. Ancak Kerbela’nın acısını ve kederini yüreklerinde hisseden Müslümanlar olarak bugün bize düşen görev, Kerbela’yı doğru okumak ve doğru anlamaktır. Kerbela’nın kerbu belasını bugüne taşımak, Kerbela’yı anlamak değildir. Onu tarihte yaşanmış bir kıssaya, tarihsel bir hadiseye, bir mitolojiye dönüştürmeye de hakkımız yoktur. Bilakis ondan dersler ve ibretler çıkarmaya ihtiyacımız vardır: &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Biz Müslümanlar için bu hadisenin en acı yönü, Sevgili Peygamberimizin ahlakî öğretisine tanık olanların henüz hayatta yaşıyor olduğu bir dönemde cereyan etmesidir. Hz. İmam Hüseyin’in ve arkadaşlarının, uğruna canlarını verdikleri yolu bilmeden, kendilerini feda ettikleri yüce değerleri anlamadan, idrak edip yaşamadan Kerbela’yı anlamak mümkün değildir. Kerbela’da can verenlerin yolu, canlarını uğruna feda ettikleri Hz. Muhammed Mustafa’nın, Hz. Aliyyü’l-Murtaza’nın, Hz. Fatımatü’z-Zehra’nın yolundan başkası değildir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Kerbela’yı anlamak, Kerbela’yı yaşamak, hakka, hakikate, hürriyete, adalete, ahlaka, erdeme, fazilete, izzete, onura, şerefe sevdalı olmak demektir. Kerbela’yı doğru anlamak için bize düşen vazifelerden biri de Kerbela’dan bir ayrılık-gayrılık değil bir birlik-beraberlik dersi çıkarmaktır. Bir sevgi, bir muhabbet devşirmektir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Tıpkı Muharrem’de pişirilmesi geleneksel hale gelen aşura aşı gibi. Milletimiz, asırlardır sürdürdüğü bu gelenekle bugün de; “farklılıkların ahenk içindeki ortak tada katkı sağlamaları”, “birlik” ve “sevgi” gibi kültürümüzün özünde hep var olan güzellikleri devam ettirme bilinci ile birbirinden farklı tatları aynı kazanda kaynatıp, aşura aşı yapmaya ve muhabbeti paylaşmaya devam etmektedir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bu duygu ve düşüncelerle, hicri yılbaşınızı tebrik ediyor, başta şehitlerin efendisi İmam Hz. Hüseyin ve Kerbela şehitleri olmak üzere bütün şehitlerimizi rahmetle anıyor, onların İmam Zeynelabidin ile süren aziz hatırasını yad ediyor; asırlardan beri Hz. Peygamber ve Ehl-i Beyt sevgisi etrafında kenetlenen milletimizin barış, huzur, güven, karşılıklı sevgi ve saygı içerisinde yaşamaya devam etmesini Cenab-ı Mevla’dan niyaz ediyorum.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: verdana;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;Prof. Dr. Mehmet Görmez&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-684865753871639890?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/684865753871639890/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=684865753871639890&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/684865753871639890'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/684865753871639890'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2011/12/basyaz-prof-dr-mehmet-gormez.html' title='Başyazı   Prof. Dr. Mehmet Görmez'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-5688211137818326762</id><published>2011-12-05T19:46:00.001+02:00</published><updated>2011-12-05T19:47:12.484+02:00</updated><title type='text'>Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez ile Yaşanan Afetler ve Musibetleri Okuma Adabı Üzerine Söyleşi</title><content type='html'>&lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_FormView1_HABERLabel" style="-webkit-text-size-adjust: auto; -webkit-text-stroke-width: 0px; background-color: #f2f2f2; color: black; font-size-adjust: none; font-stretch: normal; font: 12px/normal Tahoma; letter-spacing: normal; orphans: 2; text-indent: 0px; text-transform: none; white-space: normal; widows: 2; word-spacing: 0px;"&gt;&lt;span style="color: #0070c0; font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Tarihin her döneminde, yaşanan afetler/felaketler farklı okunmuş, farklı değerlendirilmiştir. İslami perspektiften, doğal afetleri nasıl okumalı ve nasıl değerlendirmeliyiz?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Öncelikle bütün insanlık ailesine geçmiş olsun, Cenab-ı Hak, yurdumuzu, milletimizi, dünyamızı bu tür felaketlerden muhafaza etsin duasıyla başlayalım.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Sizin de ifade ettiğiniz gibi, insanlık tarihini çok etkileyen bu tür felaketlerin arkasından çok farklı değerlendirmeler yapılmıştır. İlmin egemen olmadığı, vahyin insanlar tarafından bilinmediği zamanlarda, hurafe yorumlara gidilmiş, felaketler tanrıların öfkesiyle, onların birbirleriyle savaşmalarıyla yorumlanmış ya da bu tür felaketler uğursuz ilan edilen insanlara bağlanmıştır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Kur’an-ı Kerim, bütün bunları ortadan kaldırarak, çok farklı bir anlayış getirmiştir. Araf Suresi, Hz. Âdem’den Hz. Muhammed Aleyhisselam’a kadar bir nevi tevhit ve aynı zamanda felakete uğrayan kavimlerin tarihidir. Kur’an-ı Kerim’in pek çok suresinde bu konular ele alınır, arkasından da bunları nasıl okuyacağımızı, nasıl yorumlayacağımızı öğretir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Kur’an-ı Kerim’in, bu tür felaket ve musibetleri birer ayet olarak değerlendirdiğini görürüz. Kur’an-ı Kerim nasıl ayetlerden ibaretse, kâinatta, tarihte meydana gelen bütün hadiseler de birer ayet olarak nitelendirilmiştir. Allah, bu ayetleri, ibret nazarıyla okumamızı emretmiştir.&lt;span class="Apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: #0070c0; font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;İbret nazarıyla okumaktan ne kastedildiğini açıklayabilir misiniz?&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;İbret, “abara” kökünden gelen Arapça bir kelimedir, bir yerden bir yere geçmek demektir. İbret, bu felaketleri sadece görülen sonuçlarıyla okumak değildir. Mesela, depremleri sadece fay hatlarıyla okumak değil, fay hatlarının da ötesinde metafizik boyutu anlamak, anlamaya çalışmak, o şekilde yorumlamak demektir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Az önce ifade ettiğim gibi, eğer bunu sadece bir öfkeyle ve uğursuzlukla ifade edersek, bu zaten ilkel zamanlarda, batıl ve hurafelerle yapılan izah ve yorumlara benzer. Her şeyden önce, bu tür hadiselerde yorum yaparken, Allah adına konuşmamak gerekir, insan haddini bilmek zorundadır.&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: #0070c0; font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;“Allah adına konuşmak” ne demektir biraz açabilir misiniz?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bu Allah’ın şu olaylardan dolayı, şu topluma verdiği cezadır dediğimiz zaman, Allah adına konuşmuş oluruz. Birincisi bu.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bu olayları, insanın sorumluluklarını ortadan kaldıracak şekilde yorumlarsak da ikinci bir hata yapmış oluruz. Çünkü Kur’an-ı Kerim bu olaylara insanın sorumluluklarını ortadan kaldıracak şekilde atıfta bulunmamıştır. Bu konuda kendi elleriyle yaptılar, kendi elleriyle meydana getirdiler diye Kur’an-ı Kerim’de pek çok ifade vardır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Üçüncü yanlışlık da bu tür hadiseleri yorumlarken, kâinatın yaratıcısını göz ardı etmek, Allah’ı yok sayarak okumak ve yorumlamaktır. Bu yanlışlıkları öncelikle ifade etmek gerekiyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Arkasından, elbette ibret nazarıyla nasıl bakmamız gerektiğiyle ilgili yeni bir pencere açılabilir bu konuda.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Burada önemli olan bir hususa işaret etmekte yarar vardır. O da şudur: Bu tür musibetleri insanoğlunun sorumluluğunu ortadan kaldıracak şekilde yorumlayamayız. Dolayısıyla yaşadığımız bu hadiselerden ibret alarak binalarımızı sağlam yapmalıyız. Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in ifadesiyle her işi ‘en güzel ve en sağlam’ bir şekilde yapmalı sonra Allah’a tevekkül etmeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: #0070c0; font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;İfade ettiğiniz gibi, doğal afetler sonrasında hepimiz için ibretler var, bütün insanların alması gereken dersler var. Bunlar sizce nelerdir?&lt;span class="Apple-converted-space"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda Kur’an-ı Kerim’den, beş aşamalı bir yöntem takip edilebilir:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Birincisi, az önce ifade ettiğimiz ibret nazarıyla bakmak. Yani, bu olayları yorumlarken, sadece yeryüzü katmanlarının fay hatları değil, gönül dünyamızın, ruh dünyamızın fay hatları üzerinde de durmamız gerekiyor. Gönül dünyamızın da fay hatlarını etkileyen, zedeleyen, sarsan büyük tsunami dalgaları olmasa dahi, büyük günah dalgalarına göz atmak gerekiyor. O açıdan şöyle kendini bir silkeleyip, ben ne yapıyorum, hangi konumdayım, neler yapmam lazım, insanlık bu konuda hangi durumda, ne tür yanlışlıklar işleniyor, sorularını herkesin kendisine sorup bunlar üzerinde düşünmesi gerekiyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;İkincisi “inneme’s-sabru inde sadmeti’l-ûlâ” (Makbul sabır, musibetle karşılaştığın ilk andakidir) der Hazreti Peygamber. Bu tür hadiseler karşısında sabretmek gerekiyor. Ancak, Kur’an-ı Kerim’deki sabır ile başka dinlerin metinlerinde geçen sabır arasındaki bir farka işaret etmeme müsaade ediniz. Başka dinlerin metinlerinde geçen sabır, daha çok katlanmak olarak tercüme edilmiştir; ancak, Kur’an-ı Kerim’de sabır, dirençli olmak ve direnmek olarak anlaşılmak durumundadır. Kur’an-ı Kerim, bu tür olaylara karşı sabredin derken, bütün bunların neticelerine katlanmayı değil, bunlara karşı önlemler almayı, dirençli olmayı tavsiye eder. Nasıl depreme dayanıklı evler yaptırıyorsak, depreme dayanıklı gönüller, depreme dayanıklı ruhlar, depreme dayanıklı beyinler hazırlamamız gerekiyor. Sabırda da yapılması gereken bunlardır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Üçüncü aşamada, bize düşen önemli bir husus da duadır. Dua, sadece bu tür hadiselerden sonra yapılması gereken, Allah’tan istenmesi gereken şeylerden ibaret değildir. Dua aynı zamanda hayatın her evresinde, yaratıcıya olan ibadetin, kulluğun bir göstergesidir. Ancak, bu tür hadiselerden sonra, elinden gelen bütün gayretleri de sarf ettikten sonra insanoğluna düşen vazife vardır; ellerini açarak, bu musibete duçar olan insanlara dua etmek ve kâinatın, ülkemizin, milletimizin bu duruma düşmemesi için Allah’tan yardım talebinde bulunmak.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Arkasından, tövbe ve istiğfar, aynı şekilde dua gibi her an açık bir kapıdır; ancak, bu tür hadiselerden sonra biraz daha tövbe ve istiğfarla Allah’a yönelmek gerekiyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Son husus, bildiğiniz gibi Kur’an-ı Kerim, bu tür hadiseleri bir de imtihan olarak nitelendiriyor. Ancak, bu tür olaylarda imtihan, vefat eden, canlarını, mallarını kaybeden yahut yaralanan insanların imtihanı olmaktan çıkıyor, bizim imtihanımıza yani hayatta kalanların imtihanına dönüşüyor. Biz, o insanlara karşı ne yapacağız, ne yapmamız lazım?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Müsaade ederseniz, az önceki söylediklerimin devamı olarak aklıma gelen Hz. Peygamber’in, bizim kaynaklarımızda Sefine Hadisi diye meşhur bir hadisini paylaşayım. Bu hadiste, Hz. Peygamber, dünyayı bir gemiye, insanlığı da bu gemide yol alan yolculara benzetir. Gemi hareket etmeden önce insanlar kendi aralarında, gemide nerede oturacaklarını kura ile belirlemişlerdir. Gemi hareket eder, denizin ortasına gelir, yukarıdakiler aşağıdan bir ses işitirler ve bakarlar ki, bazı insanlar geminin dibini delmeye başlamışlar. Sorarlar, neden bunu yapıyorsunuz? Geminin dibini delenler, “Su ihtiyacımız vardı, su almak istedik, onun için” diye cevap verirler. Diyor ki Hz. Peygamber “Eğer yukarıdakiler, orası onlara düştü, bu onların hakkıdır, istediklerini yapabilir düşüncesiyle engel olmadıkları takdirde, biraz sonra gemiyi su alacak ve sadece aşağıdakiler batıp helak olmayacak, yukarıdakiler de birlikte helak olacaklar. Ancak, engel oldukları zaman, hepsi kurtulacak.” Hz. Peygamber’in yaptığı bu muazzam bir benzetme bize; dünyanın aslında bir açıdan bakıldığında bir gemi kadar küçük olduğunu, o gemiyi delmeye teşebbüs eden her insanın, aslında başka insanların hukukuna da tecavüz etmeye kalkıştığını, birlikte bu gemiyi yürütmek zorunda olduğumuzu, bu gemiyi birlikte menzil-i maksuda ulaştırmak durumunda olduğumuzu gösteriyor. Öncelikle bunu hatırlatmamız lazım.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;İkincisi; elbette, biz geminin neresinde oturursak oturalım, dünyanın farklı bir cephesinde meydana gelen bir felaket hepimizi ilgilendirir ve bu felaketlerde renk, dil, ırk ayırımı yapmaksızın, hangi dinden, hangi renkten olduğu fark etmez, bütün insanlığın harekete geçmesi lazım, bütün insanların onlara yardım etmesi lazım. Kaldı ki, bizim açımızdan düşündüğümüzde, bu felakete maruz kalan insanlarla dinî, tarihî, kültürel bağlarımız var bizim. Öyle olmasa dahi, sadece insan oldukları için, biz Yunus’un “Yaratılanı severiz Yaratan’dan ötürü” felsefesine sahip insanlarız. Onun için, elbette dünyanın neresinde olursa olsun, bu tür felaketlere maruz kalan insanlara yardım eli uzatmak, insani, İslami, imani bir görevdir aynı zamanda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: #0070c0; font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Sayın Başkanım, son mesajlarınızı alabilir miyim?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&amp;nbsp;Konuşma içerisinde de ifade ettim, bizim sadece ülke, millet olarak değil, insanlık olarak ve sadece bu olaylardan sonra değil, her zaman gönüllerimizin, ruhlarımızın fay hatları üzerinde düşünmemiz gerekiyor. Bu bir benzetmedir; ama önemli bir benzetmedir. Nasıl ki yeryüzü katmanlarının fay hatları var ve oraya bir yoğunluk yüklendiği zaman, bir hareketlilik meydana geliyor ve felaketlere yol açıyorsa, gönül dünyamızın, ruh dünyamızın da fay hatları vardır. Onları etkileyense Allah’ın haram kıldığı şeylerdir. Gönül dünyamızı, ruh dünyamızı, zihin dünyamızı etkileyen yanlışlıklardan uzak durmak için adım atmamız gerekiyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bir şeye daha işaret edeyim: Kur’an-ı Kerim, sadece bu tür felaketlerden bahseden bir kitap değildir. O, bu tür felaketlere yol açacak yanlışlıklara sadece işaret eder. Kur’an-ı Kerim, tsunami dalgalarından söz etmez; ama insanlığın ruh dünyasını, gönül dünyasını etkileyen hataların getirdiği dalgalardan söz eder. Onlara karşı uyanık olmak, onlar üzerinde düşünmek lazım.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;a class="Link" href="http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/Diyanet-Isleri-Baskanligi-Duyuru-14902.aspx" style="-webkit-text-size-adjust: auto; -webkit-text-stroke-width: 0px; background-color: #f2f2f2; color: black; font-family: Tahoma; font-size: 11px !important; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; letter-spacing: normal; line-height: normal; orphans: 2; text-decoration: none; text-indent: 0px; text-transform: none; white-space: normal; widows: 2; word-spacing: 0px;"&gt;&lt;span class="Baslik2" id="ctl00_ContentPlaceHolder1_Secmeler1_DataList1_ctl03_Label1" style="color: black; font-family: Tahoma; font-size: 11px; font-weight: normal; text-align: justify; text-decoration: none;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; font-weight: normal; text-align: justify !important; text-decoration: none;"&gt;&lt;span style="color: #0070c0; font-family: Tahoma; font-size: 11px; font-weight: normal; text-align: justify !important; text-decoration: none;"&gt;Dr. Yüksel Salman&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-5688211137818326762?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/5688211137818326762/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=5688211137818326762&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/5688211137818326762'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/5688211137818326762'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2011/12/diyanet-isleri-baskan-prof-dr-mehmet.html' title='Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez ile Yaşanan Afetler ve Musibetleri Okuma Adabı Üzerine Söyleşi'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-8221110404246663036</id><published>2011-12-05T19:44:00.003+02:00</published><updated>2011-12-05T19:45:34.584+02:00</updated><title type='text'>Eşitlik Bilinci ve Hac İbadeti</title><content type='html'>&lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_FormView1_HABERLabel" style="-webkit-text-size-adjust: auto; -webkit-text-stroke-width: 0px; background-color: #f2f2f2; color: black; font-family: Tahoma; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; letter-spacing: normal; line-height: normal; orphans: 2; text-indent: 0px; text-transform: none; white-space: normal; widows: 2; word-spacing: 0px;"&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Yeryüzü, bütün unsurları ve yönleri ile birbirinin aynısı olan iki varlık tanımamıştır. Bu anlamda mutlak eşitlik diye bir şey söz konusu değildir. Yaratılış kanunu varlık âlemine gelen her şeyi belli nitelikleri ile “kendine has” kılmıştır. Bazı özelliklerin belli varlıklarda baskın hâle gelmesi cins ve tür kavramlarına vücut vermiştir. Bu sebeple aynı kategoride yer alan varlıklar arasında nispi bir eşitlikten söz edilebilir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Eşitlik problemi gerçekte insan bireyleri arasındaki ilişkilerin bir meyvesidir.&amp;nbsp; Sahip olduğu özel nitelikler sayesinde insan, varlıklar âleminde özel bir yerde bulunuyor. Ne var ki o da, kategorik olarak tek kalıptan çıkmış bir varlık değildir. Fizik yapı, psikolojik dünyası, maddi imkânları, sosyal konumu itibarıyla birbirinden çok farklıdır. Hele ırk, dil, coğrafya gibi unsurlar farklılaşmanın boyutlarını daha da ileri noktalara taşıyor. Esasında farklılaşma, tıpkı bir makineyi meydana getiren parçaların, görecekleri işe göre farklı yapıda olmalarının zorunlu oluşu gibi, varlık âleminin olmazsa olmazıdır. Ancak parçaların birbirinden farklı yapı ve özelliklerde olması onların nihai olarak ayrı kefeye konulmalarını, farklı değer yargılarına tâbi tutulmalarını gerektirmez. Genel bünyenin fonksiyonel hâle gelmesi açısından küçük bir vida ile diğer ana parçalar arasında bir fark yoktur. Eğer küçük ve sıradan bir parça olmayınca mekanizma işlemiyorsa, o parça asla “küçük” ya da “sıradan” değildir.&amp;nbsp; Tıpkı bunun gibi insanlar da toplum içinde hangi konumda bulunursa bulunsunlar, genel bünyenin vazgeçilmez birer parçasıdırlar. Bu bakış açısı ile toplumun fertlerinin birbirine üstünlüğü düşünülemez. Onlar birer insan oluşları itibarı ile eşit konumdadırlar. Kur’an-ı Kerim bu duruma&amp;nbsp; “Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık; birbirlerine iş gördürmeleri için, (çeşitli alanlarda) kimini kimine, derece derece üstün kıldık.” (Zühruf, 32.) diye işarette bulunuyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;İnsanları birbirinden farklı yapan birtakım artı değerler elbette vardır. Ama bu fark maddi, sosyal ya da siyasi “ayrıcalıklar”dan kaynaklanan bir fark değildir. İnsan gerçekten kendine ait olanla değer kazanır. Maddi imkânlar, makam, mevki ve itibar gibi iğreti değerler kaybedilince elde kalan insanın gerçek değeridir. “Kürsü heykelin bir parçası değildir. Bu adamı üzerine eklenenler olmadan alıp değerlendirin, zenginliğini, sahip olduğu sıfatları bir yere koyun ve gömlekle gelsin. Bedeni işlemeye elverişli mi, sağlıklı ve canlı mı? Nasıl bir ruhu var? Güzel mi, yüce mi? Bir köylüyle bir kralı, bir yargıçla sıradan bir insanı, zenginle fakiri karşılaştırdığımızda çok büyük bir fark olduğuna inanırız; oysa fark yalnızca kıyafetlerindedir. Bunlar yalnızca görüntüdür ve insanlar arasında temel bir fark yaratmazlar; aynı, sahnenin üzerinde dük ya da imparator rolü oynayıp sonra tekrar kendi doğal hallerine dönen tiyatro oyuncuları ya da törenlerle halkın gözünü boyayan imparatorlar gibi. (Montaigne, Denemeler, Türkçesi: Bekir Yılmaz, Lacivert Yayıncılık, İstanbul 2007, s. 124-125.)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;İnsanlar arasındaki bu temel eşitlik ırk ve soyun üstünlük kriteri olarak alınması ile büyük bir fay kırılmasına uğradı. İnsanlığın yaşadığı acıların, haksızlıkların temelinde bu dengenin bozulması yatıyor demek abartı sayılmamalıdır. Bir ırka mensup olmak benim elimde değilse, o ırk beni başkaları karşısında nasıl ayrıcalıklı kılar? Değer üreten sistemin temelinde bireysel nitelikler yer alır. “Amelin geri bıraktığı kimseyi soyu-sopu ileri götüremez.” (Müslim, Zikir, 11.) Irk ve soy ise yaratılış kaynaklı bir meseledir. Bu açıdan bütün insanlar aynı konumda ve&amp;nbsp; “tarağın dişleri gibi” eşittirler. İnsanlık bu bilince her şeyden fazla muhtaç bulunuyor. İnancın etkisizleştiği ortamda ise bu bilincin hayat bulması pek mümkün görünmüyor. Sayısız riyakârlıkları perdeleyen çeşitli uluslar arası “beyanname”ler, “daha eşit” güçlülerin elinde adeta insanlar arası eşitsizlik manifestosu gibi işletiliyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Dünya “kitlesel eşitsizlik algısı” diye tanımayabileceğimiz sistematik ırk ayırımcılığını Batı sömürge hareketi ile tanıdı. Gerçekte bu insanlık suçunun faillerine inançları;&amp;nbsp; siyahı ile beyazı ile bütün insanların aynı atadan geldiği, herkesin Adem’in çocukları olduğunu söylüyordu. Ama hâkim olma ve yönetme şehveti sömürgeci zihniyet nazarında inancı paranteze alabildi. Amerika ve Avrupa’ya esir olarak götürülüp eşyalaştırılan insanların tek suçu siyah derili olmaları idi. Diğer yandan işgal edilen Afrika toprakları Batılı “beyaz” adamların marifeti ile ırk ayrımcılığının sembolü ve asıl kurbanı oldu. Öyle ki, “Afrika’nın uçsuz bucaksız düzlüklerinde başıboş koşuşan zebraların postu, ak ile karanın özgürlük içinde yaşayabildiği tek yerdir.” (Sadun Altuna, Ölüler Toprağın Altında Değil-Güney Afrika’da Ak ile Kara ve Ötesi, Su Yayınları, İstanbul, 1978, arka kapak yazısı.) denilebildi. Bugün Güney Afrika’nın bu durumundaki kısmi düzelme Somali’yi, Uganda’yı, Etiyopya’yı insanca yaşayabilecekleri bir konuma getirmeğe yeter mi? Eğer bu bir insanlık problemi ise çözülmedikçe yeryüzünün rahata ermesi zor görünüyor. Çözüm için de evrensel çapta kuşatıcı ortak bir değer üzerinde birleşmek gerekiyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Rasulüllah (s.a.s.) veda haccı hutbesinde bu ortak değere dikkat çekerek şöyle buyurmuştu: “Ey insanlar! Bilesiniz ki Rabbiniz birdir, babanız birdir. Bilesiniz ki Arab’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap olana üstünlüğü yoktur. Kırmızı derilinin siyah deriliye, siyah derilinin kırmızı deriliye takvadan başka bir sebeple üstünlüğü olamaz. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 411.) Hadisin getirdiği istisna, başkalarına kaşı üstünlük elde etme yolunun takva yani Allah’a karşı gelmekten sakınmak bilinci olduğunu söylüyor. Bu bilinç aslında İslam’ın telkin ettiği eşitlik bilincinin de temelini oluşturur. Mutlak üstün Allah olunca, O’nun yarattıklarının kendi aralarında üstünlük vehmini yaşamaları takva bilincine aykırı düşer.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Hadisteki açıklamanın hac ibadeti ortamında yapılmış olması oldukça anlamlıdır. Çünkü bu ibadet insanlar arasında farklılık oluşturduğunu zannettiğiniz mal, makam, rütbe gibi beşeri değer ölçülerinin basiret gözü karşısında bir değer taşımadığını yaşatarak göstermektedir. Hz. Peygamber’in uyarısı, evrensel bir yöneliş olan Allah inancı temelli bir bakış açısı ve davranış modeli sunarken, diğer yandan da haccın manevi havası içinde fiilen yaşanan olguyu tescil etmiş oluyor. Hac ibadeti maddi yapımızın bir gün yok olacağını, dünyalık neyimiz varsa hepsinin emanet olduğunu bize hatırlatan bir ruh hâline sokuyor bizi. Bu ruh hali her yaratılıştaki insanı sarıp sarmalar, çok kere davranışlara ve duygulara, ifade kalıbına dökülemeyen bir hava hâkim olur. Öyle bir haldir ki bu, ortaya çıkması için bir itici güce ihtiyaç hissedilmez; kendimizi içinde buluveririz. Her renkten, her ırktan ve her dilden insanlarla aramızda çok özel bir dil sayesinde bağ kurabiliyoruz. Bu dil bazen bir ışıltılı bakış, bazen bir işaret, bazen bir tebessüm olabiliyor. Anlaşarak tek vücut, tek yürek olup tek hedefi gözettiğimizi hâl dilinizle ortaya koyuyoruz. Usta ellerin yedi rengin tonlarını buluşturarak oluşturduğu sanat harikası tablo gibi sağlam ve değerli bir çerçeve içinde, iman çerçevesi içinde bütünleşiyoruz. Kinlerin, husumetlerin, madde hâkimiyetinin kaybolup yerini iman kardeşliği iklimine bırakması aşılmaz denilen engelleri aşılır kılıyor; açılmaz sanılan kapıları açıyor. Amerikalı zenci lider Malcolm X (1925- 1965) hac hatıralarında diyor ki:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;“Dünyanın her yerinden gelen yüz binlerce hacı vardı. Her renkten insan vardı; mavi gözlü sarışınlardan tutun da Afrikalı kara derililere kadar. Ama tümümüz de birlik ve kardeşlik anlayışına bağlı kalarak aynı ibadeti yapmakla bütünleşiyorduk; oysa Amerika’da gördüklerimize bakıp beyazlarla ötekiler arasında hiçbir zaman kardeşlik diye bir şeyin var olamayacağına inanırdık.”&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;“Benden duyduğunuz bu sözler karşısında, kim bilir, şaşırıp kalacaksınız. Ama hac sırasında gördüklerim eskiden beri sahip olduğum düşünce kalıplarının birçoklarını yeni baştan düzene sokmamı ve eskiden beri sürdürdüğüm birçok yanlışlıkları bir yana itmemi gerekli kılmıştır.”&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;“İslam dünyasına geleli on bir gün oluyor. O gün bu gündür de, gözleri maviler mavisi, saçları sarılar sarısı ve tenleri beyazlar beyazı olan Müslüman kardeşlerle aynı Allah’a inandığımız için aynı tabaklardan yemek yemekteyiz, aynı yataklarda (yani halılarda) uyumaktayız. Ve gene “beyaz” Müslümanların sözlerinde, davranışlarında, tutumlarında; Nijerya’dan, Sudan’dan, Gana’dan gelen Afrikalı siyah Müslümanların samimiyetinin aynısını bulmaktayım. Hepimiz gerçekten kardeş gibiyiz, çünkü bu insanların aynı Tanrı’ya yönelen inançları, kafalarındaki tüm ‘beyaz’ imajları, davranışlarındaki tüm ‘beyaz’ imajları, tutumlarındaki tüm ‘beyaz’ imajları silip atmıştır.” (Alex Haley, Malcolm X, Tercüme: Yaşar Kaplan, İstanbul, 2003, s. 544-545.)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Hac ibadetinin ruhumuza üflediği manalar bize, kulluk rütbesinin, eşitlik bilincini besleyen ana kaynak olduğunu söylüyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;a class="Link" href="http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/Diyanet-Isleri-Baskanligi-Duyuru-12565.aspx" style="-webkit-text-size-adjust: auto; -webkit-text-stroke-width: 0px; background-color: #f2f2f2; color: black; font-family: Tahoma; font-size: 11px !important; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; letter-spacing: normal; line-height: normal; orphans: 2; text-decoration: none; text-indent: 0px; text-transform: none; white-space: normal; widows: 2; word-spacing: 0px;"&gt;&lt;span class="Baslik2" id="ctl00_ContentPlaceHolder1_Secmeler1_DataList1_ctl02_Label1" style="color: black; font-family: Tahoma; font-size: 11px; font-weight: normal; text-align: justify; text-decoration: none;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; font-weight: normal; text-align: justify !important; text-decoration: none;"&gt;&lt;span style="color: #0070c0; font-family: Tahoma; font-size: 11px; font-weight: normal; text-align: justify !important; text-decoration: none;"&gt;Doç. Dr. Halil Altuntaş&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-8221110404246663036?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/8221110404246663036/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=8221110404246663036&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/8221110404246663036'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/8221110404246663036'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2011/12/esitlik-bilinci-ve-hac-ibadeti.html' title='Eşitlik Bilinci ve Hac İbadeti'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-2829772260475705348</id><published>2011-12-05T19:44:00.001+02:00</published><updated>2011-12-05T19:48:03.433+02:00</updated><title type='text'>Bin’i Bir Yapan Hareket ve Amaç Birliği: Hac</title><content type='html'>&lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_FormView1_HABERLabel" style="-webkit-text-size-adjust: auto; -webkit-text-stroke-width: 0px; background-color: #f2f2f2; color: black; font-family: Tahoma; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; letter-spacing: normal; line-height: normal; orphans: 2; text-indent: 0px; text-transform: none; white-space: normal; widows: 2; word-spacing: 0px;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sözlük anlamı itibarıyla hac, “bir şeyi kastetmek, bir şeye yönelmek” demektir. Kastedilen nesne bir mekân olursa “o yeri ziyaret etmek” anlamına gelir. İslami açıdan hac “tazim edilecek makamları ziyaret etmek” anlamına gelmekle birlikte, bu gelişigüzel bir mekân ziyaretinden ibaret değildir. Öncelikle hac İslam’ın beş şartından ve dört temel ibadetinden biridir.&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Bütün ibadetler sadece Allah onları emrettiği için yapılır. Bununla birlikte her ibadetin Allah’a, peygambere, ahirete, kulun bedenî, ruhi, bireysel ve toplumsal hayatına bakan yönleri vardır. Bir yönüyle bütün ibadetler maddi ve manevi açıdan insanın huzur ve mutluluğunu sağlamak için emredilmiş gibidir ve bu anlamda her ibadet, diğerini tamamlayıcı bir özelliğe sahiptir. “Namaz müminin miracıdır.” (Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, I, 226.) Namaz vasıtasıyla kul, Rabbi ile en yüksek düzeyde ilişkiye geçer ve ruh dinginliğine erişir. Namazını usulüne uygun şekilde kılan kişi ruh dünyasını huzura kavuşturmuş demektir. Hz. Peygamber “Oruç tutunuz, sıhhat bulunuz.” (Keşfü’l-hafâ, I, 445.) buyurmuşlardır. Oruç da beden sağlığının en önemli faktörlerinden birisidir. “Zekât, İslam’ın köprüsü” (el-Mucemü’l-Evsat, VIII, 380.) olup, aynı bölgede yaşayan fakir ve zenginler arasında müspet ilişkilerin kurulmasına vesile olur. Bu ibadet sebebiyle, fakirler zenginlere karşı saygı ve hürmet gösterir, zenginler de fakirlere şefkat etmiş ve maddî destekleriyle onlara olan sevgilerini ortaya koymuş olurlar. Böylece zekât aynı bölgede yaşayan insanlar arasında toplumsal huzuru sağlama işlevi görür. Hac ise dili, rengi, kültürü, hatta mezhebi ve meşrebi farklı olup da farklı bölgelerde yaşayan insanların aynı günde bir arada bulunmalarını ve kardeşlik ruhu çerçevesinde birbirleriyle tanışmalarını ve bütünleşmelerini sağlar. Konuya bu açıdan bakıldığında namaz ruhun, oruç bedenin, zekât aynı bölgede yaşayan insanların toplumsal huzurunun, hac ise farklı bölgelerde yaşayan toplulukların huzur ve mutluluklarının gıdası ve ilacı hükmündedir. Sanki ibadetler, fert ve toplum bazında insanların dünya huzurunu temin etmeleri için emredilmiş gibidir. Bu anlamda hac, bir birlik, kardeşlik ve huzur eğitimidir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;İhram, Arafat vakfesi ve ziyaret tavafı bütün mezhepler tarafından ittifakla haccın farzları arasında sayılmıştır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Sözlük anlamı itibarıyla ihram, “haram etmek, kendini mahrum bırakmak”, anlamına geldiği gibi, “tazim edilmesi gereken zamana veya mekâna girmek ve bunlara saygı göstermek” anlamına da gelmektedir. Namaza başlama tekbiri anlamına gelen “tahrime” de aynı kökten gelir. Anlam bakımından bu iki kelime birbirine yakın manaları ifade ettikleri gibi, fonksiyonları itibarıyla de birbirine yakın işlevlere sahiptirler. İhram bir nevi, “hacca başlama tekbiri” anlamına gelir. Niyet edip, telbiye getirmek ve dikişsiz elbise giymek suretiyle ihrama giren kişi bir taraftan ihram yasaklarına dahil olan hususları kendisine haram ederken, diğer taraftan tâzim edilmesi gereken mekânlara da saygı gösterdiğini ortaya koymuş olmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Mikat mahalline gelip ihrama giren hacı adayları tıpkı namazda olduğu gibi ellerinin tersiyle dünyayı arkalarına atıp Allah’ın çağrısına icabet ederek “Buyur Allahım buyur! Davetine bütün samimiyetimle icabet ettim! Buyur Allahım buyur! Senin eşin ve ortağın yoktur. Buyur Allahım buyur! Hamd senin, nimet senin, mülk senin. Bunların hiçbirinde eşin ve ortağın yoktur.” anlamına gelen telbiyeyi okuyarak Beytullah’a doğru akın etmeye başlarlar. Hacı adayları hac yoluna genellikle tek başına değil, topluluk hâlinde çıkarlar. Herkesin elbisesi bir, zikri bir, fikri birdir. Herkes aynı amaçla aynı yolun yolcusudur. Onların kimisi güneyden, kimisi kuzeyden, kimisi doğudan, kimisi batıdan sökün edip yola koyulmuşlardır. Fakat hepsinin istikameti birdir. Hepsi aynı ve tek bir yöne, kıble istikametine doğru akın ederler.&amp;nbsp; Âdeta onlar aynı vücudun azaları gibidirler. El ve ayaklar vücuttan ayrılıp tek başına başka tarafa gitmedikleri gibi, hac kafilelerinde yer alanlar da tek başlarına hareket etmezler. Binler tek bir vücut olarak aynı maksat ve aynı gaye için aynı hareket ve aynı davranışları sergiler.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Ten renginin farklılığı, ırkların farklı oluşunun delilidir. Elbisenin farklılığı ise ferdin farklı oluşunun alametidir. Şu halde ırklar içtimaî bir farklılığı ifade ettiği halde, elbise ferdî farklılığı sembolize eder. Ten rengini söküp atmak mümkün olmamakla birlikte, elbise her zaman çıkarılıp atılabilir. İbrahim’in çağrısına (Hac, 27.) icabet ederek “Allah’ın Evi”ini ziyarete giden herkes, onu “kardeş”lerinden “farklı” kılacak ve “ayrı” gösterecek elbisesini çıkarıp atmalı; onları “eşit”leyen, zahiren de olsa onları bir yapan iki parçalı beyaz bir elbiseye bürünmelidir. Ancak bundan sonra zâhirde kalmayıp bu şeklin içini doldurmaya, gerçek kardeşliği hayata geçirmeye çalışmalıdır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Gerçekte bütün insanlar Âdem’in çocuklarıdır. Dolayısıyla insan olarak herkes eşittir. Sonradan ortaya çıkan ırk, kabile, soy, boy ve oymak gibi hususlar sadece bir tanışma vesilesidir. Allah katında üstün olmanın tek kriteri “takvâ”dır. (Hucurât, 19.) Onun da kimde olduğunu ancak Allah bilir. Kişinin üzerinde takvaya dair bazı göstergeler bulunabilir. Ancak bu göstergelerle gerçek hâl her zaman örtüşmeyebilir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;“Şüphesiz müminler kardeştir.” (Hucurât, 10.) ve onlar “birbirlerine karşı merhametlidirler.” (Feth, 29.) Kardeş kardeşin dostu ve yardımcısıdır. Hac yolu aynı zamanda bir kardeşlik eğitimidir. İhrama giren kimselerin fâhiş söz söylemesi, başkaları ile tartışması, kavga etmesi ve kötü söz söylemesi yasaklanmıştır. (Bakara, 197.) Kardeş kardeşi tenkit etmez. Bir hatasını görse onu düzeltir. İhtiyacı olsa onun yardımına koşar. İşte hac yolunda insanların birbirine karşı davranışı böyle olmalı ve hac vesilesiyle bu davranışları özümsemeli, hacdan sonra da benzeri davranışları sergilemeye devam etmelidir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Namaz esnasında aynı safta olsalar bile bir erle bir general elbisesinden fark edilebilir. Fakat hac yolunda er ile general, âmirle memur, hocayla talebe, işçiyle işveren, ustayla çırak, köylüyle şehirli, âlimle cahil, gençle yaşlı kardeşliği çağrıştıran hep aynı elbiseyi giymişlerdir. Bu yolda ayrılık-gayrılık yok, farklılık yok, isim, unvan, tercih ve gurur yoktur. Herkesin o mahşeri kalabalığa katılarak şahsiyetini kardeşleri arasında eritmesi gerekir. Orada “ben” yok, “biz” vardır. Artık o kalabalıkta kişilere ait isimler de unutulmuş; herkes tek isimle, yani hacı ismiyle çağrılır olmuştur. O mukaddes beldelerde herkes kendi özel şahsiyetiyle değil, Allah’ın ziyaretçisi sıfatıyla bulunur. Bu sıfata en uygun isim “hacı”dır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Mekke’ye gelen hacı adaylarının burada kalacakları süre içinde ikamet edecekleri evlere yerleştikten sonra yapacakları ilk şey Kâbe’yi tavaf etmektir. Hacla ilgili her şiar (ibadet sembolü) insanla ilgilidir. Fakat Kâbe müstesna. Her ne kadar Kâbe’ye “Beytullah” denilmesi Allah’ın emriyle yapılmış olmasından kaynaklanıyorsa da, onun “Beytullah” oluşunun bir manası da Kâbe’nin Allah’ı gösteren ve O’nu tanıtan bir işaret olmasıdır. İlahî beyanda sabit olduğu üzere; “O’nda (Kâbe’de) apaçık ayetler (nişâneler, işaretler)… vardır…” (Âl-i İmrân, 197.)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Kâbe, bir sanat harikası değildir. Onda mimari bir güzellik ve sanatkârane bir üstünlük aramak beyhudedir. Bu yapıda, insanın dikkatini çeken, duygularını harekete geçiren, aklını hayrette bırakan hiçbir şey yoktur. Yüce Allah burada dikkatleri maddeye, cisme, taşa değil; manaya, soyut olana, maddeyi ve maddi olanı yaratana, müteal olana çekmek istemiştir. İşte şu basit yapının hiçbir duvarı tam olarak herhangi bir yöne bakmaz. Çünkü o, Allah’ın sembolüdür ve Allah’ın da yönü yoktur. O, herhangi bir yönde olmadığı gibi, yönlerin sahibi ve yaratıcısı da O’dur. “Doğu da Allah’ındır, batı da. Onun için nereye döner, yönelirseniz, Allah’ın yüzü oradadır. Şüphesiz O, her şeyi kuşatmış ve her şeyi bilicidir.” (Bakara, 115.) Diğer taraftan Kâbe, bütün yönleri birleştiren ve onları “kıble” adıyla tek bir yöne irca eden manevi bir yapıdır. Doğu ve batı, kuzey ve güney hiç birleşir mi? Allah isterse birleşir. İşte böylesine basit bir yapı sadece doğu ve batıyı değil, bütün yönleri, hatta alt ve üstü de birleştirir. Çünkü Allah birdir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Hacı, Kâbe’yi tavaf ederken onun tamamen maddî bir yapı olduğunu bilerek kendisini sembolik olarak Allah’ın etrafında cezbeye gelmiş cuş u huruş içinde dönüyor şeklinde kabul etmelidir. Sanki burası Allah’ın Arş’ıdır ve burada Arş’ına istiva ederek kâinatı yönetmektedir. (Yunus, 3.) Ancak bu tahayyül ve tefekkürde bulunurken Allah’ın zaman ve mekândan mutlak surette uzak olduğunu da hatırdan çıkarmamak, sembolü gerçekle karıştırmamak gerekir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Hz. Peygamber buyuruyor: “Hacerü’l-Esved, yeryüzünde Allah’ın sağ elidir. Kişi kardeşiyle musafaha ettiği gibi Allah Teala da onunla (Hacerü’l-Esved vasıtasıyla) insanlar ile musafaha eder.” (Câmi‘u’s-sağîr, H. No: 2425.) Hacı, Hacerü’l-Esved’i istilam ederek tavafa başlar. İstilam bir nevi Allah’a biat etmek demektir. Bundan sonra meleklerin Arş’ın etrafında tavaf ettikleri gibi hacı da Kâbe-i Muazzama’yı tavaf etmeye başlar.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Kâbe Yaratıcı’yı, tavaf ise yaratılanı temsil eder. Kâbe “Allah’ın Evi”dir. Cenab-ı Allah zatıyla kaim, Kâbe ise yerinde sabittir. Kâbe’nin sübûtu, Allah’ın ölümsüzlüğünü ve sonsuzluğunu temsil eder.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Tavaf ise “dönüş” demektir. “Dönüş”, yaratılmış olmanın temel özelliğidir. Bilcümle mahlûkât döner. Ama Allah dönmez. O “dönüş”e muhtaç olmadığı gibi, varlığı “dönüş”le de kaim değildir. Fakat mahlûkât, “dönüş”e muhtaçtır ve varlıkları “dönüş”le kaimdir. Bir tavaf, yedi şavttan oluşur. Buna göre tavaf dönen dairelerden ibarettir. Her “dönüş”ün bir başlangıcı ve bir bitişi vardır. Başlangıcı ve sonu olan her şey hâdistir, sonradan meydana gelmiştir. Sonradan olan her şey, bir muhdise, yani onu meydana getiren bir saik ve sebebe muhtaçtır. Tabii olarak sonradan var olan bir şeyi var eden bir “mucit” bulunmalıdır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Yedinci şavtın başı, altıncı şavt; altıncı şavtın başı ise beşinci şavttır. Bu durum silsile hâlinde zincirleme olarak birinci şavta kadar devam eder. Fakat birinci şavtın başlangıcı artık bir başka şavt değildir. O müstakil olarak, Hacerü’l-Esved’den başlar. Bu bir misaldir. Bu bir temsildir; Allah’ın varlığına ve O’nun dışındaki bütün varlıkların Allah tarafından yaratıldığına bir misal. “Ve lillahi’l-meselü’l-a‘la = En yüce mesel (nitelendirme) Allah’a aittir.” (Nahl, 60.)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Tavaf, evrenin düzenini temsil eder. Hz. Peygamber (s.a.s.) buyuruyor: “Her şeyin bağlı bulunduğu bir esası vardır…” (Câmiu’s-sağîr, H. No: 2425.) Evrenin bağlı bulunduğu ve tabi olduğu yegâne esas “dönüş”tür. Her şey dönmektedir. Dünya, Ay, Güneş Sistemi, Samanyolu ve topyekûn kâinat. Atom, insan ve evren “dönüş” kanununa tabi olarak yaratılmıştır. Canlı ve cansızların, mülk ve melekût âleminin en esaslı ve biricik düzeni “dönüş”tür. İbadetlerin dahi en önemli esası “dönüş”tür.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Atom, maddenin en küçük parçasıdır. Latince bir kelime olan “atom”, “bölünmez” anlamına gelmekle birlikte 20. yüzyılın ortalarına doğru parçalandı ve “atom bombası” elde edildi. Ortasında bir çekirdek, etrafında toz bulutu halinde hareket eden elektronlarıyla atom, büyük bir düzen ve nizam içerisindedir. Bu düzen ve nizam sadece atoma mahsus olmayıp, bütün evrende geçerli olan bir kanundur. Atomdaki düzen ve nizam ne ise, Güneş’teki de odur. Güneş’teki düzen ve nizam ne ise atomdaki de odur. Aynı kanun milyonlarca güneş sistemini içine alan ve milyarlarca yıldız ihtiva eden galaksiler için de geçerlidir. Cenab-ı Allah en küçük bir parçacıkta uyguladığı bir kanunu bütün evrene tatbik etmiştir. Bu da gösteriyor ki, atomun sahibi kim ise, güneş sisteminin sahibi de O’dur. Güneş sisteminin sahibi kim ise, galaksilerin ve bütün kâinatın sahibi de O’dur. Çünkü nizam birdir. Nizamın birliği, nâzımın (nizam verenin) birliğini gösterir. O da Vahidü’l-Ehad olan Rabbü’l-Âlemin’dir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;“Dönüş kanunu”na tabi olan varlıklar sadece cansızlar değildir. Aynı kanun canlılar için de geçerlidir. Her şeyden önce canlılık kalbin çalışmasına bağlı bir durumdur. Kalp ise “dönüş kanunu”nun merkezidir. Vücudun canlılığı kalbe, kalbin canlılığı da “dönüş”e bağlıdır. Kalp iki türlü “dönüş”ün (dolaşım) merkezidir: Büyük kan dolaşımı, küçük kan dolaşımı. Kalp bir istasyondur, bir temizlik merkezidir. Toplardamarlar vasıtasıyla kendisine gelen kirli kanı temizler, atardamarlar vasıtasıyla tekrar vücuda gönderir. Hayat bu “dönüş” ve dolaşımla kaimdir. Kalp sağlıklı olsa bile, damarlar kesilir ve önemli miktarda kan kaybı olursa “dönüş” fesada uğradığı için hayat yine sona erer. “Dönüş merkezi”nin fesada uğraması ise canlının ölümü demektir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;İbadetlerde de “dönüş” kanunu hâkimdir. Bir namaz asgari olarak iki rekâttan ibarettir. Şu halde namaz, rekâtların tekrarı ve “dönüş”ü üzerine kaimdir. Namazda yedi türlü “dönüş” vardır. Oruç ve zekât ibadetinde de birkaç türlü “dönüş” mevcuttur. Öncelikle ramazan orucu hepsi birbirine benzeyen günlerin dönüp otuza tamamlanmasıyla eda edilmiş olacaktır. Oruçta da üç-dört çeşit dönüş vardır. Zekât sebebiyle de mal, zengin ile fakir arasında döner durur.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Tamamen “dönüş” üzerine dayanan ibadet ise tavaftır. Bu yüzden tavaf diğer bütün ibadetlerden daha faziletli ve üstün kabul edilmiştir. Nitekim Harem-i Şerif’te bulunup tavaf edenlere 60, namaz kılanlara 40, oturup Kâbe’ye bakanlara ise 20 sevap verileceği riyayetlerde vardır. (İhyâ, I, 685, et-Tergîb ve’t-tethîb, II, 23.)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Tavaf ederek evrenle bütünleşen ve onu temsilen Kâbe’nin etrafında pervane olan hacı adayı, Arafe gününden bir gün önce Arafat’a çıkar ve Arafe günü vakfeye durur. Senenin her gününde ve her anında tavaf yapılabilir, fakat Arafat vakfesi senede sadece Arafe günü yapılır. Bu yüzden Arafat vakfesi haccın en önemli rüknüdür. Hz. Peygamber “Hac Arafattır.” (Tirmizî, Hac, 57; Ebû Dâvud, Menâsik, 69; Nesâî, Hac, 211; İbn Mâce, Menâsik, 37.) buyurmakla bu gerçeğe işaret etmiştir. Herkes günahlarından dolayı tevbe etmeye muhtaçtır. Şimdi tertemiz olma vaktidir. Arafat vakfesini fırsat bilip Allah’a yalvarmak gerekir. Çünkü “hac geçmiş ve gelecek bütün günahları affettirir.” (Ebû Dâvud, Menâsik 9: İbn Mace, Menâsik 49.)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Arafat’ta binler sanki bir kişi olmuş, hepsi aynı şeyi, yani affı, mağfireti, cenneti, cehennemden uzak olmayı, Allah’ın kendisinden razı olmasını, dünya saadetini ve mümin kardeşinin huzur ve mutluluğunu istemektedir. Eller aynı semaya açılır, diller aynı duayı okur, kalpler aynı gaye için çarpar, dizler aynı maksat için titrer, gözler aynı hüzün için gözyaşı döker. Vücut bir, hareket bir, amaç birdir. Burada kişi kendisi için dua ettiği gibi, kardeşi için de dua eder ve onun iyiliği için çalışır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Arafat’ta tevbeyle temizlenen insanlar “Sonra insanların toplu olarak akın ettiği yerden siz de akın edin.” (Bakara, 199.) emrine uyarak gün batımıyla birlikte Arafat’tan ayrılıp tekrar Kâbe’nin etrafında pervane olmaya koşarlar. Yolda (Mina) önlerine şeytan çıkar, ama onu müteaddit defalar taşlamak (remyü’l-cimar) suretiyle ona galebe çalmasını bilirler ve maşuklarına kavuşarak tekrar ona kulluklarını arzederler.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Netice itibarıyla hac binleri bir yapan, onları aynı amaç için koşturan, onları gerçek kulluk bilincine, gerçek kardeşlik bilincine ulaştıran ulvi bir ibadettir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;a class="Link" href="http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/Diyanet-Isleri-Baskanligi-Duyuru-12564.aspx" style="-webkit-text-size-adjust: auto; -webkit-text-stroke-width: 0px; background-color: #f2f2f2; color: black; font-family: Tahoma; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; letter-spacing: normal; line-height: normal; orphans: 2; text-decoration: none; text-indent: 0px; text-transform: none; white-space: normal; widows: 2; word-spacing: 0px;"&gt;&lt;span class="Baslik2" id="ctl00_ContentPlaceHolder1_Secmeler1_DataList1_ctl01_Label1" style="color: black; font-family: Tahoma; font-weight: normal; text-align: justify; text-decoration: none;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-weight: normal; text-align: justify !important; text-decoration: none;"&gt;&lt;span style="color: #0070c0; font-family: Tahoma; font-weight: normal; text-align: justify !important; text-decoration: none;"&gt;Prof. Dr.&amp;nbsp;Ali Bakkal&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-2829772260475705348?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/2829772260475705348/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=2829772260475705348&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/2829772260475705348'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/2829772260475705348'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2011/12/bini-bir-yapan-hareket-ve-amac-birligi.html' title='Bin’i Bir Yapan Hareket ve Amaç Birliği: Hac'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-6352335291924768002</id><published>2011-12-05T19:41:00.001+02:00</published><updated>2011-12-05T19:48:43.086+02:00</updated><title type='text'>Başyazı: Prof. Dr. Mehmet Görmez</title><content type='html'>&lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_FormView1_HABERLabel" style="-webkit-text-size-adjust: auto; -webkit-text-stroke-width: 0px; background-color: #f2f2f2; color: black; font-family: Tahoma; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; letter-spacing: normal; line-height: normal; orphans: 2; text-indent: 0px; text-transform: none; white-space: normal; widows: 2; word-spacing: 0px;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_FormView1_HABERLabel" style="-webkit-text-size-adjust: auto; -webkit-text-stroke-width: 0px; background-color: #f2f2f2; color: black; font-family: Tahoma; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; letter-spacing: normal; line-height: normal; orphans: 2; text-indent: 0px; text-transform: none; white-space: normal; widows: 2; word-spacing: 0px;"&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Geçtiğimiz günlerde Van ve Erciş’te meydana gelen deprem, millet olarak hepimizi derinden etkiledi, hep birlikte üzüntüsünü yüreklerimizde hissettik. Depremde canlarını kaybeden kardeşlerimize Yüce Allah’tan rahmet, yaralı olanlara acil şifa; yakınlarına, meşakkate ve sıkıntıya karşı güç, direnç ve sabır niyaz ediyorum. Rabbimiz böyle bela ve musibetlerden milletimizi ve tüm insanlığı daima muhafaza eylesin.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Hangi nedenlerle meydana gelirse gelsin, tabii afetlere karşı maddi ve manevi bütün tedbirleri almak gerektiği bilinen bir gerçektir. Hayatın bir imtihan olduğuna inanan, ölümün yokluk ve hiçlik anlamına gelmediğini bilen müminler için depremleri ve her türlü musibeti anlamak ve doğru okumak zor olmasa gerektir. Kutsal Kitabımız’ın&amp;nbsp; ‘zelzele’ olarak ifade ettiği depremi, insanın sorumluluğunu ortadan kaldıracak şekilde sadece bir doğa olayı olarak yorumlamak, ya da fay hatlarıyla izah etmek doğru olmağı gibi, Rabbimizin sonsuz kudretini yok sayarak, onu tesadüflere bağlamak da doğru değildir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Sadece ülkemizde değil dünyanın neresinde bir gözyaşı, sıkıntı ve musibet olsa milletimizin birlik, beraberlik, yardımlaşma, dayanışma ve kardeşlik duygularının harekete geçmesi her türlü takdirin üzerindedir. Nitekim Van ve Erciş’te meydana gelen depremin ardından doğusuyla-batısıyla, kuzeyiyle-güneyiyle topyekûn bütün milletimizin aynı hüzün ve acıyı hissetmesi, gönül dünyamızın fay hatlarının ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha göstermiştir. Yüce Rabbimiz aziz milletimizin kalbinden ve yüreğinden bu birlik, beraberlik, kardeşlik ve dayanışma ruhunu hiçbir zaman eksik etmesin. Unutulmamalıdır ki, en büyük deprem, inanç dünyamızda, kalplerimizin ve yüreklerimizin fay hatlarında meydana gelen, dünyamızı da ahiretimizi de derinden etkileyen sarsıntılardır. Önemli olan yeryüzündeki sarsıntılar sebebiyle Allah’a olan imanımızda ve kardeşlik ilişkilerimizin zeminini oluşturan gönül dünyamızın fay hatlarında bir zelzele meydana gelmemesidir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;İbadetler, bizi Allah’a yakınlaştırmanın yanı sıra Müslüman kalma şuurumuzu diri tutan sembollerdir. Kerim Kitabımız’da “Allah’a bir kulluk borcu” (Âl-i İmran, 97.) olarak tanımlanan hac ibadeti de bir semboller haritasıdır. Her aşamasında pek çok sembolü barındıran hac, bu sembollerdeki manaları bilerek karar vermek ve bu kararı eyleme dönüştürmektir. Bu yönüyle hac ibadeti, diğer ibadetlerden farklıdır; dahası diğer ibadetleri de bünyesinde toplar.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Hac, âdeta yeniden dirilişin, mahşerin provasıdır. İhram elbisesini giyen hacı adayı, daha dünyada iken sanki kefenini giymiştir. O ana kadar kıymet ölçüsü olarak bildiği; servet, makam, rütbe vb. her şey, ihramın rengi içinde erimiş; renksiz, dikişsiz, rozetsiz, bayraksız bu elbise onu dünyevî bütün güç ve imkânlardan soyutlamıştır. Bundan sonra Arafat’ta Allah’ın huzuruna gidecek, oradan mahşere çıkacak, mahşerde bir sorgulamadan geçecektir. Sonra tekrar Allah’ın evine gidecek ve oradan Peygamber Efendimiz’in ifadesiyle annesinden doğmuş gibi arınmış, temizlenmiş ve şuurlanmış olarak yeniden hayata dönecektir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Hac, bir tevhit ve ahlak eğitimidir. Yüce Mevlamız, hacda şehvet yok, öfke yok, kötülük yok, haklı olsan dahi tartışma yok buyuruyor. (Bakara, 197.) Bunlar, İslam’ın günlük hayatta da bizden istediği önemli hasletlerdir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;“Hac, Arafat’tır”. Arafat ise önce kendini bilme, kendini bulma deneyimidir. “Kendini bilen, Rabbi’ni de bilir” fehvasınca, önce kendini tanıma, ardından da Rabbini tanımadır. Yani hac, hakikati bilmek, tanımak, anlamak ve kavramak demektir. Hac, ârif olup, Marifetullah’a ermektir. Dirilişi, mahşeri, mahkeme-i kübra öncesi bekleyişi, ölmeden önce ölmeyi, hesaba çekilmeden önce muhasebe yapmayı bilmektir.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Hac, dünyadaki bütün Müslümanların bir araya gelip tanıştıkları evrensel bir kongredir. Bu anlamda Müslüman’ın hayatındaki en anlamlı yolculuğu olan hac, aynı zamanda bir dönüm noktası, bir silkiniş, diriliş ve yeniden doğuştur.&amp;nbsp; Artık bu silkinişi ve dirilişi yaşayan hacıların kazandıkları güzellikleri dünyanın dört bir tarafına taşımalarının vakti gelmiştir. Nihayet hep birlikte idrak edeceğimiz Kurban Bayramı, hem hacılarımız hem de tüm Müslümanlar için bir diriliş mesabesindedir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Bu bilinçle düşündüğümüzde bayramlarımız, her yıl Müslümanlık şuurumuzu yenileyen, millet olma irademizi diri tutan; birlik, beraberlik ve kardeşlik duygularımızı pekiştiren, rahmet ve bereket dolu müstesna günlerdir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Bu vesileyle başta milletimiz olmak üzere, bütün İslam âleminin Kurban Bayramını tebrik eder, Allah katında kurbanlarımızın makbul olmasını, bayramın getirdiği kardeşlik, dayanışma ve kaynaşma ruhu ile tüm dünyanın barış, huzur ve esenlik içinde yaşamasını Cenâb-ı Hak’tan niyaz ederim.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;a class="Link" href="http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/Diyanet-Isleri-Baskanligi-Duyuru-12563.aspx" style="-webkit-text-size-adjust: auto; -webkit-text-stroke-width: 0px; background-color: #f2f2f2; color: black; font-family: Tahoma; font-size: 11px !important; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; letter-spacing: normal; line-height: normal; orphans: 2; text-decoration: none; text-indent: 0px; text-transform: none; white-space: normal; widows: 2; word-spacing: 0px;"&gt;&lt;span class="Baslik2" id="ctl00_ContentPlaceHolder1_Secmeler1_DataList1_ctl00_Label1" style="color: black; font-family: Tahoma; font-size: 11px; font-weight: normal; text-align: justify; text-decoration: none;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; font-weight: normal; text-align: justify !important; text-decoration: none;"&gt;&lt;span style="color: #0070c0; font-family: Tahoma; font-size: 11px; font-weight: normal; text-align: justify !important; text-decoration: none;"&gt;Prof. Dr.&amp;nbsp;Mehmet Görmez&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-6352335291924768002?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/6352335291924768002/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=6352335291924768002&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/6352335291924768002'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/6352335291924768002'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2011/12/basyaz.html' title='Başyazı: Prof. Dr. Mehmet Görmez'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-7509646480001887619</id><published>2011-11-05T19:19:00.000+02:00</published><updated>2011-11-05T19:19:37.142+02:00</updated><title type='text'>Sosyal Bir İbadet Örneği Olarak Kurban</title><content type='html'>&lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_FormView1_Label1" style="font-family: Tahoma; font-size: 11px; font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: right; width: 100%;"&gt;                                &lt;/div&gt;&lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_FormView1_HABERLabel" style="font-family: Tahoma; font-size: 12px;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;div style="margin: 0cm 0cm 14.4pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&amp;nbsp; &lt;br /&gt;&amp;nbsp; Sözlükte “yaklaşmak, Allah’a yakınlaşmaya vesile olan şey” anlamlarına gelen kurban, İslamî bir terim olarak, ibadet maksadıyla belirli şartları taşıyan hayvanı usulüne uygun olarak kesmeyi ve bu amaçla kesilen hayvanı ifade eder. (Ali Bardakoğlu, “İslam’da Kurban” mad., Diyanet İslam Ansiklopedisi, c. 26, TDV Yay., Ankara 2002, s. 436) Türkçemizde kurban, Arapçadaki “udhiye” kelimesinin karşılığıdır. Udhiye, sözlükte kurban olarak kesilen veya kurban bayramı günlerinde Allah rızası için kesilen, Cenab-ı Allah’a yaklaşma ve yakınlaşma vesilesi sayılan hayvana denir. (Mehmet Soysaldı, Kur’an ve Sünnet Işığında İbadet Tarihi, TDV Yay., Ankara 1997, s. 289; Saffet Köse, “Kurban” mad., Şamil İslam Ansiklopedisi, c. 5, İstanbul 2000, s. 18)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="margin: 0cm 0cm 14.4pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&amp;nbsp; Hemen hemen bütün dinlerde kurban uygulaması mevcut olmakla birlikte, şekil ve amaç yönüyle aralarında farklılıklar bulunur. Kur’an’da, Hz. Âdem’in iki oğlunun Allah’a kurban takdim ettiklerinden söz edilir (Maide, 27), bir başka ayette de ilahî dinlerin hepsinde kurban hükmünün konulduğuna işaret edilir. (Hacc, 34)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 0cm 0cm 14.4pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&amp;nbsp; İnsanlık tarihi boyunca bütün semavî dinlerde kurban ibadetinin mevcut olduğu bilinmektedir. Ancak zaman içerisinde, başta Yahudilik ve Hıristiyanlık olmak üzere bazı semavî dinlerdeki kurban anlayış ve uygulamaları değişikliğe uğramıştır. Semavî dinlerin dışındaki dinlerde de, şekil ve gaye yönüyle farklılıklar bulunsa bile, kurban ibadetinin mevcut olduğu bilinmektedir. (Ahmet Güç, Çeşitli Dinlerde ve İslam’da Kurban, Düşünce Yay., İstanbul 2003, s. 37)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 0cm 0cm 14.4pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&amp;nbsp; Kurban, insanın Allah’a yaklaşmasına/yakınlaşmasına vesile olan bir ibadettir. Kurban, Allah yolunda fedâkârlığı, Allah’a teslimiyeti, sadâkati ve şükrü ifade eder. Kurban ibadetinde bu mana vardır. (Seyfettin Yazıcı, Lütfi Şentürk, İslam İlmihâli, 11. baskı, DİB Yay., Ankara 2004, s. 322) İnsan, kurban kesmekle Hz. İbrahim (a.s.) gibi Allah’a ve O’nun emirlerine olan sımsıkı bağlılığını ve gerektiğinde O’nun rızasını kazanmak için her türlü fedâkârlığa hazır olduğunu; Hz. İsmail (a.s.) gibi kayıtsız şartsız teslimiyeti, büyük bir sabır örneğini göstermiş olur. Bu nedenle bütün ibadetlerde olduğu gibi kurbanda da hâlis niyet ve ihlas esastır. (Zeki Duman, Beyanu’l-Hak Kur’an Tefsiri, Fecr Yay., Ankara 2006, s. 533) Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır; fakat O’na sadece sizin takvanız ulaşır” buyrulmuştur. (Hacc, 37) Bu bağlamda kurban ibadetinde; Allah’ın rızasını kazanma, Allah’a tâzim/hürmet duygusunu hissetme, ibadet aşkının ve heyecanının duyulması ve bu çerçevede kurbanlığa ve kurban kesme işlerine büyük bir özen gösterilmesi gerekir. Ayrıca kurban kesen ve kesilmesine yardım eden kimselerde de, takva amacı ve bilinci bulunmalıdır ki, kesilen kurbanlar Rabbimiz katında değer bulsun, makbûl olsun. (Duman, Age., s. 533) Hz Âdem’in oğulları kıssasında olduğu gibi, Rabbimiz ancak takva sahiplerinin kurbanını kabul eder. (Maide, 27) Buradan da rahatça anlaşıldığı üzere, diğer ibadetlerde olduğu gibi, kurbanda da bizi Rabbimizin rızasına ulaştıracak temel unsur takva; yani ibadetlerin gösterişten uzak, Allah rızası için samimiyetle ve ihlasla yapılmasıdır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadislerinde: “Amellerin kıymeti ancak niyetlere göredir. Herkesin niyeti neyse eline geçecek olan da odur.”( Buhârî, İman, 41; Müslim, İmare, 45) buyurmuşlardır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 0cm 0cm 14.4pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&amp;nbsp; Kurban kesen insan, Allahın koruması ve himayesi altına girmekte, şeytanın ve nefsinin tehlikelerinden kurtulmaktadır. Nitekim bu hususu Peygamber Efendimiz şöyle müjdelerler: “Ey insanlar! Kurban kesiniz, ondan akan kan nedeniyle Allah’tan mükâfatınızı bekleyiniz. Şüphesiz, kurbanın kanı yere düştüğü zaman, kişi Allah’ın himayesine girer.”( İbni Mâce, Edâhî, 2) &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 0cm 0cm 14.4pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&amp;nbsp; Kesilen kurbanın her kılına bir sevap verildiği gibi, akıtılan kanın da taşıdığı mânâ şu Hadis-i Şerif’te belirtilmektedir:“İnsanoğlu Kurban Bayramında, Allah katında kan akıtmaktan daha makbûl bir amel işlememiştir. O kesilen kurban, kıyamet günü boynuzları, kılları ve tırnakları ile Allah’ın huzuruna gelecektir. Kesilen kurbanın kanı yere düşmeden, Allah katında yüksek bir mertebeye çıkar. Artık kurbanlar hakkında gönlünüz hoşnut olsun.” (İbni Mâce, Edâhî, 3; Tîrmizî, Edâhî, 1)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 0cm 0cm 14.4pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&amp;nbsp; Kurban, İslam’da sosyal yardımlaşma ve dayanışma örneğinin en iyi ve en somut şekilde görüldüğü bir ibadettir. Yeryüzünde her gün yüz binlerce hayvan kesilmekte ve bunlardan çoğunlukla, zengin kimseler yararlanmaktadır. Hâlbuki kurban ibadetinde, kesilen kurbanlardan daha çok, fakirler ve ihtiyaç sahipleri yararlanmaktadır. (Hamdi Döndüren, İslam İlmihâli, Erkam Yay., İstanbul 2001, s. 620) Zira bir hadiste de işaret buyrulduğu gibi (Buhârî, Edâhî,16; Müslim, Edâhî, 28, 29, 33; Ebu Davud, Edâhî, 9), kesilen kurbanın eti üçe taksim edilir; üçte bir kısmı fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine verilir, üçte bir kısmı aile fertleriyle yenilir, üçte bir kısmı ise komşulara, akrabalara ve misafirlere ikram edilir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 0cm 0cm 14.4pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&amp;nbsp; Kurban, zenginlerde infak, paylaşma ve cömertlik duygularını geliştirir, fakirlerde ise zenginlere karşı oluşan önyargıları yok eder; zenginlerle fakirler arasında karşılıklı sevgi, saygı ve muhabbet duygularını geliştirerek, toplumsal huzuru ve barışı sağlar; yine bu bağlamda kurban “sosyal adalet”in gerçekleşmesini sağlar. (Musa Hub, Her Yönüyle Kurban, Işık Yay., İzmir 2006, s. 32)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 0cm 0cm 14.4pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&amp;nbsp; Kurban, insanın yardım etmesini kolaylaştırarak dünya malına olan tutkunluğunu önler. Fakirlere bir dayanak olur, onları hayata bağlar. Kurban; toplumda kardeşlik, yardımlaşma ve dayanışma ruhunu canlı tutar, kurulan sofralarla komşuluk ilişkilerini pekiştirir, yapılan ev ziyaretleriyle zenginleri ve fakirleri kaynaştırır, böylece aralarındaki haset duygusunu tedavi eder (Hub, Age., s. 33).&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 0cm 0cm 14.4pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&amp;nbsp; Kurban, toplumun tamamını kucaklayan potansiyel bir güç kaynağıdır. Onunla ekonomik hayat canlandığı gibi, yine kurban neticesinde oluşan imkânlarla ihtiyacı olanların ihtiyaçları giderilerek içtimaî bir dengelenme sağlanır. Kurbanlık hayvanları yetiştirenler, alanlar, satanlar, nakliyesini ve kesim işini yapanlar, derisini alıp satanlar, kasaplar, yem tüccarları vs. birçok insan bu vesile ile para kazanmakta ve geçimini temin etmektedir. Ayrıca kurban ibadeti, yeni hayvan soylarının yetiştirilmesine imkân sağlayarak hayvancılığın gelişmesini sağlar. (Süleyman Uludağ, İslam’da Emir ve Yasakların Hikmeti, TDV Yay., Ankara 1989, s.101.)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;Sonuç itibariyle şunları söyleyecek olursak, İslam’da sosyal yardımlaşma ve dayanışma örneğinin en iyi şekilde görüldüğü kurban ibadeti, aynı zamanda İbrahimî duruşun ve İsmailî teslimiyetin sembolleştiği bir ibadettir. Kurban, Allah yolunda infakın, cömertliğin, fedâkârlığın ve takvanın bir nişânesidir. Biz Müslümanlar, kurban keserek Rabbimizi hoşnut etmenin ve O’na tâzimde bulunmanın sevincini yaşar; Hz. İbrahim (a.s.)’in ve Hz. İsmail (a.s.)’in aziz hatıralarını yâd eder; Rabbimize bize böyle bir ibadeti bahşettiği için sonsuz hamdü senâ ederiz.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 0cm 0cm 14.4pt; text-align: justify;"&gt;&lt;a class="Link" href="http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/Diyanet-Isleri-Baskanligi-Duyuru-12565.aspx"&gt;&lt;span class="Baslik2" id="ctl00_ContentPlaceHolder1_Secmeler1_DataList1_ctl02_Label1" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="color: #0070c0; font-size: 11px;"&gt;Mehmet Deri&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;(&lt;span style="color: #1f497d; font-size: 11px;"&gt;Bu yazı, Diyanet Avrupa Aylık Dergi Kasım 2009 sayısında yayınlanmıştır.)&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;                                            &lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_FormView1_ADSOYADLabel" style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-7509646480001887619?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/7509646480001887619/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=7509646480001887619&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/7509646480001887619'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/7509646480001887619'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2011/11/sosyal-bir-ibadet-ornegi-olarak-kurban.html' title='Sosyal Bir İbadet Örneği Olarak Kurban'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-8326362916966659237</id><published>2011-11-05T19:17:00.003+02:00</published><updated>2011-11-05T19:17:54.742+02:00</updated><title type='text'>Kurban: Allah'a Yakın Olma Çabası</title><content type='html'>&lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_FormView1_Label2" style="font-family: Tahoma; font-size: 14px; font-weight: bold;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="font-size: 11px;"&gt;Kurban: Allah'a Yakın Olma Çabası&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;                        &lt;br /&gt;                        &lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right; width: 100%;"&gt;&amp;nbsp; &lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_FormView1_Label1" style="font-family: Tahoma; font-size: 11px; font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;                                &lt;/div&gt;&lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_FormView1_HABERLabel" style="font-family: Tahoma; font-size: 12px;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Yüce yaratıcının en güzel biçimde yarattığı, sayısız yeteneklerle donattığı, sonra da mükellef kıldığı insan, varlıklar arasındaki mümtaz konumunu, görev ve sorumluluklarını müdrik oluşuyla varlığını anlamlandırmakta ve bununla yüce yaratıcıya hususî bir yakınlık tesis etmekte… Zaten yaratıcı da, bu yakınlığın şuur düzeyinde algılanmasını, idrak edilmesini istemekte, insana “şah damarından daha yakın” olduğunu, (Kaf, 16) “nerede olursa olsun, onunla beraber olduğunu” (Hadid, 4) bildirmekte… &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Maksat, insanın bunu algılaması ve bu algı çerçevesinde bir hayat-dünya ilişkisi kurması… Namaz, oruç, hac, zekât ve bugünlerde iklimini soluduğumuz kurban gibi ibadetler insana bu bilinci yükleyecek ve yükseltecek bir terbiye verme amacı taşımakta… &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; İbadetler, Müslüman kalma şuurumuzu diri tutan sembollerdir. Çünkü onlar şeklî boyutlarından daha derunî bir anlam içermekte… O da bir gönül yüceliği yakalayıp kurbet-i Rahman’a kavuşmak… Kurbet-i Rahman… Rahman’ın yakınlığı… Bir Müslümanın bütün ömrü boyunca koşusu onadır… Her ibadet O’na götürür Müslümanı… &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Özünde Yaratanı tanıma ve yaratılanı sevme olan yüce dinimiz İslam'da, kişiye Allah'la birliktelik bilinci kazandıran ve müminin zamanını manen diri yaşamasını sağlayan bir disiplin var… “Zikrullah” …yani “Allah'ı anmak”… Bir yerde tüm ibadetler “Zikrullah” içinde mütalâa edilmekte...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Zikrullah… Yaratıcıyı her davranışımızın içinde bilme, hiç unutmama, her daim O’nu anma, her nefes alışımızda ve verişimizde O'nun bir kudret nişanesinin olduğu bilincine sahip olma… &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Kurban da öyle…&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Kurban, esasen inanan insanın varoluşunu neyle ve nasıl anlamlandırdığını sembolik bir yolla Allah’a arz etmesi…&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Kurban, yaratıcıya yakınlaşma, O’na kul olmanın şuuruna erme….kurb anı… yani O’na yakın olma zamanı. Allah’ın emrine boyun eğiş… Kulluk bilincini tazeleyiş…&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Kurban, mukarrebundan olma çabası… yani takvaya erişme arzusu içinde yüce yaratıcıya yaklaşanlar arasına girebilme gayreti…&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Kurban, kurbiyyet… Gönülden bağlılık… yakınlık sevdası.. Yakınlıkta takva… Takvada teslimiyet…&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Kurban, takvaya; takva da Allah’a ulaştırır. Nitekim Yüce Rabbimiz hac kurbanlarından söz ederken kurbanların, aslında Allah’ı yüceltme ve O’na şükretme vesilesi olduğunu belirttikten sonra şöyle buyurur: &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; “(O kurbanların) ne etleri, ne de kanları Allah'a ulaşacaktır. Fakat O'na sizin takvanız ulaşacaktır.” (Hac, 36-7)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; “…Öyleyse kurbanlarınızla arındırın nefislerinizi!” (Tirmizî, “Edahi”, 1)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Demek ki etin ve kanın ötesinde bir şey var kurbanda... Etler ve kanlar değil “Allah'a yönelik derin saygı ve ona olan bağlılık” idraki gidiyor yüceliklere… &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Nitekim Allah Rasulü'nün namazla, oruçla ilgili uyarıları, o, ruhî derinliği kaybolmuş bir namazın zahmetten ve yorgunluktan, (Beyhaki, Şu'abu-l-İman, IV, 275), aynı nitelikteki bir orucun ise aç kalmaktan ibaret olduğunu (İbn Mâce, Sıyam, 21) bildirmiyor mu? &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Buradan yola çıkınca dünyalıklarından sıyrılıp bembeyaz ihramlar içinde olduğu Arafat'tan, Rabbin huzurunda derin bir arınma duygusu ile dönemeyen insanın, yorucu bir seyahat yaptığına kail olmamak mümkün mü? &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Kur’an-ı Kerim’de: “O gün ne mal fayda verir ne oğullar!,”Allah’a arınmış bir kalp ile gelen başka.” buyuruluyor... (Şuara, 88-89)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; O gün, yani büyük muhasebe günü... mahşer aydınlığında aranan şey, tertemiz, arı- duru, Allah'a bağlanmış bir kalp olacak...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Kurbanlarla, haclarla, namazlarla, hülâsa ibadetlerle insan, işte o kalbî kıvamı yakalamaya çalışmakta…&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Şair Fuzulî şöyle der:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; “Yılda bir kurban keserler halk–ı âlem ıyd içün&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Ben senin sâat–be–sâat dem–be–dem kurbânınam”&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Her an ve her saat Hak yolunda kurban olmak…&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Nefsi kurban etmek, benlikten arınmak… Nefes başına bin defa kurban olurcasına yakınlaşmak… Kurbanla yakınlaşmak…&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Kurban, bizi yoktan var eden, bin bir çeşit nimete gark eden, rahmeti, bilgisi, gücü her zerreyi kuşatan, Allah’a yakınlaştıran yüce bir ibadet…&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; İbadet, Allah'a kulluk anlamına gelir. Bütün ibadetler, derin bir “Hakka bağlılık” şuuru ile yapılmalı. Kurban huşuu, güzelliği ve sevgisi içinde kesilmeli.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Kurban… yakınlaşma, yakın olma… Bir ismi karîb olan, yakınlaştıran, yakın kılan, yakınlığa çağıran, Allah’a yakınlaşma… Ve O’nun verdiklerini yine O’nun yarattıkları ile gönülden paylaşma… Bu yönü ile de yeni yakınlıklar kurma… Kuyruğundan ya da boynundan - boynuzundan tutup sürükleyerek kendilerine eziyet edilen hayvancıkları kesmekten, çevreyi kirletmekten öte bir manevî atmosfer var bu işte. Kesilmek için boynunu besmeleye uzatan kurbanlık koç mu hayırlı, yoksa ona olanca öfkesiyle abanan veya bıçağı niçin çaldığına dair en küçük bilinç kırıntısı taşımayan “insan” mı? Yakınlık ararken doğu ile batı kadar uzak mesafelere düşülmez mi? Bütün bunları derinden hissetmek gerek…&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Kurban… Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'in baba-oğul sevgisi ile Hakk’a bağlılık duygularının harman olduğu engin dünyayı yaşama.. . Bunu hissederek kurbanı kesme…Öfke ile değil sevgiyle yaklaşma, kurbanlıkla boğuşma yerine onu kutlu bir armağan gibi uğurlama, belki de kurbanlığa saygı duyma… Yaratılana şefkat ve merhamet, temizlik, insana saygı, çevrenin korunması, israftan kaçınma bütün bu temel duyarlılıklara riayet… &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Kurban... İsmail olana sabır ve teslimiyet, İbrahim olana azim ve niyet...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Kurban, “Bismillahi Allahü ekber” derken İbrahim olmak… onun ve oğlu Hz. İsmail’in Yüce Allah’ın buyruğuna itaat konusunda verdikleri başarılı imtihanı yâd etmek…&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Sonra da dua etmek: “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (En’am, 162)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Kurban, bir bayram aynı zamanda. Sevinçleri büyütme mevsimi...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Önce kendi gönüllerimizi bir sevinç yumağı haline getirip sonra anne – babamızın gönüllerini alıp, çocuklarımızı, şefkat ve merhamete muhtaç öksüz ve yetimleri, yoksul ve kimsesizleri, hasta yatağında ziyaretçi bekleyenleri sevindireceğimiz, insanî duyarlılıkları ve yardımlaşmayı öne çıkararak bütün insanlığın gözlerine sevinç taşıyacağımız müstesna zaman dilimi…&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Kurban, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail örneğinde olduğu gibi ilâhî emirlere kayıtsız teslimiyet göstergesi, hak yolunda fedakârlığın bir nişanesi, Allah’ın bize lütfettiklerinden onun hoşnutluğu için verebilmenin hâl ile ifadesi. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Hz. Âişe validemiz şöyle anlatıyor:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Bir koyun kesilmişti… Efendimiz sordu: Ne kadarı dağıtıldı, geriye ne kaldı? - “Sadece bir kürek kemiği kaldı.” cevabını aldı. Kürek kemiği dışında hepsi dağıtılmıştı… Bunun üzerine o şöyle buyurdu: &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; - “(Desene ya Aişe) bir kürek kemiği hariç, hepsi duruyor!” (Tirmizî, “Sıfatü’l-Kıyâme”, 35) &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Öyle ise düşünelim, gerçekten kurbanlarımızın ne kadarı bizim…&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Kurbanlarımız Rabbimiz’e yakınlığa, O’nun bize şahdamarımızdan yakın olduğunu idrak etmemize vesile olsun… &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Gurbeti kurbete &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Firkati vuslata döndüren Allah’ım!&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Bir yakınlık ver bize; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Bir sürur ver gönlümüze…&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;…………………... &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Kurban bizi alsın ve götürsün bir yakınlık diyarına... &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Ey yakınlığına muhtaç olduğumuz!... Yoluna kurban olduğumuz… Yakınlığını ver bize… &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Lebbeyk Allah’ım… Lebbeyk.. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt;&amp;nbsp; Kurbanımızı kabul, dualarımızı makbul eyle…&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;a class="Link" href="http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/Diyanet-Isleri-Baskanligi-Duyuru-12564.aspx"&gt;&lt;span class="Baslik2" id="ctl00_ContentPlaceHolder1_Secmeler1_DataList1_ctl01_Label1" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="color: #0070c0; font-size: 11px;"&gt;Dr. Ömer Menekşe&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; letter-spacing: -0.5pt;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 14.4pt 0cm 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: #1f497d; font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="font-size: 11px;"&gt;(Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Aralık 2008 sayısında yayınlanmıştır.)&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-8326362916966659237?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/8326362916966659237/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=8326362916966659237&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/8326362916966659237'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/8326362916966659237'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2011/11/kurban-allaha-yakn-olma-cabas.html' title='Kurban: Allah&apos;a Yakın Olma Çabası'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-7603735571243112807</id><published>2011-11-05T19:16:00.001+02:00</published><updated>2011-11-05T19:16:22.719+02:00</updated><title type='text'>Kurban İbadeti ve İletişim Boyutu</title><content type='html'>&lt;center&gt;                            &lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_FormView1_Label2" style="font-family: Tahoma; font-size: 14px; font-weight: bold;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Kurban İbadeti ve İletişim Boyutu&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;                        &lt;/center&gt;&lt;br /&gt;                        &lt;div style="text-align: right; width: 100%;"&gt;                              &lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_FormView1_Label1" style="font-family: Tahoma; font-size: 11px; font-weight: bold;"&gt;Tarih: 26.08.2011&lt;/span&gt;                                &lt;/div&gt;&lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_FormView1_HABERLabel" style="font-family: Tahoma; font-size: 12px;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&lt;strong&gt;a) İbadet Boyutu&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban bayramı, İslâmiyet’in iki büyük bayramından biridir. Ramazan bayramı otuz gün tutulan oruçla irtibatlandırılırken kurban bayramı, adıyla özdeşleştiği “kurban” niyet ve eylemiyle Müslümanlar arasında kutlanır. İslâm inancına göre“Müslüman olmak” bir tercih meselesidir. Dolayısıyla insan hiç de kolay olmayan “imanî” bir olguyu gerçekleştirerek, yaşadığı hayatı bu seçiş çerçevesinde anlamlı hâle getirmek ister.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eylemlerini formel ve informel ibadetler şeklinde sınıflandıran Müslümanın hayatında kurban formel ibadetler kategorisinde yer alır. Daha başka bir anlatımla, bir Müslümanın gerçekleştirdiği her eylem“ibadet” bilincine dönüştüğü zaman anlam kazanır. Bu sebeple her eylemin, yaratıcının rızasına yönelik olması gerekir. Eylemlere anlam ve lezzet katan “ibadet şuuru” içinde gerçekleştirilmiş olmasıdır. Bu şuurdan uzaklaşan eylemin “lezzet”i olmadığı gibi eylem de ruhsuzlaşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müslüman, bütün yapıp etmelerini ibadet şuuruyla gerçekleştirmeyi yaratıcı ile sözleşmesi sırasında açıklamış, ve bu sözün takipçisi olacağını hür iradesiyle belirtmiştir. İşte bu inanç çerçevesinde maddî bir birikime sahip olan Müslüman bireyin, eylemlerinden biri de kurban ibadetidir. O, ya kurban ibadetini gerçekleştirir ya da maddî imkânlarını iyileştirerek gerçekleştirmeyi kendine amaç edinir. İkinci basamaktan birinci basamağa yükselmek istemesinin amacı, Allah’ın bir buyruğuna daha muhatap olma arzusudur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&lt;strong&gt;b) İletişim Boyutu &lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Allah sözlerini (ayet) insanlara yönelterek onlarla iletişim kurmayı amaçlamaktadır. İletişim en az iki kişi arasında olacağına göre O’nun bu isteğine insanın cevap vermesi iletişim ortamını hazırlar. İletisine cevap verilmesi konusunda Allah kimseyi zorlamaz. Ancak aynı frekansı yakalayan herhangi bir birey, iletinin kendisine bir mesaj taşıdığına inanır ve bu mesaja cevap vermeyi arzu eder. Dolayısıyla bu isteklerin / isteklilerin çoğalmasıyla büyük bir site oluşur. İmanî (kalbî) ileti, olağan mesajlardan farklı bir özelliğe sahip olduğu için Allah ile insan arasında bir bağın oluşmasını mümkün kılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah kendisiyle olan bağın daha anlamlı hâle gelebilmesi için diğer bireylerle de ilişki kurulmasını ister. Bu ilişkinin anlaşılır ve gözlenebilir olabilmesi için de onun önüne “model insan”ı çıkartır. Biçimsel olarak diğer insanlardan farksız gibi görünen bu model insanı sevmeyi kendisini sevmekle özdeşleştirir; böylece insan kendine benzeyen model insana yönelir, onu tanımaya çalışır, tanıdıkça, bildikçe daha çok sever ve onunla gönül merkezli bir iletişime girer. Bu bağlamda kendine döner, kendini tanımaya başlar. Kendini tanıdıkça onunla örtüşmeyen davranışlarını terk eder. Böylece bireyler birbirlerine yaklaşırlar, birbirlerini tanırlar ve birbirlerini severler. Onu seven insan onun gibi olan, ona benzemeyi, onun yolundan gitmeyi kendine ilke edinenleri sevmeyi kendine amaç edinir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevmenin elbette bir bedeli vardır. Çünkü bedelsiz sevgi olmaz. Sevgiliyi kendine tercih etmedikçe sevgi gerçekleşmez.Sevenin sevgisine,sevgili karşılık verir. Bir Müslümanın, Allah’a“görüyormuş gibi” inanması, O’nunla arasındaki iletişimin gücünü de ortaya koyar. Bu güç iletişim ağının sağa sola, yukarı aşağı bütün boyutlarını sımsıkı bir biçimde kuşatır. Çünkü yapılan her bir eylemin görünenin ötesinde bir anlamı vardır. Bir kısım insanların görünenin ötesine geçemeyip bazı eylemleri anlamlandıramaması bu yüzdendir. Kurban da bu tür ibadetlerden biridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanların bir kısmı kurbanı et veya kavurma olarak görüyor. Dolayısıyla da birkaç gün içinde değişik mekânlarda binlerce hayvanın kesilmesini “vahşet” olarak değerlendirebiliyor. Boşuna denmemiş “Bütün ameller niyetlere göredir” diye. Siz bir şeyi nasıl görüyorsanız, o, sizin gördüğünüzden başka türlü görünmez. Oysa kurbanı bir ibadet şuuruyla değerlendirir ve gerçekleştirirseniz, orada vahşeti, merhametsizliği yaşamanız mümkün değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar yaptıkları ya da yaptırdıkları bir işten memnun kaldıklarında karşı tarafı teşekkür etmek veya hediye şeklindeki bir refleksle ödüllendirip, memnuniyetlerini çevrelerine anlatarak,onların “reklam”ını yapmaktan kıvanç duyarlar.Medenî bir atmosferi yakalamış bireyler ya da kurumlar, bu tür refleksleri paradan daha önemli görürler. Böyle bir durumda “müşteri”nin memnuniyeti işi yapan firmanın en büyük kazancı olur. Hatta birtakım firmalar, öncelikle yatırımı böyle bir “güven”e yapmayı daha akılcı bulurlar. İleriyi düşünen meslek sahibi bir insanın da en başta düşündüğü bu tür bir uygulamadır. Aksi ise açık gözlülük, hatta dolandırıcılık olarak değerlendirilir. Nitekim çağı iyi okumuş bir kısım kurum ve kuruluşların, özellikle de son yıllarda halkla ilişkilere önem vermesi bu düşünceden kaynaklanmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar arasında durum böyleyken Allah’ın bir kulunun kendine yakınlığını, samimiyetini görmezden gelmesi mümkün müdür? Allah en üstün varlık olarak yarattığı insanı çağlar üstüne çıkarmayı istemektedir. “Bana bir adım gelene ben yürüyerek gelirim, bana yürüyerek gelene ben koşarak gelirim” diyen yaratıcı, iyilikte, yardımda asgari şartların aşılmasını öngörmektedir. Allah’ın kuluna karşı yürümesi, koşması ona olan cömertliği, hak ettiğinden fazlasını vermeyi, işini rast getirmeyi, belâlardan korumayı istemesidir. Bunları anlamayan, anlamak istemeyen olmaz mı? Elbette olur. Zaten herkesin aynı seviyede olmaması bu yüzdendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah’ın bir sözüne daha muhatap olmak isteyen ve bu çerçevede kurbanı bir ibadet olarak gerçekleştirmeye gücü yeten Müslümanın, kurban ibadetini yerine getirmeyi istemekteki halinin ifadesini şöyle okuyabiliriz: “Allahım! Sen bana, sana kul olmanın yanında birçok nimet verdin. Ben onları yiyorum, içiyorum ve kullanıyorum, çoluk çocuğuma da istifade ettiriyorum. Bu kadar nimet karşısında teşekkürden acizim. Senin mesajının muhatabı olmak istiyorum. Sana yakın olmak istiyorum. Sana yakın olmanın yolunun da, senin gösterdiğin yol olduğuna inanıyorum. İşte onlardan biri de bana verdiğin nimetleri diğer kullarınla paylaşmamdır. Benim için kıymetli olan mallarımdan yine senin belirlediğin ölçüler çerçevesinde kurbanımı kesiyorum ve onu fakirlere senin rızanı kazanmak umuduyla ikram ediyorum. Bu nimeti tadamayanların da tatmasını istiyorum. Niyetimi, amelimi kabul et Allahım!” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&lt;strong&gt;c) İyilik Boyutu &lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Yapılacak iyiliğin “iyilik” (ihsan) özelliği taşıyabilmesi için herhangi bir karşılık beklemeden yapılması gerekir. Bu sebeple “iyi insan” daima başkalarına iyilik etme isteği duyar içinde. Kuşkusuz insandaki bu duygu doğuştandır, Allah tarafından verilmiştir. Bu yüzden esas sevilmesi gereken varlık O’dur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaratılanın yaratandan ötürü sevilmesi bu yüzdendir. Eğer bunlar fark edilmez ve bu duyguların doğal gelişimine zemin hazırlanmazsa, sevgi olgusu insanın kendine veya onun yerine geçebilecek başka şeylere döner, bu durumda da bencillik ve benzeri duygular ortaya çıkar. Literatürel ve kalple ilgili olgular göz önüne getirildiğinde öne çıkarılması gereken, Allah’a mesajından dolayı karşılık vermek, nimetinden dolayı karşılık vermekten daha iyidir düşüncesidir. Bütün ibadetlerdeki amacın bu doğrultuda olması gerekir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kolay elde edilen, kolay ulaşılabilen bir nimet, onu bu şekilde elde edenler tarafından hiçbir zaman sorun olarak görülmez. Hatta nasıl elde edildiği konusuna da dönüp bakmaz. Bu yüzden birtakım insanî hallerle hallenmedikçe diğer insanları anlamak oldukça güçtür. Hayatın asgari ihtiyaçlarını kolay elde eden biri, daha rafine bir beslenmeyi düşünürken, karnını doyurmak için ekmek bulamayan bir kimsenin en büyük özlemi onu elde edebilmektir. İşte bu anlamda olanla olmayan, tadanla tadamayan insan arasındaki dengesizliklerden biri, kurban sayesinde ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan için et ve et ürünleri dengeli beslenmeyi sağlayan yiyeceklerin başında gelir. İlâhî ve tabii denge, meşrû olan her türlü yiyecekten gıda alarak beslenmeyi öngörür. Ekonomik bir düzey yakalamış insanların beslenmelerinin en önemli kısmını bu tür ürünler oluşturur. Günümüzde et ürünlerine doymuş insanlar başka rafine yiyecekler ararken, onların doyduğunu elde edemeyen, onları canı çeken milyonlarca insan vardır. Yemeden yemiş gibi, tatmadan tatmış gibi olmak herkesin harcı olmadığına, böyle bir durumu kimseden beklemeye hakkımızda olamayacağına göre, herkesin aynı basamakları çıkmak istemesi kadar doğal bir durum yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakir diye adlandırılan insanların en önemli ihtiyacı gıda, yani çoluk çocuğunun beslenme konusundaki ihtiyacıdır. Bu yüzden nefislerin tatmini çok önemlidir. Hiçbir ihtiyaç onun önü ne geçemez, geçmemelidir. Allah bu durumun önemini hatta vehametini bildiği için zekât ve benzeri yardımların yanı sıra kurban ibadetinin gerçekleştirilmesini ister. Bunlar göz önüne getirildiğinde kurbanı bir “kavurma şöleni” gibi düşünmek anlamsız ve yersizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüz Türkiyesi’nde kurban ibadeti, iç ve dış yardımlar açısından önemli bir işlevi yerine getirmektedir. Elbette değişik niyet taşıyan,farklı uygulamalarda bulunan insanlar olacaktır.Sadece bunları göz önüne getirip, kurbanın psikolojik ve sosyolojik yönünü görmemek yanlış olur. Sadece kurban bayramında et yüzü gören, eti tadan ve dolayısıyla nefsini körleten insan sayısı azımsanamayacak kadar çoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Formel ibadetlerdeki çeşitliliğin de herhalde bir sebebi (hikmet) vardır. Müslümanın hayatında bunlar en genel anlamda bedensel bir özellik taşırken, zekât ve kurban gibi ekonomik şartlarla ilgili olanlar da önemli bir yer tutmaktadır. Hem biyolojik hem de psikolojik yönü bulunan insanın gerçekleştirdiği ibadetlerin de benzer özellikler taşıması doğaldır. İslâmiyet,“insan”ı esas alan ve onun ruhen gelişmesini, olgunlaşmasını amaç edinen bir yolun adıdır.Tatmayanın bilmemesi gibi herhangi bir şeyin birden olgunlaşması da tabii oluşuma aykırıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eylemlerini ibadet bilincine yükseltmiş bir Müslümanın hayatının anlamlı duruma gelebilmesi için elinde bulundurduğu / Allah’ın sınamak için ona verdiği imkânlardan başkalarını da yararlandırması gerekir. Kurbanın özellikle “kurban” olarak anılmasının sebebini, insanın anlamaya çalışması inkârından daha kârlıdır. İlâhî terminolojide yardımın her türlüsünün teşvik edilmesinin yanı sıra, bir kısmının da ismen anılması boşuna olmasa gerekir. Aslında iyilik ve kötülüğün değişkenliği düşünüldüğünde kurbanı anlamakta hiç güçlük çekmeyiz. İbadet niyetiyle ve farklı amaçlarla yapılan yardımlardaki çeşitlilik iletişim mantığının ve olgusunun doğal bir sonucudur.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&lt;strong&gt;d) Estetik Boyutu&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1. Üslûp estetiği&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban kesmeyip onu yardıma dönüştürmek uygun olur mu? Söz gelimi onun parasını Müslüman bir fakire vermek gibi. Kur’an’da kurbanla ilgili yerlerde “kurban kesiniz veya yardım ediniz” gibi iki anlamlı bir ifade söz konusu olmadığına göre bu soruya olumlu cevap vermek mümkün değildir. Allah yapılmasını istediği ibadetin özellikle adını belirtmiştir. Diğer yandan da insanların birbirlerine yardım yapmasına engel bir durum söz konusu değildir. İstenilen zamanda istenildiği miktarda yardım yapılabilir. Bu durum kişilerin bireysel tercihidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Mümin olma” iddiasında olan ya da mümin olduğunu öncelikle Allah’a ve sonra da insanlara deklare etmiş bir müminin yapması gereken, bu yöndeki sözünün gereğini yerine getirmesidir. Her niyet ve onun bir sonucu olan her eylem kendi bağlamında güzeldir. Dolayısıyla bir şey başka bir şeyin yerine geçemez. Çorba içildiği zaman su içilmiş olmaz. Yapılan her eyleme ibadet bilinci kazandırılır, hatta kazandırılması gerekir; ancak işlerinizi bu şuurla yaptığınız zaman bir ibadeti gerçekleştirirsiniz, fakat namaz kılmış olmazsınız. Çünkü namazın kılınmış olabilmesi için, o eylemin gerçekleştirilmiş olması gerekir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece kurbanla ilgili değil hayatın her alanında kanun ve kural koyucunun aksine, kuralları bireyler kendilerine göre belirlemeye kalkışırlarsa orada kaos meydana gelir. Bu durum tabiattaki düzende, devletlerin yapısında, çeşitli kurum ve kuruluşların işleyişinde olduğu gibi, dinin gereklerini yerine getirmede de öyledir. Bir zaman gelir, vergisini vermekle yükümlü olan vatandaş “Devletin vergiye ihtiyacı kalmadı” ya da “Verdiğim vergiler isabetli yerlere gitmiyor, öyleyse verilmesi gereken yerlere kendim vereyim” demeye başlar. Oysa hayatın her alanında ince bir ayar vardır. Bunların anlaşılabilmesi için, tabii oluşuma uygun olarak yorumlanması gerekir. Söz gelimi, insanlar yer altı ve yer üstü araştırmaları yapmadan, görünümünü beğendikleri mekânlara sorumsuzca yerleşmenin bedelini, doğanın dengesini bozmak suretiyle ağır bir biçimde ödemektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban ibadeti, farz vâcip veya sünnet gibi kavramlarla ifade edilmesiyle değerinden, öneminden bir şey kaybeder mi? İnsanın, Allah’ın mesajına karşılık vermek istemesi, görünenin ötesindeki bir hadise midir? Bir tarafta Hz. Peygamber’in hayatı, “Kur’an’ın ete kemiğe bürünmüş şeklidir” diye ifade edilirken, diğer tarafta herhangi bir Müslümanın gerçekleştireceği bir eylemin “sünnet” çerçevesinde düşünülmesi onun önemini azaltır mı? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Model insan olan Hz. Peygamber’in, kurbanını bayram namazından önce kesen birine, namazdan sonra kesmesi konusunda uyarısı söz konusuyken ve kendisinin de kurban kestiğine dair bilgiler mevcutken, onun yolunu benimsediğini söyleyen bir Müslümanın farklı bir biçimde davranması ne kadar doğru bir davranış olur? Bu durum Allah’ın, “O her ne getirdiyse alınız,uyunuz” ilkesine de aykırı olmaz mı? İletiye muhatap olan insanın duraksaması, iletişim kopukluğuna sebep olduğu gibi sağlıklı bir iletişim ortamının oluşmasına engel olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müslüman, işini bilerek ve en iyi bir biçimde yapan, başkalarının haklarına dikkat eden ve onları gözeten kimsedir. Hz. Peygamber’in iman,İslâm ve ihsan kavramlarını birlikte anmasının Müslümanı tanımlama açısından önemi büyüktür. Müslümanın gerçekleştirdiği eylemlerin, imanî bir boyut kazanabilmesi için yapacağı işi iyi bilmesi kadar güzel yapması da önemlidir. Çünkü Allah yarattığı her şeyin ihsan özelliğine sahip olduğunu bildirmektedir. Bir eylemin farz olması onun yapılması açısından asgari şartıdır. İnsan hayatının anlam kazanabilmesi için de“zorunluluk” sınırının ötesine geçmesi gerekir.Böyle bir durum da kültürü, anlayışı, sevgiyi ve aşkı beraberinde getirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biyolojik bir varlık olarak insanın birtakım zorunlu ihtiyaçları vardır: Yemek, içmek, giyinmek,çoğalmak gibi. Bunları karşılama konusunda zorunluluk sınırı aşıldığında insan oluş süreci başlar, çünkü bu anlamdaki ihtiyaçlar insanın biyolojik yönünün gereksinimleridir. Farz diye nitelenen durum da bundan farklı değildir. İnsanî olguyu gerçekleştirmiş bir Müslüman için farzlık,vâciplik bu bağlamda değerlendirilir. Müslümanın estetik kaygısı bu sınırın aşılmasıyla kendini belli eder, dolayısıyla her eylemi güzeldir, güzel olmak durumundadır. Güzelliğin taklidi güzellik hazzını vermez. Farz, vâcip, sünnet gibi kategorik ayırımlar ona ihtiyaç duyanlar içindir. Hz.Ali’nin dediği gibi, “İnsanlar işlerini ihsan ile yapmalarına göre değer kazanırlar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İster formel ister informel ibadet olsun bütün eylemlerde farz olan asgari ölçünün ötesine geçilmesi gerekir. Bu durum bir sevgi işidir, şevk işidir. Yapılan eylemin hazza dönüştürülmesi,heyecan duyulması insan olmanın ve Müslüman olmanın önemli bir göstergesidir. Günah işleyenin günahından haz aldığı bir realite iken, bir Müslümanın yaptıklarından zevk almaması düşünülemez.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&lt;strong&gt;2. Yöntem Estetiği&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün Türkiye’de özellikle de büyük şehirlerde kurbanın kesim biçiminde ciddi sorunlar vardır. Bu ibadetin yerine getirilmesi kadar yöntemleri de önemlidir. İmanî bir görevin ifası özellikle edebi zorunlu kılar. Her alandaki bozulmaya paralel olarak bu konuda da birtakım gevşemelerin olduğu görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de özellikle dar çevrelerde kurbanlıklara karşı olağan üstü bir duyarlılık söz konusudur. Kurban bayramından önce temin edilen ya da var olanlar içerisinden ayrılan kurbanlığın evdeki bakımı apayrı bir özellik taşır. Sabah kalkılır kalkılmaz onun ihtiyaçları karşılanır, küçük çocuklar kendi yiyeceklerini onunla paylaşırlar. Hatta annelerinden gizli olarak temin ettikleri yiyecekleri de götürüp ona verirler. Ev halkından biri gibi kucaklanır, öpülür, sevilir. Kesim vaktine kadar ona karşı ilgi bütün yoğunluğu ile devam eder. Kurban kesime hazırlanırken de oyunun bir parçası gibi gözleri bağlanır ve hüzünlü bir atmosfer içinde kesim gerçekleştirilir. Çocuk onun kesimini vahşet olarak görmediği gibi korkmaz da. Kesilmeden önceki özen, kesilirken de gösterir. O herhangi bir hayvan değildir,“mübarek bir hayvandır.” Allah’ın onlara bir lütfudur, eti de komşularla, fakirlerle, misafirlerle cömertçe paylaşılır. “İnsan olma” basamağını aşmış bir Müslümanın kurbana bakışı işte bu duygusallık ortamında gerçekleşir. Kurban merhametin, paylaşmanın, acımanın doruk noktasını oluşturur. Bu ibadet sayesinde bütün insanî duygular iç içe yaşanır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son yıllarda şehirlerin büyümesi, kalabalıklaşması ve insanların eğitim düzeylerinin yükselmesiyle geçmişten getirilen birtakım eylemlerin sorgulanmaya başlandığını görüyoruz. Bunlardan birisi de özellikle büyük şehirlerde kurbanlıkların kesim biçimidir. Küçük yerleşim birimlerinde insanları rahatsız etmeyen bir hareket, büyük şehirlerde rahatsız edici bir boyut kazanabilmektedir. Söz gelimi kurbanlıkların şehir merkezlerinde dolaştırılması yüzünden onların kokuları ve rastgele yerlere pislemeleri insanları rahatsız etmektedir. Hatta hiç de hoş olmayan manzaralarla karşı karşıya kalınmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban ibadeti maddî ve mânevî bütün oluşum ve yönleriyle insanın Allah ile, insanın insanla, insanın kurbanla, insanın kurbanlıkla iletişimini sembolize eden bir ibadettir. Mümin ve Müslümanın yüzünün ak olabilmesi için bu iletişimi akıllı ve şevkli bir hâle dönüştürmesi gerekir.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a class="Link" href="http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/Diyanet-Isleri-Baskanligi-Duyuru-12563.aspx"&gt;&lt;span class="Baslik2" id="ctl00_ContentPlaceHolder1_Secmeler1_DataList1_ctl00_Label1" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="color: #0070c0; font-size: 11px;"&gt;Dr. İsa Kayaalp&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="color: #1f497d; font-size: 11px;"&gt;(Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Ocak 2005 sayısında yayınlanmıştır.)&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-7603735571243112807?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/7603735571243112807/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=7603735571243112807&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/7603735571243112807'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/7603735571243112807'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2011/11/kurban-ibadeti-ve-iletisim-boyutu.html' title='Kurban İbadeti ve İletişim Boyutu'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-9058527918651809552</id><published>2011-10-12T15:22:00.002+03:00</published><updated>2011-10-12T15:22:47.720+03:00</updated><title type='text'>Dünyevileşme Tuzağı</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/images/bannerkuran.png" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/images/bannerkuran.png" width="175" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: #f2f2f2; font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Kur’an, ne insanın manevi olgunlaşma uğruna maddi ihtiyaçlarını göz ardı eder, ne de manevi yönünü ihmal ederek dünyevi zevk ve sefayı esas kabul eder. İnsanın her iki yönünü de dikkate alır ve dengeli bir sistem ortaya koyar. Bu bağlamda mümine, hem dünya hem de ahret iyiliğini Rabbinden istemesi öğütlenir. (Bakara, 201.) Yine Kur’an müminlere, dünya nimetlerinin ihmal edilmemesi gerektiğini hatırlatır. (Kasas, 77.) Bunlar, dünya hayatında hem iman edenler hem de inkâr edenler için vardır. Ahirette ise nimet ve güzellikler sadece müminlere mahsustur. (A’raf, 32.) Bu tespitleri ile Kur’an, bazı dinî hareketlerde olduğu gibi dünya nimetlerini terk edici yaklaşımların yanlışlığını ortaya koyar.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: #f2f2f2;"&gt;&lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_FormView1_HABERLabel"&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Kur’an dünya hayatının, bir başka yönüne dikkat çekmeyi de ihmal etmez. O da, cazip ve aldatıcı oluşudur. (Fâtır, 5.) İnsanın dünya metaına karşı ayrı bir tamahı vardır. Bu manada dünyevi varlıklar insana güzel gösterilir ve çekicidirler. (Kehf, 7.) Öylesine ki, onu Yaratan’a kulluktan (Münafıkûn, 9.) ve neticede ebedî saadetten dahi mahrum edebilirler. Dünya hayatının bu aldatıcılığına karşı insan sık sık uyarılır. Mal-mülk, şan-şöhret şatafatına kapılarak ebedi ahiret yurdunu heder etmemesi daima ona hatırlatılır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Maddi ve biyolojik ihtiyaçlar ağır bastığından, insan çoğunlukla dünya zevklerini ve hazlarını esas alan bir hayat sürmüştür. Ölüm sonrası hayatı ya inkâr etmiş ya da inandığı halde ciddiye almamış ve sanki ona inanmıyormuş gibi yaşamıştır. Böylece hayatın anlamını dünyada ve dünyevi hazlarla tatminde aramıştır. Sosyolojik bir tabirle buna “dünyevileşme” diyoruz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Peygamberlerin yaşadıkları çağlar ve vahyin etkin olduğu dönemler, uhrevi değerlerin insan ilişkilerini belirlediği zamanlardır. Çünkü bu dönemlerde, kıyamet, yeniden diriliş, hesap, cennet, cehennem vb. inançlar, bir üst değerler sistemi olarak kabul edilmiştir. İnsanlar, kendi hayatlarını bunlarla denetleme gereğini duymuşlardır. Onlar, bu dünyayı bir “gaye hayat” değil; ebedi saadete ve cennetlere götüren bir vesile ve vasıta olarak görmüşlerdir. Dünya meşgalelerinin, kendilerini kulluk görevinden alıkoymasına fırsat vermemişlerdir. Dünyadan el etek çekmemişler; onun içinde yaşamışlar, ancak dünya sevgisini içlerinde yaşatmamışlardır.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Dünyevileşmek, ahirete inanmayanların doğal bir özelliğidir. Çünkü onlar için hayatın anlamı ve hazzı, gayesi ve saadeti sadece burası ile sınırlıdır. Ancak bu sapmaya ahirete inananlar da çoğunlukla maruz kalmaktadırlar. Kur’an’ın tespitiyle bunun en tipik örneğini Yahudiler oluşturmaktadır. Çünkü onlar, bir taraftan cennete sadece kendilerini layık görüyorlardı (Bakara, 94, 111.), diğer taraftan da ahirete inanmayan müşriklerden daha fazla dünya hayatını seviyorlardı. (Bakara, 96.)&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Dünyevileşme, günümüzde, ne yazık ki, Müslümanlar arasında da bir salgın hastalık gibi yayılmaktadır. Çünkü ilahî buyrukların hayatlarındaki etki ve yönlendiriciliği gittikçe azalmaktadır. İnsanlar, artık cennete ve uhrevi mükâfata inandıkları halde, sanki inanmıyormuş gibi yaşamaktadırlar. Ölüm sonrası mükâfat veya cezayı göz ardı etmekte, helal haram sınırlarını dikkate almadan yaşayabilmektedirler. Dünyevi meşgaleler, namaz, zekât, cihat gibi en temel ibadetlerden onları alıkoyabilmektedir. Dünyevi haz ve zevkler, yaşamlarının esas gayesi hâline gelmiştir. Çoğunlukla Allah’a kavuşma arzusunu taşımamakta, hayatın maddi haz ve zevkleri ile tatmin olmaktadırlar.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Günümüzde insanlar, Kur’an’ın tespitleri ile servet hırsıyla yanıp tutuşmakta (Adiyât, 8; Fecr, 20.), malın kendilerini adeta ebedileştireceğini zannetmektedirler. (Hümeze, 2-3.) Dünya metaına sahip olmayı, ölçü ve sınır tanımadan neredeyse dinî bir değer gibi kutsamaktadırlar. İsrafın haram olduğunu unutmuş; tüketim modasına kendilerini kaptırmış bulunmaktadırlar. Ticari hayatlarında helal-haram hassasiyeti gittikçe kaybolmakta, ölçü ve tartıda hak, hukuka gerektiği şekilde riayet etmemektedirler. Zekâtın, fakirlerin hakkı olduğunu unutmakta, Allah yolunda infak etmenin bir erdem ve yücelik olduğunun şuuruna varamamaktadırlar. Bütün bunlar, Müslümanların dünya endeksli bir hayat yaşadıklarını ve ahireti göz ardı ettiklerini göstermektedir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Kur’an, dünya hayatının fani ve azıcık bir menfaat, ahiretin ise daha hayırlı ve baki olduğunu belirterek müminleri uyarır. Şu ayet, insanın bu dünyada yaşadığı hayatın, hangi arzulara bağlı olarak devam ettiğini göstermesi bakımından manidardır: “(Ey insanlar,) bilin ki, bu dünya hayatı, sadece bir oyundan, geçici bir eğlence ve güzel bir süsten, birbirinizle büyüklük yarışı(na girmenizden) ve daha çok servet ve çocuk sahibi olma hırsın(ız)dan ibarettir.” (Hadid, 20.)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Ayet, dünya hayatının “bir oyun ve eğlence”den başka bir şey olmadığı uyarısı ile başlar. Bu ifadelerle, dünya hayatı bir oyun ve eğlenceye benzetilmektedir. Nasıl ki çocuk, kendini oyuna iyice kaptırır ve başka şeyleri unutursa, dünya hayatının da böyle bir çekiciliği vardır. Ne yazık ki günümüz Müslümanlarının önemli bir kısmı, bu dünya oyununun büyüsüne kendilerini kaptırmıştır; Kur’an’ın çağrılarına rağmen, yaşantılarına bir çeki düzen verme gereğini duymamaktadırlar.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Ayette dünyanın bu çekiciliği “ziynet” kelimesi ile ifade edilir. Konu bir başka ayette biraz daha açılır; kadın, (kadın için de tabii ki erkek), çocuk, altın ve gümüş cinsinden birikmiş hazineler, soylu atlar, sığır ve arazilere yönelik haz ve arzuların insana süslü ve çekici gösterildiği ifade edilir. (Al-i İmrân, 14.)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;İnsanın dünyaya olan tamahı ve arzusu zamanla şekil değiştirse,&amp;nbsp; peşine düştüğü mal ve üretim vasıtaları farklılaşsa da, özü itibarıyla bu değişmemektedir. Dün, insanlar tarafından ayette geçen nimet ve güzellikler, âdeta hayatın gayesi olarak algılanmış, akla hayale gelmeyen uhrevi mükâfatlar unutulmuştu. Bugün ise bunların yerini son model arabalar, dayalı döşeli lüks daireler, iş yerleri, döviz ve banka hesapları vb. dünyevi materyaller almıştır. İnsan artık geçici bu dünya metalarının büyüsüne kendisini kaptırmış, Yüce Allah’ın söz verdiği ebedi mükâfatı unutur olmuştur.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Ayetin devamında dünya hayatının insanlar arasında bir gururlanma ve büyüklenme vesilesi, mal ve evlat konusunda bir çoğalma yarışı olduğu ifade edilir. İnsanlar, sahip oldukları mal ve mülkle birbirine hava atar, makam ve mansıpları ile tafra satarlar. “Benim var, senin yok, ben büyüğüm, sen küçüksün” gibi daha ziyade çocuklarda görülen bir yarışa girerler. Ancak insan hayatının, geçici ve aldatıcı bir zevkten başka bir şey olmadığı unutulur. Oysa hayat, âdeta yağmurun bitirdiği ve ekenlere sevinç veren bir bitkiye benzer. Ancak bu bitki, bir zaman sonra kurur ve sararmaya başlar; sonunda da çer çöp olur gider. Sahiden biz de tıpkı bir bitki gibi hayatımızın çocukluk ve gençlik çağlarında anne babamızın mutluluk kaynağı olmuyor muyuz? Yaşlandıkça da sararıp solmuyor ve sonunda da toprağa karışmıyor muyuz?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: #f2f2f2; font-family: Tahoma; font-size: 12px;"&gt;&lt;a class="Link" href="http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/Diyanet-Isleri-Baskanligi-Duyuru-13841.aspx" style="color: black; font-family: Tahoma; font-size: 11px !important; text-decoration: none;"&gt;&lt;span class="Baslik2" id="ctl00_ContentPlaceHolder1_Secmeler1_DataList1_ctl03_Label1" style="color: black; font-family: Tahoma; font-size: 11px; text-align: justify; text-decoration: none;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; text-align: justify !important; text-decoration: none;"&gt;&lt;span style="color: #0070c0; font-family: Tahoma; font-size: 11px; text-align: justify !important; text-decoration: none;"&gt;Doç. Dr. İbrahim Hilmi Karslı&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-9058527918651809552?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/9058527918651809552/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=9058527918651809552&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/9058527918651809552'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/9058527918651809552'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2011/10/dunyevilesme-tuzag.html' title='Dünyevileşme Tuzağı'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-7543119943928868128</id><published>2011-10-12T15:16:00.001+03:00</published><updated>2011-10-12T15:17:01.131+03:00</updated><title type='text'>Çocuk-Dini Mekan Buluşması: Çocuk Vaazları</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: #f2f2f2; font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Neredeyim ben, ne oluyor?&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: #f2f2f2;"&gt;&lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_FormView1_HABERLabel" style="font-size: 12px;"&gt;&lt;span style="font-size: 11px;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Dünyaya geleceğimiz zamanı biz seçmiyoruz. Tıpkı anne-babamızı ve içinde yaşayacağımız toplumu da seçmediğimiz gibi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bize verilen isimden başlayarak içinde bulunduğumuz toplumun değerler sistemi ve bu değerlerin kodları ile daha bebeklikten itibaren tanışırız.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bebekliğimizin ilerleyen dönemlerinde, içinde yaşadığımız dil evrenini de tanımaya başlarız. Etrafımızda konuşulan dil ve bu dilin işaret ettiği, tanımladığı her şey bizim algı evrenimizi oluşturmaya başlar.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bir şeyin iyi veya kötü, doğru veya yanlış, çirkin veya güzel, normal veya anormal olduğunu, yalnızca kişisel tanım ve yorumlamalarımızla belirleyemeyeceğimizi çabuk anlarız. Toplum, hukuk, ahlak gibi gerçekliklerin de olduğunu ve bu yapıların hayatımızın tümü üzerinde bir etkisi olduğunu başkalarından öğrenir ve büyüdükçe bunları sorgular reddeder veya sorgular kabulleniriz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Ret veya kabul ettiğimiz ortak değerler, bir tek insanın şahsi fikirleri değildir. Bir cemaatte, bir toplumda, bir millette kabul gören her düşüncenin arkasında bir yapı, bir sistem vardır. Tarihin her döneminde, bu sistemlerin ana unsurlarından birisi din ve inançlar olagelmiştir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Din gerçeği, her dönemde insanın ve toplumların ana gerçeklerinden birisidir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Dolayısıyla toplumda şu veya bu şekilde etkili olan, dahası o toplumun şekillenmesindeki rolü tartışılamaz olan din ve inanç olgusunu görmezden gelmek, inkâra kalkışmak, değerini küçümsemek, yok saymak gibi tutumlar, yalnızca bu tutumların sahibini bağlar ve sosyal gerçeklik planında arızi bir durum olmaktan öteye gitmez.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bir din, yaşayanı olduğu ölçüde görünürlük ve etki kazanır. Dinler insan içindir ama bir dinin yaydığı görüşler bazen bütün dünyayı iyi ya da kötü etkileyebilir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bu ülkede yaşayan ve kendisini Müslüman olarak tanımlayan bizler için din, son ve hak din olan İslam’dır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Allah’a inanıyor, Peygamber Efendimiz’i seviyor ve dinimizi önemsiyoruz. Bu dinin bize va’z&amp;nbsp; ettiği nassları okuyor, öğreniyor, yapmamız gerekenleri yapmaya, yapmamamız gerekenleri yapmamaya çalışıyoruz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Dinimizin en güzel uygulayıcısı olan Efendimiz’in sözlerine ve hayatına bakarak kişisel yaşantımızın bu hayatla uyumlu olup-olmadığını anlamak istiyor ve irademize sahipsek, inancımızda samimiysek onun gibi davranmaya, dünya karşısında onun gibi durmaya çalışıyoruz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bütün bunlara rağmen ayaklarımızın kaydığı, nefs ve hevamıza uyup yanlış şeylere gömüldüğümüz anlar oluyor. Bunlar için de af diliyoruz, tövbe ediyoruz. Ve nihayet vakti geldiğinde bu dünyadan ayrılıp gerçek yurdumuza gidiyor, bizi bekleyen o kaçınılmaz son, başka bir ifadeyle kaçınılmaz başlangıç neyse, onu yaşamaya, o olmaya yatıyoruz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Çocuklukta başlayan her şey insan teki için binlerce ayrım ve tanım yapılabilirse de temel ve her dönemde geçerliliğini koruyan ayırımlardan birisi de, çocukluk, gençlik ve yaşlılık diye üç ana kategoriye ayırabileceğimiz biyolojik ve zamansal ayırımdır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Zihinsel anlamda, büyük kırılmalar ve alt-üst oluşlar yaşanmadığı sürece genel olarak yaşlılığı gençlik, gençliği de çocukluk hazırlar, yönlendirir. Yani yaşanılan çocukluk ve “çocuk olma” halinin içini dolduran her şey, bir anlamda insanın bütün hayatını etkiler. Çocukluğun o saf ve bitimsiz duruluktaki suyuna atılan taş, hayat boyu insanın içinde daireler çizmeye devam eder. Taşın oluşturduğu ilk daire sürekli büyür ve insanın ölümüyle birlikte sahile vurur, insan ölmüş, su bitmiştir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Çok boyutlu bir varlık olan insanın, yaşarken derin felsefi veya teolojik dünyaya ait tasavvurlarını bir yana bırakalım; gündelik hayatla en basit ilişkilerinin sonrasında bile bir değerler sisteminin zihinsel olarak harekete geçtiğini, insanın kendi içinde bir açığa çıkarma veya filtreleme duygusunun, bir ret veya kabul dizgesinin, bir pişmanlık veya ferahlama hissinin oluştuğunu görmemek mümkün değil.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Günlük hayatımızda sürekli olarak soyut ve somut kalıplar, mekânlar, tutumlar, inançlar içindeyiz. Ekmek almak için fırına veya markete gittiğimizde bile, ekmeği alınca parasını vermeden oradan ayrılamayız. Bu, içimizde ahlak, dışımızda ise hukuk tarafından engellenir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bizim bir fizik bir de metafizik boyutumuz var. Bu boyut şu veya bu ölçüde elbette çocukta da var. Ayrıca bizim dışımızda iklimin, coğrafyanın, mimarinin şekillendirdiği bir dünya var. İçinde yaşadığımız bir şehir ve bu şehirde muhtelif binalar, mekânlar var.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bu mekânların bir kısmı barınmamız için inşa edilen evler, bir kısmı alıveriş mekânları, bir kısmı eğitim, sağlık, idare binaları... Hepsinin bir işlevi var. Bu binaların hepsiyle bir biçimde zaman zaman temas halinde oluyoruz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bir de mabetler, dinî yapılar var. Biz Müslümanların cami diye adlandırdığımız bu yapılar bütün dinî mekânlar gibi hem fizik hem metafizik çağrışımları itibarıyla farklı özellikler taşıyor. Kubbesi, minaresi, ezanı, salası, minberi, mihrabı, sütunları, imamı, müezzini, cemaati, halısı, kilimi, tespihi, avizesi, penceresi, hat levhası, oyması, süslemesi, şadırvanı, takunyası... Velhasıl camiden başka hiçbir yerde hepsini bir arada bulamayacağımız özel bir mekân, özel bir atmosfer...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Her şehrimizde, neredeyse her mahallede bulunan camilerimizle ister istemez temas halindeyiz. Minaresini her yerden görebiliriz. Ezanın sesini her gün beş defa duyarız. Kandil ve ramazan gecelerinde ışık ve mahyalarına bakarız. Cenazelerimiz orada kılınan namazdan sonra defnedilir. Yani şu ya da bu biçimde cami ile günün birinde mutlaka iletişim içine gireriz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Ve çocuklar!&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Onlar her şey gibi camiyi de merak ederler. Konuşmaya başladıkları günden itibaren soruları da başlar. Minare hakkında, ezan hakkında, hatta Allah hakkındaki sorular da bu sorular arasındadır. Bunlar caminin dışındayken sordukları sorulardır. Çocuğu olan kimseler bu soruyu çocuklarından duymamışlarsa bile en azından kendi çocukluklarında bu soruları kendilerine herhalde sormuşlardır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Camideki çocuk-çocuktaki cami&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bir de caminin içine şu veya bu biçimde giren ve “cami” ile tanışan çocuklar vardır. Caminin ferahlığı, eşyasızlığı, oradaki o kendine özgü atmosfer, duyduğu sesler, namaz kılanların hareketleri, dua edenler... Bütün bunlar çocuk-cami iletişiminde bir tür tek taraflı gözlemlerdir. Çocuk, her şeye ama her şeye o büyük saflığı ile bakar.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Sonra cemaatten biri veya birileri çocuğa bakıp onunla konuşabilir. Kimisi onun başını okşayıp gözlerinin içine bakarak tebrik eder, sorusu varsa cevaplamaya çalışır. Kimisi ise maalesef- çocuğun yaptığı minicik hareketlere bile tahammül edemez ve çocuğu azarlar vs...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Oysa her şeyden önce orası, cami, Allah’ın evidir. Şu veya bu şahsın değil. Dolayısıyla Allah’ın aramıza, bu dünyaya gönderdiği en harika varlık olan “çocuk” orada koşmayıp orada duyduğu sevinçten takla atmayıp, orada coşkuyla içinin metafizik boyutunu keşfetmeyecek de bunu nerede yapacak? Betonlaşan ve arabalardan başkasına hayat hakkı tanımakta cimrilik gösteren sokaklarda, caddelerde mi? Jetonsuz, yani parasız ulaşılamayan lunaparklarda mı? Gözlerini kırpmadan saatlerce baktığı televizyon ekranlarında mı? Sanal âlemin asosyalleşmeye hızla pencere açan bitmez labirentlerinde mi? Yoksa uyuşturucu kullanma yaşının 11’e kadar indiği seküler hayatın cıngılları arasında mı?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Elbette biliyorum camiler ibadet içindir, oyun bahçesi değildir ama çocuktan bile kopmayı başarabilen bir caminin de “cami” vasfına yeniden bir bakmak gerekir. Caminin tek fonksiyonunu ibadet olarak görmek, sosyal fonksiyonlarını hiçe indirgemek, onun kucaklayıcı, cemaatini birbirinden haberdar edici, birbiriyle ilgisini derinleştirici fonksiyonlarından bihaber olmak değilse nedir?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Camilerin en güzel süsü cemaat olduğuna göre ve camideki mevcut cemaat ilaahir yaşamayıp bir gün darü’l-bekaya irtihal edeceğine göre, gelecekte o caminin cemaati olmakla şereflenecek ve cemaati olması sebebiyle camiyi de şereflendirecek olan çocuk, camide niçin lüzumsuz ses çıkaran bir aksesuar olarak görülür, anlamak zor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Hiç kimse bize Efendimiz’den daha iyi örnek olamaz. Namaz kılarken, yani Allah’ın huzurundayken Hz. Hasan ile Hüseyin’in onun omuzlarına çıktığını, Efendimiz’in de buna olumsuz hiçbir müdahale ve imada bulunmadığını biliyoruz. Peki, durum böyleyken, nasıl oluyor da bizler camiyi çocuklarımız için birer yasaklı bölge gibi algılatacak davranışlar sergileyebiliyoruz?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Yaşadığımız, yaşamaya çalıştığımız İslam dinini gerçekten seviyorsak, tam tersi bir tutum içine girmemiz gerekmez mi? Çocuklarımıza camiyi daha da sevdirecek yaklaşımların önünü açmak, dinimiz için, kendimiz için ve camilerimiz için daha anlamlı bir yol olmaz mı?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Din bizim hayatımızdır. Hayatımızın çok anlamlı bir evresi, değeri ve varlığı olan çocuklarımızın, dinden soyutlanmasını anlayamadığım gibi, İslam’ın yalnızca yetişkinlere özgü bir kurallar ve değerler bütünü olarak algılanmasını da anlayamam. Çocuklar elbette dinî hükümlerden, yükümlülüklerden muaftır ama bu hükmün kaynağı da bizzat dinin kendisidir. Çocuklar, evet mükellefiyetlerden muaftır fakat büyümekten ve sorumlu olacak yaşa gelmekten muaf değildirler. Ebeveynin çocuklarla ilgili temel yükümlülükleri, çok genel ifade ile onların salih birer mümin, “kimsenin elinden ve dilinden rahatsız olmayacağı bir Müslüman” olarak yetişmelerine yardımcı olmaktır. Peki, çocuğu, uygun yaşta ve uygun şekilde din ile onun öğretileri ile cami ile cemaat ile tanıştırmazsak, onların ileride acaba nasıl birer salih mümin olmalarını umuyoruz?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Burada bizzat caminin devreye girerek, ebeveynin yapamadığını çocuk için yapmaya çalışması gerekmez mi? Cami görevlilerimiz, cami-çocuk ilişkisinin biraz daha sevimli, biraz daha tolere edilebilir, biraz daha çekici hale gelmesi yolunda adımlar atamazlar mı? En azından başlangıçta buna gönüllü olan görevlilerle bu yolun kapısı açılamaz mı?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Camiye mevlitlerde şeker ve lokumun girdiğini görüyoruz. Cami yıkılmıyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bu uygulamayı biraz daha çocuğa özel hale getirerek özel zamanlarda -mesela kandiller gibi- dondurma, çikolata, patlamış mısır, iyi hazırlanmış bir kitap gibi örneklerle zenginleştirmekte bir mahzur var mıdır?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Çocuklarımızdan birisi mesela artık çok yaygınlaşan doğum günü kutlamasını, sünnet merasimini caminin içinde olmasa bile uygun bir bölümünde yapsa kıyamet mi kopar?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Çocuk vaazı&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Camilerde hep büyüklere ilişkin vaaz var. “Çocuk vaazı” adıyla bir vaaz türü uygulamaya koyulsa ve bu vaaz esnasında çocuklara bir ikramda bulunulsa, cami ile çocuk arasındaki buluşma daha yumuşak başlayıp çocuğa daha uygun bir iletişimin kapıları açılmaz mı?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Çocuk vaazı, İslam’ı çocuklarımıza doğru, anlaşılır ve cazip bir halde anlatmanın yeni bir yolu olabilir. Buradaki “çocuk cemaati”nin, birbiriyle, caminin beklediği bir kaynaşmayı göstereceğine de inanıyorum.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Çocuk vaazı, elbette büyüklerin vaazından daha farklı temellere oturacak. Elbette içinde daha çok mağfiret, rahmet ve şeker barındıracak. Elbette daha çok çocuk, daha çok cennet olacak. Ve çocuklar elbette istedikleri soruyu sorabilecek ve cevabını alabilecekler. Ve elbette o sırada camiye gelen çocuklardan kimileri ceplerinde misket getirmişlerse vaazdan sonra halıların üzerinde oynayabilecekler. Bunda ne var? Genişliği müsait camilerde çocukların koşmasından, sütunların arkasına saklanıp birbirlerine seslenmelerinden daha doğal, daha iç açıcı ne olabilir?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Camiyi hayattan, hayatı çocuktan koparmanın bir anlamı yok.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Cemaat, kimi camilerin otoparkı, alış-veriş merkezi gibi unsurlarından rahatsız olmayıp da yalnızca çocuklardan rahatsız oluyorsa ortada zaten sağlıksız bir durum var demektir. Camilerimizde başlayacak bir çocuk vaazı uygulaması öncelikle büyüklerin “camideki çocuk” algısını olumlu yönde değiştirecek, bir zihniyet değişikliği oluşturacaktır ki, bu bile başlı başına bir kazanımdır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Vaazların içeriği, üslubu, yaş grubu gibi konular tabii ki işin uzmanlarınca planlanacaktır. Ancak bunlar netice itibarıyla genel prensipler olabilir. Her camideki çocuğun sosyal ve zihinsel yapısı aynı olmayacağı için iş, biraz da vaizin çocuklarla gireceği iletişimin sonuçlarından yola çıkarak belirginleşecektir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Ben bir büyüğün, camide bir çocuğa söylediği bir söz, yaptığı bir hareket sebebiyle çocuğu kırıp camiden -ve belki bu sebeple İslam’dan- soğutması sebebiyle kazandığı vebalin ağırlığını -eğer bilse- taşıyabileceğini sanmıyorum.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Tersi de böyle... Bir çocuğa camiyi sevdiren, bunu gerçekleştiren birisi için manevî âlemde hayal bile etmediği kapıları açabilir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Onların kolaylaştırıcı, teşvik edici tutumları olmasaydı, ben de bunları temel ilgililere söyleyemez, ulaştıramaz, bu düşüncelerimi herhalde içimde tutmaya devam ederdim.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Sonuç itibarıyla,&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Ey cemaat... Safları sonra sıklaştırırsınız. Şimdi çocuklar için lütfen biraz gevşer ve açılır mısınız? Umulur ki böylece Allah’ın rahmeti üzerinize olur.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: #f2f2f2; font-family: Tahoma; font-size: 12px;"&gt;&lt;a class="Link" href="http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/Diyanet-Isleri-Baskanligi-Duyuru-12565.aspx" style="color: black; font-family: Tahoma; font-size: 11px !important; text-decoration: none;"&gt;&lt;span class="Baslik2" id="ctl00_ContentPlaceHolder1_Secmeler1_DataList1_ctl02_Label1" style="color: black; font-family: Tahoma; font-size: 11px; text-align: justify; text-decoration: none;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; text-align: justify !important; text-decoration: none;"&gt;&lt;span style="color: #0070c0; font-family: Tahoma; font-size: 11px; text-align: justify !important; text-decoration: none;"&gt;Mevlana İdris Zengin&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-7543119943928868128?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/7543119943928868128/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=7543119943928868128&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/7543119943928868128'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/7543119943928868128'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2011/10/cocuk-dini-mekan-bulusmas-cocuk-vaazlar.html' title='Çocuk-Dini Mekan Buluşması: Çocuk Vaazları'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-7563365037941792018</id><published>2011-10-12T15:13:00.001+03:00</published><updated>2011-10-12T15:13:32.797+03:00</updated><title type='text'>İçinden Hayatın ve Çocukların Akıp Geçtiği Bir Akarsu Yatağı Olsun Camilerimiz</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: #f2f2f2; font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bu sene okullar tatile girince cuma hutbesinde mahallemizin imamı mutat üzere cemaati, çocukları camilerde açılan Kur’an kurslarına davet ettikten sonra, sözü, çoğumuzu gizli tebessümlere gark eden kapanışla tamamladı:&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: #f2f2f2;"&gt;&lt;span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_FormView1_HABERLabel"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;- Aziz cemaat! Tamam davet ediyoruz, istiyoruz ama, anne-babalara rica ediyorum; çocuğunuzu sırf başınızdan savmak için de göndermeyiniz lütfen. Burada eğitim düzeni bozuluyor, çocuk cami disiplinini bilmiyor, oyun yeri zannediyor, harala gürele bir havadır gidiyor. Olmuyor ama!...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Mesele nazik. Anne-babalar, hele de anneler, aslında okul günlerindeki ev düzenini biraz özlüyorlar. Apartman çocuğu formatında yetişmiş çocuklar, aniden gün boyunca evde kalmaya mecbur olunca düzen bozuluyor bir miktar. Cami kursları da eski tertip okul düzeninin birkaç saatliğine olsun devamı değil midir? Hem evden uzaklaşacak, hem dinini-imanını öğrenecek! Bir taşla iki kuş...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Ben cami kurslarına hiç gitmedim çocukken, günü gelince bizim çocukları da göndermek lüzumu hâsıl olmadı. Evde büyüklerim vardı; halam, annem, hiç okul ve eğitim havası hissettirmeden en başta en samimi ve basit seviyede İslam kültürünü ve farizalarını hayatın içinde öğretivermişler de farkında bile olmamışım. Hele rahmetli halam, bütün mahallenin aynı zamanda Kur’an-ı Kerim hocası olduğu için evde her kuşluk zamanı bir Kur’an kursu atmosferi yaşanıyordu. Başlarını üstünkörü beyaz tülbentle örterek elinde Elifba cüzü ile kapıya gelen yaşıtım kızların kapıyı&amp;nbsp; çalmalarını ve kapı açıldıktan sonra, “buyur” beklemeden sanki kendi evleriymiş gibi evin yegâne oturma odasına teklifsizce yürümelerini hiç unutmuyorum.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Adı üstünde çocuk; elbette başlarda biraz kikirdeyecek…&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Çoğumuzun şu minvalde birtakım kötü hatıraları vardır: Namaz esnasında yaramazlık eden çocuklar, cemaatten kendini “inzibat”lıkla görevlendirmiş birileri tarafından ilk selamda haşin bir şekilde hırpalanır, bazen tartaklanıp dışarı atılır ve arkalarından “Bunların anası-babası düzgün terbiye vermiyor mu yahu!” diye homurdanılır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bu gibi hadiseler, teravihlerde ayyuka çıkar. Benim böyle hatıralarım var, sizin de olmalı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bu homurdanıcı ve tokatlayıcı takımından çoğunun, cami yolunu ancak emeklilikten sonra öğrenebilmiş, gençliğini birtakım menhus men’iyyat ile geçirmiş olduğunu tahmin ederim. Vaktiyle boşa harcadıkları uzun yılların acısıyla, kendi dindaşlarına, hatta çocuklara bile hoşgörünün zerresini göstermeyen bu amcalar, kendi zuumlarınca mabedin ruhunu koruyor, sadece çocuklarına da başkalarının evladına da huşunetle bakıyor, dayağı ve azarı en etkili terbiye vasıtası sayıyorlardı. Bilseler ki, o çocukların camideki varlığı, kendinin varlığından biraz daha anlamlı ve güzeldir, böyle yaparlar mıydı?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Böylelerine, benim gibi hariçten gazel atanların değil, ancak cami hocalarının sözü geçer; aklınızda bulunsun sevgili din görevlisi kardeşlerim; vaazlarınızın bir kısmını da merhamet ve tesamuh bahrine ayırsanız ne güzel olur; dinî hayatımız ve kültürümüzün en vahim fasıllarından biridir bu.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Biraz hayal kuralım: Mahallenin camisi nasıl olmalı?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Dün “mahalle” diye bir şey vardı, bugün yerinde yoktur; dünün ailesinde “büyükler” vardı, bugün yoktur. Bugünün mahalle camisi, mahalleyi, mahallenin ruhunu, “ev büyüğü” kavramını tek başına üstlenmek zorunda. Cami dernekleri artık mescidin zaruri ihtiyaçlarını karşılamak, tamir ve bakım işlerini gözetmenin dışında bir mahalle okulu mütevellisi rolünü taşımaya hazırlanmalı, buna uygun altyapı ve icabında yardımcı eleman tedarikine gitmeli.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;İşin aslını konuşacaksak; yaz aylarında camilerde düzenlenen Kur’an kursları, bana göre Diyanet’in en fazla ağırlık vermesi gereken faaliyetlerinden biri olmalıdır. Yapılanları ne küçümsüyor, ne de yetersiz buluyorum ama gönül daha çoğunu umuyor. Ne bileyim akıllı tahtalar, film gösterileri, arada ufak tertip eğlenceler, yarışmalar...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Söz açılmışken yüksek sesle düşünelim; yeni cami inşaatlarında nasıl olsa cemaat hiçbir fedakârlıktan kaçınmayarak arsayı, inşaatı geniş tutuyor, projeyi biraz da zamana yayarak, “Elimiz değmişken iyisini yapalım” diye düşünüyorlar.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Peki, cami bahçesine tam müştemilatlı bir çocuk bahçesi yapmak fikrine ne buyrulur? (Benzerini Ayvalık’ta Yunus Emre Camii’nde gördüm, bayıldım) Peki, Kur’an kursları için ayrılan dershanelerin genişletilip güzelleştirilmesi? Pekâla mümkün! Peki, mahalle halkı için güzel bir toplantı yeri.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Hâsılı camiyi, mahallenin ibadet yeri olmak görevinin yanında mahallenin kalbi, cazibe merkezi, en sevimli yeri hâline getirecek şeyler... Sadece cami müdavimlerini değil, müdavim olmayanları bile camiye doğru çekecek hayırlı, faydalı faaliyetler, satranç, masa tenisi turnuvaları...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Sonra mis gibi fevkalade güzel, insana cenneti hatırlatan bir bahçe; icabında bir sera (yani limonluk)...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Bir küçük halı saha; çocuklar bedava top oynasınlar diye...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Muhtarın yazıhanesi de cami müştemilatına, vatandaşın ayağı alışsın; görsün, tanısın.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Cuma günleri namazdan sonra hayırseverlerin sıra ile düzenlediği meşrubat, şeker, lokum, kurabiye ikramları..&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;-Nerde bizde o para, mümkün değil yapamayız denilebilir mi? Eğri oturup doğru konuşacağız; bu işler için gerekli olan paranın daha çoğunu biz camilerimize zaten harcıyoruz fakat bir şeye benzetemediğimiz, yerinde kullanamadığımız görgüsüz aksesuarlara, haddinden fazla yüksek ve geniş kubbelere, âleme şan hatta inat olsun diye çifter çifter dikip kerrat ile şerefelendirdiğimiz minarelere sarf ederek israfa giriyoruz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;Camilerimiz, gamlı bir eda ile vakit ibadetlerinin icra edildiği bir yer olmanın dışında, içinden bütün canlı renkleriyle gündelik hayatın akıp geçtiği bir kavşakta yer almalı değil midir?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Tahoma; font-size: 12px; margin-bottom: 6pt; margin-left: 0cm; margin-right: 0cm; margin-top: 6pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 11px;"&gt;“Efendimiz”in zamanında böyleydi de...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: #f2f2f2; font-family: Tahoma; font-size: 12px;"&gt;&lt;a class="Link" href="http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/Diyanet-Isleri-Baskanligi-Duyuru-12564.aspx" style="color: black; font-family: Tahoma; font-size: 11px !important; text-decoration: none;"&gt;&lt;span class="Baslik2" id="ctl00_ContentPlaceHolder1_Secmeler1_DataList1_ctl01_Label1" style="color: black; font-family: Tahoma; font-size: 11px; text-align: justify; text-decoration: none;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; text-align: justify !important; text-decoration: none;"&gt;&lt;span style="color: #0070c0; font-family: Tahoma; font-size: 11px; text-align: justify !important; text-decoration: none;"&gt;Ahmet Turan Alkan&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-7563365037941792018?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/7563365037941792018/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=7563365037941792018&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/7563365037941792018'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/7563365037941792018'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2011/10/icinden-hayatn-ve-cocuklarn-akp-gectigi.html' title='İçinden Hayatın ve Çocukların Akıp Geçtiği Bir Akarsu Yatağı Olsun Camilerimiz'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-2928881550022057240</id><published>2011-10-12T14:46:00.002+03:00</published><updated>2011-10-12T14:46:45.721+03:00</updated><title type='text'>Cami Çocuk Buluşması</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/images/cami2011.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/images/cami2011.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;“Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi takva sahiplerine önder eyle...” (Furkan, 74.)&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Camilerimiz, asrısaadetten bugüne hem yapı, hem işlev olarak İslam’ın bütün esaslarını ve mesajlarını temsil eden kurum olma niteliğine sahiptir. Mescid-i Nebevi başta olmak üzere camilerimiz, medeniyete merkez, ilme ve irfana beşik, fakire ve kimsesize mesken, müminlere uhuvvet membaı olmuştur. Bünyesinde gönülleri cem eyleyen camiler, şehrin ruhu, mahallenin ve sokağın kalbidir. Cami bünyesinde yer alan mihrap, sadece imamın namaz kıldırdığı yer olmayıp, aynı zamanda her türlü kötülükle, günah ve isyanla mücadele edilen yerdir. İrat edilen hutbelerle anlam kazanan minber, bilginin ışığa dönüştüğü, zihinleri ve gönülleri aydınlattığı mekândır. Kürsüler, ilmin yüceliğini beyan eden köşelerdir. Kıble, tevhidin sembolü, minareler, İslam’ın şiarı olmuştur. Camiler, aynı zamanda estetik ve sanat unsurlarıyla, kültürümüze ve tarihimize sürekli can veren mekânlardır.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Camiler, tarih boyunca sadece ibadet değil aynı zamanda birlik, bilgi ve sevgi mekânımız olmuştur. Camide hem bedenlerimizi, hem ruhlarımızı bir araya getirerek birleştirir, aynı zamanda tevhitle vahdet arasında bir ilişki kurarız. Bizler birbirimizi ve kâinatı sevmeyi orada öğreniriz. Camiler, bağımsızlık simgesi ve vatanın tapusudur. Biz mabedi ve ezanı istiklal marşına yerleştirmiş bir milletiz.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;“Ruhumun senden ilahi şudur ancak emeli,&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli,&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli” dizeleriyle, mabedin ve ezanın nasıl kimliğe dönüştüğünü müşahede etmekteyiz.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şu bir gerçek ki, camiler en büyük değeri cemaatle kazanmaktadır. Her yaş ve seviyeden insanı bir araya getiren bu mekânların en güzel süsü hiç şüphesiz çocuklardır. &amp;nbsp;Çocuğun birer yaygın eğitim kurumu olan camiye getirilmesiyle, belki pek çok kitaptan okuyarak öğrenemeyeceği bilgi ve hikmetle kuşanmasına imkân verilmiş olur. Zira ezanın birliğe çağrısını, tekbirin ve kıraatin coşkusunu, secdenin ve duanın huzurunu yaşayan bir çocuk için mescit, bir başka yerde edinemeyeceği engin bir maneviyat tecrübesinin tek adresidir.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Her konuda olduğu gibi çocukların camiyle buluşturulup ibadetle tanıştırılmasında da en güzel örnekleri Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.)’in hayatında görmekteyiz. Hz. Peygamber (s.a.s.) bizzat çocukların ellerinden tutarak onları mescide getirmiş, çocukça davranışlarını hoş görmüş, hataları sebebiyle onları mescitten dışarıya çıkarmayı asla düşünmemiştir. Böylece kendisini dinleyip örnek alma fırsatını onlara da sunmuştur. Namazda çocukların sırtına çıkmasına müsamaha göstermiş, hutbe irat ederken mescide giren torunlarını görünce minberden inerek onları kucağına almış ve hutbeye onlarla devam etmiştir. Ağlayan bir çocuk sesi duyduğunda namazı hızlıca kıldırmış, çocukların da annelerin de sıkıntıya düşmesine gönlü razı olmamıştır. Onun bu hoşgörüsü sebebiyledir ki vakit namazlarında bile neredeyse bir safı dolduracak kadar çocuk Mescid-i Nebevi’ye toplanmıştır. İslam tarihinin ilk büyük muhaddis, müfessir ve fakihleri bu çocuklar arasından yetişmiştir.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bugün de çocuklarımızın camiyle buluşması, ilhamını nebevi öğretiden alan eğitim, kültür ve medeniyet tasavvurunun yaygınlaştırılmasıyla mümkün olabilir. Rasul-i Ekrem’in cami ve çocuk ilişkisine dair yüksek öğretilerinin yeniden camiye sokulması elzemdir. Kutlu Nebi kalbi mescitlere bağlı olan yani mabede muhabbet besleyenleri kıyamet gününde Allah’ın arşının gölgesine girmekle müjdelemektedir. (Buhari, Ezan 36, Zekat 16, Rikak 24.) Küçük yaştan itibaren camiye alıştırılmayan, ya da severek geldiği bu mekânda azar, kınama gibi menfi tavırlarla karşılaşan çocuklarımızın kalbinin camilere bağlanması nasıl mümkün olabilir? Bu vebalin altından hangi din görevlimiz ve cemaat kalkabilir?&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Çocuklarımızın Allah’a kulluk bilinci ve ibadet aşkıyla büyümesini istiyorsak, camilerimizi çocuklarımız için bir buluşma ve sevgi mekânına dönüştürebilmemiz gerekir. İşte bu maksatla Diyanet İşleri Başkanlığı olarak bu yılki Camiler ve Din Görevlileri Haftası'nın temasını, “Din Gönüllülüğü”nün yanı sıra “Cami ve Çocuk” olarak belirledik. Geleceğin büyüklerinin Yüce Yaratıcı ile sağlıklı bir bağ kurmalarına yardımcı olmak, onlara milli birlik ve beraberlik şuuru aşılamak, ibadetin huzurunu keşfetmelerini ve değerlerimizi öğrenmelerini sağlamak düşüncesiyle başlattığımız bu kampanya, her yaştan çocuğu cami ile dostluk kurmaya teşvik edecek ve büyüklere bu konudaki sorumluluklarını bir kez daha hatırlatacaktır.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Amacımız, camilerin Hz. Peygamber dönemindeki doğallığına, kadın erkek, çocuk, genç, yaşlı hemen herkesin kendini bulacağı ve maneviyat ikliminden herkesin teneffüs edeceği bir mekân olmasına katkı sağlamaktır. Bu çerçevede din görevlilerimiz, camiye gelen büyüklere hitap etmenin yanında çocukları da sevgi ve merhametle kucaklayıp “sevgili çocuklar camiye hoş geldiniz” diyebilmeli, İslam’ın sıcaklığını ve rahmet yüklü mesajını onların küçücük yüreklerine yansıtmalı, cami-çocuk buluşmasının anlamlı bir zemine oturtulmasına katkı sağlamalıdır.&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: #f2f2f2; font-family: Tahoma; font-size: 12px;"&gt;&lt;span class="Baslik2" style="color: black; font-family: Tahoma; font-size: 11px !important; text-align: justify; text-decoration: none;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; text-align: justify !important; text-decoration: none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: #f2f2f2; font-family: Tahoma; font-size: 12px;"&gt;&lt;span class="Baslik2" id="ctl00_ContentPlaceHolder1_Secmeler1_DataList1_ctl00_Label1" style="color: black; font-family: Tahoma; font-size: 11px !important; text-align: justify; text-decoration: none;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: verdana; font-size: 11px; text-align: justify !important; text-decoration: none;"&gt;&lt;span style="color: #0070c0; font-family: Tahoma; font-size: 11px; text-align: justify !important; text-decoration: none;"&gt;&lt;a class="Link" href="http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/Diyanet-Isleri-Baskanligi-Duyuru-12563.aspx" style="color: black; font-family: Tahoma; font-size: 11px !important; text-decoration: none;"&gt;Prof.Dr.Mehmet Görmez&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-2928881550022057240?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/2928881550022057240/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=2928881550022057240&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/2928881550022057240'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/2928881550022057240'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2011/10/cami-cocuk-bulusmas.html' title='Cami Çocuk Buluşması'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-5097879592441652165</id><published>2011-08-26T18:47:00.000+03:00</published><updated>2011-08-26T18:48:26.500+03:00</updated><title type='text'>Acı çeken n’eylesin?</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Diyanet İşleri Başkanlığı, başlattığı yeni bir uygulamayla şimdiye kadar rutin bir ilgiyle takip edilen mübarek gün ve gecelerde kimi duyarlılıkların hatırlanması ve ihya edilmesi amacıyla öncü birtakım adımların atılması yönünde fark edilebilir bir çaba içine girmiştir. Bu amaçla başta kandil geceleri olmak üzere birer temsil, şiar ve manevi coşku atmosferi olarak bilinen gün ve gecelerde, toplumsal etki ve ağırlığını giderek kaybeden değerlerin canlandırılmasına yönelik olarak yeni bir bakış açısını hayata geçirdi. Esasen bu uygulamalar sayesinde, birer tezkiye ve vuslat vesilesi olarak bu gün ve gecelerde dinî duygu ve coşkularda tam bir patlama yaşanmakta, Müslümanlar kendi varlık ve imkânlarını yeni bir öz bilinçle gözden geçirme fırsatı yakalamaktadırlar. Bu çerçevede 2011 ramazan ayında da komşuluk kavramı etrafında bir özen, dikkat ve duyarlılık harekete geçirildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki komşuluk kavramı etrafında oluşan dikkatin sınırları öngörülmemiş bir coğrafi zeminde kendine karşılık bulmakta gecikmedi. Uzaktaki komşularımız arasında kıta Afrikası, özellikle açlık ve sefaletin kol gezdiği Somali’de komşuluk kavramının belli başlı tüm bileşenlerini harekete geçirmeyi zorunlu kılan bir duyarlılık oluştu.  Somali, içinde kültür, kimlik, sömürgecilik mirası ve dünya sisteminin tersine işleyen çelişkilerinden kaynaklanan pek çok nedenleriyle bugün insanlığın yegâne imtihan alanı olarak kendini teşhir diyor. Bu bağlamda Diyanet İşleri Başkanlığı, Somali’deki belki de tarihte yüzyılın insanlık ayıbı olarak yerini alabilecek emsalsiz açlık ve kitlesel ölümler karşısında, insani ve İslami bilincin bir gereği olarak küresel ölçekte yeni bir misyon üstlenmek durumundadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyanet İşleri Başkanlığı ilgili kanunda kendisine yüklenen görev ve sorumluluklarının bir parçası olarak Müslüman toplumun vicdanını yaralayan konularda temsil rolü üstlenerek kalıcı ve etkin girişimlerde bulunmaktadır. Esasen öteden beri sınırlarını sadece yurttaşlık temelinde yurt ve dünya sathındaki vatandaşlarımızın dinî taleplerini yerine getirmekle kayıtlı tutan Diyanet, artık dünya ölçeğinde insanlık için gerektiği her seferinde adım atmaya kendini mecbur hissetmektedir. Dünyanın hemen her tarafında şu ya da bu nedenle yaşanan ciddi sayılabilecek düzeyde yakıcı sorunlar ve sonuçları kendi sınırlarını aşan hayati problemler karşısında yapılması gereken, duyulduğu, görüldüğü, fark edildiği ve kavranıldığı andan itibaren gereken adımları atmak ve bu konuda hiçbir sınır tanımamaktır. Nitekim gerek kurumsal düzeyde Diyanet gerekse dış dünyadaki hareketliliklere karşı her zaman kendine özgü ilgi ve şefkatiyle göz dolduran vatandaşlarımızın ortak vizyonu bugün Somali’de yaşananlar karşısında kalıcı bir inisiyatif üstlenmeyi zorunlu kılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda devlet düzeyinde üstlenilen misyonun harekete geçirilmesinde kuşkusuz en büyük adımı Diyanet İşleri Başkanlığı üstlenmiştir. Daha önce de Diyanet, değişik vesilelerle halkımızın yüksek duygularının tercümanı olmak üzere dünyanın değişik bölgelerinde yaşanan felaketlere asla bigane kalmamış bu çerçevede 2005’de Pakistan ve Güneydoğu Asya’da yaşanan sel ve tsunami felaketlerine, 2009’da Filistin’de yaşanan insanlık dramına, 2010’da da Haiti ve Kırgızistan’da yaşanan felaketlere karşı inisiyatif üstlenmiş ve yardım kampanyaları düzenlemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç kuşkusuz Somali’de yaşananlar, orada dünyanın gözü önünde cereyan eden gelişmeler karşısında duyarsız kalmak ciddi bir insanlık sorunu olarak değerlendirilmelidir. Somali’de yaşananlar insanlığın artık asla geçiştiremeyeceği yeni birtakım soruları gündeme getirmektedir. Mevcut durumun tarihsel, ekonomik, sosyolojik nedenleri üzerinde kafa yormak; neden ve niçin sorularına cevap vermek, orada kalıcı politikalar eşliğinde hayatı rahatlatmanın imkânlarına odaklanmak tabii ki gereklidir. Ancak şimdi, açlıkla karşı karşıya olan insanlara kalıcı bir şekilde destek olmak ve hayatın aleyhlerine işleyen akışına bir set çekmek, müdahale etmek de bir o kadar gereklidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim bugün ciddi bir meblağa ulaşan yardım kampanyasında aslolan mevcut sorunları olabildiğince azaltabilecek tedbirleri ortaya koymak, ardında da mazlumlara, Kur’ani ifadeyle mustaz’aflara kalıcı bir rahatlama sağlamaktır. Ne var ki biri lehine diğerini ihmal etmek gerçekçi adımların atılmasına her zaman engel olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esasen İslami gelenekte de doğrudan fakir ve fukaranın görülmesi, ona yardım elinin uzatılması aciliyet kesbetmektedir. Ramazan vesilesiyle hemen her Müslümanın tam bir duygu fırtınası eşliğinde kendi insanlığını gözden geçirdiği, kendi imtihanıyla başbaşa kaldığı bir ortamda başta Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere tüm kurumlara düşen sorumluluklarını üstlendikleri kitlenin hissiyatını sınır ötesi dünyalara taşıma hususunda acze düşmemeleri ve öncelikli olarak inleyen sabiyi, ağlayan anneyi rahatlatmaları ve uzak coğrafyalarda bütün bu acıları bir daha yaşatmayacak yeni ve kalıcı bir sosyal hizmet ağına öncülük etmeleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Necdet Subaşı&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-5097879592441652165?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/5097879592441652165/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=5097879592441652165&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/5097879592441652165'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/5097879592441652165'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2011/08/ac-ceken-neylesin.html' title='Acı çeken n’eylesin?'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-303263222487920225</id><published>2011-08-26T18:45:00.001+03:00</published><updated>2011-08-26T18:46:59.510+03:00</updated><title type='text'>Afrika’nın sessiz feryadı</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Afrika, Müslümanların gündemine asr-ı saadette Bilal-i Habeşi ve Habeş kralı Necaşi ile düştü. Asr-ı saadette Müslümanların iki defa hicret tecrübesi yaşadıkları Habeşistan, Hristiyanlığın da ilk merkezlerinden sayılan bir kara Afrika ülkesidir. O gün bu gündür Müslümanların gündeminde yerini ve tazeliğini koruyan Afrika, hep ilgi odağı olmuştur. Mısır ve Kuzey Afrika’nın fethiyle Müslüman ülkeler arasında önemli bir yer edinen Afrika kıtası, adı geçen topraklarda gerçekleştirilen hizmetlerle İslam’ın yüz akı olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orta Afrika ise daha çok sufi gruplarca sürekli potansiyel İslam toprağı gibi görülerek tebliğ ve davete muhatap olmuştur. Osmanlı döneminde Mısır, Tunus, Fas, Cezayir ve Libya gibi Kuzey Afrika ülkelerinden sufi gruplar Orta Afrika’da faaliyet göstermişlerdir. Özellikle Sudanlıların, Osmanlı ve İslam’a bağlılıkları dasitani bir mahiyet arz eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar gibi ülkelerin ve kıtaların da kaderi vardır. Siyah Afrika’nın en büyük talihsizliklerinden birisi gerek insanı, gerekse yeraltı zenginlikleri itibarıyla sömürülmeye müsait görülerek Batı’nın iştahını kabartmasıdır. Afrika, Batı’nın emperyalist düşüncesinin kara sayfalarından birisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerika’nın keşfinden sonra vahşi Batı’nın derisi beyaz, gözü ve gönlü kara insanları, Amerika’da oluşturdukları çiftliklerde çalıştırmak üzere Afrika’dan taşıdıkları insanların bir milyondan fazlasını Büyük Okyanus’un azgın dalgalarında telef ettiler. Kalanlarını ise Amerika’ya taşımaya muvaffak olarak orada yüzyıllar boyu hayvandan aşağı bir muameleye tabi tuttular ve köleleştirdiler. XX. yüzyılın ikinci yarısının başında bile hâlâ bazı yerlerin kapılarına: “Buraya köpek ve zenci giremez” levhaları asmak suretiyle horladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Zulümle payidar olunmaz.” sözü ne kadar anlamlıymış meğer. İlahî adalet, o topraklardan gelmiş bu insanlar içerisinden bugün Amerika’ya hükmeden bir başkan çıkardı. İnsanları köleliğe, ülkelerinin imkânlarını sömürgeye layık görerek tepeden bakanlar, bugün geldikleri noktanın kendi elleriyle hazırlandığının bilmem farkındalar mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Renk, dil ve ırk ayrımına karşı büyük mücadele veren İslamiyetin başlangıçtan beri Afrika insanı üzerinde çekici bir tesiri olduğu muhakkaktır. Kendisine İslami davet ulaşan Afrika insanları ona tabi olmakla şereflendiler. XX. yüzyılın başında üç yüz milyon Afrika nüfusunun % 55’ten fazlası Müslüman, ancak on milyon kadarı Hristiyan, kalanı ise mahalli dinlere mensuptu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün bu oranlar maalesef ciddi misyonerlik faaliyetleri sebebiyle tamamen tersyüz olmuş durumdadır. Bilindiği gibi Hristiyan misyonerlik teşkilatları güçlü bir organizasyon yapısına sahiptir. Vaktiyle Batılı yayın organlarında açlıktan kemikleri çıkmış siyah Afrika insanına “İsa aşkına yardım” ilanlarına sıkça rastlamak mümkündü. Kiliselerin vakıflarında toplanan bu yardımlar çok sistemli bir biçimde Hristiyanlaştırma faaliyetlerinde kullanılmıştı. İnsanların aç midelerine ulaştırılan her lokmanın din değiştirme aracı olarak değerlendirilmesi Batı’nın insana verdiği değerin bir göstergesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzer durumların varlığını geçen yılki Burkina Faso ve Mali’yi kapsayan Afrika seyahatimde müşahede etmiştim. Burkina Faso’da bize, Hristiyanlarca işletilen hastanelerde Müslümanların erkek ve kadınlarının nasıl rencide edildiğini anlattılar. Hristiyan doktor ve hemşireler ilaç verirken Müslüman olduğunu anladıklarına: “Sen şu Muhammed’in ilacından al” demekte ve ilaç yerine ellerine hiçbir özelliği olmayan şeyler tutuşturmaktaymış. Hasta kullanıp sonuç alamayarak tekrar geldiğinde: “Sana Muhammed’in ilacından vermiştik, bak fayda görememişsin. Şimdi de İsa’nın ilacından verelim” diyerek gerçek ilaç vermekte ve böylece Müslümanlar, çok aşağılayıcı bir muameleye tâbi tutulmaktaymış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;XIX. yüzyılda sanayi devrimini tamamlayan Batı ülkeleri, özellikle Fransa ve İngiltere Afrika’nın yeraltı zenginliklerine büyük bir açgözlülükle iştah duyarak bu topraklarda yaşayan insanları sömürmeye başladı ve sonuçta onları açlığa mahkûm etti. Oluşan sömürge yönetimleri biryandan idareyi ellerinde tutmak, diğer yandan sömürge düzenini sürdürmek için Afrika’ya hiçbir yatırım yapmadı ve bölge insanına hiçbir şey öğretmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün Afrika’da hemen her alanda bu sömürü düzeninin izlerini görmek mümkündür. Özellikle Fransız kültür ve eğitiminin izleri belirgin bir hâl almış durumdadır. Afrika’da Müslümanların yaşadığı ülkelerde iki tür eğitim kurumu dikkat çekmektedir: Birincisi Franko sistemine bağlı Batılı anlamda belli bir zümreye hitap eden okullar, diğeri ise fakir ve yoksul halkın devam ettiği medrese tarzı mahalli mektepler. Bu mekteplerde mahalli dil ile eğitim verildiği ve sadece hafızlık yapıldığı için hayata yönelik gerekli bilgiler verilmediğinden buralara rağbetin son derece az olduğu görülmektedir. Zaten medreseyi bitirenlerin hayata tutunmaları da çok zor. Bu yüzden Afrika’da dinî eğitim veren imam hatip benzeri okullar bir can simidi gibi görülüyor. Çünkü buralarda hem kültürel, hem de dinî dersler verilmekte, üniversiteye devam imkânı sağlanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngiltere, Fransa ve diğer bazı Batı ülkelerinde geçen yüzyılda kurulan birtakım araştırma enstitüleri Afrika insanının nasıl refaha ereceğini değil, nasıl sömürüleceğini araştırmaktaydı. Açlık ve sefalet sebebiyle din değiştiren insanların daha sonra tekrar İslam’a dönmeleri Batılıları telaşlandırdı ve yeni arayışlara sevk etti. Bunun üzerine etkin ailelerin zeki çocuklarını eğitmek üzere okullar açtılar ve bunların en kabiliyetlilerini kendi ülkelerine götürerek kimliklerini değiştirdiler. Ülkelerine Hristiyan ya da en azından Hristiyan sempatizanı olarak dönen bu gençlerle Batı ülkeleri, Afrika topraklarındaki sömürge düzenini korumaya muvaffak oldular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afrika’da Hristiyanların siyasi, sosyal ve ekonomik güçlerini kullanarak uyguladıkları yöntemler maalesef belli oranda muvaffak olmuş görünüyor. İnsanlar sosyal ve ekonomik baskılarla boyunlarına haç takarak Hristiyanlıklarını ilan ediyorlar. Aksini yapmak çok zor. Bu yüzden Müslümanlara düşen çok görevler var oralarda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afrika bugün zıtlıklar meşheri. Bir yanda sefalet ve insan enkazının sessiz feryadı, diğer yanda ise yer altı ve yer üstü imkânlarının iştah kabarttığı büyük bir zenginlik. Bu yüzden Afrika’ya en’lerin kıtası demek çok yakışır. En fakir ve en yoksul insan da orada, zenginlik ve varlık da orada. Ama bütün bunlara rağmen hâkim olan renk fakirlik, açlık, susuzluk, kimsesizlik, ilgisizlik, yetimlik, eğitimsizlik. Merhamet yoksunu insanların sefalete, acizliğe, kıtlık ve açlığa terk ettikleri bir kıta. Aslında ellerinden tutulduğunda her türlü başarıya imza atabilecek bir potansiyele sahip Afrika insanı. Nitekim her türlü spor müsabakasında başarıya koşan ve en yüksek derecelere ulaşan Afrikalılar bunun en güzel örneğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizi ve ülkemiz insanını tarihî özellikleri sebebiyle bir başka seven bu insanların sessiz feryadına kulak vermek gerekiyor. 2006 yılında İstanbul’da Diyanet İşleri Başkanlığımız Afrika dinî liderler toplantısı gerçekleştirdi. Açılışına benim de katıldığım bu toplantıda, Afrika din temsilcilerinin Dolmabahçe Sarayı’nda yaptıkları konuşmalar yürek yakan cinstendi. Hele delegasyona başkanlık eden şahsın şu sözleri hâlâ yüreğimde bir feryat, kulağımda bir çığlıktır: “Siz seksen yıldan beri nerdesiniz? Bizi vahşi Batı’nın eline bırakıp nerelere gittiniz? Benim İstanbul’a bu ilk gelişim. Ben İstanbul’a daha önce gelmeli değil miydim?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı feryadı geçen yıl Mali seyahatimde de duymuştum. Mali Diyanet İşleri Başkanının söyledikleri dikkat çekiciydi. Diyordu ki: “Doğu’da Çin nasıl parlayan bir yıldızsa, Ortadoğu’da Türkiye bizim için öyle parlayan bir yıldızdır. Türkiye’nin ekonomik, sosyal ve siyasi gücü bizim için çok önemli. Biz eskiden olduğu gibi yeniden sizin rehberliğinizde yürümek istiyoruz.” Ardından da: “Li-mâzâ teahhartüm (şimdiye kadar) niye bu kadar geciktiniz?” sorusunu soruyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu feryatlarda hem bize sitem, hem de kendi adına bir hayıflanma olduğu açıktır. Ama insanlar problemlerinin çözülmesini beklemektedir. Bu sözler bir yandan Osmanlı döneminde sahiplenilmiş olmaktan duyulan memnuniyeti ifade ederken, diğer yandan bugüne kadar el uzatılmamış olmaktan duyulan hüznü anlatmaktadır. O bölgelerde yaşayan âlim ve kanaat önderi insanların en çok arzu ettikleri şeylerden birisi İstanbul ve Türkiye ziyareti. Altı yüz sene İslam dünyasının alemdarlığını yapan bir milletin mensuplarını ve İstanbul’u görme hasreti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün Türkiye’nin bölgesel bir güç olma yolundaki çabaları Afrika’yla bütünleştikçe daha bir seviye ve anlam kazanmaktadır. Nitekim Türkiye, BM Güvenlik Konseyi Geçici Üyeliği’ne Afrika ülkelerinin desteği sayesinde seçilmişti. Afrika bu anlamda bizim için ve İslam dünyası için ciddi bir potansiyeldir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afrika, gündemimizdeki yerini sürekli korumalıdır. Hele bugün özellikle başta Somali olmak üzere Afrika’nın birçok yerinde görülen açlık ve susuzluk ülkemiz insanının gündemine daha yoğun bir şekilde girmelidir. Afrika duyarlılığını derinden hisseden ülkemiz insanı, aslında mayasındaki İslam şuurunun meyvesini aldı. İslam’ın cihanşümul oluşu gibi insanımız da evrensel bir sorumluluk olan “mümin, yüreğinin uzanabildiği her yerden mesuldür” duygusuyla Afrika’ya seferber oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Bilal’in sembolize ettiği siyahi Afrika Müslümanlığı bizler için Kâbe duvarında ezan okuyan ve güzel sesiyle tevhidi cihana haykıran Bilalî bir sadadır. Selatin camilerimizin müezzin mahfellerinin üzerindeki: “Ya Hazret-i Bilal-i Habeşi!” levhaları mabetlerimizdeki Afrika duyarlılığının kadim bir yansımasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslami telakkide derinin rengi değil, gönlün rengi önemlidir. Buna rağmen Afrika insanı için bir beyazın elini tutmak, onunla musafaha etmek ayrıcalıktır. Hele bu beyaz Müslüman olunca daha bir önem kazanmaktadır. Derisi beyaz ama gönlü kara nice insan, derisi siyah ama gönlü beyaz insanlarla mukayese edildiğinde hiçbir anlam ifade etmez. Gerçek renk ve boya gönüldeki boyadır. O da Allah’ın boyasıdır, imanın boyasıdır. Çünkü inanan insan için Allah’ın boyasına boyanmış ve tevhit rengi taşıyan siyah derili bir Müslümanın boyası, Allah’ın boyasıdır. O’nun boyasından daha güzel boya da yoktur. (Bkz. Bakara, 138.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;XXI. asrın potansiyel lider kıtası gibi görülen ve çoğunluğunu mağdur ve mazlum Müslüman kardeşlerimizin teşkil ettiği Afrika, ülkemiz için yeniden üzerinde durulmaya değer bir hizmet alanıdır; geç kalmamak lazım. Orada bizi bekleyen, sömürülmekten bunalmış insanların feryatları var. Açılacak bir aşevi onlara can, açılacak bir su kuyusu yaşantılarına abıhayat, kurulacak bir hastane acılarına derman olacaktır. Ardından gelecek işletme ve mektepler hayatlarını sürdürmeye vesile olacaktır. Oradaki insanlar bizim coğrafi olarak uzak, ama manevi olarak yakın komşularımızdır. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” (Hâkim, II, 15; Heysemî, VIII, 167.) buyurmaktadır Hz. Peygamber (s.a.s.).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim için çok sıradan ve küçük görünen şeyler, Afrikalı kardeşlerimiz için lükstür, hatta hayaldir. Dolayısıyla orada küçük imkânlarla büyük işler yapılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afrika bizim için yeni dünyaya açılan bir kapıdır. Afrika’da yapılacak çok iş ve görülecek hizmet var. Yer altı ve yer üstü zenginliklerine rağmen açlığa mahkûm edilen, sahillerindeki balıkları çalınan Somali insanına, balıklarını geri alıp balık tutmayı öğretecek yeni projelere ihtiyaç var. Bunu yapacak olan da Türkiye insanıdır. Afrika Türkiye’den gelecek hizmet erlerini ve hizmet imkânlarını bekliyor. Uzatılan el, havada kalmıyor; sıcak, samimi ve candan bir karşılık görüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haydi, öyleyse sessiz feryatlara kulak vererek Afrika’ya. Orada bizi bekleyen gönüllerle el ele tutuşmaya ve hayatı paylaşmaya. Allah yâr ve yardımcımız olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Dr. H. Kamil Yılmaz&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-303263222487920225?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/303263222487920225/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=303263222487920225&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/303263222487920225'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/303263222487920225'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2011/08/afrikann-sessiz-feryad.html' title='Afrika’nın sessiz feryadı'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-2774657844516678001</id><published>2011-08-26T18:44:00.001+03:00</published><updated>2011-08-26T18:44:47.478+03:00</updated><title type='text'>Modern çağın sarp yokuşu: Afrika</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İnsanlık, önündeki sarp yokuşu aşamadı. O sarp yokuşun ne olduğunu biliyor musun? Başka insanları her türlü boyunduruktan kurtarmaktır. Açlık ve kıtlık günlerinde insanları yedirmektir. Yetimin, fakirin, miskinin yanında yer almaktır.” (Beled, 11-16.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son iki asırdır aslında hepimizin ve bütün insanlığın önündeki en sarp yokuş, en büyük akabelerden bir tanesi hiç şüphesiz Afrika’dır. Özellikle bugün Afrika, köleleştirme ve sömürgeleştirmenin çok acı bir şekilde yaşandığı, kitlelerin açlığa ve sefalete mahkûm edildiği bir coğrafyadır. Bugün dünyanın en fakir kıtası olan Afrika’da 40 milyonun üzerinde insan kronik açlık tehlikesiyle karşı karşıyadır. Her üç Afrikalıdan birinin yetersiz beslendiği, Doğu Afrika ülkelerinin son 60 yılın en büyük kuraklığını yaşadığı, özellikle Somali, Etiyopya, Kenya, Eritre, Tanzanya, Uganda ve Burundi’de etkisini gösteren bu kuraklığın, başta çocuklar olmak üzere binlerce insanın yaşamını tehdit ettiği hepimizce bilinmektedir. Bilhassa Somali’de çoğu çocuk olmak üzere her gün yüzlerce insan açlık, susuzluk ve hastalık nedeniyle hayatını kaybetmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afrika’daki bu dram sadece o coğrafyada yaşayanların değil, aslında bütün insanlığın hem açlıkla hem de insanlıkla imtihanıdır. Oradaki açlığın ve kıtlığın sebebi sadece iklimle, yağışların yokluğu, suyun azlığı ya da gıda ürünlerinin kıtlığıyla izah edilemez. Afrika’daki açlığın en büyük sebebi, küresel ölçekte yaşanan açgözlülüktür. İnsanoğlunun küresel ölçekteki bu aç gözlülüğü, başka kıtalardaki insanları en büyük mezalime ve en büyük mahrumiyete mahkûm etmektedir. Aslında bu kıtlığın temelinde, tüm insanlığın duçar olduğu yürek kuraklığının, sevgi, şefkat ve merhamet yoksunluğunun büyük bir payı vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz sofralarımızda nimetler arasında seçim yapmakta zorlanırken, Somalili annenin hangi evladını ölüme terk edeceği konusunda yaşadığı seçim zorluğuna hangi yürek dayanabilir? Biz Müslümanlar, ramazanda iftarlı sahurlu oruç tutarken, Somali’deki çocukların ölüm oruçlarına terk edilmesini nasıl izah edebiliriz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu insanlık trajedisine son vermek için bugün hepimize büyük sorumluluklar düşmektedir. Özellikle Müslümanlar olarak Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.)’in; “Bir tek hurmanın yarısıyla da olsa cehennem ateşinden korununuz” uyarısına kulak vermek durumundayız. Bu bağlamda Afrika’ya göndereceğimiz her bir sadaka ve yardım, ateşimize dökeceğimiz bir tas su olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyanet İşleri Başkanlığı olarak, dünyanın neresinde olursa olsun insanlara yardım elini uzatmak, birileri açken tok yatmamak, insanlığın birlik ve dirliği için elimizdeki nimetleri paylaşmak ve mesafeleri hiçe sayarak gönül köprüleri kurmak için ramazan ayının başında  “Her evden bir fitre, bir iftar Afrika’ya” kampanyası başlattık. Başkanlığımızın Türkiye Diyanet Vakfı ile ortaklaşa yürüttüğü bu kampanya ile ramazanın bereketini kardeşlerimizle paylaşmış, fitrelerimizi ve bir kişilik iftarın masrafını göndermek suretiyle Afrika’daki kardeşlerimize bir lokma ekmek, bir yudum su ikram etmiş olduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kampanya vesilesiyle millet olarak başka bir kıtadaki açlığı telafi etmeye çalışırken, aynı zamanda insanlığın aç gözlülüğünün de ortadan kalkması için çaba göstermiş oluyoruz. Biz sadece Afrika’da yaşanan kıtlığı ortadan kaldırmaya çalışmıyor, aslında yürüklerimizdeki kuraklığı da gidermeye çabalıyoruz. Biz sadece başka bir ülkedeki kıtlığı önlemeye çalışmıyoruz, o kıtlığı ortadan kaldırmaya çalışırken bir taraftan da merhamet, sevgi ve şefkat kıtlığımızı da tedavi ediyoruz. Bu kampanya ile hedeflenen, yaşanan açlık ve yoksulluğu geçici bir süre için gidermek değil, aynı zamanda Afrika’da sürdürülebilir bir hayatın oluşturulmasına imkân sağlamaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milletimizin çocuğu, genci, yaşlısı, kadını, erkeği ve hatta ceza evlerindeki insanlara varıncaya kadar her bir ferdiyle bu kampanyaya gösterdiği ilgi, bütün insanlık adına bize büyük bir umut vermektedir. Aziz milletimiz bu asil davranışıyla, Yüce Kur’an’ın insanlığın ortak vicdanı önündeki en büyük engel olarak gördüğü her türlü yokuşu tırmanmaya hazır olduğunu göstermiştir. Öyle umut ediyorum ki Türkiye’nin başlattığı bu seferberlik İslam âlemini de saracak ve bütün dünya ayağa kalkacak, böylece insanlık büyük bir ayıptan kurtulmuş olacaktır. Bu bağlamda İslam dünyasındaki bütün dini ve hayri kurumları tek tek bütün kardeşlerimi bu yardım seferberliğine katılmaya davet ediyorum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söylediklerini bizzat yaşamakla sorumlu olan din gönüllerimizin de başta görev mahalli olmak üzere, bulundukları her platformda bu kampanyanın gönüllü birer temsilcisi olarak bütün güçleriyle çalışmalarını istiyorum. Bugüne kadar kampanyaya destek veren bütün kişi ve kurumlara da teşekkür ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüce Rabbimizin, Afrika’daki açlığın en büyük sebebi olan açgözlülükten bizleri ve bütün insanlığı korumasını diliyorum. En büyük temennim, Afrika’daki kuraklığın baş sebebi olan yürek kuraklığından bizleri muhafaza etmesidir. Yüce Rabbimiz, Afrika’daki kıtlığın en büyük sebebi olan şefkat ve merhamet kıtlığından hepimizi muhafaza eylesin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Dr. Mehmet GÖRMEZ&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-2774657844516678001?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/2774657844516678001/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=2774657844516678001&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/2774657844516678001'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/2774657844516678001'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2011/08/modern-cagn-sarp-yokusu-afrika.html' title='Modern çağın sarp yokuşu: Afrika'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-671033517433681650</id><published>2011-08-15T18:21:00.000+03:00</published><updated>2011-08-15T18:22:16.481+03:00</updated><title type='text'>Sünnet-i seniyye ve hadis-i şeriflerden kültürümüze yansıyan komşuluk öğretileri</title><content type='html'>Müslüman toplumların yüzlerce yıllık tarihleri boyunca kültürlerinin şekillenmesinde, hayat tarzlarında, sanat ve edebiyatlarında, beşerî ilişkiler düzeninin her alanında en önemli etki ve katkıyı Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz’in sünnetinin, hadislerinin yaptığı inkâr edilemez bir gerçektir. Yeryüzünün her ülkesi, her bölgesi ve her coğrafyasında yaşayan Müslümanlar inanç, ibadet, temel ahlak kuralları ve günlük hayatın birçok alanında sayılamayacak kadar çok müştereklere sahiptir. Bu müştereklerinin itikat, ibadet ve ahlaktaki inanç prensiplerini Kur’an-ı Kerim oluştururken, bu alanların her birinin hayat tarzı ve davranış biçimi haline dönüşmesi müşterekinin temel referansını da Rasul-i Ekrem Efendimiz’in sünnet ve hadislerinin teşkil ettiği gün gibi aşikârdır. Çünkü sünnet dediğimiz olgu, Allah elçisi Efendimiz’in her bir Müslüman için örnek alınması istenilen hayat tarzını ifade eder. Peygamber Efendimiz’in ümmeti için örnek teşkil eden hayat tarzının, Kur’an’ın onun hayatına yansımış hali olduğu gerçeğini sahabe-i kiram çok açık bir biçimde ifade etmişler, sünneti bu hassasiyetle hayatlarına uygulayıp muhafaza etmişler, kendilerinden sonra gelecek nesillere onu en sahih şekilde nakletmeyi de üzerlerine bir vecibe saymışlardır. Müminlerin annesi Hz. Âişe, kendisine Peygamberimiz’in ahlakını, yani yaşayış ve davranış tarzını soranlara “Siz Kur’an okumuyor musunuz? Onun ahlakı Kur’an’dan ibaretti.” cevabını vermek suretiyle bize onun sünnetine nasıl yaklaşmamız gerektiğinin en kısa ve öz cevabını vermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz ele alacağımız komşuluk konusunu bu ölçüler içinde değerlendirecek ve Müslüman Türk toplumunun komşuluk ilişkileri ile ilgili olarak kültürüne, yaşayış ve davranışlarına, sözlerine sünnet ve hadislerden yansıyan gerçeklere temas etmeye çalışacağız. Hiç şüphesiz günümüzde özellikle şehirleşme ve modern hayat tarzı komşuluk ilişkilerimizi derinden etkilemiş, zayıflatmış, ben merkezli hayat tarzı başkasını düşünmeyi, yardımlaşma duygusunu, paylaşımı ve en yakınlarıyla bile dayanışma ahlakını zedelemiştir. Büyük aile geleneğimizin, büyük coğrafyamızın küçülmesine paralel bir şekilde ortadan kalkışı, taşranın şehre taşınması veya şehirleşmesiyle komşulukların yok oluşu daha da hız kazanmış, aileden sonra en yakın ilişkilerin kurulduğu ve arada dostlukların oluştuğu komşuluk düzeni de kaybolunca bireysel bunalımlar sosyal bunalım haline dönüşmeye başlamıştır. Her türlü olumsuzluktan, buhran ve bunalımdan çıkış yolu aranması gerektiği gibi, bu önemli alanda da ciddi arayışlar içine girmemiz kaçınılmazdır. Burada en önemli çıkış yolumuz, geçmişte bizi biz yapan dinî, manevi, millî ve kültürel değerlere hiçbir komplekse kapılmaksızın bir kere daha dönüp bakmak ve öncelikle neleri kaybettiğimizin farkına varmaktır. Bu bir geri gidiş veya geçmişi özleyiş değil, eskimeyen ve fakat kaybedilen değeri arayıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur’an-ı Kerim, kendilerine iyilik yapılacakları, ana-baba, akraba, öksüzler, yoksullar, yakın komşu ve uzak komşu… diye sayar. (Nisâ, 36.) İslam alimleri yakın ve uzak komşu kavramlarına; evleri en yakında bulunan evleri daha uzakta olan, akrabalık bağı olan akraba olmayan, Müslüman olan Müslüman olmayan gibi yorumlar getirmek suretiyle komşuluk dairesini daraltmayı değil, genişletmeyi hedeflemişlerdir. Ayet-i kerimede geçen ve iyilik diye tercüme ettiğimiz “ihsan” kelimesinin komşuların sevincini acısını paylaşmayı, onlarla iyi geçim içinde olmayı, eli ve dili ile komşularına eza cefa vermemeyi, komşularının hak ve hukukunu korumayı ihtiva ettiği kabul edilir. Dilimizde atasözü olarak kullanılan “Komşu hakkı Tanrı hakkı” bu ayet-i kerimenin kültürümüze yansımasının özetidir diyebiliriz. On sekizinci asır şairlerinden Zarîfî Ahmed Baba da bir beytinde şöyle demiştir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Lokma-i tâhir olar kim yediler,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komşu hakkı Tanrı hakkı dediler.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamber Efendimiz komşulukla ilgili, en sahih meşhurlar arasında yer alan hadislerinden birinde şöyle buyurmuştur: “Cebrail bana komşuya iyilik etmeyi durmaksızın tavsiye edip durdu. Öyle ki, komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim.” (Buhârî, Edeb 28; Müslim, Birr 140,141.) Bu hadis-i şerif komşuluğun ve komşuluk hukukunun önemini ve önceliğini apaçık ortaya koymaktadır. Komşularımız kendi ev halkımızdan sonra yüzlerini en çok gördüğümüz ve bize en yakın olan insanlardır. Fiziki anlamda uzakta olan akrabalarımızdan bile daha yakın ve önceliklidirler. Onların iyi insanlar olmaları arzu edilir. Fakat onları seçmek elimizde olmadığı için kötü huylu olmaları veya gayrimüslim komşularımız olmaları da mümkündür. Hangi çeşit olursa olsun, durumun böyle olması bize komşuluk haklarına riayet etmeme fırsat ve imkânı sağlamaz. Onlara karşı da örnek davranışlar içinde olmamız ve ilişkilerimizi insani ve ahlaki ölçüler içinde sürdürmemiz, hatta onların ıslahı açısından belki daha çok gayret gösterip daha sabırlı olmamız icap eder. Çünkü aynen hastalıklar gibi huyların, iyilikler ve kötülüklerin de bulaşıcı olduğu ifade edilir. Bizlerin iyi oluşumuz umulur ki başkalarını da etkiler. “Komşu komşudan huy kapar, ayranına su katar” atasözümüz bu gerçeğin en güzel ifadelerinden biridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komşular sanki yakın akraba imiş gibi birbirlerini çok sık gördükleri ve her an yüz yüze baktıkları için karşılaştıklarında karşılıklı güler yüz göstermeleri, selamlaşmaları, hediyeleşmeleri, birbirlerinin yardımına koşmaları, bıktırıcı olmaksızın ziyaretleşmeleri, canları ve mallarının birbirinden zarar görmemesi için özen göstermeleri komşuluk hukuku ve ahlakının gerekleridir. Rasul-i Kibriya Efendimiz’in “Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse komşusunu rahatsız etmesin.” (Buhârî, Edeb 31; Rikâk 23; Müslim, Îman 74, 75.) ve “Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse komşusuna iyilik etsin.” (Müslim, İman 77.) anlamındaki hadis-i şerifleri bu hukuk ve ahlakın Müslüman milletimizin fertlerinde yerleşik hal almasının temelini oluşturmuş ve “komşuluk kardeşlikten ileri”, “komşuyu komşudan sorarlar” gibi hikmetli atasözlerimizle bu yöndeki anlayış, kavrayış ve davranış ölçülerimiz, kurallarımız şekillenip topluma yön ve istikamet tayin etmiştir. Müslüman Türkler yakın zamana kadar her ırk, her renk, her din, her mezhep, her meşrep ve her sosyal sınıftan komşularıyla çok iyi ilişkiler kurmuş ve gıpta edilen örnekler sergilemişlerdir. Bu gerçek, Osmanlı coğrafyasını dolaşan yabancı seyyahların bile dikkatini çekmiş ve takdirini toplamış, onların birçoğu yazdıkları hatıralarda bu hakikati dile getirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur’an ve sünnetin etkisi ve yön göstericiliğinde Müslüman toplumlarda oluşan kültür, almayı değil vermeyi, biriktirmeyi değil paylaşmayı öğütleyen bir yapı arz eder. Kur’an’ın infakı emreden birçok ayetinin yanında Peygamberimiz’in teşvik edici pek çok hadisleri, daha da önemlisi bizatihi kendi uygulamaları bize örnek teşkil ettiği gibi istikamet de tayin eder. “Ey Müslüman hanımlar! Alıp verdikleri bir koyun paçası olsa bile, komşu hanımlar birbirleriyle hediyeleşmeyi küçümsemesin.” (Buhari, Hibe 1; Edeb 30; Müslim, Zekât 90.) gibi hadisler en yakınımızdan başlamak üzere bizdeki verme kültürünü geliştirmiş ve “komşuda pişer bize de düşer”, “komşu ekmeği komşuya borçtur”, “komşu komşunun külüne muhtaçtır” gibi atasözlerimiz âdeta bir toplumun zihin dünyasının inşa edicisi telakki edilmiştir. Ben şahsen kendi doğduğum ve ilk çocukluk yıllarımı geçirdiğim köyümde, yoksulluklar içinde yaşayan insanların olduğu bir ortamda, komşular arasındaki yardımlaşmaların, paylaşmaların, hediyeleşmelerin ne kadar cömertçe olduğunu yakinen müşahede etmiş ve bunun engin sevincini, kıvancını yaşamış biri olarak, bugün dünyalık mal mülk açısından daha çok zenginleşmiş insanımızın manevi dünyasından uzaklaştıkça ne ölçüde cimrileştiğini görmenin hüznünü yaşamaktayım. Uzun kış gecelerinde, henüz elektrik ışığının olmadığı, gaz lambası veya lüks ile aydınlanmanın bile şans sayıldığı bir zaman diliminde, her gün bir başka komşuya yapılan misafirlikler bize “komşu kapısı”, “komşu gezmesi” “komşu kapısına çevirmek” gibi deyimleri hem öğretir hem yaşatırdı. Bu yüzden, günümüzde fertler arasındaki sevgisizliğin, saygı noksanlığının, kardeşlik ve dostluktan çok kin ve nefretin ortaya çıkmasının sebeplerini, kaybettiğimiz değerlerde aramamız gerektiğine gönülden inanmaktayım. Bir şey değer olarak kabul ediliyorsa onu kaybetmemek, eskitmemek, yaşaması için özen ve itina göstermek, elden çıkmışsa arayıp bulmak, gitmişse geri getirmek gerekir. Bunları bir kere değil bin kere düşünsek ve söylesek yeridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamberimiz’in bize talim ettiği ve uymamızı istediği ölçü, “Allah katında komşuların en hayırlısı komşularına en çok iyilik eden kimsedir.” (Tirmizî, Birr 28.) düsturudur. Hayır kavramı, dinimizce iyilik olarak kabul edilen her şeyi, her türlü güzelliği ve yararlı davranışı kapsamına alır. Komşuya yapılacak iyilik ve hayrın neler olduğu Peygamberimiz’in bazı hadislerinde etraflıca belirilmiştir. Bunlar arasında şu davranışları sıralayabiliriz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komşusu borç veya ödünç bir şey isteyince vermek,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yardım isteyince yardımına koşmak,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalanınca ziyaret etmek,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maddi sıkıntılar içine girince onu kollayıp gözetmek,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutlu günlerinde sevincine, kederli günlerinde üzüntüsüne ortak olmak,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölünce cenazesini teşyi edip, kabre götürüp defnetmek,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzni olmaksızın evinin bitişiğine rüzgârını kesecek şekilde bina yapmamak,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kokusu komşunun evine gidecek bir yemek yapınca ona da bir miktar göndermek,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meyve alınca komşuya da hediye etmek, hediye etmeyecekse onu komşuya göstermemek, çocuğunun da o meyveyi dışarıda yiyerek komşu çocuğuna göstermesine izin vermemek. (bkz. Kandemir ve ark., Riyâzü’s-Sâlihîn “Peygamberimizden Hayat Ölçüleri”, II, 403-404.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu önemli kurallar yakın zamana kadar en küçük köy birimlerinde bile uygulanmakta idi. Böylece görüp, tanıyıp alıştıkları, uyguladıkları ve belki asırlar boyu sürdürdükleri yaşayış tarzı onların hem bireysel hem toplumsal hayatlarının mihenk taşı mesabesindeydi. Bu onlar için çok önemli bir değer ölçüsü teşkil etmekte ve mutluluğu böylece yakalamakta idiler. Belki yaşadıkları bu hayatın ölçülerinin Kur’an ve sünnet kaynaklı olduğunu bilenler de çok değildi. Fakat herkes bunların birer erdemlilik, ahlak sahibi olmak, bencillikten uzak bir diğerkâmlık, merhametlilik kısaca insanlık onurunun gereği olduğunun farkında idi.&lt;br /&gt;Sahabe-i kiramdan Ebu Hüreyre hazretlerinin rivayet ettiği şu hadis-i şerif söylenebilecek çok şeyin bir özeti mahiyetindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ebu Hüreyre diyor ki: Nebiyy-i Ekrem Efendimiz: “Vallahi iman etmiş olmaz. Vallahi iman etmiş olmaz. Vallahi iman etmiş olmaz.” buyurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kim iman etmiş olmaz ya Rasulellah?” diye sordular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yapacağı fenalıklardan komşusu güven içinde olmayan kimse.” buyurdu. (Buhari, Edeb 29; Müslim, İman 73.)&lt;br /&gt;Müslim’in rivayet ettiği bir hadiste de Peygamberimiz: “Yapacağı fenalıklardan komşusu güven içinde olmayan kimse cennete giremez.” buyurmuşlardır. (Müslim, İman 73.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Dr. Raşit Küçük&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-671033517433681650?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/671033517433681650/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=671033517433681650&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/671033517433681650'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/671033517433681650'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2011/08/sunnet-i-seniyye-ve-hadis-i-seriflerden.html' title='Sünnet-i seniyye ve hadis-i şeriflerden kültürümüze yansıyan komşuluk öğretileri'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-8736409488559036635</id><published>2011-08-15T18:19:00.000+03:00</published><updated>2011-08-15T18:21:10.999+03:00</updated><title type='text'>Ramazan ikliminde farkındalık bilinci ve komşuluk</title><content type='html'>Ramazan iklimi hem Kur’an ve oruç, hem merhamet ve şefkat, hem de af ve gufran ayıdır. Ramazan, Kur’an’ın nazil olmaya başladığı, İslam’ın beş temel esasından orucun farz kılındığı, merhamet duygularının zirveleştiği, Hz. Peygamber ile Cebrail’in Kur’an’ı mukabele ettiği, ümmetin de tekrarladığı ibadet-yoğun bir mevsimdir. Ramazan’ın manevi bir iklim olmasını sağlayan, Kur’an ve oruç ayı oluşudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ramazan iklimindeki oruç, insana başkalarının farkında olabilmek gibi bir duyarlılık ve farkındalık kazandırır. Oruçla insan imsaki; yani ağzından gireni kontrol etmeyi ve açların hâlini kavrama empatisini elde eder. Çünkü aç olan insan, açlığın ne olduğunu anlar. Tok ise herkesi tok zanneder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Farkında olmamız gerekenler ilk olarak aile fertlerimiz, akrabalarımız, yetimler ve komşularımız, sonra ülkemizin insanları ve topyekûn insanlıktır. Çünkü “dünyanın gidişatından Müslüman sorumludur.” İslam, beşeri münasebetleri yakından uzağa doğru tanzim etmiştir. Bu itibarla yakın olanların uzak olanlara göre daha fazla hakkı vardır. Nebevî ifadesiyle insan tabiatının icabı da budur. (Bkz. Buhârî, Şüf`a, 3, Hibe, 16, Edeb, 32.) Allah Teala da ayette şöyle buyurur: “Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve maliki bulunduğunuz kimselere iyi davranın...” (Nisâ, 36.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayette ifade edilen yakın komşuya iyilik, hem evi yakın olan komşu, hem de Müslüman kardeşlerine güzel muamelede bulunmak ve onlara yardım etmek demektir. Uzak komşuya iyilik ise, evi uzak olan yahut Müslüman olmayan kimselere yardım demektir. Hz. Peygamber (s.a.s.) haklar açısından komşuları üçe ayırmaktadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Gayrimüslim komşular: Bunların sadece komşuluk hakları vardır.&lt;br /&gt;2- Müslüman komşular: Bunların komşuluk ve din kardeşliği olmak üzere iki hakkı bulunmaktadır.&lt;br /&gt;3- Müslüman akraba komşular: Bunların komşuluk, din kardeşliği ve akrabalık olmak üzere üç hakları vardır. (İbn Hacer, Fethü’l-Bârî, Dâru’l-Fikr, Fuat Abdülbâkî neşri, ts., X, 456.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamber Efendimiz, infakta gözetilmesi gereken sırayı şöyle tesbit etmiştir: “Harcamaya nefsinden başla. Artanı çoluk-çocuğuna sarf eyle. Ailenden bir şey artarsa, bunu da yakınlarına harca. Bunlardan arta kalanı da sağındaki solundaki komşulara ver!” (Bkz. Nesâî, Zekât, 60, Büyû, 84; Müslim, Zekât, 41.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Samimi Müslümanın ahlakı, civardaki komşuların farkında olmaktır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.) bu konuda bizler için şöyle bir hayat kılavuzu ortaya koymaktadır: “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” (Hâkim, II, 15; Heysemî, VIII, 167.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern hayat tarzının insanlara kaybettirdiği en önemli değerlerden birisi komşuluk münasebetleridir. Günümüz insanları, çevresinin farkında olmayan merhametten mahrum bencil ferdler hâline geldi. Her koyunun kendi bacağından asılacağı düşüncesiyle insanlar çevreye duyarsızlaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komşuluk ilişkilerinin nirengi noktası, komşuların da insan olduğu duygusuna ermektir. Sadece “kendi” merkezli yaşamak, “ben” merkezli düşünmek ve karşısındakileri hiçe sayıp görmezden gelmek komşuluk münasebetlerinin zaaf noktasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komşularını görmezden gelen ben merkezli tavrın önüne geçecek anlayış, kendini başkasının yerine koymaktır. Kişisel gelişimle ilgilenenler diyorlar ki: İnsani ilişkilerin temel noktası “empati” denilen kendisini karşısındakinin yerine koyma prensibidir. Empati duygusuna ermiş bir mümin, dünya imtihanını başarıyla tamamlayacak bir yüreğe sahip demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıyamet günü alışverişi olmayan bir gündür. Alışverişi olmayan, dükkânların kapalı olduğu bir günde nasıl alıp satarak eksiklikler tamamlanamazsa, kıyamette ibadet ve infaka ait eksik ve gedik tamamlanamaz. Bu itibarla ramazan ayını fırsat bilip yakın çevremizdeki ihtiyaç sahibi komşularımızın farkına varmak, alışverişi olmayan o günden emin olmanın bir yoludur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komşuların, yakınların, ihtiyaç sahiplerinin dertlerini hisseden kişiler, tarlasına tohum eken çiftçiye benzerler. Nasıl çiftçi araziden en iyi şekilde mahsul elde etmek için ziraata gereken ehemmiyeti verir ve tohumun en iyisini ekerse, komşularına ve çevresindekilere infakta bulunan kişiler de malın iyisinden bolca verirler. Çünkü Allah Teala onları en güzel şekilde mükâfatlandıracaktır. İnfak edenler bu gerçeğe inanırlar. Nitekim Kur’an’da: “İyiliğin mükâfatı iyilik değil midir?” (Rahmân, 60.) buyrulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanoğlu bu âlemde sahip olduğu mal ve mülkü kendisinin sanır. Bu duygu infak ve paylaşmanın önündeki en büyük engeldir. İnsan mal üzerindeki süreli tasarruf hakkını mülkiyet ve sahiplik zanneder. Dünya malının devre mülk olduğunu unutur. Gerçek malın bu dünyada infak edip kendi adına kaydettirdiği mal olduğunu düşünemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merhamet, Allah’ın insanların gönüllerine ve vicdanlarına Rahman isminin tecellisi olarak lütfettiği sevgi ve paylaşmanın temel dinamiğidir. Merhameti geliştirmenin yolu vermek ve paylaşmaktan geçer. Bugün Batı toplumlarında sosyal devlet anlayışının, insanların merhamet duygularını dumura uğrattığı kabul edilmektedir. Çünkü insanlar şefkat ve merhamete muhtaç; yoksul, yetim, yaşlı ve düşkünlere “nasıl olsa devlet bakar” ya da “baksın” diye el uzatmamakta, bu duygularını geliştirecek ortamlardan uzak durmaktadır. Bu ise yardımlaşma duygularını heder etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stres ve sıkıntıların temelinde insanın sahip olduğu nimetlerin farkında olmaması ve sürekli daha fazlasını isteyerek ruhi sıkıntıya girmesi yatmaktadır. Cömertlik duygusu ve paylaşma heyecanı bu stresi ortadan kaldırabilecek güce sahiptir. Çünkü cömert insanın gönlü de, kapısı da açık ve geniştir. Bu yüzden komşu olunacak kişilerin cömert olması tavsiye edilir. Nitekim Bişr Hâfi’nin bu konudaki şu şiiri dikkat çekicidir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komşu olacaksan birine eğer&lt;br /&gt;Cömerd kişiler komşuluğa değer&lt;br /&gt;Biriyle istişâre edeceksen eğer&lt;br /&gt;Müşâvir hakîm olmalıymış meğer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komşuluk münasebetlerinde cömert ve isar ehli olmanın asrısaadette çok güzel misalleri bulunmaktadır. Nitekim İbn Ömer’in anlattığına göre, ashaptan birisine bir koyun kellesi hediye edilir. O da: “Herhâlde komşumun benden daha çok ihtiyacı olmalı” diye düşünerek onu komşusuna gönderir. Herkesin aynı duygularla geleni komşusuna vermesi sonucu koyun kellesi yedi ev dolaştıktan sonra ilk sahibine geri döner. Bu olay üzerine şu ayet-i kerime iner: “Kendileri zaruret içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler.” (Haşr, 9.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, kendileri zaruret içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler sırrına mazhar olmak, dert sahibi olmaktan, “komşum acaba hangi sıkıntı içerisindedir” derdini hissetmekten geçmektedir.&lt;br /&gt;Dert sahibi olmak, sorumluluk duygusu içerisinde hareket etmek komşuluk münasebetlerinin temel esasıdır. Dertli insan üşüyen komşusu varsa ısınamaz, aç varsa tok yatamaz, ayağına diken batan varsa onu kurtarmadan rahat edemez. “Bir tek ben ne yapabilirim? Benim gücüm neye yeter?” şeklindeki bir algı sorumluluktan kaçıştır. Nasıl yanan bir mum yüzlerce, binlerce mum yakmakla enerjisinden bir şey kaybetmezse insanoğlu ıstırap çeken komşularının acılarına merhem olmakla bir şey kaybetmez. Aksine yüreğinde duyduğu aşk ve heyecanı başkalarıyla paylaşarak büyütebilir. Ulaşılan her bir, bir değil bin olur. Nitekim Mevlana’nın “bir birle olunca on bir olur” sözü bu manayadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece kendi gücümüzü ve yapabileceklerimizi değil, eşimiz, dostumuz, ailemiz, akrabalarımız, komşularımız ve topyekun toplumumuzla birlikte neler yapabileceğimizi düşünmemiz icap eder. Tek başımıza olmaktan ziyade, bir bütün olarak neler yapabileceğimizi düşünmeliyiz. Bu duygular uzakları yakın edecek, mesafeleri kısaltacaktır.&lt;br /&gt;İslam’ın en önemli özelliklerinden birisi, hayatı heyecan ve coşku ile paylaşarak dolu dolu yaşamayı telkin ediyor olmasıdır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurur: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız. İşlediğiniz takdirde birbirinizi sevmeye vesile olacak bir amel göstereyim mi? Aranızda selamı yayınız.” (Müslim, Îmân, 93; Ebû Dâvud, Edeb, 131; Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 54.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hadis bütün sarahati ile inanan insanların yüreklerinin bir ve beraber atmasını, paylaşmalarını emrediyor. Aynı safta omuz omuza cemaat olan komşuların biri aç öbürü tok ise yüreklerinin kenetlenmiş binalar gibi olması mümkün mü? Amelsiz sadece kuru telkin ve boş laflar paylaşım için yetmez, fiiliyat gereklidir. Çünkü düğün geçince nasıl kına lazım değilse, sıkıntı geçince de infakın; paylaşmanın ve komşuluk gösterisinin bir anlamı kalmaz. Gerçek dost ve komşu kara günde belli olur. Meziyet herkesin iltifat ettiği ikbal günlerini yaşayanları değil, sıkıntıya düşmüş dost ve komşuları aramaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevlana içinde samimi duygular taşımayan, sâdece hasta komşusunu gösteriş için ziyaret etmek isteyen, kulağı ağırlaşmış bir komşunun ibretlik durumunu ne güzel anlatır: Anlayışlı, hal hatır bilen birisi az duyan arkadaşına: “Komşun hastalanmış, haberin yok mu?” der. Az duyan kendi kendine: “Az duyan kulağımla, o hastanın ne dediğini ben nasıl anlarım? İnsan hasta olunca sesi de zayıf çıkar. Bu durumda onun sözlerini hiç anlayamam. Ama komşum olduğu için mutlaka gitmem lazım” diye düşünür. Sonra: “Onun dudaklarının kımıldadığını görünce, ne dediğini tahmin yolu ile anlarım.” Önce: “Nasılsın komşum?” derim, o da karşılık olarak: “İyiyim” der. Ben: “Allah’a şükürler olsun” derim. Sonra: “Ne yemek yedin?” diye sorarım, o da: “Süt ya da çorba içtim” der. Ben de: “Afiyetler olsun” derim. “Peki, tedavi için kim geliyor?” diye sorarım. O da: “Filan hekim geliyor” diye cevap verir. Ben: “O hekimin ayağı çok uğurludur. İyi ki onu çağırmışsınız, o gelince işler yoluna girer. Siz, o hekimin ayağının uğrunu deneyin, o hangi hastaya gitmişse, hasta sağlığına kavuşmuştur” derim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Samimi olmayan duygularla “komşumu görmem lâzım” diye düşünerek yola çıkan kulağı az duyan bu adam, soru ve cevapları kafasında tasarladıktan sonra kalkar ve hasta komşusunu ziyarete gider.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Nasılsın?” diye sorar. Hasta: “Çok fenayım, ölüyorum” deyince, sağır komşu: “Allah’a şükürler olsun” der. Hasta bu söze incinir ve fena hâlde canı sıkılırak: “Bu ne biçim şükür? Şükrün sırası mı? Demek ki bu komşu, bizim ölmemizi istiyor” diye düşünür. Sonra hastaya: “Ne yiyorsun?” diye sorar. Hasta: “Zehir, zıkkım” der. Sağır: “Afiyetler olsun” deyince, hastanın kahrı ve üzüntüsü büsbütün artar. Daha sonra: “Derdine çare bulmak ve seni tedavi etmek için hangi hekim geliyor?” diye sorar. Hasta: “Azrail geliyor, Azrail” diye söylenir. Sağır da: “Onun ayağı çok uğurludur, o geldiği için sevin, neşelen” diye cevap verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kulağı az duyan samimiyetsiz komşu sevinerek evden çıkar ve: “Şükürler olsun! Böyle rahatsız bir zamanında komşumun halini hatırını sordum, gönlünü aldım” der. Hasta ise: “Meğer bu adam benim can düşmanımmış, onun ne cefa kaynağı olduğunu bilmiyormuşum” diye düşünür. (Mesnevî, I, b. 3359-3390.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikâyede geçen sağır adam iyilik ettim sanıyordu ama, işler tersine gidiyordu. O bir hastayı ziyaret ettim, komşu hakkını yerine getirdim diye seviniyordu. Hâlbuki o farkına varmadan “komşumun gönlünü yapayım” derken gönül kırmıştı. Tahmin ve uydurmaca sözlerle komşusunun kalbine ateşler düşürmüştü. Gösteriş için, samimiyetsiz komşu hakkı yerine getirmeye kalkarak günaha girmişti. Amel ve davranışlarımızda ihlas ve samimiyet çok önemli. O olmayınca en değerli ameller boşa çıkıveriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi öyleyse gelin şu ramazan ikliminde hep beraber samimi derdler kuşanalım.&lt;br /&gt;Gelin bir iftarı mahallemizdeki kimsesiz bir komşumuza ayıralım.&lt;br /&gt;Gelin yaşlı bir komşumuzu ziyaret edelim.&lt;br /&gt;Gelin ihtiyaç sahibi komşumuza bir iftar paketi sunalım.&lt;br /&gt;Gelin bir yetim komşunun bayram kıyafetini alalım.&lt;br /&gt;Gelin “bir” olalım, “beraber” olalım, “kul” olalım!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Dr. H. Kamil Yılmaz&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-8736409488559036635?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/8736409488559036635/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=8736409488559036635&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/8736409488559036635'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/8736409488559036635'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2011/08/ramazan-ikliminde-farkndalk-bilinci-ve.html' title='Ramazan ikliminde farkındalık bilinci ve komşuluk'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-2567250056562366390</id><published>2011-08-15T18:18:00.002+03:00</published><updated>2011-08-15T18:19:40.922+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mehmet görmez'/><title type='text'>Ramazan ve Komşuluk medeniyeti</title><content type='html'>Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüce dinimiz İslam’ın medeniyet mefkûresi insan ilişkileri üzerine bina edilmiştir. Bizim Yaratıcımızla ilişkimizden hemen sonra o ilişkiyi en çok belirleyen, insanlarla, tabiatla varlıkla ve kâinatla olan ilişkilerimizdir. İnsanın çevresi ile olan ilişkilerinde aile, aile içerisinde anne-baba, eş ve çocuklar önceliklidir. İlişkiler açısından bakıldığında aile halkasından sonraki halkada yakın akrabalar, daha sonra yetimler, muhtaçlar, uzak ve yakın komşularımız, dost arkadaş, yolcu ve en nihayet sevgili Peygamberimizin (s.a.s.); “Hepiniz Âdem’densiniz Âdem ise topraktan yaratılmıştır.” ifadesiyle yaratılışta kardeş olan ve bütün insanlığı içine alan bir ilişkiler ağı önerilmektedir. İşte İslamiyet’in medeniyet mefkûresi bütün bu ilişkiler ağını içine alan geniş bir yelpazeye yayılmaktadır. Dinimiz İslam, bu ilişkiler ağını ilmek ilmek dokumuş, gergef gergef örmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kerim Kitabımız’da “Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.” (Nisa, 36.) buyurulmak suretiyle insan ilişkileriyle ilgili çok önemli esaslar ortaya konulmuştur. Toplumun huzur ve mutluluğu ancak bu ilişkilerde rahmet, sevgi, saygı, meveddet, şefkat vb. ilkelerin hâkim kılınmasıyla mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslam literatüründe komşuluk ilişkileri, hem inanç hem hukuk hem de ahlakla ilişkilendirilmiştir. Pek çok hadiste gerçek mümin olmanın yolunun, komşularımızla ilişkilerimizi düzgün tutmaktan geçtiği belirtilir. Nitekim Hz. Peygamber’in ifadesiyle “Yanı başındaki komşusu açken tok yatan kimse (gerçek) iman etmiş olamaz.” (İbn Ebî Şeybe, Musannef, Îmân ve rü’yâ, 6.) “Allah’a ve âhiret gününe iman eden ya hayır söylesin ya da sussun; Allah’a ve âhiret gününe iman eden komşusunu rahatsız etmesin, Allah’a ve âhiret gününe iman eden misafirine ikram etsin.” (Buhârî, Rikâk, 23.) Cebrail (a.s.) tıpkı namazı öğretmek için Hz. Peygamber’e geldiği gibi, komşuluk ilişkilerini anlatmak için de ona gelmiştir. Sevgili Peygamberimiz; “Cebrail bana komşu hakkında o kadar tavsiyede bulundu ki, onu mirasçı kılacak sandım.” (Tirmizî, Birr ve Sıla, 28.) buyurur ki, bütün bu hadisler komşuluk ilişkisinin inanç, hukuk ve ahlak boyutlarını açıkça ortaya koymaktadır. Dolayısıyla aynı çatı altında güne başlayıp, aynı duvara yaslanarak günü sonlandırdığımız komşularımız, hayat telaşı içinde unutulmayacak kadar değerlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çağımızda, farklı yaşam biçimleri, hızlı kentleşme, göçler, nüfus yoğunluğunun artması gibi unsurlarla, ölçüsüz maddileşme eğilimleri, dünyevileşme, bireysellik, bencillik, insanların tutkularına esir olması, nemelazımcılık gibi olumsuzluklar, insan ilişkilerinin bütün boyutlarını olumsuz yönde etkilediği gibi, komşuluk ilişkilerinde de derin sarsıntılara yol açmıştır. Öyle ki artık aynı evin içersinde yaşayan insanlar dahi farklı odalara kapanarak birbirlerine komşu olmaya başladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde teknolojik imkânlar mesafeleri ortadan kaldırdığı için uzak komşularımız bize yakın olmuş, yine büyük kentlerde yatay komşuluk dikey komşuluğa dönüşmüş ve komşuluk kavramını değiştirmiştir. Buna bağlı olarak da bize yeni sorumluluklar yüklemiştir. Bu nedenle modern zamanların yeni bir komşuluk konseptine ihtiyacı var. Dolayısıyla da çağa, modern metropollere, megapollere yeni bir komşuluk aşısı gerekmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte onbir ayın sultanı olarak nitelendirilen Ramazan ayı, bu aşının yapılmasında, özümüzde var olan iyilik, kardeşlik ve dayanışma duygularımızı yeniden canlandırarak komşuluk ilişkilerimizin yeniden inşasında önemli fırsatlar sunmaktadır. Bu mübarek ay, aslında müminler arasında pek çok alanda beraberlikler ortaya çıkarmaktadır. Her şeyden önce hangi ırk ve renkten olursa olsun fakiriyle zenginiyle oruç tutarak açlığı ve susuzluğu birlikte yaşıyor, iftar sevincini/coşkusunu beraber tadıyor, sahura kalkarak bereketli zamanları birlikte paylaşıyoruz. Bu sebeple, Ramazanın bize kazandırdığı manevi iklimi taçlandırmak için, komşuluk ilişkilerimizi yeniden canlandırarak hep birlikte yeni bir fiilî seferberlik başlatmamız gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komşuluk ilişkilerinin yeniden canlanmasında milletimizin manevi hayatına hizmet eden din görevlilerimize de çok önemli sorumluluklar düşmektedir. Bu nedenle din gönüllüleri olarak, öncelikle kendi aramızdaki ilişkileri gözden geçirmeliyiz. Bu çerçevede her bir din görevlimiz, önce kendi komşusuyla ve din görevlisi arkadaşıyla komşuluk ilişkilerine bir göz atmalı, yaşayarak bunu insanlara anlatmalıdır. Her bir din görevlimizin, Kur’an-ı Kerim’i, hadis-i şerifleri, literatürümüzü ve kültürel mirasımızı dikkate alarak komşulukla ilgili başlatmış olduğumuz bu uygulamalı seferberliğe öncülük yaparak büyük katkılar sağlamasını bekliyorum. İnanıyorum ki, bu husustaki çabalarımız, örselenen komşuluk ilişkilerimizin tamir edilmesinde ve yeniden canlandırılmasında çok hayırlı kapılar açacak ve toplumumuzda bir farkındalık oluşturacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Dr. Mehmet Görmez&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-2567250056562366390?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/2567250056562366390/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=2567250056562366390&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/2567250056562366390'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/2567250056562366390'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2011/08/ramazan-ve-komsuluk-medeniyeti.html' title='Ramazan ve Komşuluk medeniyeti'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-3485853545080477813</id><published>2011-07-25T10:35:00.000+03:00</published><updated>2011-07-25T10:36:30.479+03:00</updated><title type='text'>Dünyayı İmar Etmek</title><content type='html'>Kerim Kitabımızda insanoğlunun yaratılış gayesini, hayatın nihai anlamını açıkça ifade eden pek çok ayet vardır. Bunlardan birisi bütün insanlığı birlikte ilgilendirir: “O sizi yeryüzünden (topraktan) yarattı ve sizden yeryüzünü imar etmenizi istedi.” (Hud, 61.) Bu ayet başta Ragıp el-İsfahani olmak üzere pek çok İslam bilgini tarafından müstakil eserlerde ele alınmış, bilhassa Farabi ve İbn-i Haldun gibi filozoflara ilham kaynağı olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanoğluna dünya hayatında bahşedilen zaman dilimine “ömür” denilmiştir. Ömür, imar ile aynı kökten gelir. İmar ile geçmeyen ömür, ömür değildir. İmar ile geçmeyen ömür mamur olamaz. Resul-i Ekrem’in buyurduğuna göre, kıyamet gününde insanın sorguya çekilmeden yerinden kımıldamayacağı hususların başında, gençliğini nerede çürüttün, gelir. Kişiye “ömrünü nerede/ne yaparak geçirdin” diye sorulacaktır. Farabi’nin “Erdemliler Şehri”/el-Medinetü’l-Fadıla’daki ifadesine göre her fert mimardır. Dolayısıyla her ferdin imar etmek, mimar olmak, mamur etmek gibi bir sorumluluğu vardır. Ancak gönüller imar edilmeden, yürekler tamir edilmeden, beldeler, şehirler, şehirler imar edilmeden de yeryüzü imar edilemez. İbn Haldun’un “Umran” adını verdiği medeniyet tasavvuru, insanın ve kâinatın birlikte imar edilmesini öngörür. Ona göre insanlığın yeryüzünde bir umranı gerçekleştirmek gibi bir sorumluluğu vardır. İnsanlar yeryüzünü talan etmeye değil, imar etmeye gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün yeryüzünü imar etmek için varlığa karşı mütevazı olmak ve yaratılan her şeyin bize bir emanet olduğunu unutmamak, hulkumuzun yani ahlakımızın, halkımıza yani yaratılışımıza uygun olması gerekir. Yüce Rabbimizin, doymak bilmeyen tutku ve ihtiraslarımız için değil, insani ihtiyaçlarımızı karşılamak için bize nimet bahşettiğini göz önünde bulundurmamız gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa bugün yeryüzü aşırı gösterişçi, çılgınca bir tüketimin körüklediği bir talan ile karşı karşıyadır. Yeryüzünü hoyratça tüketiyoruz. Sadece suları, gölleri, nehirleri, bağları bahçeleri değil, sevgiyi, dostluğu, güveni, komşuluğu kısaca bizi biz yapan değerleri de tüketiyoruz. Sınırsız arzu ve ihtiraslarla sadece zamanımızı, enerjimizi, bilgimizi, birikimimizi değil, kendimizi, ömrümüzü de tüketiyoruz. Sadece kendi yaşadığımız dünyayı değil, bizden sonra gelecek olan nesillerin dünyalarını, umutlarını da tüketiyoruz. Üstelik tükenişimizi hızlandıran bu tüketimi, sektörel örgütlerle, reklam ve propagandanın bütün çeşitleriyle teşvik ediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unuttuğumuz bir gerçek var ki, Yüce Rabbimiz doymak bilmeyen tutku ve ihtiraslarımıza yetecek kadar değil, insani ihtiyaçlarımıza kafi gelecek kadar nimet bahşetmiştir. Tüketmek için tüketmekten, bizi tüketen tüketimden vazgeçmeli, yeryüzünü bize musahhar edene musahhar olmalıyız. Üzerinde yaşadığımız tabiatın hukukunu da savunmalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepimizin ciddi bir tüketim ahlakına ihtiyacı var. Ancak bunun da yeterli olmayacağı bir gerçektir. Zira aşırı tüketim ile ahlak yan yana gelmeyecek kadar birbirinden uzak kavramlardır. Tüketimin Arapçadaki karşılığı istihlaktir. İstihlak, helak etmeyi, yok etmeyi talep etmektir. Tüketim gerçekten helak etmek, talan etmek demektir. Helak etmenin ahlakı, talan etmenin terbiyesi olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüketirken tükenmemek için yapılacak ilk iş, ahlaki bir karşı duruş sergilemektir. Zira Yüce Kitabımızda şöyle buyrulmaktadır: “Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver, fakat saçıp savurma. Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankörlük etmiştir.” (İsra, 26, 27.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizler, bir nehir kıyısından bile olsa abdest alırken suyu ölçülü ve tutarlı kullanıp israf etmemek konusunda derin bir duyarlılığa sahip olan ve çevresini de bu doğrultuda tutumlu davranmaya davet eden bir Peygamberin (s.a.s) ümmetiyiz. Bir defasında Rasulullah (s.a.s) Sa’d’a uğradı. Sa’d (r.a) abdest alıyordu. Rasulullah (s.a.s) onun suyu aşırı kullandığını görünce: “Bu israf niye” diye sordu. Sa’d (r.a) da; “Abdestte de israf olur mu?” dediğinde, Rasulullah Efendimiz; “hatta akmakta olan bir nehirden abdest alsan bile” buyurdu. (İbn Mace, Taharat, 48; İbn Hanbel, Müsned, II, 221.) Bu nebevi uyarıda aynı zamanda insana, tabiata ve Allah’a karşı duyulan bir sorumluluk bilinci vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gönüllerde yankı uyandırması beklenen bu nebevi duruş, din gönüllülerinde çok daha derinden makes bulmalıdır. Dolayısıyla din görevlilerinin, her konuda olduğu gibi tüketim ahlakı konusunda da örnek davranışlarıyla toplumu bilinçlendirmeleri gerekir. Hizmet erleri olarak bizlerin, vaktimizi, bilincimizi, zihin dünyamızı, kültürümüzü hasılı bütün değerlerimizi israf etmemek gibi bir sorumluluğumuz var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof.Dr.Mehmet GÖRMEZ&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-3485853545080477813?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/3485853545080477813/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=3485853545080477813&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/3485853545080477813'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/3485853545080477813'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2011/07/dunyay-imar-etmek.html' title='Dünyayı İmar Etmek'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-584381478155790255</id><published>2011-07-25T10:34:00.000+03:00</published><updated>2011-07-25T10:35:38.925+03:00</updated><title type='text'>Hoyratça Tüketim ve Nebevi Uyarılar</title><content type='html'>Hayat mücadelesi ihtiyaçların karşılanması yolunda sergilenen çabadır. Yeme, içme, barınma, giyinme, savunma gibi hayatın sürdürülebilmesi için giderilmesi kaçınılmaz olan ihtiyaçlara temel ihtiyaçlar diyoruz. Bunların dışında birtakım sosyal ve kültürel ihtiyaçlar da söz konusu. Ancak, temel ihtiyaçlar giderilmeden bunlar birer ihtiyaç olarak hissedilmez. Hangi türden olursa olsun ihtiyaçların giderilmesi insanın maddi ve ruhi varlığı açısından büyük önem arz eder. Bu sebeple insan hemcinsleri ile ilişki kurmak, onlarla iş birliği yapmak, birbirine el uzatmak durumundadır. İnsanın sosyal bir varlık oluşunun temelinde bu gerçek yer alır. İslam bu insanlar arası ilişkiyi doğrudan insan-Allah ilişkisine yansıtarak kuvvetle teşvik eder. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu durumu “Kim bir kardeşinin ihtiyacını giderirse Allah da onun ihtiyacını giderir.”(Buhari, Mezalim, 3.) şeklinde ifade etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhtiyaçların tatmin edilmesi için tüketim gerekiyor. Tüketim yeryüzünün sınırlı kaynakları üzerinden gerçekleşir. Bu yüzden kontrollü tüketim kaçınılmazdır. Dolayısıyla ihtiyacın sınırları gerçekçi olarak belirlenmeli ve bu sınırlar aşılmamalıdır. Tatmin edilen ihtiyaçlar şiddetini kaybeder. İşte burada durmak gerekir. Eğer bu noktada durulmaz ve tüketim devam ederse, kronik bir tatminsizlik hali ortaya çıkar. Tüketilen şeyler haz vermek yerine acı ve ıstırap kaynağına dönüşebilir. İnsanın, hasretini çektiği, eksikliğini duyduğu bir şeyler olmalıdır. Hayatın motor gücünü üreten ümit ve bekleyiş bir bakıma bu tür mahrumiyetlerin ürünüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhtiyaç-tüketim dengesinin bozulmasındaki önemli etkenlerden biri de “üretilmiş ihtiyaçlar”dır. Gündelik hayatımıza bakalım. Elbisemizi, televizyonumuzu, buzdolabımızı artık ihtiyacımızı karşılamadıkları için mi değiştirmek istiyoruz? “Eski buzdolaplarınızı şu kadar liraya sayıp sizi yepyeni bir buzdolabı sahibi yapıyoruz”, “Eski buzdolaplarınızı atın…”, türünden slogan-reklamların etkisi yok mu bizim bu kararı almamızda? “Bu yıl etek boyları diz altında olacak”, “Erkek kıyafetlerinde koyu renkler hâkim olacak” gibi haberler her yıl “ihtiyaç üretim merkezleri”nde hazırlanıp “moda dünyası”na servis edilmiyor mu? “Siz her şeyin en iyisine layıksınız” cümlesi kimin hoşuna gitmez. Bu duyguya kapılan insanın elindeki her şey bir anda onun gözünde değersizleşiyor. Kendisi de değersizleşmemek için bunlardan kurtulup kendisinin layık olduğu “en iyi”yi elde etmeyi amaçlar hale geliyor. Bu çok kere bilinçaltında oluştuğundan, makulleştirme yolu ile “buna gerçekten ihtiyacım var” noktasına gelmek de zor olmuyor. Böyle olunca da ihtiyaç olmadığı halde, sırf sahip olma isteğini tatmin etmek için satın almak artık normalleşiyor. İşte burası hem psikolojik hem de ekonomik anlamda dengenin ve vasatın dışında çıkıldığı yer oluyor. “İnsanın zekâsı, vasatı terk etmek için insanlığı terk ediyor. İnsan ruhunun yüceliği bu seyri koruyacağını bilmesinde yatar. Yücelik vasatın dışına çıkmak değil, tam aksine vasatta kalmak demektir. Tabiat bizi öylesine mükemmel bir şekilde vasat bir çizgiye yerleştirmiştir ki, terazinin bir kefesini değiştirecek olsak diğerini de değiştirmek gerekiyor.” (Blaise Pascal, Düşünceler, s. 147.) Hz. Peygamber (s.a.s.)’in uyarısı işin formülünü veriyor: “İktisat eden darda kalmaz.” (Ahmed b.Hanbel, I, 447.) İbadet amacı ile de olsa bu ilkeyi çiğnemek söz konusu değildir. “Abdest almakta olan Sa’d’ın yanına gelen Rasulüllah ona ‘Bu ne israf!’ diye çıkışınca, Sa’d, ‘Abdest için harcanan su da israf olur mu?’ diye sordu. Bunun üzerine Allah’ın Rasulü, “Akmakta olan bir nehrin kıyısında abdest alıyor olsan bile…” (İbn Mâce, Taharet, 48.) diye cevap verdi. Demesi o ki Allah Rasulü’nün; nehrin akıyor, suyun geçip gidiyor olması abdest alanın gereğinden fazla su kullanmasını meşru kılmaz. Şu halde Allah Rasulü’nün maksadı, insanı tüketimde itidal noktasına getirmektir. Aynı yaklaşım şu uyarıda da kendini gösteriyor: “İsraf ve kibre düşmeden yiyin, için, giyinin, tasadduk edin.” (Buhari, Libas, 1.) Hadis-i şerifte insan ruhunun kuytu bir köşesine ışık tutulmaktadır: Doyuma ulaşmamış ruh, yaşadığı boşluğu gereksiz tüketim yoluyla sağlayacağı sahte büyüklük duygusu ile telafi etmeye çalışıyor. Çünkü harcama/tüketme imkânına sahip olanlar itibar görüyor. Oysa bu konuda asıl değer ölçüsü harcama imkânına sahip olmak değil, harcamanın/tüketimin nasıl ve nereye yapıldığıdır. Kur’an insandaki bu yanılgı yüklü yönelişi Karûn kıssası bağlamında sakınılması gereken bir örnek olarak gündeme getirir. (Kasas, 76-82.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İç dünyasında boşluk yaşayan çağdaş insan bu boşluğu maddi yöntemlerle doldurmaya çalışıyor; makam, mevki, şan şöhret ve tüketimle. “Sahip olursam güçlü, dilediğimce ve alabildiğine harcarsam hür ve mutlu olurum.” yanılgısı hâkim. Oysa bizim dinî değerlerimizde mülkiyet hakkı dilediğince tüketim hakkı anlamına gelmiyor. Tüketme hakkı ihtiyaç ölçüsü ile sınırlıdır. “(Rahman’ın kulları) harcadıkları zaman israf da etmezler, cimrilik de. Onlar bu ikisi arasında dengeli bir tutum sergilerler.” (Furkan, 67.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanı bu tabii denge halinden uzaklaştıracak etkenler günümüzde her zamankinden daha çeşitli ve etkili. Malların vitrinlerde olduğundan daha güzel ve kaliteli görünecek şekilde, ışık ve renk oyunları altında sergilenmesi ve abartılı reklamlar gibi klasik “göz boyama” yöntemlerine daha kapsamlıları eklendi. Büyük alışveriş merkezleri bir yönü ile gereksiz tüketime yönelten mekânlar olarak faaliyet gösteriyor. Psikolojinin verileri buralarda acımasızca tüketime dönüştürülüyor. “Her şey elinizin altıda, gözünüzün önünde” bir ortamdasınız. Çalınan müzik bir rahatlık, bir mutluluk hissi veriyor ve müşteri kendini evinde gibi hissediyor. İnsan evinde dilediği şey üzerinde dilediği gibi tasarruf eder. Bu rahatlıkla eliniz raflara uzanıyor. Bir tür hipnoz hali içinde “alışveriş” yapıyorsunuz. Sepetiniz doluyor ama gözünüz yine raflarda. “Ödeme kolaylığı” sağlayan kredi kartı vb. yöntemlerin itici güncünü de hatırlatmak gerekiyor. Böyle bir ortamda alışveriş bağımlılığını tetikleyecek bir durum söz konusudur. Bu da ihtiyaç gidermek için tüketmek yerine tüketmek için tüketmek gibi bir ruhi rahatsızlık haline işaret eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslam, insanı tüketim hoyratlığına götürecek tuzaklardan koruyucu bir uyarı sistemine sahiptir. Temelinde israf yasağının yer aldığı bu sistem, kanaat, iktisat, nefis terbiyesi ve züht gibi araçlarla desteklenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslam’ın telkin ettiği züht yönelişi, hayatı sürdürürken ihtiyaçların esiri olmama eğitimini temsil eder. Züht hayatı dünyaya ve onun nimetlerine, burada kalacağı oranda değer atfeden bir bakış açısıdır. Maddi olan karşısında takınılan mesafeli tutumdur; maddi olanın çekim alanı dışında kalmaktır. Yemek için yaşamak-yaşamak için yemek ikileminde doğru tercih yapabilmektir. Bu tercihte yaşanacak yanılgı sonucunda insan, mıknatısa yapışan demir tozları gibi iradeden soyutlanıp nefsi arzuların etki alanına girer. Yeme içme ve tüketme, hazların tatmini için temel yöntem haline gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beslenme ihtiyacı ile iştah/yeme isteği ayrı şeylerdir. Vücudun sağlıklı olması için gerekli gıda miktarı beslenme ihtiyacını temsil eder. Bu ölçünün aşılması ve yeme içmeye devam edilmesi halinde beslenme ihtiyacı iştaha indirgenmiş olmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belli bir refah düzeyine ulaşmış olan toplumlarda önemli sağlık problemlerinden biri de “aşırı beslenme” ve bunun sonucunda ortaya çıkan şişmanlık hastalığıdır. “Aşırı beslenme”yi tırnak işareti içine aldım, çünkü beslenmenin aşırısı olmaz. Aşırıya kaçan yiyip içme beslenme değil, oburluktur. İşte burada insanın kendi sağlığına kast etmesi söz konusudur. Şu Nebevi uyarılara bakınız: “İnsan midesinden daha fena bir kap doldurmuş değildir. İnsanoğluna kendisini ayakta tutacak yiyecekler yeter. Mutlaka daha fazla yemesi gerekiyorsa midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içmeye ayırmalı, üçte biri ise boş kalmalıdır.” (Tirmizi, Sühd, 47.) “Canının her çektiğini yemek israftır.” (İbn Mace, Et’ime, 51.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeyh Sadi-i Şirazî bu Nebevi uyarıları şöyle yorumluyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İnsan isen yemeği ölçülü ye. Karnını bu kadar dolduruyorsun. Adam mısın, yoksa küp müsün? Kişinin içi gıda, zikir ve nefes yeridir. Sen onu sade ekmek yeri sanıyorsun. Hırs dağarcığına Tanrının yâdı sığar mı? Nefes bile onun içinde zar zor uzanır. Can besleyenler midesi dolu olanların hikmetçe boş olduğunun farkında değildirler. İnsanın iki gözü ile bir karnı vardır ki bunlar hiçbir şeyle doymazlar. Şu büklüm büklüm bağırsak boş kalsın, daha iyi. Hani yakacak şeylerle cehennemi doldururlar da o hâlâ; ‘daha yok mu?’ diye bağırır, işte onun gibi. Görmüyor musun, kurtları da, kuşları da tuzağa düşüren yemek hırsından başka bir şey değildir. Vahşi hayvanların karşısında boyun eğmeyen kaplan yemek yüzünden, fareler gibi tuzağa düşer.” (Sâdî, Bostan,[Çev. Hikmet İlaydın, M.E. B. İst. 1950] s. 227.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamak için tüketmek, aşırılık ve israfın söz konusu olmadığı bir bilinç işidir. Ya tüketmek için yaşamak?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doç. Dr. Halil Altuntaş&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-584381478155790255?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/584381478155790255/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=584381478155790255&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/584381478155790255'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/584381478155790255'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2011/07/hoyratca-tuketim-ve-nebevi-uyarlar.html' title='Hoyratça Tüketim ve Nebevi Uyarılar'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-8354161211376631644</id><published>2011-07-25T10:33:00.000+03:00</published><updated>2011-07-25T10:34:16.651+03:00</updated><title type='text'>Tüketim Ahlakı Eğitimi</title><content type='html'>İnsanın ihtiyaçları sınırlı, arzu ve istekleri sınırsızdır. Eğer arzu ve istekler frenlenmez, kontrol altına alınmaz, ahlaki esaslar doğrultusunda iyiye yönlendirilmez, dengeli tüketim sağlanmazsa bireyin de toplumun da zararına bir sonuç ortaya çıkar. İslam’a göre birey kendi ihtiyaçlarını aşırıya kaçmadan normal ölçüler içinde gidermek zorundadır. Ne İslam’ın getirmediği yasaklar ekleyerek kendine aşırı sınırlamalar koyabilir, ne de israfa varan aşırı harcamalarda bulunabilir. Bu konuda Kur’an’ın uyarısı şöyledir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ey insanlar! Allah’ın size helal kıldığı güzel şeyleri haram yapmayın ve sınırı aşmayın! Çünkü Allah sınırı aşanları sevmez.” (Maide, 87.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın, “bu para benim, ben kazandım, istediğim gibi, istediğim yere harcarım” yaklaşımıyla, parasını hesapsız, ölçüsüz, gelişigüzel kullanması ahlaki değildir. Sorumluluk bilinci içerisinde kendine, topluma, insanlığa yararlı olarak kullanılması gerekir. Tüketirken diğer insanları da düşünme zorunluluğu vardır. Kişinin sahip olduğu parayı, imkânları sadece kendi ihtiyaçlarını, arzu ve isteklerini düşünerek değil, yakın akraba ve komşudan başlamak üzere çevresindeki yoksul insanların zorunlu ihtiyaçlarının karşılanmasından da sorumlu olduğu bilinciyle hareket etmesi İslam ahlakının bir gereğidir. Müslümanın çevresindeki insanların acı ve ıstıraplarına karşı duyarsız davranmasına, komşusu sıkıntılı bir hayat sürerken kendisinin hesapsız şekilde harcama yapmasına İslam kesinlikle karşıdır. Bunu din dışı, ahlak dışı bir davranış olarak görür. Dolayısıyla birey tüketimi sadece ekonomik gelirine bağlı olarak gerçekleştiremez. İslam ahlakının esaslarını da dikkate almak zorundadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak özellikle günümüzde kitle iletişim araçlarınca da sürekli tüketimin özendirilmesi sonucu, tüketmeyince, almayınca sanki kendinde eksiklik hisseden bir anlayış yerleşmeye başlamıştır. “Elindeki ile yetinmeme, hep alma, daha fazla alma, mutluluğu tüketimde arama” büyük çoğunluğun hedefi haline gelmiş bulunmaktadır. İnsanlar âdeta tüketimle özdeşleşmiş durumdadır. Medya yeni bir kültür oluşturmakta, bir moda rüzgârı meydana getirmekte, yetişkinleri de çocukları ve gençleri de peşinden sürüklemektedir. Medyanın oluşturduğu tüketim kültürü, “Ne olursan ol tüket! Tüketen güçlüdür. Tükettiğin kadar varsın.” şeklindeki bir yaklaşımla insanları devamlı tüketime yöneltmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok fazla izlenen bir medya aracı olarak özellikle televizyonun çocuklar ve gençler üzerindeki etkisi oldukça yoğunluk kazanmış bulunmaktadır. Çocukların daha bir yaşından itibaren izlemeye başladığı televizyonda sürekli tekrarlanan reklamlar özentiye sebep olmakta, çocukların arzularını kamçılamakta, onları kanaatkârsızlığa, tatminsizliğe, hatta bazen isyana sürüklemektedir. Para, eğlence, lüks yaşantı çocukların ve gençlerin gözünde bir tutku haline gelebilmektedir. Çocuk, reklamı yapılan malı, gözde olan markayı kullanarak arkadaşları arasında saygınlık kazanmaya çalışmakta, aksi halde değersiz birisi olacağını düşünerek büyük huzursuzluk duymaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuğun gözünde reklamdaki ürünü kullanmak, ona farklı, kabul edilebilir bir hayat bahşetmekte, onu tüketime özendirmektedir. “Sen hâlâ o telefonu mu kullanıyorsun? Ayakkabılarının markası ne?” şeklindeki sorular çocuğa çok ağır gelmektedir. Bu olumsuz sorulardan ve bakışlardan kurtulmak için, arkadaşlarının kendisini takdir etmesi, kabul etmesi için pahalı olan markayı almalıdır, farklı bir imaj oluşturmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tutum çocuğu tüketime götürüyor ve onu bazı markaların tutsağı yapıyor. Onları satın aldıkça haz duyuyor. Ancak bu haz kalıcı değil, geçici oluyor. Çocuğun iç dünyasında sürekli boşluk ve doyumsuzluk oluşuyor. Bu boşluğu bir şeyler alarak doldurmaya çalışıyor. Markalara yöneliyor. Kanaatkâr olmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı büyük alışveriş merkezlerinde, hele bir de fiyat indirimi olunca, çılgınca alışveriş yapan insanlar görülüyor. Tüketiyor, fakat bir türlü doyuma ulaşmıyor, tatmin olmuyor. Çünkü gerçekten ihtiyacı olduğu için değil, ruhu aç olduğu için alıyor, tüketiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüketim kültürünün yaygınlık kazanmış olmasıyla artık zaruri olmayan maddeler ihtiyaç hâline gelmekte, yeni çıkan ürünler, modeller ihtiyaç olarak algılanmakta, böylece insan göreceli bir yoksulluğa itilmekte, bir iç yoksunluk ortaya çıkmaktadır. Mala, eşyaya sahip olarak, alarak, mal biriktirerek bu yoksunluktan kurtulmaya çalışmakta, ancak sürekli eşyanın, malın ve onları alabilmek için paranın peşinde koşarak âdeta onların esiri haline gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte çocuğu yetiştirirken, anne baba ve tüm eğitimciler onda, İslam ahlakının esaslarını göz önünde tutarak davranışlarını düzenleyecek, harcamada bulunurken, tüketirken aşırıya kaçmayacak, çevresindekileri de düşünecek, gücü oranında onların ihtiyaçlarını gidermelerine de katkıda bulunacak bir bilinç oluşturmaya çalışmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun için yapılması gereken hususları şu şekilde belirtebiliriz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Önce her konuda olduğu gibi tüketim konusunda da anne baba çocuğa güzel örnek olmalıdır. Çocuğun bu konuda kendilerini model alacağını unutmamalıdır. Eğer anne baba ihtiyacına göre harcamada bulunuyor, dinlediği reklamlardan, komşulardan vs. etkilenerek hemen alışverişe koşmuyor, bir yerden çıkarken elektriği kapatıyor, açık bırakmıyor, suyu gereksiz yere akıtmıyor, artan yemekleri dökmüyor, ekmekleri çöpe atmıyor, eşyaları henüz eskimeden değiştirmiyor ise, çocukta da böyle güzel tüketim alışkanlıkları oluşur ve kanaatkâr bir anlayış hâkim olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Çocuğun izlediği televizyon programlarından ve reklamlardan etkilenmemesi için, onlardaki aşırılıklar hakkında çocukla konuşulmalıdır. Reklamların amacı, bizim sorumluluğumuz ve vereceğimiz kararın önemi çocukla birlikte değerlendirilmelidir. Reklamlarda abartıların olduğu, gerçekleri tam yansıtmadıkları, reklamını yaptıkları eşyanın sadece iyi yönlerini ön plana çıkardıkları, eksik ve olumsuz yönlerinden hiç söz etmedikleri belirtilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Çocuğa öz güven kazandırılmalıdır. Öz güveni olan, kendini yeterli gören çocuk reklamlardan da, arkadaşlarından da fazla etkilenmez. İhtiyacı olduğu kadar tüketir. Alışveriş yaparak, tüketime yönelerek kendini kabul ettirme yoluna gitmez. Öz güven hayatın erken dönemlerinde, ilk yıllarda şekillenir. Anne babanın çocukla kurdukları iletişim tarzı, çocuğa yönelik tutumları, öz güvenin oluşmasında birinci derecede rol oynar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeterli sevgi gösterilmeyen, sevgisiz büyüyen çocuğun kendine güveni olmaz. Aşağılık duygusuna sahip olur. Aşırı koruyucu anne baba tutumu da çocukları beceriksiz ve korkak yapar, kendilerine güvenlerini yok eder. Bunlar bağımsız hareket etme, tek başına bir işe girişme cesareti gösteremezler. Aynı şekilde, düşüncelerine değer verilmeyen, görüşleri alınmayan, aşırı baskı gören çocuklar da kendilerine saygı duymazlar, öz güven kazanamazlar. Başarısız, beceriksiz nitelendirmeleri de çocukların öz güven duygularını yok eder. Bu nedenle çocuğa koşulsuz sevgi gösterilmeli, çocuk dinlenilmeli, düşüncelerini ve duygularını ifade etmesine fırsat tanınmalı ve söylediklerine değer verilmelidir. Çocuğa olumsuz ifadeler kullanılmamalı, lakaplar takılmamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Çocuğa ihtiyaçtan fazlasını talep etmemesi, kendisindekilerin çok azına sahip olanları düşünüp şükretmesi ve kanaatkâr olması öğütlenmelidir. Hatta sahip olduklarının bir kısmını ihtiyacı olanlara verebiliyorsa bunun çok daha güzel, çok daha takdir edici bir davranış olduğu anlatılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. Gereksiz olarak tüketilen şeylerde başkalarının hakkı olduğu, tüketirken bunu düşünmesi gerektiği, topluma ve dünyaya karşı sorumluluk bilinciyle hareket etmesinin onu yücelteceği, bunun dinî ve insani bir görev olduğu çocuğa anlatılmalıdır. Bu konuları işleyen kitap, öykü ve masallardan yararlanılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Dr. Hüseyin Peker&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-8354161211376631644?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/8354161211376631644/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=8354161211376631644&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/8354161211376631644'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/8354161211376631644'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2011/07/tuketim-ahlak-egitimi.html' title='Tüketim Ahlakı Eğitimi'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-1721403104265978222</id><published>2011-07-03T16:12:00.000+03:00</published><updated>2011-07-03T16:13:04.770+03:00</updated><title type='text'>İki Vefalı Dost: Mümin ve Cami</title><content type='html'>Müslüman mabedinin adı “secde edilen yer” anlamında Mescit, ya da “müminleri çatısı altında toplayan” anlamında Cami’dir.&lt;br /&gt;Secde, kulun Allah’a en yakın olduğu an… O zaman mescit/cami, ibadet mahalli olma özelliğinin yanında kulun Allah’a yakınlık kesbettiği özel mekân… Nasıl ki insan derdini çekinmeden sıkılmadan açabileceği, en yakın, en candan vefakâr bir dost arar kendine, cami de öyle vefakâr bir dost mekân. Başı daralanın gideceği, dertlinin derdini dökeceği, sıkıntısını gidereceği, başka sığınacak yer bulamayanın sığındığı istinatgâh, iltica evi… Bu evin kapısı kapanmaz, kapanmamalı. Gece gündüz gidilebilecek tek ev bu ev… Bu eve girmek için randevu almak gerekmiyor, nasıl vefakâr bir dost ile ilşkilerde protokol olmazsa. Dahası ne kadar samimi, candan dostunuz, arkadaşınız, akrabanız olsa da başkasının evine destursuz giremezsiniz. Gecenin bir yarısı en sevdiğiniz ahbabınızın kapısını çalmaya cesaretiniz olmaz. Ama camiye girerken öyle değil! Rasulüllah (s.a.s.) vakitsiz girdiğimizde kendi evimiz dahi olsa habersiz girmememizi tavsiye ediyor. (Buhari, Nikah, 121; Müslim, İmare, 180-185.) Oysa camiye girmek için böyle bir zorunluluğumuz yok. Hangi durumda olursak olalım, hangi vakit olursa olsun, hele dert ortağı olacak vefalı bir dost dahi bulamadığımız durumda şairin;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Beni kimseler okşamaz madem, Öp beni alnımdan, sen öp seccadem.” dediği gibi kendisine sığınıp sıkıntımızı atacağımız en rahat ve en emin yerdir orası. Ashaptan Ebu Umame dünyevi sıkıntılardan bunalmıştır. Namaz vakti dışında mescide kapanır. Rasulüllah Efendimiz (s.a.s.) mescide girdiğinde onu görür ve: “Ya Eba Umame! Namaz vakti değil, niçin mescitte oturuyorsun?” diye sorar. “Yakama yapışan sıkıntılar ve borçlar yüzünden ya Rasulellah!” cevabını verir Ebu Umame. Efendimiz (s.a.s.): “Sana bir dua öğreteyim mi? Onu söylediğin zaman Allah (c.c.) sıkıntılarını giderir ve borcunu ödetir.” buyurur. Ebu Umame: “Evet ya Rasulellah” der. Efendimiz (s.a.s.): “Sabah ve akşam; ‘Allah’ım! Gam ve kederden, acizlikten ve tembellikten, korkaklık ve cimrilikten, borcun baskısından ve düşmanların kahrından sana sığınırım!’ de.” buyurarak bu duayı öğretir. Ebu Umame der ki: “Bunu yaptım, Allah sıkıntımı giderdi, borcumu ödeme imkanı verdi.” (Ebu Davud, Salat, 367.) Yurt dışı hizmetlerim sırasında bir pazar günü, kuşluk vakti ders hazırlığı için camiye girdiğimde, bir gencin caminin ortasında kıbleye dönük diz çökmüş vaziyette oturduğunu gördüm. Hristiyanların kilise ayin saatinde muhtemel ki bu gencimiz de ibadet ihtiyacını ya da sıkıntısını gidermek için camiye gelmişti. Modern hayat, sıkıntıyı giderme yöntemleri olarak birçok alternatifler koyar insanın önüne. Oysa sıkıntıların atılacağı manevi sığınma merkezleridir camiler. Ebu Umame onun için başka yer aramamış, camiye sığınmıştır bu gencimizin ve birçoklarımızın yaptığı gibi. Çünkü camiye sığınan Allah’a sığınmış demektir. Hayatı yaratan ve yöneten Allah’a iltica ederek ancak sıkıntılar bertaraf edilebilir. Çünkü Allah müminlerin dostudur ve O’ndan daha vefalı dost olamaz. Bu nedenle Rasulüllah Efendimiz Hz. Bilal’e: “Ey Bilal! Namaza çağırarak bizi rahatlat” buyurarak, huzurun ve mutluluğun Allah ile beraber olmakta olduğunu ifade etmiş. Onun için Rasulüllah (s.a.s.) can pazarının yaşandığı savaştan döndüğünde dahi, evine girmeden önce mescide giriyor, iki rekât tehıyyetü’l-mescit namazı kılıyordu. (Müslim, Müsafirun, 72.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah Teala mescidi kendi adına izafe ederek “Beytullah/Allah’ın Evi” ifadesini kullanıyor. (Bakara, 125.) Buna göre caminin vefakar müdavimleri, Allah’ın evinde ve O’nun misafiri olarak bulunuyor demektir. Cami ile dostluk köprüsü kuran, Allah ile vefada örneği olmayan eşsiz bir dostluk ilişkisi içersinde, orada oturan Allah’ın meclisinde bulunmuş demektir. Böylesine yüce, böylesine kerim bir Zat’ın misafiri olmak… Taberani’nin İbn Mesud’dan rivayetinde Rasulüllah şöyle buyurmuşlar: “Yeryüzünde Allah’ın evleri mescitlerdir ve misafirine ikramda bulunmak Allah üzerine bir haktır…” (Taberani, 10/161, Nr:10324.) Ev sahibine nisbetle bu misafirlik büyük bir lütuf olmakla beraber, bu kutlu evin seçkin misafirlerinin arasında yer almak da ayrı bir lütuftur. Bu evin en gözde, en seçkin, en değerli misafiri Rasulüllah Efendimiz… Bu evin baş köşesine oturmaya layık olan O… Aynı evde misafir olmak… Aynı zamanda gerçekleşmese de, değil mi ki O’nunla, ashab-ı güzin efendilerimizle ve diğer seçkin misafirlerle aynı evin misafiri olarak kayıtlara geçiyorsunuz. Orada her bulunuşunuzda onlarla iman ve eylem birliği içinde olduğunuzu, aynı zamanda onlarla olan ünsiyetinizi, muhabbetinizi, onlara sadakatle bağlılığınızı ispat ve ilan etmiş oluyorsunuz. Kaybetmeye yüz tuttuğumuz değerlerimizden birisidir vefa... Fuzuli’nin şu şikayeti bu kaybın yeni bir şey olmadığının işareti: Vefa her kimseden kim istedim, ondan cefa gördüm, Kimi kim bîvefa dünyada gördüm, bîvefa gördüm. Her kimden vefa istediysem ondan cefa gördüm; Kimi gördüysem vefasız dünyada, onu vefasız gördüm. Merhum Âkif de, Safahat’ına almadığı şiirlerinden birisinde, “Namerde değil, merde değil, ferde inanma! Ben herkesi hayretle temaşadan usandım” derken bu ızdırabını dile getirir ve çevresindeki vefasızlıktan yakınır. Efendimiz’in Taif dönüşü son umut kapısı olarak gördüğü akrabalarından beklediği vefayı göremediğindeki Allah’a yakarışı da bunu anlatır: “İlahî, huysuz ve yüzsüz bir düşmanın eline beni düşürmeyecek, hatta hayatımın dizginlerini eline verdiğim akrabamdan bir dosta bile bırakmayacak kadar bana merhametlisin...” (Hamidullah, İslam Peygamberi, I/113.) Vefa sadece insanda olan ve onda aranan bir özellik midir? Eşref-i mahlûkât olan insanın bu vefasızlığına karşı, vefasıyla ve sadakatiyle ashab-ı kehfin peşinden ayrılmayan köpeğin durumu Kur’an-ı Kerim’de, ashab-ı kehfle beraber anlatılmakta (Kehf, 18.) Rasulüllah Efendimiz’in, üzerinde hutbe okuduğu hurma kütüğü ile olan diyaloğu ve ona gösterdiği iltifat (Buhari, Menakıb, 25.), “Uhud bizi sever, biz Uhud’u severiz” ifadesiyle bir dağ ile olan sevgi alışverişi (Buhari, Cihad, 71.)... Bu ve benzeri örnekler biz insanların dışındaki varlıkta da vefa ve sadakatin olduğunu ifade ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cami ile ilişkisinde mümin vefalı olmalıdır. Mescitlere devam etmeyi alışkanlık haline getirmesi, kişinin mümin oluşunun alameti sayılmış. (Tirmizi, İman, 8; İbn Mace, Mesacid, 19.) Arşın gölgesinde yer alacak olan yedi sınıftan birinin de kalbi camiye bağlı olan, yani camiye karşı vefalı olan, cami ile köprüleri atmayanlar olduğu ifade edilmiş. (Buhari, Ezan, 36; Müslim, Zekat, 91.) Rasulüllah Efendimiz, bizzat gayret ve katkılarıyla inşa edilen ilk mescit olan Kuba mescidiyle karşılıklı gönül bağı kurmuşcasına, dost ziyareti yapar gibi cumartesileri onu ziyaret etmiş (Buhari, Tatavvu, 2-4; Müslim, Hac, 515, 522.) Orada iki rekât namaz bir umreye bedel sayılmış (Nesai, Mesacid, 9; İbn Mace, İkametu’s-salat, 197.) Her alanda örneğimiz olan Efendimiz’in, Medine’ye hicretinde başını sokacak bir eve sahip olmadan mescit inşasına girişmesi, evini mescide bitişik inşa edip ömür boyu mescit ile komşu yaşaması, bu konuda onlarca emir ve tavsiyesi, cami algımız ve mümin-cami arasındaki vefa ilişkisinin nasıl olması gerektiği konusunda bize yeterli bilgiyi vermektedir. İbadethane olma özelliğiyle camiler, yaratılış gayesi Allah’a ibadet etmek olan insanın, Allah’la yaptığı sözleşmenin en belirgin ve en etkin uygulama alanlarıdır aynı zamanda. Allah, yarattığı en şerefli varlık olan insanı ibadetle mükellef kılmış ve ona şöyle hitabetmiş: “Ey Adem oğulları! Size şeytana tapmayın, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır, bana kulluk ediniz, doğru yol budur, demedim mi?” (Yasin, 60, 61.) “Sadece Allah’a kulluk etme” konusunda vefakar müminin en güçlü şahidi, kulluğun en güzel şekilde icra edildiği yerler olan camilerdir. Ayrıca tüm hayatın kulluk bilinci çerçevesinde şekillenmesinde de camiler en önemli merkezlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mümin ve cami birbirlerini onaran iki vefalı dosttur. Erkeği, kadını, büyüğü, küçüğü, genci, ihtiyarı tüm inananların kendilerini yetiştirdiği, olgunlaştırdığı, kırılan dökülen yanlarını tamir ettikleri mekânlardır camiler. Mümin, içinde rahmet ve minnetle yadettiği ecdadından aldığı kutlu mirası elinden tutup getirdiği geleceğinin güvencesi evladına yine camide devreder. Sadece caminin kubbesi, minaresi, şadırvanı değildir evladına devrettiği. Çocukları Allah kelamıyla orada tanışır, peygamber varisleriyle orada buluşur, rahmani ve nebevi terbiyeyle orada yetişir, adab ve erkânı orada öğrenirler. Allah’a ve ahirete olan samimi imanları ile, namazları-zekâtları ile, Allah’tan başkasından korkmayan duruşlarıyla müminler camiyi madden ve manen imar ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mümin, vefakâr bir dost olarak ömür boyu irtibat halinde olduğu camiden, son deminde de vefa görerek bu dünyadan göç eder. Hayatının son anındaki dünyaya vedası, doğup büyüdüğü, yatıp kalktığı, yiyip içtiği evinden değil camiden olur. Doğduğunda minarelerinden yükselen ezan sesi ile dünyaya adımını atmıştır, bu dünyadan giderken de cami onu sinesine alır, günde beş defa bir araya geldiği mümin kardeşleriyle son defa buluşturur, onların hüsn-i şehadetlerinin, hayır dualarının şahidi olarak öylece ebediyete uğurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yusuf Doğan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-1721403104265978222?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/1721403104265978222/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=1721403104265978222&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/1721403104265978222'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/1721403104265978222'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2011/07/iki-vefal-dost-mumin-ve-cami.html' title='İki Vefalı Dost: Mümin ve Cami'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-4553899743350331574</id><published>2011-07-03T16:10:00.000+03:00</published><updated>2011-07-03T16:12:00.502+03:00</updated><title type='text'>Yaşamak; Vefasını Yitirmiş Bir Ahd</title><content type='html'>Tavan arasında tozlanmış eşyaları sağa sola çekerken, arada bir eline geçirdiği eşyayı inceliyordu genç adam. Bir kenarda porselen tabaklar duruyordu. Hemen yanında birkaç mumluk, kumaşı iyice yıpranmış bir tek kişilik koltuk, yaldızları dökülmüş bir abajur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşlı kadın o kadar sessiz yaklaştı ki eşyalardan ayırt edemeyecekti genç adam. “Anneanne neden tutuyorsun bunca eşyayı?”Kadın sustu. Eline aldığı ağzı kırık vazoya, sevdiği adama bakar gibi baktı.“Kırık dökük şeyler var, birçoğu kullanılmaz ki bunların anneanne” “Vefasızlık mı edeyim?” dedi yaşlı kadın ve sustu. Bakmaya devam etti. Bir eşyaya vefasızlık etmek duygusu, yaşadığımız yüzyıla çok tanıdık gelmiyor. İnsanın eşyaya vefa göstermesini anlayabilecek bir ahlaki inceliği, derinliği kaybedeli çok uzun zaman oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın yaşadığı çağda belirleyici olan, ekonomik, siyasi, sosyal, politik atmosfer, insan ahlakını dönüştürmeden varlığını sürdüremeyeceğini bilir. Ve sahip olduğu tüm araçlarla, yeni ahlak modelinin ve dolayısıyla “yeni hayat”ın kodlarını gündelik hayatın en ince ayrıntılarına nüfuz edebilmesi için gayret sarfeder. Cumhuriyet ilanından sonra bir proje olarak elitlerden başlayarak halka yayılan modernleşme süreci, dönem romanlarında insan hayatındaki dönüşümleri çok belirgin özellikleriyle anlatır. Yeni insan, yeni ahlak eskiyle bazen derin ve hüzünlü bazen de mizahi nitelikleri öne çıkan çatışmalar yaşarlar.Yeni hayat, yeni ahlaki ilkeler ölçeğinde kurulabilir. Burada yeni hayat derken hiç şüphesiz bütün bireysel ve toplumsal normların köklü değişimlerinden söz ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni hayatı kuran güç, mevcut ahlaki normları kendi iktidarını pekiştirecek, meşrulaştıracak ölçüde değiştirmek ve değiştiremiyorsa toptan ortadan kaldırmak zorundadır. Aksi halde cari olan her ahlaki değer gayrımeşru iktidar kurgusunun karşısına çıkacak ve insanlarda bu gücün ortadan kaldırma umudu ve çabasını diri tutacaktır. Modern dünyanın iktidar kurgusunu belirleyen büyük ölçüde ekonomik kazanımlar ölçeğidir. Bütün insanlar, büyük ekonomi güçlerinin kurguladığı yeni hayat projelerinin bireyleri olabilmek için gerekli oryantasyondan geçiriliyorlar. Bir model geliştirilirken, bu modelin kodları insanların metafizik derinliklerine kadar yerleştirilmezse kalıcı ve güçlü olması düşünülemez. Kapitalizm, basitçe geçiştirilemeyecek kadar spesifik ahlak öğretilerini geniş kesimlere yayma becerisi göstermiştir. Bunu fiziksel bir şiddet kullanma ihtiyacı duymadan, insanların oldukça heyecan ve neşeyle dahil olabilecekleri bir dil kullanarak yapma becerisi ayrıca tartışılabilir. Siyasi ya da ekonomik iktidarları asıl güçlendiren insanların gönüllülüğüdür. Bu gönüllü olma durumunu pekiştirebilmek için psikolojik – sosyolojik tüm verileri kullandığını söylemeye bile gerek yok. Kapitalizmin ürettiği modern ahlak, insanların dinle, gelenekle, günahla, ayıpla kurduğu ilişkiyi temelden değiştirmiştir. İnsanın daha çok tüketmesine, daha çok eğlenmesine, daha çabuk sıkılmasına, daha umursamaz olmasına, daha acımasız olmasına, daha şefkatsiz, daha vefasız olmasına engel ne varsa görünür alandan uzaklaştırmak olmazsa olmazdır. Bu duyguları hatırlatan tüm kavramların görünür olmaktan hızla uzaklaşmasını ya da anlam kaymasına maruz bırakılarak olumsuz çağrışımlara neden olmasını böyle düşünebiliriz. Şöyle örnekleyebilirim belki. Kanaat, yakın zamana kadar insanın sahip olabileceği en büyük zenginlik olarak telakki ediliyordu bu toplumda. Zira Mübarek Elçi bunu çok yalın bir dille yaşamış ve anlatmıştır. Bu kadar büyük bir zenginlik kaynağı olan kanaat modern tüketim ahlakında insanın düşkünlüğüne, zavallılığına, güçsüzlüğüne, kaçışına karşılık gelen bir anlam dünyasına itildi. Kanaatkar olduğunu söyleyen insanlara yarı acımalı gözlerle bakıyoruz artık. Kanaat etmek ancak son ihtimal olarak değer taşıyor. Yakınlarda televizyonlarda gösterilen bir reklam filminde kanaat edenle, hırs yapan arasındaki görsel fark bu kavramların hani değer düzey üzerinden tanımlandığını göstermek için çok iyi bir örnek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vefa da böyle kavramlardan. Kavramlardan derken, bir davranış ve duygu olarak insan hayatındaki karşılığından söz ediyorum. Dilde vefa kelimesinin çağrıştırdığı derin, müşfik, masalsı anlam dünyasını muhafaza edebilirsek, davranış olarak da muhafaza edebiliriz. İnsanın başka insanlarla, eşyayla, kainatla ve en önemlisi Allah’la kurduğu varoluşsal ilişkinin seyrini belirleyecek kadar önemli kelimeler, modern ahlak öğretilerinde, anlam kaybına uğratılıyor. Kanaat ve mesela vefa ve mesela merhamet gibi kelimeler insanın insanı sömürmesine mani kelimelerdir. Vefa kelimesini ve vefanın tüm davranış prototiplerini kaybettiğimizde neyi kaybetmiş oluyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En başta adaleti. Vefa, adaletin hemen yakın dairesinde yer alıyor. Yavaş yavaş ortadan kaybolduğunda, büyük kalabalıklarda, büyük gürültülerde ayak sesini duymadığımızdan gidişini bile fark edemediğimiz vefa, hayatımızda olmayınca ne kaybediyoruz? Basit sorular hayatımıza geniş kapılar açabilir. Hiç lafı dolandırmadan, cesaretle kendi kendimize soracağımız ve suçu toplum denilen muhayyel kitleye atmadan, doğrudan kendimize yöneltmemiz gereken bir sorudur bu. Ben vefalı bir insan mıyım? Bu kadar uzun girişler yaptığıma bakmayın siz. Basitçe bu soruyu sorun kendinize. Ne oldu da eşyaya vefa göstermek kadar ince bir ruh taşıyan bu toprakların insanları, zaman geçtikçe eşyaya, insana ve hiç şüphesiz Allah’a böylesi bir vefasızlıkla yaklaşıyorlar? Yazı ilerledikçe kendimle bir çatışmaya düştüğümü dürüstlükle söyleyeyim. Vefa eksikliğinden mütevellit kaybettiklerimi düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum. Çok değerli şeyler, hayatıma tekrarı sözkonusu bile olmayacak anlar katan dostlarım. Vefa borcu demiş bizden öncekiler. Ağızlarına sağlık. Vefa bir borçtur en nihayetinde. İnsanın insan olmaklığının borcudur. Kibirlenen insan varolan her şeyin kendinden ve kendi için olduğu vehmine kapılıyor. Ve fakat işte varolmak bir vefa borcu içine düşmektir diyelim biz. Varoluş özüne bağlılıktır vefa. Hiçbir gerekçeye sığınmaksızın mutlak anlamda söze sadık kalmaktır vefa. Ömrü vefa etmek, diyor bizden öncekiler. Ağızlarına sağlık. Ömrümüz vefa ettiği ölçüde kendi varolma sebebimize vefa göstereceğiz diyorlar bir şekilde. İç içe vefa halkalarında vefalıların en vefalısına dönüyoruz yüzümüzü. Sözü sözün mutlak sahibine yüzümüze dönerek bitirelim geleneğe uyarak;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Muhakkak ki sana biat edenler ancak Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükafat verecektir.” (Fetih, 10.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahde vefa deyip susalım biz de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarık Tufan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-4553899743350331574?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/4553899743350331574/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=4553899743350331574&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/4553899743350331574'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/4553899743350331574'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2011/07/yasamak-vefasn-yitirmis-bir-ahd.html' title='Yaşamak; Vefasını Yitirmiş Bir Ahd'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-2234067745968105227</id><published>2011-07-03T16:08:00.001+03:00</published><updated>2011-07-03T16:10:43.322+03:00</updated><title type='text'>En Büyük Cemaat</title><content type='html'>Sahabi Numan b. Beşir (r.a.)’in naklettiğine göre Allah Rasulü (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Birbirlerine merhamette, sevgi, yardımlaşma ve ilgi göstermede müminleri, rahatsızlanan bir organın ızdırabına, diğer kısmı, uykusuzluk ve ateşle ortak olan bir beden gibi görürsün.” (Buhârî, Edeb, 27.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Peygamberimiz, müminleri âdeta yaşayan bir organizmaya benzeterek, onların, birbirlerine karşı ilgi, sevgi ve merhamette canlı bir bedenin duyarlılığına sahip olmalarını istemektedir. Birlik ve bütünlüğünü bu hadisten daha veciz ve beliğ bir şekilde ifade eden başka bir tanım bulmak herhalde zordur. Yine kendisine ait olan başka bir ifadede Allah Rasulü, müminleri, birbirlerini destekleyen tuğlalardan oluşan bir binaya benzetmiş ve parmaklarını birbirine kenetleyerek bunun nasıl olması gerektiğini ashabına göstermiştir. (Buhârî, Edeb, 36.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müminlerin kardeş olduklarını bildiren Cenab-ı Hak (Hucurât,10.), hep birlikte Allah’ın ipine sarılarak asla bölünmemelerini emretmiştir. (Âl-i İmran, 103.) Hayatı boyunca, her türlü, ırki, kabilevi ayrışma ve düşmanlıkları ortadan kaldırarak insanları din kardeşliği ortak paydasında birleştirmeye çalışan Hz. Peygamber, sağlığında bu ideali Hicaz yarımadasında büyük ölçüde gerçekleştirmiş, ümmetine, sımsıkı sarıldıkları zaman asla sapıtmayacakları bir rehberi, yani Kur’an-ı Kerim’i emanet bırakarak bu dünyadan ayrılmıştır. Ne yazık ki vefatının üzerinden daha yirmi beş sene geçmeden, kabilevi ve siyasi çekişmeler bu kardeşliği dinamitlemiş, içine düşülen toplumsal kargaşa, ilk dört halifeden üçünün öldürülmesine yol açmıştır. Bu fitne ortamında ortaya çıkan siyasal ve itikadi oluşumlar, olumsuz etkilerini günümüze kadar sürdüren ayrışmalara yol açmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda zikrettiğimiz hadiste ifade edildiği gibi, İslam ümmeti organik bir bütünlüğe sahip olmak zorundadır. İnançları ve idealleri aynı olan insanların, bölük-pörçük olmaları, bazen birbirlerine karşı düşmanca tutum sergilemeleri mazur görülebilecek bir şey değildir. Bazı İslam ülkelerinde kısmen görülen şii-sünni çatışmaları bu ayrışmanın ne büyük tehlikelere yol açabileceğinin acı örnekleridir. Aslında, gerçekleştirilebildiği takdirde İslam kardeşliği, sadece Müslümanların değil, bütün insanlığın barış içinde birlikte yaşayabilmesinin de bir sigortasıdır. Çünkü İslam, müminlerin kardeşliğine vurgu yapmakla beraber, kendi dışında kalan farklılıkları da tolere eden bir dindir. Pek çok etnik ve dinî unsuru altı yüz yıl kendi çatısı altında barış içinde barındıran Osmanlı Devleti bunun parlak bir örneğidir. Birçok tahrik ve kışkırtmaya rağmen İslam toplumlarındaki farklı etnik yapıların büyük bir çatışma içine çekilememesi, İslam Dini’nin, etnik ve sosyal ayrımlar yerine, dinî ve insani değer ve erdemlere öncelik vermesiyle açıklanabilir. Örneğin ülkemiz, çeşitli etnik unsurları barındırmasına ve bazılarının çatışma ve ayrışma yönünde sürekli tahrik edilip desteklenmesine rağmen, Müslüman halkımız, inançlarından aldıkları bilinç ve ferasetle toplumsal bir çatışmaya taraf olmamışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yorumunu yaptığımız hadis, ülkemiz Müslümanları açısından başka bir gerçeğe daha işaret etmektedir. O da, anlayış, yöntem ve meşrep farklılıklarının doğurduğu mikro oluşumların hadiste tarif edilen bütünlüğe zarar vermesidir. Aslında bu tür farklılıklar gayet doğaldır. İnsanların tek tip düşünüp, aynı yöntem ve anlayışları benimsemeleri beklenemez. Ancak, bunların üstünde olması gereken ve her Müslümanı bağlayan değer yargılarının, herkesin içinde yer aldığı oluşuma göre işlerlik kazanması, İslam kardeşliği bakımından ciddi bir problem oluşturmaktadır. Örneğin, falanca cemaat, grup ya da tarikat mensupları için kardeşlik hukuku sanki kendi mensuplarıyla sınırlıdır. Kendi oluşumları dışında kalan Müslümanların sorunları onlar için öncelikli değildir. Yardım yapılacaksa önce kendi “ihvan”ı bulunmalıdır. Başka bir Müslümanın talebi varsa, önce mensubiyeti araştırılıp ona göre karar verilmelidir. Diğer müminlerle ilişkiler, grup büyüklerinden alınan talimata göre yürütülmelidir. Böylece karşımıza, kendi irade ve sorumluluğuna sahip bir birey yerine, kendisi adına başkalarının karar verdiği, toplum psikolojisiyle hareket eden bir kişilik çıkmaktadır. Dayanışma grup içinde olduğundan, gelişme, büyüme ve bundan yararlanma genellikle o grup mensupları için geçerlidir. Bu oluşumların yaygınlık kazanıp revaç bulması, dışarıda kalıp müstakil bir birey olarak Müslümanlığını sürdürmek isteyenleri zor durumda bırakmakta, bazen çeşitli maslahatlar için bu gruplara katılmaya zorlamaktadır. Üstelik bu oluşumlarda yer almayanların bazen suçlandığı görülmekte, dinî yönden veya hizmet açısından buralarda yer almanın gerekli olduğu propagandası da yapılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazımıza konu olan hadis, bütün İslam toplumunu tek bir cemaat olarak görmekte, ilgi, sevgi, merhamet, dayanışma ve yardımlaşmada herhangi bir ayrım gözetmemektedir. Buna göre bir Müslümanın derdi her Müslümanın derdidir. Kardeşlik hukukunun doğurduğu sorumluluk hiçbir ayırım yapmadan herkes için geçerlidir. Öyleyse, kendi özel mensubiyetimiz ne olursa olsun, her şeyin üstünde tutmamız gereken Müslüman kimliğimizle görev ve sorumluluklarımızı yerine getirmeliyiz. Bize ihtiyacı olanlara, kendi özelimizi empoze etmeden, herhangi bir şart dikte etmeden, kısaca, kişilik ve onurlarını incitmeden el uzatmalıyız. Allah Rasulü’nün bizden istediği saygın ve erdemli davranış budur. Aksi takdirde, sadece kendi mensupları ve sempatizanları adına çalışan bir örgüt olmaktan ileri geçemeyiz. Allah ve Rasulü’nün bizden istediği cemaat, yani birlik ve beraberlik, sosyolojik manada mikro yapılardan oluşan cemaat ve gruplar değil, ortak inanç, düşünce ve hissiyatıyla bütün bir İslam ümmetini içine alan ve karşılaşılan sıkıntı ve problemlerde bir beden gibi kendiliğinden harekete geçen kolektif bir yapıdır. İnsanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmet olmanın (Âl-i İmran, 110.) gereği bu olduğu gibi, kendi içlerinde bir beden gibi hareket etme kabiliyetine sahip bu büyük cemaatin diğer dinlere mensup insan kardeşlerine de aynı duyarlılıkla el uzatmaları zor olmayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Dr. İ. Hakkı Ünal&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-2234067745968105227?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/2234067745968105227/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=2234067745968105227&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/2234067745968105227'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/2234067745968105227'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2011/07/en-buyuk-cemaat.html' title='En Büyük Cemaat'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-7247195371416983329</id><published>2011-06-16T13:38:00.000+03:00</published><updated>2011-06-16T13:39:04.379+03:00</updated><title type='text'>Kur’an eğitimi ve Yaz Kur’an Kursları</title><content type='html'>Yüce Rabbimizin insanlığa lütfetmiş olduğu en büyük mucize Kur’an-ı Kerim’dir. İnişinden okunuşuna, lafzından ezberlenmesine, kevni ayetlerden mazi ve istikbale dair bilgilere pek çok özelliği ile mucize oluşunu bizzat kendisi gözler önüne sermektedir. Kur’an, âlemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Peygamberimizin elinde insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için indirilen (İbrahim, 1; Hadid, 9.) bir ışıktır. Yine Kur’an müttakiler için rehber, hakkı batıldan ayıran furkan, Âkif’in ifadesiyle “beşerin derdine derman”dır. Yüce Allah: “Yerin karanlıklarındaki bir tohum ve yaş-kuru her şey apaçık bir kitapta kayıtlıdır.” (Enam, 59.), “Biz onu (Kur’an’ı) hak olarak indirdik ve o da hak ile indi. Seni de ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.” (İsra, 105.) buyurarak, Kur’an’ın hayatın tamamını kuşatan rehber olduğunu belirtmektedir. Rahman suresinin ilk ayetlerinde Allah Teala’nın insanı yarattığı, ona Kur’an’ı ve beyanı öğrettiği (Rahman, 1-4.) ifade edilmekte, böylece insanın yaratılışının Kur’an’ı öğrenmek ve anlamakla ne kadar iç içe olduğu ortaya konulmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzden 1401 yıl önce Sevgili Peygamberimiz yaklaşık beş yıldır yapageldiği üzere sık sık çıktığı Nur Dağı’ndaki Hıra mağarasında bir keresinde yine tefekküre dalmıştı. İnsanlığın içine düştüğü cehalet ve azgınlığın tahammül edilemez dereceye ulaştığını görüyor, ancak elinden bir şey gelmiyordu, bu da ona ızdırap veriyordu. Ama artık zamanı gelmişti. İnsanlığı nura kavuşturacak hayat rehberi ona verilecekti. Daha önce hiç görmediği melek bir anda önünde duruverdi. Ona ilk sözü “Oku!” (Alak, 1.) oldu. “Ben okuma bilmem” dedi. Bu diyalog ikisi arasında birkaç kez tekrarlandı. Sonra melek Cebrail: “Yaratan Rabbi’nin adıyla oku. O insanı “alak”tan yani aşılanmış yumurtadan yarattı. Oku! Rabbin en büyük kerem sahibidir. O insana kalemle yazmayı öğretti. Ve insana bilmediğini öğretti.” (Alak, 2-5.) şeklindeki cümleleri okudu. Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz, aynı cümleleri tekrar etti. “Okuma” ve “okunan şey” anlamlarına gelen “Kur’an”ı okumak artık onun hayatının bir parçası haline geldi. Müslüman olanlar da Kur’an’ı ondan öğreniyor, ezberliyor, öğrendiklerini anlamaya ve yaşamaya çalışıyor, cahilî anlayış ve hayat tarzının yüreklerinde oluşturduğu kir ve pası Kur’an’ın nuruyla temizliyorlardı. Fakat onlar kendilerini kurtarmaya çalışmakla yetinmemişler, Kur’an’ı öğretmek, anlatmak ve yaşanmasını sağlamak için her biri birer gönül eri olmuş, çöl, güneş, soğuk-sıcak dememiş, o günlerin zor şartlarında İran’dan Türkistan’a, Mısır’dan İstanbul’a binlerce kilometre uzaklara gitmişlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Peygamberimizin, “Sizin en hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğreteninizdir.” (Buhari, Fezailü’l-Kur’an, 21.) hadis-i şerifi 1400 yıl boyunca Kur’an âşığı gönül insanlarını nasıl büyük bir coşku ile harekete geçirmişse, bizim de onu öğrenme, öğretme, anlama, anlatma ve hayatımızı ona göre tanzim etme konusundaki azmimizin son derece yüksek olması gerekmektedir. Özellikle çocuklarımızın Kur’an eğitimini zamanında vermemiz büyük önem arz etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okullarımız yaz tatiline girdikten kısa bir süre sonra ülkemiz genelinde tüm camilerimizde ve Kur’an kurslarımızda yaz Kur’an kursları başlamaktadır. Binlerce din görevlimiz ile bu mekânlarda çağdaş eğitim metotlarına uygun olarak çocuklarımızın Kur’an eğitimini almaları konusunda büyük bir seferberlik başlatıyoruz. Veliler olarak bizler yarınlarımızı kendilerine emanet edeceğimiz yavrularımızın gözlerinin, gönüllerinin ve zihinlerinin Kur’an’ın nuruyla aydınlanması, ülkesini, milletini seven bilinçli, ahlaklı ve erdemli gençler olarak yetişmeleri için hiçbir fedakârlıktan kaçınmamalıyız. Zira anne ve babaların çocukları için bırakacakları en büyük miras bu olacaktır. Nitekim Sevgili Peygamberimiz buyurmaktadır ki: “İnsanoğlu öldüğü zaman, bütün amelleri(nin sevabı da) kesilir. Şu üç şey bundan müstesnadır: Sadaka-i cariye, istifade edilen ilim, kendisine dua eden hayırlı evlat.” (Müslim, Vasiyyet, 14.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şunu katiyyetle ifade edelim ki, yaz Kur’an kurslarına gitme yaşında çocuğu olan kardeşlerimizin, birkaç yıllık tatillerinden ailece fedakârlık etmeleri gerekecektir. Çünkü tatil yapma imkânı daha sonra da bulunur ama Kur’an öğrenmek için zamanı ve yaşı geri getirmek imkânsızdır. Bu konuyu dikkate almadan çocuklarının büyüdüğünü fark eden birçok insanımızın yaşadığı pişmanlığa çoğumuz şahit olmuşuzdur. Gayret edelim de bu tür hadiselerden ders çıkarmasını bilenlerden olalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca şunu da ifade etmeliyiz ki, velilerimiz çocuklarını camiye ya da Kur’an kursuna göndermekle birlikte takibini de çok iyi yapmalıdır. Çocuğuna Kur’an eğitimi veren hocası başta olmak üzere yetkililerle irtibatını iyi tutmalı, iki aylık süre içerisinde mümkün olduğunca yüksek oranda verim alabilmek için destek vermelidir. Velisi tarafından takip olunan ve destek verilen çocukların daha başarılı olduğu tespit edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaz kurslarında ülkemiz genelinde iki milyonu aşkın çocuğumuz Kur’an eğitimine devam etmektedir. Öncelikle şunu hatırlatmalıyız ki, il ve ilçe müftülerimizin işi sıkı tutup organizasyon zafiyeti yaşamamaları gerekmektedir. Bunun için de bu iki ayda faaliyetlerinin birinci sırasına yaz Kur’an kurslarını koymalıdırlar. Konunun önemi insanımıza anlatılmalı, çocuklarının kerhen değil, severek gelmeleri sağlanmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukların severek Kur’an kurslarına gelmelerinin sağlanması din görevlilerimizin velilerle dayanışmasını gerekli kılmaktadır. Her iki taraf da sevgi ve merhameti ön planda tutarak konuya yaklaşmalıdır. Eğitimde cezalandırma ve mükâfatlandırma metodu mevcuttur, ancak yapılan araştırmalarda mükâfatlandırma metodu takip edilerek yapılan eğitimde başarıya ulaşma şansı diğerine nazaran oldukça yüksektir. Bunun için mükâfatlandırma metodunu uygulama sürecinde din görevlisi ve veli işbirliğine ihtiyaç duyulmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Camilerde ve Kur’an kurslarında ders veren görevlilerimizin Kur’anî ve peygamberî metottan asla taviz vermemeleri gerekmektedir. Kur’anî metodun özünde “hikmetle yaklaşım” ve “güzel öğüt” vardır. Hikmetle yaklaşabilmek için belli bir bilgi birikimine sahip olmak gerekir. Muhatabı ikna edici, etkileyici bir bilgi, eğitimde başarıya ulaştıran unsurlardan biridir. Bu bilgiyi de arifane bir tavırla aktarmak gerekir. Hz. Peygamber’in insanları Rabb’inin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet etmekle emrolunması (Nahl, 125.), onun şahsında tüm Müslümanların bu metodu kullanmalarını da gerektirmektedir. Lokman (a.s.) da Kur’an’da örnek verilen eğitimcilerden birisidir. Allah Teala ona da hikmet verdiğinden bahsetmektedir. (Lokman, 12.) Hikmet sahibi Lokman’ın özellikle çocuk eğitiminde nasıl davranacağına dair hususlara da Lokman suresinin ikinci sayfasında dikkat çekilmektedir. Çocuğa hitap ederken dahi oğulcuğum, yavrucuğum, tatlım anlamlarına gelen “büneyye” (Lokman, 13.) gibi sevgi dolu bir kelimeyi tercih etmesi de buna işaret etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse din görevlilerimizin dikkat edeceği en önemli hususlardan birisi, eğitim-öğretim sürecinde hikmet ve güzel öğüt kavramlarına göre kendisini geliştirmesi gerekliliğidir. Bunun için düzenli bir okuma planı yapmalıdır. “Nafile ibadetlerin az da olsa sürekli olanı makbuldür.” (Buhari, İman, 32; Müslim, Müsafirî, 215-218.) mantığından hareketle, okuma ameliyesinin de bir nafile ibadet olduğu anlayışını canlı tutarak bilgi birikimini sağlamaya çalışmalıdır. Önder ve örnek insanlar için bu zaruridir. Toplumumuzun en fazla okuması gereken kesim, Diyanet camiası olmalıdır. Zira din görevlisi gerek öğrencilerinin ve gerekse cemaatinin kendisine yönelttiği sorulara doyurucu, ikna edici cevaplar vermelidir. Böyle olursa, hem öğrencisinin ve hem de cemaatinin güvenini kazanır. Aksi takdirde etkinliğini kaybeder. Sözüne itibar edilmeyen bir konuma düşer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur’an, sünnet, akait ve siyer gibi temel alanların yanında davranış bilimleri, iletişim ve halkla ilişkiler gibi alanlarda da okumalar yapması gerekir. Bunun yanında pedagoji ve psikoloji ile ilgili birkaç kitap mutlaka okumalıdır. Hz. Peygamber’in “Öğretiniz, kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz/sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz.” (Ahmed b. Hanbel, I, 239.) metoduna uygun eğitim yapabilmek için söz konusu alanlarda okumalar yapmak kaçınılmazdır. “Sevdirmek, nefret ettirmemek” görevimizin odak noktasını teşkil etmektedir. Toplumda bazen öyle insanlarla karşılaşıyoruz ki, çocukluğunda gittiği yaz Kur’an kursunda kendisinden Kur’an ve din bilgisi dersi aldığı bir hoca efendiden öylesine etkilenmiş ki, bir ömür boyu onu ilim ve merhamet timsali olarak hep anagelmiştir. Bu hoca efendi onun gözünde her zaman en büyük alim olma özelliğini sürdürmüş ve onun sayesinde kendisini pek çok kötülükten korumuştur. Ancak bunun tam tersi örnekler de vardır. Camiden, namazdan, dinî hayattan uzak olmasını çocukluğunda gittiği yaz Kur’an kursundaki hocadan gördüğü hakarete ve yediği dayağa bağlayan insanlarla mutlaka karşılaşmışızdır. Velev ki bir kişi dahi olsa, bizim yüzümüzden değerlerimizden nefret etme durumuna gelmesi, bizi altından kalkamayacağımız büyük bir vebalin altına sokar. Bu sebeple Hz. Peygamber’in verdiği bu ölçü mesleğimiz açısından hayati önem taşımaktadır: Müjdeleyiniz/sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Din görevlilerimizin dikkat edeceği bir diğer husus “temsil ve takdim” konusudur. Din hizmeti ve eğitiminde bulunan görevlimiz, hangi hizmet kariyeriyle görevini yapıyorsa yapsın, bunu çok iyi temsil etmesi gerekmektedir. En iyi müezzin, en iyi imam, en iyi Kur’an kursu öğreticisi, en iyi vaiz, en iyi müftü vs. olma azmi içerisinde bulunmalıdır. Öğrencileri ve cemaati onlardan bunu beklemektedir. Eğer temsili güçlü olursa, takdimi de etkili olur. Aksi takdirde sözünün bir ağırlığı olmaz, hafife alınır. Bu da başarısız olmasına sebep olur. “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük gazabı gerektiren bir iştir.” (Saf, 2.) ifadesinde Allah Teala bu hususa vurucu bir şekilde dikkat çekmektedir. Nitekim halk arasında “hocanın sarığı beyaz” denilmektedir. Bu yüzden hocalarımız oturmasına, kalkmasına, giyimine kuşamına, konuşmasına, duruşuna, davranışına özetle hal ve hareketlerine özen göstermelidir. Bilhassa Kur’an eğitimi için gelen çocuklar karşısındaki davranışlarımıza çok daha fazla dikkat etmeliyiz. Onların gözünde anne ve babalarından sonra toplumun en akıllı, en saygın insanları öğretmenlerdir. Din görevlilerimiz de yaz kurslarında çocuklarımızın öğretmenleridirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Din görevlilerimizin sorumluluk alanlarına giren görevleri kendilerine verilmiş bir emanettir. Emanete ihanet etmemek yükümlülüğümüzü unutmamalıyız. Kurslarda kendilerine Kur’an eğitimi vermeleri için teslim edilen çocuklar da emanettir. Dolayısıyla hangi tarafından bakarsak bakalım, din görevlilerimizin sorumluluğu oldukça büyüktür. “Hepiniz çobansınız ve hepiniz elinizin altındakilerden sorumlusunuz. Yönetici bir çobandır. Erkek, aile halkının çobanıdır. Kadın, kocasının evi ve çocukları için çobandır. Hepiniz çobansınız ve hepiniz çobanlık yaptıklarınızdan sorumlusunuz.” (Buhari, Nikah, 91.) hadis-i şerifi işin ehemmiyetini yeterince ortaya koymaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Din görevlilerimiz ve velilerimiz çocuklar için model şahsiyetler olmalıdır. Zira eğitim safhasında model şahsiyetin, çocuk psikolojisi üzerinde büyük tesiri vardır. Çünkü çocuk genellikle ana babasını ve öğretmenini taklit eder. Hatta “Her çocuk İslam fıtratı üzere doğar. Sonra ana babası çocuğu Yahudi, Mecusi veya Hristiyan yapar.” (Buhari, Cenaiz, 80; Müslim, Kader, 22.) hadisinden, onların bu hususta en etkili faktör oldukları anlaşılmaktadır. Bu yüzden Allah’ın Rasulü, çocuklara muamele esnasında ana babanın, doğruluk ahlakı konusunda güzel örnek olmalarını teşvik etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklar, büyüklerin tavır ve davranışlarını yakından izlemek suretiyle onları taklit ederler. Özellikle ana babalarının ve öğretmenlerinin İslami erdemlere uygun yaşadıklarını gören çocuklar, aynı ahlaki yapı ve olgunluk içinde büyüyüp gelişirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdullah b. Abbas, önünde gece namazı kılan Hz. Peygamber’i gördüğünde hemen onu taklit etmeye başlamıştır. Kendisi anlatıyor: “Bir gece teyzem Meymune’nin yanında kalmıştım. Gece bir ara Rasulüllah (s.a.s.) kalkarak asılı bulunan su tulumundan çabucak bir abdest aldı ve sonra namaza durdu. Ben de derhal kalkarak onun gibi abdest aldım. Sonra yanına gelerek soluna durdum. Hemen beni sağ tarafına aldı. Sonra Allah’ın dilediği kadar namaz kıldı.” (Buhari, Teheccüd, 10.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada açıkça belirtildiği gibi, çocuk gördüğü şekilde abdest almış ve sonra model aldığı şahısla birlikte namaza durmuştur; işte güzel örnek çocukta bu kadar etkili olmaktadır. Ebeveynin ve din görevlisinin güzel örnek olmaları durumunda çocuk, onların söz ve hareketlerini kontrol ve denetime tabi tutacak, neden ve nasıl sorusuna cevap isteyecektir. Bu aşamada çocuğa verilecek cevap hayırlı ve tatmin edici olursa sonuç da hayırlı olacak ve onun üzerinde olumlu iz bırakacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Dr. Ali Erbaş&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-7247195371416983329?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/7247195371416983329/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=7247195371416983329&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/7247195371416983329'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/7247195371416983329'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2011/06/kuran-egitimi-ve-yaz-kuran-kurslar.html' title='Kur’an eğitimi ve Yaz Kur’an Kursları'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-1101107246895359166</id><published>2011-06-16T13:31:00.000+03:00</published><updated>2011-06-16T13:32:41.287+03:00</updated><title type='text'>İletişimin dili: Selam</title><content type='html'>Fizik âlemle de, metafizik âlemle de iletişimin ortak dilidir selam. Çünkü görünen ve görünmeyen âlemlerin biricik Rabb’ı olan Allah’ın adıdır selam. Allah, selamı hayatın merkezine koymuştur. İbadet hayatının da, içtimai hayatın da temelinde selam vardır. Selam aynı zamanda kâinatta varlıkların fıtri, tabii ve şer’i esaslara göre birbirleriyle olan iletişimlerinin genel adıdır. Metafizik âlemden fizik âleme, fiziki dünyadan ruhani âleme sesli ya da sessiz herkesin kendi diliyle özel bir iletişimidir selam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selam, Kur’an-ı Kerim’de Haşr suresinde Allah’ın isimleri arasında sayılır. Allah’a izafe edilen selam; sonsuzluk, başlangıcı olmamak, sınırsız büyüklük, her türlü noksanlık ve afetten selamet, kullarını dünyevi ve uhrevi sıkıntılarından kurtarmak, dünyada ve ahirette her türlü rahmet ve selamet, cennette esenlik demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selam kelimesinin harfleri şöyle yorumlanabilir. “Sin” üç dişli haliyle bir bağı, zinciri ve sürekliliği ifade ederken, “Lam” Cebraili, “Elif” Allah’ı, “Mim” Hz. Muhammed (s.a.s.)’i ve onun şahsında bütün mahlûkât ve mükevvenatı sembolize eder. Böylece selam, Cebrail vasıtasıyla Allah’tan Hz. Muhammed’e ve mükevvenata her türlü güven ve barış taşıyan iletişim zinciri olarak görülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslam da selam kökünden; gönül ve dünya huzuru ile barışa ermek anlamınadır. Kur’an ve sünnette öncelikle Allah’tan kullarına ve diğer varlıklara, ardından meleklerin, peygamberlerin ve insanların birbirlerine ve bütün kâinata selam vermesiyle ilgili bilgi ve hükümler bulunmaktadır. Selam insani ilişkilerde iletişim ahlakını düzenleyen ve farkındalık bilinci ortaya koyan bir özelliğe sahiptir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selam bir Müslümanın gündelik hayatında hem fizik âlemle, hem de metafizik âlemle irtibatı, iletişimi ve ilişkisi demektir. Bu yüzden Müslüman bir günde kıldığı namazlarda et-Tahiyyat okurken yirmi bir defa Allah’ı, Peygamberimiz’i ve diğer peygamberlerle melekleri ve salih insanları selamlamaktadır. Namazların sonunda on üç defa melekleri ve insanları selamladığı gibi selamdan sonraki “Allahümme entesselam ve minkesselam…” lafızlarıyla Allah Teala’yı selamlamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın metafizik ve fizik âlemle selamlaşması Allah, melekler, peygamberler, insanlar ve diğer varlıklarla iletişimi demektir. Bu açıdan bakıldığında selamı metafizik ve fizik âlemle olmak üzere iki ana başlık altında görmek mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I- Metafizik âlemle selamlaşma&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan, ruhu ve kalbiyle metafizik âleme mensuptur. Bedenî olarak fiziki âlemin ürünü olan insanoğlu, gelişi itibarıyla sonsuzluk ikliminden ve metafizik âlemdendir. Bu yüzden hayatının her safhasında fizik âlemle olduğu kadar metafizik âlemle de ilişkili ve irtibatlıdır. Allah kullarının metafizik ilişkisine önem vermektedir. Selamın metafizik âleme yönelik olanı Allah, melekler ve peygamberle selamlaşma şeklinde gerçekleşmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah ile selamlaşma hem Allah’tan kullarına, hem de kullarından Allah’a selam şeklinde gerçekleşen bir iletişimdir. Allah’tan kullarına selam dünyada rahmet ve bereket anlamınadır ki Kur’an’da buna şöyle işaret edilmektedir: “Ayetlerimize inananlar sana geldiğinde onlara de ki: Selam size, Rabbınız kendisine rahmeti yazdı.” (Enam, 54. Ayrıca bkz. Hûd, 48; Ahzâb, 44.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kulların Allah’a olan selamı taat, tespih, ibadet ve kulluk şeklindedir. Yeryüzündeki bütün varlıkların O’nu hamd ile anması, varlıkların O’na zorunlu tespihi (İsrâ, 44.) ve selamıdır. Allah Rasulü’nün miracda Allah’ı selamlamak için kullandığı et-Tahiyyatü lafızları, aynı zamanda kulların namazda O’na selam için kullandığı kelimeler olmuştur: “Her türlü tahiyye, selam, dua, namaz ve güzel amel Allah’a mahsustur.” (Buhârî, Ezân, 148; Müslim, Salât, 56; Ebû Dâvûd, Salât, 178; Tirmizî, Salât, 100; Nesâi, Tatbîk, 23; İbn Mâce, İkâme, 24; Dârimî, Salât, 84.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meleklerle selamlaşma yine önce meleklerden insanlara, sonra insanlardan meleklere olmak üzere iki türlüdür. Meleklerden insanlara selam, Kur’an-ı Kerim’de meleklerin peygamberlere insan suretinde gelip onlarla haberleştiğine dair ayetlerden (Bkz. Hûd, 69; Zâriyat, 24-25.) ve Allah Rasulü’nün şu hadis-i şerifinden anlaşılmaktadır: “Allah Teala Âdem’i yaratınca ona: Git şu oturmakta olan meleklere selam ver. Senin selamına karşılık söyleyeceklerini güzelce dinle. Çünkü senin ve neslinin selamı o olacaktır, buyurdu. Âdem meleklere:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- es-Selamü aleyküm diye selam verdi. Melekler onun selamını:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- es-Selamü aleyküm ve rahmetullah, diye karşıladılar. (Buhârî, Enbiya, 1, İstîzan, 1; Müslim, Cennet 28.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlardan meleklere selam ise Kur’an-ı Kerim’de kendisine meleklerin selam verdiği İbrahim (a.s.)’in: “Size de selam” diye selamla mukabele ettiği ayet ile (Hûd, 69; Zâriyat, 25.) Âişe validemizin Cibril ile selamlaşmasına dair şu rivayetten anlaşılmaktadır: Rasulüllah bana: “Şu zat Cibril’dir. Sana selam ediyor” buyurdu. Ben de: “Ve aleyhisselam ve rahmetullahi ve berekatuh” dedim. (Buhârî, Bedu’l halk, 6; Müslim, Fazâilu’s Sahâbe, 90-91.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamberlerle selamlaşma ise üç şekilde olur. İlki Allah’tan peygamberlere, ikincisi müminlerden peygamberimiz ile bütün peygamberlere ve sonuncusu peygamberimizden müminlere şeklindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah’tan peygamberlere selam Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın peygamberleri selam lafzıyla selamlamasını anlatan ayetlerden anlaşılmaktadır. (Neml, 59; Sâffât, 181.) Müminlerin özellikle Peygamberimiz’e ve diğer peygamberlere salat getirmeleri adaptandır. Nitekim Allah Teala: “Ey müminler! Siz de şanlı nebiye salevat getirin ve ona tam bir teslimiyetle selam verin.” (Ahzâb, 56.) buyurur. Bu ayet-i kerime Allah Rasulü’nü görme bahtiyarlığına erememiş müminlerin de onunla manevi mülakatı ve iletişimi demektir. Çünkü Allah Teala salat ü selam getirenlerin selamına mukabele için O’na ruhunu iade eder. (Ebû Dâvûd, Menâsik, 96.) Allah’ın yeryüzünde dolaşan görevli bazı melekleri getirilen salat ve selamları ona ulaştırırlar. (Ebû Dâvûd, Menâsik, 97.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamberimiz’e getirilen salat ve selamların oluşturduğu manevi feyiz ve pozitif enerji insanlarda Allah Rasulü’ne yakınlık duygusunu artırmaktadır. Salat ü selam gönüllerimizi Rasul muhabbetine hazırlamaktadır. Bu yüzden Peygamberimiz, adı yanında anıldığı halde kendisine salat ü selam getirmeyenleri cimrilikle tavsif etmiştir. (Tirmizî, Deavât, 101.) Bir hadis-i şerifte de şöyle buyurmuştur: “Günlerinizin en hayırlısı cumadır. Bu sebeple cuma günü bana çokça salat ü selam ediniz. Zira salat ü selamlarınız bana sunulur. Ben de sizin salat u selamlarınıza mukabele ederim.” Sahabiler sordular:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Senden hiçbir eser kalmadığı hâlde mi? Peygamberimiz buyurdu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Allah, peygamberlerin bedenlerini çürütmeyi toprağa haram kıldı. (Ebû Dâvûd, Salât, 201; Nesâi, Cuma, 5.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamberimiz’den müminlere selam ise onun kendisine salat ve selam edenlere mukabele edeceğini haber verdiği yukarıda geçen hadisten anlaşılmaktadır. Onun müminlerin selamına ahiretteki mukabelesi ise şefaati olacaktır. Nitekim ezandan sonra okunan duada müminlerin Muhammed (s.a.s.) için istediği vesile, onun şefaatçi kılınması talebidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;II- Fizik âlemle selamlaşma&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçtimai hayatın temel hedefi huzur ve mutluluktur. Selam, huzur, mutluluk ve barışın gerçekleşmesi için kalbi dua, fiil ve sözlerden oluşur. Selam başkalarıyla iletişimin açık bir göstergesidir. Allah Teala Rahman’ın kullarının vasıflarını sayarken ilk özellik olarak yeryüzünde tevazu ile yürümeyi zikretmektedir. (Furkan, 63.) Ona bağlı olarak da kendini ve haddini bilmeyen insanlarla çekişmek yerine onlara selamla mukabele edilmesini emretmektedir. Bu yüzden toplumsal hayatın çekirdeğini oluşturan aile fertlerinden başlayarak bütün toplum unsurlarının birbirleri ile selamlaşması nihai hedeftir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ferdi huzurun toplum planına açıldığı ilk kapı aile yuvasıdır. Buradaki iletişimin başlangıcı, sevginin göstergesi olan selam iledir. Nitekim Kur’an’da şöyle emredilmektedir: “Evlere girdiğiniz zaman, Allah tarafından mübarek ve pek güzel bir yaşama dileği olarak birbirinize selam verin.” (Nûr, 61.) Efendimiz (s.a.s.) Hz. Enes’e: “Yavrucuğum! Ailenin yanına gittiğinde onlara selam ver. Sana ve ev halkına bereket olsun.” (Tirmizî, İstî’zân, 10.) buyurarak aile fertleriyle selamlaşmayı emretmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkasının ev ve iş yerine ziyaret, fiilî bir selam olmakla birlikte bunun kavli lafızlarla da teyit edilerek ziyaretin selam ve izinle gerçekleşmesi, iletişimin kolaylaşmasını sağlar. Nitekim ayette buyrulur: “Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere geldiğinizde fark ettirip ev halkına selam vermeden içeri girmeyin. Bu sizin için daha iyidir. Her halde bunu düşünüp anlarsınız. Orada kimse bulamazsanız, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin.” (Nûr, 27-28.) Ayette geçen “istinas”; öksürerek, tespih ve tekbir ile ya da bugün zili çalarak ev halkını haberdar etmek, destur ve izin istemektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selamı hayatın bir parçası gören dinimiz, insanlar arasında iletişimin canlı olması için selama mukabeleyi ondan daha önemli bir manevi sorumluluk olarak değerlendirir. Nitekim bir ayet-i kerimede: “Bir selam ile selamlandığınız zaman siz de ondan daha güzeli ile mukabele edin veya verilen selamı aynen iade edin.” (Nisâ, 86.) buyurulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplum hayatında selamlaşmanın anlamı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplum hayatında insanlar arası iletişimin parolası niteliğinde olan selamın dil ya da beden diliyle kazandığı ve iletişime kazandırdığı derin anlamlar vardır. Bunları şöyle sıralamak mümkündür:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Selam, benden sana zarar gelmez anlamında barış ifadesidir. Selam veren, İslam toplumuna dâhil bulunduğunu ifade etmiş olduğundan can güvenliği kazanır. Savaşta ve barışta selam verenin canı emandadır. Nitekim Allah Teala buyurur: “Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp dinleyin. Size selam verene sen mümin değilsin demeyin.” (Nisâ, 94.) Bu ayetin sebebi nüzulünde şöyle bir olay nakledilir. Bir seriyyede kelime-i tevhit getirip Müslümanlara selam verdiği halde bir kişi, Üsame b. Zeyd tarafından “korkudan böyle davrandığı” zannıyla katledilmişti. Allah Rasulü olaydan haberdar olunca çok üzülmüş, hiddetlenerek Üsame’ye: “Kalbini yarıp baktın da mı korkudan böyle davrandığını anladın?” diye çıkışmış ve bir köle azadı cezası vermişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Selam, dünyada müminlere dua, ahirette daru’s-selama çağrıdır. Size başkasından zarar gelmesin, cennet yurdu ve kurtuluş yolu sizin olsun demektir. Nitekim Allah Teala buyurur: “Rızasını arayanı Allah o kitapla selam yollarına götürür.” (Mâide, 16.) “Allah kullarını selam yurduna çağırır ve o dilediğini doğru yola iletir.” (Yûnus, 25.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Selam, hayatı paylaşmaktır. Selam ile insan hemcinslerinin farkına vararak hayatın zorluk ve kolaylığını, sevinç ve üzüntüsünü fiili ve kalbi olarak paylaşmış olur. Nitekim Allah Rasulü’ne bir sahabi sordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İslam’ın en güzel ve hayırlı davranışı nedir? Peygamberimiz buyurdu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İnsanlara yemek yedirmen (it’am-ı taam), tanıdığın, tanımadığın herkese selam vermen (ifşaü’s-selam). (Buhârî, Îman, 20; Müslim, Îman, 63.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bera b. Âzib diyor ki: Rasulüllah şu yedi şeyi emrederdi: “Hasta ziyareti, cenaze teşyii, aksırana hayır dilemek, zayıfa yardım, mazluma destek, selamı yaymak, yeminine uymak.” (Buhârî, Mezâlim, 5; Müslim, Libas, 3; Tirmizî, Edep, 45; Nesâî, Cenâiz, 53.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4- Selam sevgiye, sevgi de cennete götürür. Cennete girmenin şartı iman, imanın şartı müminlerin karşılıklı olarak birbirlerini sevmesidir. Sevgiyi artıran en güzel vesile onları arayıp sormak suretiyle kavli, fiili ve kalbi selamdır. Nitekim Allah Rasulü buyurur: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız. İşlediğiniz takdirde birbirinizi sevmeye vesile olacak bir amel göstereyim mi? Aranızda selamı yayınız.” (Müslim, Îmân, 93; Ebû Dâvûd, Edeb, 131; Tirmizî, İstî’zan, 1; İbn Mâce, Mukaddime, 6, Edeb, 11.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de bu sebeple Hz. Ömer’in oğlu Abdullah çarşıya çıktığında karşılaştığı herkese selam verir ve sırf selam vermek için çarşıya çıkardı. Nitekim bir gün kendisine: “Çarşıda ne yapacaksın? Alışverişten anlamazsın. Satılan malların fiyatlarını bile sormazsın. Çarşıda herkesin oturup sohbet ettiği yerlerde oturmazsın. Ne diye çarşıya çıkarsın?” diyen birine: “Kardeşim biz karşılaştığımız kimselere selam vermek, onlarla göz göze gelmek için çarşıya çıkıyoruz. Başka bir maksadımız yok.” (Muvatta, Selâm, 6.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kâinattaki ilahî düzenin temeli selam iledir. Bu yüzden bütün varlıklar arasında bir selamın varlığı söz konusudur. Nitekim cemadat, nebatat ve hayvanatın selam diliyle kâinat düzenini oluşturduğu anlaşılmaktadır. Allah Kadir Gecesi’ni her türlü anarşi ve karmaşadan, maddi ve manevi sıkıntıdan uzak bir zaman dilimi olarak ilan ederken selam lafzını kullanmaktadır. (Kadr, 5.) Allah, ateşe, ilahî iradeye ram olması ve İbrahim’i yakmaması için emir verirken O’nu selama çağırmış ve: “Ey ateş! İbrahim için serinlik ve selam ol!” (Enbiyâ, 69.) buyurmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah Rasulü’nün üzerinde hutbe irat ettiği hurma kütüğünü bırakıp kendisi için yaptırılan minbere çıkması, hurma kütüğünü acı acı ağlatmıştı. Allah Rasulü hurma kütüğünün feryadını minberden inip, onu kucaklayarak dindirebilmişti. Azgın ve vahşi develerin yine selam sayesinde Allah Rasulü’nün emrine muti oldukları tarihi bir gerçektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Netice olarak selam letafetten kesafete; latif olan Allah’tan meleklere, ölüsüyle dirisiyle insanlara ve bütün varlıklara doğru ilahî bir tecelli; kesafete bürünmüş varlıklardan latif olan Allah’a doğru bir münacat; melekler, insanlar ve diğer canlı ve cansız varlıklar arasında bir iletişim ve muvasalattır. Selamla kâinat düzeni selamet bulmakta, bu sayede inananlar selam yurduna doğru yol almaktadır. Çünkü işin evveli de ahiri de selamdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Dr. H. Kâmil Yılmaz&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-1101107246895359166?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/1101107246895359166/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=1101107246895359166&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/1101107246895359166'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/1101107246895359166'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2011/06/iletisimin-dili-selam.html' title='İletişimin dili: Selam'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-5241780371301424500</id><published>2011-06-16T13:28:00.001+03:00</published><updated>2011-06-16T13:30:45.122+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mehmet görmez'/><title type='text'>Vefakârlık ve ahde vefa</title><content type='html'>Vefakârlık ve ahde vefa, İslam ahlakının temel umdeleri olarak kabul edilmiş, her ikisi de Allah’la ilişkilerimizi tanzim etmeleri cihetiyle imanla ilişkilendirilmiş, birey-toplum ilişiklerini düzenleyen yönüyle de hukuki müeyyidelere bağlanmıştır. Her iki haslet de İslam’ın ahlaki erdemler hiyerarşisinde en üst mertebelerde tutulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mümin, her şeyden önce Rabbine karşı hakşinas, kadirbilir ve vefakârdır. Rabbine karşı vefakâr olan, O’nun kullarına karşı da kadirşinas ve vefakâr davranacaktır. Annemize, babamıza, eşimize, dostumuza karşı her türlü vefasızlığımız ve kadirbilmezliğimiz, Rabbimize karşı vefamıza da gölge düşürecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı hususlar ahde vefa için de fazlasıyla söz konusudur. Zira insan daha varlık sahnesinde vücut bulmadan önce hayatının en büyük ahdini, en büyük sözünü hem de varlık âleminin Rabbine vermiştir. İnsan bir misakla varlık âlemine gelmiştir. Yüce Allah’ın elest bezminde “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabına: “Evet (buna) şahidiz.” (A’raf, 172.) diyerek karşılık veren insan, böylece büyük bir emanet ve ağır bir sorumluluk üstlenmiştir. Bu emanet dağlara tevdi edilmiş, dağlar bu emaneti yüklenmekten kaçınmışlardır. İnsanoğlu bu büyük sözünde durmayıp emanete ihanet ettiğinde zalûm (çok zalim) ve cehûl (çok cahil) sayılacağını bile bile büyük bir cesaretle bu emaneti kabul etmiş ve Allah’a söz vermiştir. (Ahzab, 72.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanoğlunun verdiği bu söz, sıradan bir söz değildir. Yaratıcısına verdiği bir ahittir, bir misaktır. Varoluşumuzun nihai anlamı, verdiğimiz bu ahde sadakatimizde yatmaktadır. Bu aynı zamanda hayatımızın ve yaratılışımızın da gayesidir. Bu söze sadık kalan kişi, hiçbir zaman ahde vefasızlık etmez. Dolayısıyla ahde vefanın gerçek manası, Allah’a verdiğimiz erdemli ve güvenilir olma sözümüzü hatırlayıp, ne pahasına olursa olsun bu söze sadakat göstermekle başlar. İnananlar olarak ahlak telakkimiz, verdiğimiz söze ne derece sadık kaldığımız ile yakından ilgilidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur’an’da, verilen sözlerin yerine getirilmemesi Allah katında en sevimsiz davranışlardan biri olarak kabul edilmekte, dünyevi beklenti ve çıkar nedeniyle verdiği sözden dönenler, “Allah’a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle değiştirenlere gelince, işte bunların ahirette bir payı yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır.” (Al-i İmran, 7.) ayet-i celilesi ile uyarılmaktadır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) de verilen her sözü borç ve emanet olarak telakki etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Emanete riayet etmeyenin (gerçek manada) imanı yoktur. Ahde vefa göstermeyenin (hakiki manada) dini yoktur.” (Ahmed b. Hanbel, III, 134.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlük hayatın akışı içinde yeni konuşmaya başlayan çocuğumuza verdiğimiz sözden, nikâhta eşlerimize verdiğimiz söze -ki bu, manevi boyutuyla bir misak, hukuki boyutuyla bir akit, ahlak boyutuyla ise bir ahittir- iş anlaşmalarından topyekûn millete verdiğimiz söze varıncaya kadar, her söz sorumluluktur. Ve verdiğimiz her söze karşı ahde vefamız, aslında Allah’a verdiğimiz söze/misaka sadık kaldığımızın bir göstergesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vefakârlık ve ahde vefa, aynı zamanda peygamberlerin temel özelliklerinden biridir. Bütün peygamberler hem Allah’a, hem insanlığa, hem de bütün varlığa son derece vefalı davranan, sözlerinde duran kişilerdir. Kur’an, yeri geldikçe bize o eşsiz vefa örneklerinin hayatlarından söz eder. Örneğin Allah’ın dostu ve nebilerin babası Hz. İbrahim, Nemrut’un ateşini göğüslerken vefasından hiçbir şey kaybetmemiştir. Oğlu İsmail ile beraber yaşamış oldukları ağır imtihanı Allah’ın ahdine gösterdikleri vefalarıyla başarmışlardır. Kur’an-ı Kerim, Hz. İbrahim’in vefasını “Yoksa, Musa’nın ve çok vefakâr olan İbrahim’in sahifelerindeki şu hakikatler kendisine haber verilmedi mi?” (Necm, 36-37.) ayetiyle dikkatlerimize sunar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün hayatı boyunca vefakârlığı bir erdem olarak öğreten ve yaşatan Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) de, çevresindekilere küçük yaştan itibaren vefakâr davranmanın önemini aşılamıştır. En küçük iyilikler için dahi vefa gerektiğine vurgu yapan Allah Rasulü, iyi ve kötü günde beraber olan, hüznü ve sevinçleri birlikte yaşayan eşlerin ve aile fertlerinin birbirlerine karşı vefakârlığına özel bir vurgu yapmış ve kendisi de bunun en güzel örneklerini sergilemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutulmamalıdır ki verilen sözlerin tutulması, ahde vefa, (Al-i İmran, 76.) antlaşmalara riayet, birey olarak kurtuluş vesilesi, toplum olarak da huzur ve barış unsurudur. Tutulmayan söz, yerine getirilmeyen vaat, şartlarına riayet edilmeyen anlaşma ise, toplumsal çöküşü hızlandıracak, ahirette de bize büyük sorumluluklar yükleyecektir. Söz, Müslüman’ın onurudur. Söze sadakat, dünyada onur ve güven, ahirette ise Yüce Allah’ın iltifat ve rızasını kazanmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir müminin Allah’a verdiği söz ile, peygambere mirasçı olmaya namzet bir alimin, yahut topluma dini mübini İslam’ı anlatmayı, mihrap, minber ve kürsü vazifesini deruhte etmeyi üstlenmiş bir insanın sözü aynı değildir. Zira ikincisi, bildiği bütün hakikatleri gizlemeden, saklamadan insanlığa anlatmaya ve o bilgi doğrultusunda hayatını tanzim edip yaşamaya söz vermiştir. Mihrap bir emanettir, kürsü bir emanettir, minber bir emanettir. Ve her biri için hem Rabbimize hem de bütün topluma verdiğimiz bir söz ve ahd-ü peymanımız vardır. Yüce Rabbimiz bizleri, hem kendisine hem de kullarına verdiğimiz sözlere vefadan ayırmasın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Dr. Mehmet Görmez&lt;br /&gt;Diyanet İşleri Başkanı&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-5241780371301424500?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/5241780371301424500/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=5241780371301424500&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/5241780371301424500'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/5241780371301424500'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2011/06/vefakarlk-ve-ahde-vefa.html' title='Vefakârlık ve ahde vefa'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://bp1.blogger.com/_yHi2W9tpIRc/SFvnGTofa6I/AAAAAAAAAp8/t6SDYZYIjZA/S220/Pano01.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-3823342283179130873</id><published>2011-06-08T14:39:00.000+03:00</published><updated>2011-06-08T14:40:11.414+03:00</updated><title type='text'>Değer eğitimi açısından Kur’an kursu</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kur’an kursunu, sadece Kur’an’ı yüzüne okumayı öğreten, onu ezberleten kurum olarak görenlerin artık kalmadığını sanıyorum. Buna bağlı olarak da, “Kur’an öğretimi” kavramının içeriğini belirlerken, Kur’an’ın yüzüne okunmasını, kıraatını öğretmeyi ve ezberletmeyi bunun girişi saymak durumundayız. Bu nedenle Kur’an kursu, “Kur’an öğretimi” çerçevesinde, bu giriş niteliğindeki öğretimden sonra Kur’an’ın mesajını öğretime konu edinmekle yükümlüdür. Görevinin en önemli kısmı da burasıdır. Onun için, Kur’an kurslarında, itikat, ibadet, ahlak ve siyer derslerine de yer verilmektedir. İşte Kur’an kursu, bir bütün olarak ve özellikle de bu dersler aracılığıyla değer eğitimine önemli katkı sağlama sorumluluğunu taşımaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değer, bireyin tutum ve davranışlarını belirleyen ölçüttür. Söz ve davranışlar, olaylar ve
