30 Nisan 2009 Perşembe

Rahmet Peygamberi'nin Dünyasında Çocuk Olmak

Yavrularımız, Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de, göz aydınlığı (Furkan, 74), dünya hayatımızın süsü ve ziyneti olarak nitelendirilmektedir. (Kehf, 46; Al-i İmran, 14) Hayatımıza anlam katan, âdeta ikinci bir yüreğimizi teşkil eden, ailede birlikteliğimizi daha da perçinleyen, çoğu defa huzur ve sevinç kaynağımız olan ve neslin devamında da önemli bir konuma sahip çocuklarımız bizler için gerçekten büyük ve anlamlı birer değerdirler. Onlar bizlere, yüreğimizin derinliklerine kadar anne-baba olgusunu tattıran, safiyet ve masumiyeti, sevgi ve sadakati, şefkat ve merhameti hatırlatan ilahi nimetlerdir. Acı ve kederi, sevinç ve huzuru onlarla daha da içselleştiririz. Şüphesiz evresine özgü bir psikoloji, algılama ve davranış biçimi sergileyen çocuklar, ellerimize yaratıcı/ilahi kudret tarafından emanet olarak verilen ve süreç içinde bizlerle şekillenen eserlerdir. Bizler, birey, aile, toplum dahası insanlık olarak bu yapılanmada âdeta ressam rolündeyiz. Karşımıza çıkacak tablo/eser, iyisi-kötüsü, olumlusu-olumsuzuyla bir anlamda bizi ifade edecektir. Hemen burada Yüce Kur’an’ın şu ayetini söylenenler bağlamında hatırla(t)mak yerinde olacaktır: “(Toprağı) iyi ve elverişli beldenin bitkisi, Rabbinin izniyle bol ve bereketli çıkar. (Toprağı) kötü ve elverişsiz olandan ise, faydasız bitkiden başkası çıkmaz. Şükredecek bir toplum için biz ayetleri işte böyle değişik biçimlerde açıklıyoruz.” (A’raf, 58) Ancak böylesi önemli bir misyona sahip çocuklara, tarihin hemen her döneminde gerek aile gerekse toplum bazında aynı perspektiften bakıldığını ifade etmemiz oldukça güç gibi gözükmektedir. Öyle ki, günümüzde dahi cennet kokulu, melek yüzlü masum yavrular karşısında, birey ve insanlık olarak iyi bir sınav verdiğimizi söylememiz vakıa ile örtüşmemektedir. Lokal düzeyde de kalsa, çağımızda aç-susuz bırakılan, anne kucağı yerine sokaklara terk edilen, sevgi ve şefkat mahrumu, kanlı savaşların mağduru, her dem gözü yaşlarla bîzar cennet gülü yavrularımızın sayısı hiç de az değildir. Sevgi ve şefkat ile beslenmesi, ninni ile büyümesi gereken tomurcuklar, şiddetle, vahşetle hayat bulamadan solmakta... İşte böyle bir ortamda, Rahmet peygamberinin dünyasında yer alan çocuklara yönelik sevgi, şefkat ve rahmet yüklü davranış biçimleri daha da bir anlam kazanmaktadır.

Kur’an-ı Kerim’de “büyük bir ahlak üzere” (Kalem, 4) olduğu bildirilen Sevgili Peygamberimiz, yine Kur’an’ın ifadesiyle “âlemlere rahmet olarak” (Enbiyâ, 107) gönderilmiş ve insanlığa, örnek alacakları nice hayatî prensipler getirmiştir. Söz konusu ilke ve mesajlar sadece Müslümanlar için değil bütün insanlığın kurtuluşuna vesile olacak, onlara hayat verecek niteliktedir. Zira Allah Rasulü, insanları hidayete ulaştırmak üzere gönderilmiş, rahmet ve merhamet kandili, kutlu bir elçidir. (Müslim, Birr, 87) “Andolsun ki Resûlullah’da sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı zikredenler için mükemmel bir örnek vardır.” (Ahzâb, 21) ayeti, Hz. Peygamber’in hemen her konuda örnek bir model olduğunu açık bir şekilde dile getirmektedir. İşte rahmet elçisinin hayatına bakıldığında, onun dünyasında çocuk olmanın ayrı bir yeri olduğu görülür. Efendimizin çocuklarla ilgili sergilediği sevgi, şefkat ve değer verme eksenli tavır ve davranışlarının süslediği muhteşem tablolarda, sadece o günün insanı için değil çağımız anne-babaları ve insanı olarak da hepimize ışık tutabilecek nitelikte mesaj/materyaller mevcuttur. Çocukların diri diri kuma gömüldüğü (Tekvîr, 8-9) değer ya da değersizliğin cinsiyete endekslendiği, sevgi ve şefkat duygularının iyice köreldiği, insanlığın ahlaki erdemler zemininde yalpaladığı bir dönemde, Peygamberimiz’in gıpta ve hayretle karşılanan örnek davranışları gerçekten anlamlıdır. Öyle ki Allah’ın seçkin kulu (s.a.s.), “çocuklarla çocuklaşabilmiş”, onların duygularına eşlik edebilmiş, dünyalarına ortak olabilmiş, öz bir ifadeyle belki yoksunluk bir tarafa gönüllere hapsedilmiş olan sevgi ve merhamete ivme ve fonksiyonellik kazandırmıştır. Gönlünde ve ikliminde, hemen her canlının yer bulduğu rahmet elçisinden başkasının sadır olması da zaten düşünülemezdi.

Sevgili Peygamberimiz, her şeyden önce çocuğun bir nimet olarak kabul edilmesi, ona değer verilmesi, ondan sevgi ve şefkatin esirgenmemesi yönünde insanlığa güzel örnekler sunmuş yüce bir şahsiyettir. Yarının büyükleri ve dünya emanetinin teslim alıcıları konumundaki çocuklara karşı “rahmet prensibinin” gereklerini hem emretmiş hem de bizatihi uygulamalarıyla göstermiştir. Gerçek şu ki, çocuk fiziki olarak kendisini koruyabilecek bir yapı ve güçte değildir. Oysa Yüce Rabbimiz, her varlığa tehlikelere karşı kendisini savunması için bir mekanizma vermiştir. İnsana akıl, aslana pençe, mürekkep balığına mürekkep gibi... Oysa çocuk, bunlardan hiçbirisine sahip değildir. Onun tek bir silahı vardır. O da yine Allah’ın kendi rahmetinden kullarına verdiği “şefkat ve merhamet” duygusudur. Çocuk bunlara besin kadar, uyku kadar hatta daha da çok muhtaçtır. (Sakallı, Talat, Hadislerle İslam’da Hoşgörü ve Kolaylık, s. 18)

Öte yandan çocukların ruhi ve fiziki gelişiminde, şefkat ve merhametin büyük rolü olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Bu nedenledir ki Peygamberimiz, “Küçüğümüze merhamet etmeyen ve büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.” (Tirmizî, Birr, 15) sözüyle, çocuklara merhametin gereğine vurgu yapmıştır. Çocuk, bu şefkatle olgunlaşır, kemale erer ve hayatın anlamını yüreğinde hisseder. Başka bir deyişle sevgi, şefkat ve merhamet, çocukların âdeta hayat suyudur. Yavrularımız böylesi unsurların işlevsel olduğu ortamlarda neşvü nema bulurlar. Günümüzde huzursuz, dağılmış ve geçimsiz ailelerin çocuklarındaki suç oranının yüksekliği, bu söylenenlerin en gerçekçi göstergesi değil midir?

Rasulüllah’ın kızı Fatıma dışında hadislere daha çok torunları Hasan ve Hüseyin’in konu olduğunu görmekteyiz. Onun gerek çocukları gerekse torunları ile olan ilişkilerinde nezaket ve nezahetin, sevgi ve saygının, samimiyet ve sadakatin dahası muhatabına değer verişin en güzel örneklerini görürüz.

Rasulüllah’ın yakın çevresindeki çocuklara ilgisi daha doğumdan itibaren başlar, doğan çocukların kulaklarına ezan okur, onlara isim takar, önceden kötü çağrışımlar yapan isim takılmışsa onları değiştirir, onlar için akika kurbanı keserdi. Nitekim torunu Hasan doğduğunda iki kulağına ezan okumuştu. İbrahim'in doğduğu gecenin ertesi günü ona isim takışını ise ashabına şöyle açıklamıştı: “Bu gece bir oğlum oldu. Ona atam İbrahim’in ismini koydum!” (Müslim, Fedail, 62; Ebû Dâvûd, Edeb, 106) Onun çocuklara karşı şefkat ve merhamet dolu davranışları, o günün insanları tarafından zaman zaman hayretle karşılanmış hatta yadırganmıştır. Nitekim bir gün torunlarından birini öperken Peygamberimizi gören Akra b. Hâbis hayret ederek “On çocuğum var hiçbirini öpmedim.” der. Peygamberimiz de Akra’ya dönerek “Merhamet etmeyene, merhamet edilmez.” (Buhârî, Edeb, 18; Tirmizî, Birr, 12) uyarısında bulunur. Yine bir başka rivayette bedevilerden birisinin “Çocuklarınızı öper misiniz?” diye Rasulüllah (s.a.s.)’a hayretle sorması ve ondan “evet” cevabı almaları üzerine adam “Biz vallahi öpmeyiz.” demesine karşılık Hz. Peygamber “Allah kalplerinizden merhameti çıkardı ise ben ne yapabilirim ki!” buyurması dikkat çekicidir. (Buharî, Edeb, 18; Müslim, Fedâil, 164; İbn Mâce, Edeb, 3) Şüphesiz bu ve benzeri örneklerle, o dönemin toplumunda yoğun bir şekilde karşılaşılsa da söz konusu örnekler o günün genel bir teamülünü yansıtmayabilir. Zira yaratılıştan insanın özünde var olan merhamet, şefkat, sevgi gibi olgular, insanlığın tarihiyle yaşıttır. Şu kadar var ki Allah Rasulü’nün dilinden bu ve benzeri olaylar bağlamında dökülen mesajların, çocuklara şefkat ve merhametle davranılmasında ayrı bir değeri ve etkisi olduğu da göz ardı edilemez. Diğer taraftan bir çocuğun öpülmesinin hadislere bu derece konu edilişi belki ayrıntı olarak telakki edilebilir. Ancak bir çocuğun değil şefkatle öpülmesi, saçının okşanması, elinin tutulması, hele hele muhatap kabul edilmesinin onun zihin ve gönül dünyasında ne tür değişim ve kazanımlara vesile olduğu izaha gerek duymayacak kadar açık olsa gerektir. Hele hele bu tür davranış ve tutumlardan yoksun bir aile ya da toplumda söz konusu davranış biçimlerinin değeri daha da bir anlam ifade edecektir. Belki de bu nedenledir ki, Sevgili Peygamberimiz evlatlarımızın bir öpücükle de olsa taltif edilmesini tavsiye etmiş, bunun büyük mükâfat vesilesi olacağını haber vermiştir. Kaldı ki, bugünün eğitimcileri de çocuklara karşı duyulan sevgiyi ifade etmenin en etkin yollarından biri onların kucaklanıp öpülmesi olduğunu belirtmektedirler.

Rasulüllah (s.a.s.), çocuklara selam verir, hatırlarını sorar, onlara latife yapar hatta zaman zaman onların oyunlarına katılarak sevinmelerine vesile olurdu. Onun hayatında bunun pek çok örneği bulunmaktadır. Nitekim bir gün torunu Hasan ve Hüseyin’i iki ellerinden tutmuştu. Çocuğun ayakları kendisinin ayakları üzerindeydi. ‘Çık, çık’ diyordu. Çocuk ayakları Hz. Peygamber’in göğsüne basıncaya kadar tırmandı. Sonra çocuğu öptü ve şöyle dedi: “Allah’ım bunu sev, çünkü ben onu seviyorum.” (Buhari, Edebü’l-Müfred, 249) Yine deve taklidi yaparak Hasan ve Hüseyin’i sırtına bindirip taşıması, namazda omuzuna bindiklerinde secdeye bile, o şekilde gitmeye çalışması ashabın çocuklarıyla da yakinen ilgilenmesi, sık sık onlarla hasbihal etmesi, onların dünyalarına inerek şakalaşması, problemlerine çözüm bulması onun çocuklara karşı sergilediği tutum konusunda bize fikir vermektedir.

Peygamber Efendimiz, çocukların kokularını cennet kokularına benzetir, sadece torunlarını öpüp koklamakla yetinmez diğer çocukları da sever, kucaklayıp öper ve onları bağrına basar, onlar için hayır duada bulunurdu. (Buhârî, Ashâbü’n-Nebî, 22) Hatta sahabeden bazıları erkek veya kız çocuklarını Rasulüllah’a dua etmesi için getirirler, Peygamber de onları kucağına oturtarak, saçlarını okşar ve onların hayrı için dua ederdi.

Peygamberimizin çocuklara yaptığı şaka ve latifelerle ilgili olarak da şu örnekleri verebiliriz. Bir defasında, Mahmud b. Rebî beş yaşlarında iken, Hz. Peygamber ağzına su doldurup, yüzüne püskürterek şakalaşmıştır. (Buhârî, İlim, 18; Müslim, Mesâcid, 265) Yine Enes b. Malik anlatıyor: Benim Ebu Umeyr adında küçük bir kardeşim vardı. Peygamber Efendimiz bizim eve gelerek onu gördüğünde, Ebu Umeyr’i üzgün görüyorum, sebebi nedir?` “Babam, Ey Allah’ın Rasulü, oynadığı nugayr kuşu öldü” dedi. (Nugayr, serçeye benzeyen kırmızı gagalı bir kuştur.) Bundan sonra Peygamber Efendimiz, Ebu Umeyr’i her gördüğünde “Ebu Umeyr ne oldu senin nugayr?” diye latife yaparak, ona takılırdı.” (Buhari, Edeb, 81, 112; Müslim, Edeb, 5)

Onun çocuklara olan şefkat ve merhameti, bazen dinin direği durumunda olan namazı bile kısa kesmesine sebep olmuştur ve “uzun kılmak niyetiyle namaza dururum, derken bir çocuk ağlaması işitir, annesine meşakkat vermemek için namazı kısa keserim.” (Buhârî, Ezan, 61, 163; Ebu Davud, Salat, 123; İbn Mace, İkame, 49) buyurdukları olmuştur. Konunun daha iyi anlaşılması açısından şu hadisi de burada nakledelim: Bir gün Peygamber (s.a.s.) Hz. Hasan veya Hüseyin sırtında olduğu halde camiye girer. Çocuğu sağına bırakıp namaza durur. Namazda secdeyi o kadar uzatır ki, arkadan biri dayanamaz başını kaldırır ve bakar. Bir de ne görsün! Resûlullah secdede çocuk sırtında öylece duruyor. Neticede namaz biter ve cemaat “Ey Allah elçisi, bu namazda secdeyi o kadar uzun yaptın ki, daha önce böylesini görmedik. Bu şekilde mi hareket etmemiz emredildi, yoksa vahiy mi iniyordu? diye sorarlar. Cevaben “Hayır bunların hiçbiri olmadı” der ve torunu sırtında olduğu için böyle davrandığını anlatır. (Hâkim, el-Müstedrek, III, 165-166) Bazen Hz. Peygamber secdeye gidince Hasan ve Hüseyin gelip sırtına binerlerdi. Hz. Peygamber secdeden kalkarken onları yumuşak bir şekilde alıp yere bırakırdı. Secdeye gidince onlar yine sırtına binerlerdi, bu durum, namaz bitene kadar böyle devam ederdi. Namaz bitince ise Hz. Peygamber onları, hiç kızmaksızın alıp dizlerine oturturdu. (Müsned, II, 513)

Sonuç

Çağımızda toplumlar büyük problemlerle karşı karşıyadır. Parçalanan ailelerin, şefkat, saygı ve sevgi ortamından mahrum eş ve yavruların sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Öyle ki, sevgi ve şefkat yüklü sözcüklere hasret kalan insanların sayısı hiç de az değildir. Bu problemlerin aşılmasında Allah’ın en güzel örnek olarak takdim ettiği kutlu elçinin hayatını süsleyen erdem, fazilet, sevgi, saygı, rahmet dolu değerlerin hayata geçirilmesi kaçınılmazdır. Çocuk da özelde aile genelde bir toplum hatta insanlık için önemli bir işlevi olan nimettir. Bu nimetin gereği gibi değerlendirilmesinde, onun yerini bulmasında, Hz. Peygamber’in mesajlarının, davranış biçimlerinin rolü ve katkısı olacaktır. Bir peygamberin çocukların dünyasına inmesi gerçekten büyük anlamlar ifade etmektedir. Sorunu/sorunları sebebiyle gülmeyi unutmuş, evlatlarımızın gülümsemesine katkı sağlamak güzel değil midir? Sosyal ve toplumsal problemlerin yükü altında ezilen, maddi sorunlar yüzünden eğitim ve öğretimine devam edemeyen yavrularımızın eli tutulmaya layık değil midir? Onların problemlerini sırtlamaya, şefkat, merhamet özlemlerine rahmet peygamberi misali cevap vermeye hazır mıyız?

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Nisan 2009 sayısında yayınlanmıştır.

Dr. Yaşar Yiğit
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

28 Nisan 2009 Salı

BASIN AÇIKLAMASI

T.C.
BAŞBAKANLIK
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI

28.04.2009

BASIN AÇIKLAMASI

Toplumu İslam Dininin inanç, ibadet ve ahlak esasları hakkında doğru bilgi ile aydınlatmakla görevli ve yetkili olan Diyanet İşleri Başkanlığı, bu yasal görevinin bir parçası olarak, 1989 yılından itibaren Türkiye Diyanet Vakfı ile birlikte Peygamberimizin doğum gününü (miladi 20 Nisan) ihtiva eden haftayı (14-20 Nisan), Hazret-i Peygamberi ve O’nun insanlığa takdim ettiği değerleri doğru ve sahih bilgiler ışığında, seçkin, güvenilir ve alanında ehil şahsiyetlerin katkılarıyla vatandaşlarımıza tanıtmak amacıyla Kutlu Doğum Haftası olarak kutlamaya başlamış ve bu hafta milletimizce de büyük bir teveccühe mazhar olmuştur. Batı’da belli çevrelerin genelde İslam ve Müslümanları özelde ise Hazret-i Peygamberi hedef alarak ileri sürdükleri itham ve eleştiriler, son yıllarda milletimizin bu haftaya olan teveccühünü daha da arttırmıştır.

Her türlü siyasi görüş ve düşüncenin üstünde kalarak halkımızı bilgilendirmeyi amaç edinen Başkanlığımız, düzenlediği etkinliklerin toplumun her kesimini kapsayıcı nitelikte olmasına, amacına uygun olarak düzenlenmesine, siyaset ve şahsiyet yapılmamasına, toplumda kutuplaşmaya sebep olunmamasına, toplumu rahatsız edecek her türlü eylem ve söylemden kaçınılmasına ve halkımızın yüce dini duygularının farklı amaçlar için kullanılmasına fırsat vermemek için de din hizmeti alanında boşluk bırakmamaya özen göstermektedir.

İnsanımızın Yüce dinimizin sonsuzluğa açılan çağrısına kulak vermesi ve Hz. Peygamber sevgisi etrafında buluşması kendimize güveni, diğerine sevgi ve saygıyı, sosyal barışı, kardeşliği, paylaşma ve yardımlaşma duygularımızı güçlendirmekte; din, dil, bölge ve kültür farkı gözetmeksizin insan haklarına ve özgürlüklere sahip çıkma bilincimizi artırmakta, toplumsal bütünleşmemizi ve toplumda karşılıklı saygı ve anlayışın yerleşmesini pekiştirmektedir.

Bununla birlikte, bu etkinliklerle ilgili olarak yazılı ve görsel medyada münferit de olsa zaman zaman bazı sübjektif değerlendirmelerin ve yanıltıcı yorumların yapıldığı da üzüntüyle müşahade edilmiş olup onlar hakkında da kamuoyunu bilgilendirmekte yarar görmekteyiz.

1- Peygamber Efendimizin doğum tarihi, hicri takvimde 12 Rebiü’l evvel, miladi takvimde ise 20 Nisan olup, 1989 yılında başlayan Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri bir dönem hicri tarih, bir dönem de miladi takvim esas alınarak gerçekleştirilmiş, haftanın önceki yıllarda 20-26, 16-22 Nisan gibi tarihlerde yapılmasının, Milli Bayramımız olan 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’na alternatif kutlama olarak gösterilmesi gibi bazı yanlış değerlendirmelere yol açması üzerine de, 2007 yılında Başkanlık bir genelge ile Kutlu Doğum etkinliklerinin 14-20 Nisan tarihleri arasında yapılmasını ve bu tarihlerin dışında program düzenlenmemesini karar altına almıştır. Bunun sonucu olarak Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri Milli Egemenlik Bayramından üç gün önce sona ermektedir.

Başkanlığımız, dini ve milli değerleri ve kutlamaları biri diğerinin alternatifi ve karşıtı olarak değil, birbirini besleyen ve milletçe birlik ve bütünleşmeyi sağlayan ortak paydanın unsurları olarak değerlendirmektedir. Halkımız da böyle değerlendirdiği ve Peygamber sevgisi etrafında buluşmayı milletçe kardeşlik bağlarımızın güçlenmesine vesile olarak gördüğü için yurt içinde ve yurtdışında Kutlu Doğum programlarına coşkuyla katılmakta, aynı şekilde bir kaç gün sonra da Milli Egemenlik Bayramını sevinçle kutlamaktadır. Mahiyeti, düzenleniş tarzı ve amacı belli ölçüde farklılık arz eden bu iki kutlamayı biri diğerinin alternatifi veya engelleyicisi gibi görmek, sağlıklı olmayan bir bakış açısıdır.

2- Diyanet İşleri Başkanlığının düzenlediği bu kutlama programları, İl ve ilçe Müftülerimizin başkanlığında, ilgili genelge gereği mülki amirlerin onayı alınarak planlanmakta, Başkanlığın web sayfasında önceden liste halinde yayınlanmakta ve bir kamu kurumuna yakışır bir ciddiyet içinde gerçekleşmektedir. Bu etkinliklere kamu kurumları da dahil her kesim destek vermekte, gerektiğinde diğer kamu kurumlarının toplantı salonları da kullanılmaktadır. Bu da yadırganmaması gereken bir durum olup, Başkanlık da birçok kamu kurumunun etkinliğine destek vermekte, gerektiğinde ev sahipliği yapmaktadır.

Bu yıl, Hz. Peygamber’i daha iyi tanımak ve anlamak, toplumda Peygamber sevgisi etrafında birlik, beraberlik, kardeşlik ve yardımlaşma duygusunu güçlendirmek amacıyla Başkanlığımızın koordine ve öncülüğünde 14-20 Nisan 2009 tarihleri arasında yurt içinde ve dışında düzenlenen Kutlu Doğum Haftası etkinliklerinin gerçekleştirilmesinde emeği geçenlere, maddi-manevi katkı sağlayanlara ve gösterdikleri yakın ilgi sebebiyle vatandaşlarımıza teşekkür ediyoruz.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI

16 Nisan 2009 Perşembe

Allah Rasulü'nün Ailesi ve Yaşanan Sorunların Çözümüne Dair

İşten çıktıktan sonra markete uğrayıp alış veriş yapan bir kişinin, otomobiliyle eve giderken, çocuğunu henüz bakıcısından almadığını hatırladığında aniden bir u dönüşü yaparak şerit değiştirişi, az sonra sıkışan trafikte klakson seslerine karışan homurdanmalar, şehirlerde yaşayan insanların nefes nefese bir yerlere yetişmeye çalışmaları, otobüs kuyrukları ve diğerleri... Bunlar zamana boyun eğmeyen ve âdeta ona kafa tutan modern insanın asla bitmeyeceğini sandığı koşuşturmasından sadece bir kesittir. “Yayalara yeşil ışık yandığında yaya geçitlerinin her iki yanındakilerin, ilerleyişlerine bir engel olarak gördükleri karşıdan gelenlerin yanlarından geçip gitmeleri kadar, birbirlerine teğet geçen hayatları sembolize eden başka bir şey var mıdır?” bilmiyorum.

Günümüzdeki hayat bundan ibaret değil elbet... Sonra bu koşuşturmaya bir reddiye yazmak haddimize de değil... Bu, tarihsel dönüşümün getirdiği bir sonuç ve bu hareketliliğin içindeki hiç kimse bu tercihi kendisi yapmadı. Fakat şurası da bir gerçek ki geçmişe göre sorunlar çok hızlı yaşanıyor. En ufak bir hatanın bedeli kısa bir zaman sonra insanın karşısına çıkıveriyor. Her şey çarçabuk olup bitiyor. Devir hız devri... Sükûnetin ve dinginliğin kaybolması, insanların hiç kafa dinlemedikleri anlamına da gelmiyor tabi. Bu, eşleri, çocukları ve ebeveynleri, birbirlerini sadece sabahları ve akşamları görmeye zorlayan bir döngü de olsa, ailenin bir hafta sonu beraberce hayvanat bahçesine yaptıkları kaçamak, ayrı kalışları mutlu bir beraberliğe dönüştürmeye yetiyor. Ailenin küçük kızının sağa sola koşarken düşmesi ve dizlerini yaralaması bile bunun tadını bozmuyor. Sonunda bir yara bandının, şefkatli iki çift el tarafından hafifçe kanayan yere yapıştırılmasıyla sorun tatlıya bağlanıyor. Keşke bütün sorunlarımızı da böyle, üzerlerine kocaman bir plaster yapıştırıp çözebilseydik.

Aslında bu kısa yazı, Allah Rasulü’nün kendi ailesinde yaşadığı sorunları nasıl çözdüğüne ayrıldı. Rivayetler bunu tasvir etmemize fazlasıyla imkân tanısa da günümüzde yaşadığımız problemlerin çeşitlilik kazandığı ve her an bir yerlerden hayatın patlak vereceği hissine kapıldığımız bir zamanda bunu anlatmak biraz zor. Günümüzde ailelerin yaşadığı buhranlar dayanılmaz bir hâl alabiliyor, kimi zaman durum ekonomik baskılarla daha da derinleşebiliyor. Gün olmuyor ki, gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde parçalanan bir ailenin dramını, annesini, babasını öldüren bir evladı veya çocuğuna kıyan bir ebeveyni okumayalım. Kısaca, farkında olmasak da prozak bağımlısı olmaya yetecek kadar diken üstünde hayatlar yaşıyoruz.

Bu noktada “Asrısaadette ya da bizzat Peygamber’in hayatında birtakım aile anlaşmazlıkları, huzursuzluklar, geçimsizlikler veya daha ötesinde depresyonlar ve hatta travmalar olmuş muydu acaba?” diye sormaktan kendimizi alamıyoruz. Olduysa nasıl çözümlemişlerdi? Ailesinin işlerini üstlenmesiyle tanınan Hz. Peygamber’in (Buhârî, Edeb, 40) elbisesinin söküğünü diktiği, ayakkabılarını tamir ettiği, koyun sağdığı ve ev işlerinde ailesine yardım ettiği biliniyor. (Buhârî, Ezân, 44) Allah Rasulü sevgi dolu ve merhamet sahibiydi. Onun bu engin hoşgörüsü ve merhametine rağmen peygamber ailesinde de gerilimler ve çeşitli sıkıntılar olmamış mıydı? Bizzat Hz. Aişe anlatıyor: “Allah Rasulü bir keresinde ona şöyle demişti: ‘Ben, senin benden memnun olduğunu ve bana kızdığını anlarım.’ Hz. Aişe şaşırmış, Peygambere bunu nasıl anladığını sormuştu. Allah Rasulü: ‘Benden memnun olduğunda, ‘Hayır, Muhammed’in Rabbi aşkına olmaz’ diyorsun, bana kızdığında ise ‘Hayır, İbrahim’in Rabbi aşkına olmaz' diyorsun.’ demiştir. Bu söz üzerine Hz. Aişe'nin ona verdiği cevap çok ince ve duyguludur: ‘Ey Allah Rasulü, fakat Allah biliyor, ben sadece senin isminden uzak kalabilirim.’" (Buhari, Nikâh, 109)

Allah Rasulü eşini üzmüyordu, üzmek istemiyordu. “Bir sabah vakti, Rasulullah ‘Yiyecek bir şey var mı?’ diye sormuş, Aişe validemiz ‘Hayır, hiçbir şeyimiz yok’ deyince bunun üzerine Efendimiz, ‘Öyleyse ben bugün oruç tutayım’ diyerek bunu sorun yapmamıştı. (Nesâî, Sıyâm, 67) Hz. Muhammed’in ailesi, Medine'ye geldikten onun vefatına kadar, üç gece arka arkaya buğday veya arpa ekmeğinden doya doya yememişti. (Buhari, Et'ıme, 23) Onların viza kartları, cheap puanları yoktu. Elde avuçta olmayınca yapacakları fazla bir şeyleri de... Şükrettiler, olanı paylaştılar, mutlu olmayı bildiler. Allah Rasulü’nün kızı Fatıma’nın durumu da Hz. Aişe’den farklı değildi. O evlendiği zaman çeyizinde sadece bir yaygı, içi hurma lifiyle doldurulmuş bir yastık, bir su kırbası, bir elek, bir havlu ve bir su bardağı vardı. (İbn Hanbel I,104) Fakat mutluluk ehlibeyte göre maddiyatın ötesinde bir şeydi.

Onların birbirlerine karşı davranışları son derece içten ve saygılıydı. Hz. Fatıma, Hz. Peygamber'in yanına girdiği zaman Efendimiz hemen ‘Fatıma geldi’ diye ayağa kalkar, onu elinden tutar, öper ve kendi yerine oturturdu. (Ebu Dâvud, Edeb, 143, 144) Sevgi dolu bir babanın evlada karşı ne güzel muamelesi! Böyle olmakla beraber Peygamberimiz Fatıma’nın her isteğini yerine getirmemiş, adaleti gözetmiştir. Mesela Hz. Fatıma diğer iki kişiyle Allah Rasulü’nün kapısına varıp, ev işlerinde kendilerine yardımcı olacak kişiler istediklerinde o ‘Bedir’in yetimleri sizden daha önceliklidir’ (Ebu Davud, Harac, Fey' ve 'İmare, 19, 20) diyerek bu isteği geri çevirmiştir. Hâlbuki Fatıma gerçekten ev işlerinde çok yoruluyordu. Fakat Allah Rasulü, ailesini kayırmıyor, adalete ve önceliğe göre hareket ediyordu. Bir ailede sevgi kadar adalet de önemliydi.

Allah Rasulü’nün ailesinin Allah’a olan tevekkülleri ve birbirlerine olan sevgileri yüksek seviyede olsa da manzara devamlı bir mutluluk tablosu değildir. Hatta bazen ailedeki sıkıntılar geçici ayrılıklara bile neden olmuştur. Allah Rasulü’nün aile birliği bakımından yaşadığı en sarsıntılı olaylar kuşkusuz Kur’an’da da bahsi geçen tahrim (Tahrîm, 1-4), tahyîr (i’lâ) (Ahzâb, 28-29) ve ifk (Nûr, 11-16) olaylarıdır. Bütün bu olaylar gerek Allah Rasulünü, gerekse de müminlerin annelerini ziyadesiyle üzmüştür. İfk olayı düpedüz bir iftiraydı. Hz. Aişe’ye atılan iftira onu hastalandırıp yataklara düşürecek kadar üzüntü vericiydi. (Buhari, Ehadisü'l-Enbiya, 19) Allah Rasulü bu dedikodu sırasında hiçbir şekilde fevri hareket etmemiştir. Nihayet ayetle de olayın iftiradan ibaret olduğu tescil edilmiştir.

Bir diğer sarsıcı olay tahrim olayıdır. İki değişik şekilde rivayet edilmekle beraber, özünde olayın, müminlerin annelerinin birbirlerini kıskanmış olmalarından kaynaklandığı anlaşılıyor. Aişe ve Hafsa validelerimizin Zeynep binti Cahş’a karşı kırıcı davrandıkları ve Allah Rasulü’nün kendilerine verdiği sırrı tutamadıkları görülüyor. Evin cumbasında bir köşeye çekilen Allah Rasulü bu olay karşısında yalnız kalmak istemişti. Fakat Allah Rasulü’nün kırgınlığı Medine’de sel gibi yayılarak, Hz. Ömer’e kadar ulaştı. Hafsa, Ömer’in kızıydı, sabah namazını kılar kılmaz, apar topar Allah Rasulü’ne gelen Hz. Ömer, Allah Rasulü’nü hasır üzerinde uzanmış bir halde bulmuştur. Hasır, Efendimizin yüzünde iz bırakmıştı. Mütevazı odada sadece duvarda asılı tabaklanmayı bekleyen birkaç deri göze çarpıyordu. Hz. Ömer “Ey Allah Rasulü! Dua et de Allah İran’ın, Bizans’ın zenginliğini bize de versin” deyince Allah Rasulü onlara verilen nimetin dünyalık olarak verildiğini söylemiştir. (İbn Kesîr, Tefsîr, IV, 389)

Tahyir olayına gelince; Ahzab savaşı sonrasında elde edilen ganimetler yoluyla zenginliğin Medine’ye aktığı bir zamanda Peygamber hanımlarının da bu zenginlikten istifade etme arzuları ortaya çıkmış, Allah Rasulü ümmetine örnek olmak düşüncesiyle mütevazı hayatına devam etmek isteyince ailede huzursuzluk baş göstermişti. Hatta bu yüzden Allah Rasulü’nün bir ay boyunca eşlerinden ayrı kaldığı rivayet edilmektedir. Bu olay neticesinde Ahzâb suresinin 28. ve 29. ayetleri nazil olmuştur. 28. ayette belirtildiği üzere Allah Rasulü “Eğer dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size mut’a vereyim ve sizi güzelce bırakayım” diyerek boşanma ve evli kalma konusunda onları serbest bırakmış, ilk defa bunu açtığı Hz. Aişe “Allah’ı, Rasulü’nü ve ahireti seçiyorum” diyerek duygularını dile getirmiştir. Her ne kadar bu olayda da ayet inmişse de, söz konusu ayet sorunun çözümünü yine seçenekler tanıyarak insanların kendi iradelerine bırakmıştır. Olayın aktörleri de sorunu aile birliğini koruma yönünde çözmüşlerdir.

Allah Rasulü’nün ailesinde bu büyük sarsıntıların yanı sıra nispeten daha küçük çaplı başka sıkıntılar da yaşanmıştır. Müminlerin annelerinden olan Hz. Safiye, kadınların kendisine “Yahudi kızı” diyerek takılmalarını Hz. Peygamber'e şikâyet etmiş, o ise “Sen Peygamber Musa’nın kızı durumundasın, Amcan konumundaki Harun (a.s.) da peygamberdi ve şu anda da bir peygamberin nikâhı altındasın. Hangi konuda sana karşı övünüyorlar?” diyerek ona moral vermiştir. (Tirmizi, Menâkıb, 63) Yine bir gün Aişe validemiz Hz. Safiye’yi kıskanmaktan kendini alamaz. Hz. Safiye’nin Peygamber Efendimize yapıp gönderdiği yemeğin dökülmesine sebep olur. Yere düşen kap kırılmıştır. Belli ki, kırılan sadece kap değildir. Safiye validemizin kalbi de kırılmıştır. Aişe validemizi bir pişmanlık kaplar. Ne yapmıştır? Allah Rasulü ona, kırık kabın yerine yeni bir kap, dökülen yemeğin yerine yemek getirmesini öğütler ve olay tatlıya bağlanır. (Nesâî, Işratü'n-Nisa', 4)

Kuşkusuz her ailede yaşanan kırgınlıklar Allah Rasulü’nün ailesindeki gibi tatlıya bağlanabilecek türden değildi. Sabit b. Kays karısını dövmüş ve kolunu kırmıştı. Karısı Cemile binti Abdullah’ın erkek kardeşi, Allah Rasulü’ne gelerek şikâyette bulundu. Allah Rasulü, Sabit’i çağırttı ve “ onu serbest bırak” buyurdu. (Nesâî, Talak, 53) Ailesine karşı kırıcı ve incitici olduğunu söyleyen Ebu Huzeyfe’ye ise Allah Rasulü, bunun için Allah'tan af dilemesini öğütlemiştir. (Dârimî, Rikak, 15)

Efendimiz, sorunlar ne derece ağır olursa olsun çözüm bulmakta gecikmezdi. Allah Rasulü, ardından derin bir hüzne boyanmış şehit Cafer’in evindeydi. “Bugünden sonra kardeşime ağlamak yok” diye söze başladı. Sonra “Getirin bana kardeşimin çocuklarını” dedi. Cafer’in oğlu Abdullah, kendisi anlatıyor “Bizi getirdiler, Allah Rasulü’nün karşısında diziliverdik. Sanki civcivler gibiydik” diye... (Nesai, Zînet, 57) Allah Rasulü, beklenmedik bir şey yaptı. Hayatın aktığına bir alamet olsun, üzüntü ve kahırdan saçları darmadağın olmuş bu yetimlerin yüzleri açılsın, ışıl ışıl parlasınlar diye berber çağırdı. O an bir berberin çocukların saçını kesmesi en son düşünülecek bir şeydi sanki... Allah Rasulü, çocukların saçlarını kestiriyordu, yarın bayrammış gibi... Ve tıpkı kefen misali ihramlara bürünmüş hacıların, dünyadaki ölüm provasının ardından saçlarını kestirip yeniden hayata dönmeleri gibi matem ihramından çekip alıyordu Ca’fer’in ailesini...

Gelin anlatımımızı Hz. Aişe’nin Allah Rasulü’ne anlattığı bir hikâyeyle bitirelim: “On bir kadın oturmuşlar kocalarını anlatmaya başlamışlar, kimisi saymadık pintiliğini, kimisi bahsetmedik tembelliğini bırakmamış kocasının... Sıra Ümmü Zer’e gelmiş... “Benim kocamın adı Ebû Zer'dir” demiş. Siz, Ebû Zer'in kim olduğunu bilir misiniz? O, kulağımı mücevherlerle donattı, kollarım onun ikramıyla dolgunlaştı ve gönlüm onunla huzur buldu; o neşem, sevincim oldu. Hâlbuki Ebû Zer' ile evlendiğimizde fakirdik... Ebû Zer'in yanında ne konuşursam konuşayım, beni asla azarlayıp kırmaz... İşte benim kocam, öyle iyidir...” Ve Ümmü Zer aile olmanın akraba ile bir değer ifade ettiğini biliyordu. Kocasını sevdiği için onun her şeyini seviyordu. O gün uzun uzun Ebû Zer’in annesinden, oğlundan, kızından, hizmetçisinden bahsetti. Gözleri parlıyordu Ümmü Zer’in...

Sonra sözüne “Günlerden bir gün...” diye devam etti. Çevrede yayıkların dövüldüğü zamandı. Kocam Ebû Zer' evden çıkmıştı. Yolda giderken, gözü bir kadına ilişmiş, gönlü kaymış... Beni boşayarak o kadınla evlendi. Ben de bir müddet sonra, hâli vakti yerinde başka biriyle evlendim işte... Kocamın bana karşı eli çok açık, fakat bana verdiklerinin hepsini bir araya toplasam, yine de Ebû Zer'in bana verdiği en küçük bir kap kadar gözümde değeri yoktur..." Hz. Aişe, bu hikâyeyle Allah Rasulü’ne olan sevgisini anlatıyordu aslında. Hikâyeyi dinleyen Allah Rasulü ise, Aişe’ye şöyle dedi: “Yâ Aişe! Ümmü Zer'e karşı kocası Ebû Zer' nasılsa, ben sana karşı hep öyle olacağım.” (Tirmizi, Şemail, 110) Bu sözler aşkı tanımlıyor, berrak ve billur gibi tınısıyla... Ve aileyi anlatıyor, naif ve duygu dolu...

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Nisan 2009 sayısında yayınlanmıştır.


Doç. Dr. Soner Gündüzöz
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Hz. Peygamber Devrinde İslam Ailesinden Bazı Kesitler

Hz. Muhammed ilk vahyini aldıktan sonra yaklaşık olarak on üç yıl Mekke’de tebliğ faaliyetlerini sürdürdükten sonra Medine’ye hicret etmek zorunda kalmış ve hayatının son on yılını Medine’de geçirmiştir. Kur’an’ın aile ile ilgili sure ve ayetlerinin çoğu bu devrede nazil olmuştur. Konuyla ilgili Hz. Peygamber’in sünneti de büyük ölçüde Medine’de teşekkül etmiştir. Hz. Muhammed dönemi İslam’ın aile konusunda getirdiklerini doğru anlamak için, Medine İslam ailesinin durumunu ortaya koymak oldukça önemlidir.

Ailenin temel unsurlarından biri olan kadın, İslam’ın doğduğu dönemde Arap toplumunda genelde iyi bir konumda değildi. Hz. Muhammed’in getirdiği mesaj, kadını erkekle eşit haklara sahip bir konuma yükseltmeyi hedefliyordu. Ancak kadın aleyhinde oluşmuş yüzyılların birikimini değiştirmek kolay olmamıştır.

Kur’an’dan anladığımıza göre, Hz. Adem ile Havva, aynı cinsten gelen ve biri diğerinin eşi olarak yaratılmış iki ayrı insandır. Bu iki insandan hem Adem hem de Havva “zevc/eş” olarak isimlendirilmiştir. Kadın ve erkeğin beraberliği, aileyi meydana getirmiş, bu beraberlikten olan çocuklar ailenin meyvesi olmuştur.

Bize göre Kur’an’ın insanlık tarihi ile ilgili verdiği örneklerde, kadının erkeğe göre daha çok suçlanmasını veya aşağı görülmesini gerektirecek hiçbir ayet yoktur. Kur’an’ın sunduğu örneklerde insanlık tarihinde hata yapan erkekler de kadınlar da vardır.

Kur’an’ın verdiği kadın ve erkeklerle ilgili örnekler, Hz. Peygamber devrinde Müslüman kadının şahsiyet sahibi bir fert olmasını sağladı diyebiliriz. Hz. Muhammed devrinde ilk vahiyden itibaren kadın, erkeğin yanında onunla eşit konumda yerini aldı ve haklarına hep sahip çıktı.

Medine’de Müslüman kadın, artık kimlik sahibi biri olarak ailede yerini alarak daha önceki olumsuzluklarla mücadele etme gücünü gösterebildi.

Aileye Verilen Önem

Kur’an, “...Size helâl olan kadınlarla evleniniz...” (Nisâ, 3) ve “bekârlarınızı evlendiriniz...” (Nûr, 32) gibi emirlerle kadınla erkeğin hayatlarını belli şartlarla birleştirme akti olan evliliğe teşvik etmektedir. (Süleyman Ateş, “Kur’an’ı Kerim’de Evlenme ve Boşanma ile İlgili Ayetlerin Tefsiri”, A.Ü.İ.F.D., XXIII, Ankara 1978, s. 221) Evlenme çağına gelmiş kimselerin, imkânları ve şartları uygunsa evlenmeleri emredilmiştir. Ayrıca imkânı olan Müslümanların, evlenme imkânı ve şartları uygun olmayanları evlendirmeleri istenmiştir.

Hz. Peygamber, gençlere “Gençler! Sizden gücü yeten evlensin, bu, gözü harama karşı korur ve namusu muhafaza eder. Evlenmeye gücü yetmeyen de oruç tutsun, çünkü oruç, şehveti kırar” (Muslim, a.g.e., II, 1018, Nikâh, 1/1; İbn Mâce, Sunen, İstanbul 1981, I, 592, Nikâh, 1/1845) diye hitap eder. Yine o, “Nikâh benim sünnetimdir...” buyurmaktadır.

Ailenin Kurulması

Eş Seçimi

İnsanın yaptıklarından sorumlu bir varlık olduğunu her fırsatta açıklayan İslam, evlenme çağına gelmiş kimselerin, eşlerini seçme hakkına sahip olduklarını kabul eder. Evliliğe karar veren hem erkek hem de kızın, evlenmeden önce birbirlerini görmeleri istenmektedir. Kaynaklar böyle davranan bazı sahabilerin isimlerini muhafaza etmiştir. (İbnu’l-Esîr, Usdu’l-Ğâbe, Kahire 1970, VII, 35, 45) Çünkü Hz. Peygamber, onları buna teşvik etmektedir. (Ebû Dâvud, Sunen, İstanbul 1981,II, 565-566, Nikâh, 19/2082)

Kur’an’da Müslüman erkeğin, müşrik (Allah’a ortak koşan) bir kadınla evlenemeyeceği, (Bakara, 221; İbn Sa’d, et-Tabakât, Beyrut 1968, I, 263; el-Vâhıdî, Esbâbu’l-Nuzûl, Kahire 1968, s.45) fakat Kitap Ehli’nden olan bir kadınla evlenebileceği açık bir dille ifade edilmiştir. (Mâide, 5. Hz. Ömer’in Ehli Kitap’tan kadın almayı hoş karşılamadığı anlaşılmaktadır. Bkz. et-Taberî, Tefsir, Mısır 1954, II, 377-378)

Kimlerin, birbirleriyle evlenemeyecekleri Kur’an’da zikredilmiştir. (Nisâ, 22-24) Hz. Peygamber’in uygulamaları (Eş-Şafiî, er-Risâle, Beyrut, b.t.y., s.228; el-Vâkıdî, el-Meğâzî, Beyrut 1965-6, II; 738-739; el-Buhârî, Sahîh, III, 149, Şehâdât, 7, VI, 27; Tefsîr, Ahzâb, 9) da bu konuyu aydınlatmaktadır.

Hz. Peygamber’in, dindarlığı evlilikte tercih sebebi olarak tavsiye ettiği rivayet edilmektedir. (İbn Mâce, a.g.e., I, 597, Nikâh, 6/1859)

Eş seçimi konusunda, kadın da erkek gibi aynı haklara sahiptir. Kadın istemediği biriyle evlendirilemez.

Kızın babasının veya velisinin, onu evlendirirken çok dikkatli olmasına ve hayat boyu beraber olacağı erkeği seçerken ona yardım etmesine dikkat çekildiği anlaşılmaktadır. Nitekim Hz. Fatıma’yı, Hz. Ali’den önce isteyenlere olumlu cevap vermeyen Hz. Peygamber, Hz. Ali, onu isteyince müspet cevap verir. (İmâm el-Bakır, Tezvîcu Fatıma, Beyrut, b.t.y., s. 52; İbn Abdirabbih, el-Ikdu’l-Ferîd, VII, 76)

Ailenin Korunması

a- Eşlerin Hak ve Sorumlulukları

Kur’an, evliliği huzur, sükûn ve sevgi kaynağı olarak nitelendirdiği (Rûm, 21) için eşlerden bu unsurları pekiştirecek davranışlar ister ve bunları sarsacak her türlü uygulama ve tutumu yasaklar. Kur’an’da yer alan “Onlarla (kadınlarla) iyi geçinin...” (Nisâ, 19) ayeti bunu gösteren emirlerin başında gelir.

“Sizin en hayırlınız, kadınlara iyi davrananlarınızdır” (Tirmizî, Sunen, III, 466, Reda, 11) ve “Kadınlar konusunda Allah’tan korkun. Onları Allah’ın emaneti olarak aldınız...” (el-Vâkıdî, el-Meğâzî, III, 1103, 1112, 1113) Diyen Hz. Peygamber, hanımına yumuşak ve iyi davranan kişinin, müminlerin iman bakımından en mükemmeli olduğunu ifade ederek (İbn Hanbel, Musned, VI, 47) cahiliye devrinin kadın anlayışını kökünden yıkmaya çalışır. Ancak bu yanlış anlayışları yıkmak pek de kolay olmamıştır.

Hz. Peygamber, kocalarıyla iyi geçinmelerini sağlamak için bu konuda kadınlara da emir ve tavsiyelerde bulunur. Yapılan ihsan ve iyilikleri unutmamalarını; kızdıkları zaman öfkelerine hâkim olmaları gereğine dikkat çeker.

Hz. Peygamber, kadının, ihtiyacı olan bazı şeyleri kocasının malından, onun haberi olmadan alabileceğini söyler. (eş-Şâfiî, a.g.e., 517; İbn Sa’d, et-Tabakât, VII, 237; Muslim, Sahîh, III, 1338-1339, Akdiye, 17/7-9) Daha fazla harcamalarda ise kocanın izninin alınması istenmiştir. (el-Vâkıdî, el-Meğâzî, II, 836-837; İbn Hişâm, es-Sîre, IV, 251) Çünkü kadın, kocasının evde bulunmadığı zamanlarda onun hukukunun çiğnenmemesi için mesuliyeti olan ve evin koruyucusu olarak düşünülen bir insandır. (Buhârî, Sahîh, III, 88, İstikrâz, 20)

Koca, kadının hakkı olan nafaka, giyim ve ev konusunda yapacağı harcamayı, bulundukları statü, çevre şartları ve örfe göre yapar. Bu konuda erkeğin cimrilik yapmasının yanlış olacağı, bu harcamalar için ayette geçen “...uygun bir şekilde” ifadesinden anlaşılmaktadır. (Bakara, 233; Ali Hasbullah, a.g.e., 188-190)

b- Eşlerin İffetli Olmaları

Erkek ve kadının iffetli olması istenmiştir. Bu konuda çok serbest olan cahiliye insanına sınırlamalar getirilmiştir.

Hz. Peygamber, erkeklere, dikkatli olmalarını ve cazibeye kapılıp suç işlememelerini tavsiye eder.

c- Ailede Geçimsizlik (Nüşuz)

Kur’an ayetlerine ve sahih hadislere baktığımız zaman toplumun durumunun dikkate alınarak, yuvanın dağılmaması çerçevesinde konuya yaklaşıldığını görürüz. Kadın erkeğe, erkek de kadına ezdirilmek istenmez. Zaten adaleti esas alan İslam’a uygun olan da budur. Çünkü Kur’an, zulmün her çeşidini ortadan kaldırmayı ve huzuru getirmeyi hedeflediğini defalarca açıkladıktan sonra, kadın ve erkeğin aynı haklara sahip olduklarını açıklamıştır. (Bakara, 228; İbnu’l-Arabî, Ebû Bekir Muhammed b. Abdillah, Ahkâmu’l-Kur’an, Mısır 1972, I, 416) Buna göre ailede huzursuzluğu kim çıkarırsa çıkarsın bu hoş karşılanamaz.

1- Erkeğin Geçimsizliği

Eğer huzursuzluk ve geçimsizliği (Kur’an’da bu konudaki ayette geçen nuşûz, yükselmek, başkaldırmak ve hırçınlık etmek anlamlarına gelir. Bkz. Süleyman Ateş, Tefsir, II, 276) erkek çıkarırsa, kadın bunun sebeplerini araştırdıktan sonra, kocasının haklı olduğunu görür ve kabul ederse elbette bunu ortadan kaldırmaya çalışır. (“Eğer bir kadın, kocasının huysuzluğundan (nüşûz), yahut kendisinden yüz çevirmesinden korkarsa, anlaşma ile aralarını düzeltmelerinde ikisine de günah yoktur. Barış daima iyidir...” Nisâ, 128 ayeti, kadının kocası ile anlaşma yoluna gitmesine işaret eder) Eğer kadın, kocasının haksız yere tatsızlık çıkardığını kabul ederse onu uyarır ve yanlış yaptığını ona söyler. Çünkü inanan kadın ve erkekler birbirlerinin dostudur ve birbirlerini uyarırlar. (“İnanan erkekler ve inanan kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emrederler, kötülükten alı koyarlar...” et-Tevbe, 71) Bu uyarıda kadın başarılı olamazsa, konu aile dışına taşar. Hem kadın hem de erkek ailelerinden birer hakem konuyu çözüme kavuşturmaya çalışır. (“Eğer karı-kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ve kadının ailelerinden birer hakem gönderin. Karı-koca uzlaşmak isterlerse, Allah aralarını bulur...” Nisâ, 35) Ayrıca kadın, doğrudan doğruya en yetkili hukikî mercie, hakime de başvurabilir.

Eğer kadın ailede geçimsizlik yaparsa, erkek bunun sebeplerini araştırır ve kadını haklı görürse, buna göre hareket ederek durumu düzeltir. Hz. Muhammed, ailede huzursuzluk çıkmaması için eşlerin gerekli hassasiyeti göstermelerini ister. (Hz. Peygamber, takılarını (zinet) tasadduk etmek isteyen Hayre’nin bu bağışını, kocası Ka’b b. Malik’e haber verip onun da onayını aldıktan sonra kabul eder. Bkz. İbnu’l-Esîr, Usdu’l-Ğâbe, VII, 101)

2- Kadının Geçimsizliği (Nüşuzu)

Kadının geçimsizliğinin ne olduğu konusunda değişik açıklamalar bulunmaktadır. Kadının kocasından nefret etmesi (Yahyâ b. Sellâm, et-Tesârîf, 293), hoşlanmaması (Bkz. İbn Kuteybe, eş-Şiir, Beyrut 1985/1405, s.126) ve kocasının evinde oturmak istememesi (Hamdi Yazır, Tefsir, II, 1351; el-Kınnevcî, Husn, 87) gibi evlilikle bağdaşmayan tutum ve davranışlarda bulunması kadının, geçimsizliği olarak değerlendirilmektedir.

Erkek eşinin bu yanlış davranışlarını gördüğü zaman, onu ikna ederek düzeltebilir.

Arap toplumunda, erkeğin eşini dövme âdeti bulunmaktadır. Hz. Peygamber, bu kötü âdeti ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Hatta Hz. Peygamber’in bir ara eşini döven erkeklere kısas uygulamayı bile düşündüğü rivayet edilmektedir.

İbnu’l-Arabî, Atâ’nın kadınları dövme konusundaki görüşünü şöyle kaydeder: “Atâ şöyle dedi: Kocası eşine bir şeyi yapmasını veya yapmamasını emretse, o da buna göre hareket etmese, yine de erkek, eşini dövmez, ancak ona kızabilir.” (İbnu’l-Arabî, Ahkâmu’l-Kur’an, I, 420)

Bütün bu rivayetler ve görüşler sonunda şunu söyleyebiliriz: Hz. Peygamber’in, bu konudaki ayeti, yaptığı yorumu dikkate alan bir erkeğin, eşini dövme cevazını bulamaz. (Reşîd Rıza, Mecelletu’l-Menâr, Mısır 1931, sayı: XXXII, s. 383)

Ailenin Yıkılması

Evliliklerini yürütemeyeceklerini anlayan eşlerin, birbirlerine zarar vermeden ayrılmaları istenmiştir. Cahiliye devrinde genelde kadının bu konuda büyük haksızlıklara uğradığı anlaşılmaktadır. Kur’an, bu yanlışlıklara işaret ederek konuya açıklık getirmiştir. (Kur’an’da Talâk isimli bir sûre bulunmaktadır. Hem bu sûrede hem de diğer sûrelerde yer alan ayetler, eşlerin ayrılmaları konusunu, geniş bir şekilde ortaya koymuştur)

Kadına zarar vermek amacıyla talak (ayrılma) konusunda erkeğin dolambaçlı yollara sapması yasaklanmıştır. “Kadınları boşadığınızda, bekleme süreleri sona ererken, ya onları iyilikle tutun, ya da iyilikle bırakın. Haklarına tecavüz etmek için onları tutmayın. Kim bunu yaparsa kendine yazık etmiş olur. Allah’ın ayetlerini eğlence yerine koymayın...” (Bakara, 231) ayeti bunu açıkça ifade etmektedir.

Kadın da kocasından ayrılma isteğinde bulunabilir. (Buna hul’ denir. Bkz. Süleyman Ateş, a.g.m., 274-275) Hem Hz. Peygamber hem de Hulefâ-i Raşidîn devrinde kocasından ayrılma isteğinde bulunup ayrılan kadınlar bulunduğu anlaşılmaktadır.

Kadın, nikah sırasında boşama hakkını üzerine almayı şart koşabilir. Bu durumda boşama yetkisi kadının elinde olur. (Süleyman Ateş, a.g.m., 275; Nûreddîn Itr, Ebğazu’l-Helâl, Beyrut 1985, s.45) Bu konuya ait çeşitli örneklere cahiliye devrinde de rastlanmaktadır. Bu âdetin, İslam geldikten sonra da devam ettiği anlaşılmaktadır. (İbn Ebî Şeybe, Musannaf, V, 55-56)

Sonuç olarak diyebiliriz ki, Hz. Peygamber devri Medine ailesi, sağlam temeller üzerine dayandırılmıştır. Aile ile ilgili olarak daha önceki devirlerden gelen güzel adet ve yaklaşımlar, aynen kabul edilmiş, kadının aleyhine olan ve aile ile bağdaşmayan tutum ve davranışlar ortadan kaldırılmış, aile, huzurun, mutluluğun ve karşılıklı sevgi ve saygının yaşandığı sıcak bir yuva haline getirilmiştir.

On dört asırlık İslam toplumları tarihine bakarak İslam ailesi ile ilgili olumsuzlukları veya olumlu tarafları öne çıkarıp İslam’ın kadın ve aileye bakışının olumsuz ya da çok olumlu olduğu sonucuna varmak doğru olmaz. Kadın ve aile tarihi, bilimsel metotlarla dönem dönem incelenmeden bir şeyler söylemek ve yazmak, hatta bu olumsuzlukları iyice anlamadan düzeltmeye kalkışmak bile yanlış olur kanaatindeyim.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Nisan 2009 sayısında yayınlanmıştır.


Prof. Dr. Rıza Savaş
D. E. Üniv. İlahiyat Fak.

Hz. Peygamber'in Hanımlara Karşı Sergilediği İncelik ve Zarafet Anlayışı

Hz. Peygamber (s.a.s.), asrısaadet dönemi olarak isimlendirdiğimiz o altın dönemde yeni bir medeniyetin tesisi ve inşasını gerçekleştirirken kadınları hiçbir şekilde ihmal etmemiş ve onlar konusunda da bazı yenilikler getirmiştir. O derece ki, tarihin her döneminde ezilmiş, horlanmış, itilip-kakılmış, hakları çiğnenmiş olan kadın konusundaki yenilikleri, farklı anlayış ve görüşleri herkesin dikkatini çekmiştir. Dolayısıyla Hz. Peygamber tarafından bu olumsuzlukların kaldırıldığı, kökünün kazındığı ve devrim mahiyetinde büyük çapta değişikliklerin yapıldığı da herkes tarafından bilinmektedir. Her şeyden önce o, kadına insan olduğunu, kadın olduğunu hatırlatmış, ona onur, şeref ve iffet gibi kutsal duygularını geri iade etmiştir. Kadın erkek ilişkilerini bizzat göstererek, örnek olarak tanzim etmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.s.), kadınların erkeklere nazaran farklı yapıda yaratıldıklarını, onların narin, zarif, hassas, duygusal ve kırılgan bir tabiatlarının (fıtratlarının) olduğunu, onların bu psikolojilerini çok iyi bildiği için onlarla olan ilişkilerini ayarlamada ve düzeyli, erdemli bir şekilde yürütmede son derece başarılı olmuş ve örnek davranışlar sergilemiştir. O, ilişkilerinde daima güler yüzlü, mütebessim, tatlı dilli, hoşgörülü, yumuşak tabiatlı bir anlayışa sahipti. Aile ilişkilerinde zorbalıkla hareket etmiyordu. O, baskı, dayatma, azarlama, kaba, katı, kırıcı, sert, rencide edici, azarlayan, bağıran bir insan da değildi. O, nazik, kibar, iltifat eden, nezaket ve zarafet sahibi, eşitliğe ve adalete riayet eden, sevgi dolu bir insandır.

O, hayatı boyunca hem hanımlarıyla, hem de çocuk ve torunlarıyla ideal manada ve örnek teşkil edecek tarzda ilişkilerini sürdürmüştür. Kendisinin, bir eş olarak hanımlarıyla, bir baba olarak çocuklarıyla, bir dede olarak da torunlarıyla çok güzel günler geçirdiği, örnek davranışlar sergilediği asırlar boyunca numune alınacak düzeyde örnek bir toplum oluşturduğu bir gerçektir. Dolayısıyla onun bu ilişkilerini tetkik ettiğimizde erkek olsun kadın olsun her iki cinsin de Allah katında sorumlu, değerli ve saygın bir yere sahip olduklarını görmekteyiz. Hatta pek çok örnekte kadınların lehinde pozitif ayrımcılığın yapıldığı da söz konusudur. Bunun sebebi de o zamanın kadınına karşı oluşan olumsuz anlayış ve düşüncelerin bir an önce ortadan kaldırılmasına yönelikti.

Hz. Peygamber’in anlayışında/ahlakında cinsiyet ayırımcılığına hiçbir şekilde yer yoktu. Hz. Peygamber’in uygulamalarına baktığımızda onun, kadınlara ne derece değer verdiğini ve onlara karşı ne kadar zarafet ve incelikle hareket ettiğini rahatlıkla müşahede etmek mümkündür. Sahih hadislerin verdiği mesaja göre; Hz. Peygamber, evinde asla gönül kırıcı söz ve davranışlarda bulunmazdı. Hanımlarını ve çocuklarını incitmez, her zaman gönüllerini hoş tutar, asla kabalıktan hoşlanmazdı. Başkalarına da kadınlara karşı nazik ve güzel muamele edilmesini tavsiye ederdi. (Kemal Sandıkçı, “Hz. Peygamber’in Örnek Şahsiyeti”, Kutlu Doğum Sempozyumu, TDV., Ank., 1992, sh., 63)

Cahiliye döneminde kadının insan yerine konulmadığı dönemleri ve anlayışları değiştirmeyi hedef alan Hz. Peygamber, kadınlara şiddet uygulanmasını asla tasvip etmemiştir. Dolayısıyla o, hayatı boyunca ne bir kadına, ne bir hizmetçiye ve ne de bir çocuğa el kaldırmış, ne de şiddet ve kaba kuvvet kullanmıştır. (Müslim, Fedâil, 79) O, hadislerinde kadınları dövenlerin Müslümanların iyileri, hayırlıları olmadığını ifade etmiş (Ebû Dâvûd, Nikâh, 43; İbn Mâce, Nikâh, 51), “Kadınları ancak kötüleriniz döver.” (İbn Sa’d, Tabâkâtü’l-Kübrâ, Dâru Sâdır, Beyrut, 1985, VIII, 204) buyurarak sert uyarılarda bulunmuştur. Hz. Peygamber’in bu erdemli hareketleri ve uyarıları önemsenmiş ve onun hanımlarıyla olan davranışları örnek alınmış olsaydı böylesine sosyal bir hastalık haline gelen bu tür acı durumların yaşanması mümkün olmayacaktı.

Şefkat ve merhameti o derece geniş ve kapsamlıdır ki, savaş esnasında düşman tarafında bulunup, zararı olmayan yaşlıların, çocukların öldürülmesini dahi yasaklamış (Buhârî, Cihâd, 147-148; Müslim, Cihâd, 137-140) ve şöyle buyurmuştur: “Sakın ha! Ne bir kadın, ne bir çocuk ve ne de pir-i fâni bir yaşlıyı öldürmeyesin.” (Mâlik, Muvatta’, Cihâd, 10)

Hz. Peygamber’in hanımlarla olan ilişkilerinde özellikle de aile hayatında ilgi, değer verme, adalet, eşitlik, hoşgörü, sevgi, saygı, nezaket, güven, iffet, feragat, haklara saygı, sabır ve tahammül, empati, îsâr ve zarafet hakim olduğu için neticede o ailede huzur, uyum ve mutluluk hakim olmuştur.

Uzun süre yanlarında kalan Enes b. Mâlik, Hz. Peygamber’in aile ilişkilerini çok kısa bir şekilde şöyle anlatır: “Aile fertlerine karşı Hz. Muhammed’den daha şefkatlisini görmedim.” (Müslim, Fedâil, 63) Peygamberimiz de şöyle buyurur: “En hayırlınız, ailesi için hayırlı olandır. Bana gelince ben, aileme karşı sizden en hayırlı olanınızım.” (İbn Mâce, Nikâh, 50) Zarafet, nezaket ve yumuşaklığın öneminin anlatıldığı hadislerde şu ifadeler dikkat çekicidir: “Allah Refiktir, bütün işlerde rıfkı sever.” (Buhârî, İstitâbe, 4) “Yumuşak huydan yoksun olan, iyilikten de yoksun olur.” (Müslim, Birr, 23) “Ey Aişe, yumuşak (huylu) ol! Zira Allah, ehl-i beyte hayır dilediği zaman onlara yumuşaklık bahşeder.” (Müsned, 71, 104-105) Peygamber’in aile eğitiminde bu tür değerlerin hâkim olduğu söz konusudur.

Hz. Hatice, kendisiyle en uzun süre yaşayan, Hz. Peygamber’in en yakın destekleyicisi, en yakın dostu ve hayat arkadaşıydı, ilk vahyin gelişinden sonra ilk olarak Hz. Hatice’ye danışarak onu bilgilendirmiştir. Hz. Aişe bir gün Hz. Peygamber’in, vefatından sonra eşi Hz. Hatice’yi övmesine karşı çıkarak (onu kıskanmış) “O yaşlı kadını ne anıp duruyorsun? Allah onun yerine sana daha iyisini verdi” deyince Hz. Peygamber de Hz. Hatice’yi kadirşinaslığından dolayı şöyle övmüştür: “Allah bana ondan daha hayırlısını vermemiştir. Çünkü herkes beni inkâr ederken, o bana iman etti. Herkes beni yalanlarken o beni tasdik etti. İnsanlar mallarını esirgerken bana arka çıktı. Ve Allah Teala bana ondan çocuklar nasib etti.” (Müsned, 71, 104-105) Hz. Peygamber, bu ifadeleriyle eşine karşı ne kadar sevgi dolu, vefalı ve saygılı olduğunu göstermektedir. Hz. Aişe, “Ben, Hatice’yi kıskandığım kadar hiçbir kimseyi kıskanmamışımdır.”demiştir. (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 20; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 74-76) Gerek Aişe validemiz, gerekse diğer eşleri zaman zaman kıskançlıklar gösterediklerinde Hz. Peygamber, bunlara sabretmiş ve tahammül etmiştir.

Hz. Peygamber, eşlerle iyi geçinme hususunda bazı taktikler de vermiştir: “Bir kimse karısına kin beslemesin. Onun bir huyunu beğenmezse, bir başka huyunu beğenir.” (Müslim, Rada’, 61) Bu da Hz. Peygamber’in kayda değer alternatif ve çözüm getirici bir yaklaşım tarzıdır. Eşi kendisinden hoşnut olan kadın şöyle müjdelenmektedir: “Kocası kendisinden hoşnut olarak ölen bir kadın, cennete girecektir.” (Tirmizî, Rada’, 10) Bunun tersinin düşünülmesine de bir engel görülmemelidir. Hanımının sende hakkı vardır, çocuğunun sende hakkı vardır, ailenin sende hakkı vardır buyurarak (Buhârî, Savm, 51, 54-55; Müslim, Sıyâm,183) böylece yakın çevredeki insanların haklarına riayet edilmesinin ne kadar önemli bir olgu olduğunu vurgulamıştır.

Hz. Peygamber, o derece nazik bir insandı ki hayvana binerken dahi hanımlarına yardımcı olurdu. (Buhârî, Megâzî, 38) Bir seferinde kendisi bir yemeğe davet edilmiş, bu daveti ancak hanımıyla gelmesi şartıyla kabul edebileceğini beyan etmiştir. (Müslim, Eşribe, 139) Bu da hanımına vermiş olduğu değeri ortaya koymaktadır. Önüne getirilen yemekte kusur aramaz, bundan dolayı eşlerine kızmaz, hoşuna giderse yer, gitmezse yemezdi. (Buhârî, Et’ıme, 21) Dolayısıyla yemeklerden dolayı hanımlarını hiç incitmezdi. Hz. Peygamber, hanımlarıyla birlikte bir seyahate çıkmış, hanımları deve üzerindeyken sürücü, develeri hızlı sürmeye başlayınca o, hanımların nazik yapısına dikkat çekerek sürücüyü uyarmıştır. O, bu uyarısında kadınları kristale benzeterek onlara karşı ne denli nazik olduğunu göstermiştir. (Buhârî, Edeb, 90)

Ev hayatında sadeliği ve mütevaziliği tercih eden Hz. Peygamber, ev işlerinde dahi aile fertlerine/hanımlarına yardımcı olmuş ve onların işlerine katkıda bulunmuştur.

Hz. Peygamber, özellikle Medine döneminde o kadar yoğun işlerinin arasında hanımlarına da gereken zamanı ayırıyor, onlarla ilgileniyor ve sohbet ediyordu. Hz. Peygamber, bayramlar sevinç günleri olduğu için bugünlerde eğlenceye müsaade etmiştir. Bir bayram günü kendisi ve eşi Hz. Aişe ile birlikte Habeşlilerin mızrak-kalkan oyununu bıkıncaya kadar seyrettikleri rivayet edilir. (Buhârî, Îdeyn, 2) Aynı zamanda Hz. Aişe ile iki sefer koşu yarışı yaptığı rivayetlerde geçmektedir. Yaptığı iki koşudan birisini Hz. Aişe, diğerini de peygamberimiz kazanmıştır. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 61) Hz. Peygamber, eşleriyle zaman zaman şakalaşır, onlara espri yapardı. Bir gün Hz. Aişe’nin yanına girdiğinde onun vay başım diye sızlandığını görünce ve kendisinin önce vefat edeceği kendisine bildirilmiş olmasına rağmen o esnada bile şaka yaparak şöyle buyurdu: “Asıl ben vay başım demeliydim. Sen benden önce ölsen, seni elimle yıkasam, kefene koysam, namazını kıldırsam ve kabre defnetsem olmaz mı?” Bunu duyan Hz. Aişe, “Vay başıma gelenler! Vallahi öyle sanıyorum ki, sen gerçekten benim ölmemi istiyorsun...” deyince Hz. Peygamber tebessüm etti. (İbn Mâce, Cenâiz, 9)

Ölüm hastalığına yakalandığı zamanda bile Hz. Aişe’nin yanında kalmak için diğer hanımlarından izin istemesi de onlara karşı ne kadar nazik olduğunu gösteren delillerdendir. (Buhârî, Megazî, 83)

Hz. Peygamber aile içerisinde despot, baskıcı, dayatmacı, konuşmaya, itiraza müsaade etmeyen birisi değildi. Onlara karşı hoşgörülü, anlayışlı olduğu için hanımları onunla tartışıp ve ona karşı muhalefet de edebiliyorlardı. (Bk. Ebû Dâvûd, Edeb, 84)

İşte o, bu vasıflarıyla dünyanın en mutlu ve en huzurlu yuvasını tesis etmiştir. (Sandıkçı, agt., sh., 64) Hz. Peygamber, hanımlarına her zaman değer vermiş, gerektiğinde onlara danışmış, ev işlerinde yardımcı olmuş, onlarla sohbet etmiş, dini meseleleri onlara anlatmış, onlara hoşgörü ve şefkat göstermiş, onlarla şakalaşmış, espri yapmış, maddi-manevi yönden destek olmuş, onlara nezaket ve zarafet içerisinde davranmış, fedakâr, sürekli mütevazı kalarak ilgi ve sevgiyle yaklaşmıştır.

Hz. Peygamber, genel olarak çocuklar arasında cinsiyet ayırımı yapmamış, onlara eşit ve adaletli davranmıştır. Hz. Peygamber’in, kızı Fatıma ile olan diyaloğu konusunda Hz. Aişe’nin şu ifadeleri dikkat çekicidir: “Ben Rasulüllah’a her bakımdan Fatıma’dan daha fazla benzeyen hiçbir kimseyi görmedim. Fatıma Peygamber’in yanına girince Rasulüllah ona ayağa kalkar, onu öper ve meclisine oturturdu. Peygamber Fatıma’nın yanına girince, Fatıma da ayağa kalkar, onu öper ve meclisine oturturdu.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 144; Tirmizî, Menâkıb, 60) Aralarında böylesine bir muhabbet ve saygı ortamı söz konusuydu.

Böylece o, eşleriyle düzeyli, seviyeli, nezaket, sevgi ve saygıya dayalı bir ilişki içerisinde olduğu gibi kızları ve torunlarıyla olan ilişkilerinde de aynı erdemliliği göstermiştir.

Hz. Peygamber, kendisini kısa bir süre emzirmiş olmasına rağmen sütannesi Süveybe’yi gerek Mekke’de ve gerekse Medine’de olsun hiç unutmamış, kendisini devamlı arayıp sormuş, onunla ilgiyi, bağlantıyı hiç kesmemiş, yanına geldikçe saygı göstermiş ve ikramlarda bulunmuştur. Hicretten sonra da onunla irtibatını devam ettirmiş, Medine’den ona yiyecek ve giyecek göndermiştir. Ölünceye kadar da bu alaka bu şekilde devam etmiştir. Hatta öldükten sonra dahi bir yakını olup olmadığını araştırmıştır. (İbn Sa’d, age., I, 109)

“Vefakârlık imandandır.” buyuran (Hâkim en-Nisâbûrî, age., I, 62) Hz. Peygamber, benzer iltifatları, çocukluğunda evlerinde geçirdiği ve kendisine çok iyi baktığı amcası Ebû Tâlib’in eşi Fatıma binti Esed hanıma göstermiştir. Hatta kendisine öz evlat muamelesi yapmış olan Ebu Tâlib’in eşi Fatıma hanımın kendisine yaptığı iyilikleri, gösterdiği şefkat ve merhameti hiç unutamayacağını, Ebû Tâlib’den sonra Fatıma hanımın kendisine en çok iyilikte bulunduğunu belirtmiştir. Nitekim Hz. Peygamber, daha sonraki dönemlerde bu hanıma saygı ve hürmette kusur etmemiştir. Fatıma hanım vefat ettiğinde Peygamberimiz “annem öldü” diyerek gözyaşı dökmüş, gömleğini kefen olarak vermiş ve mezara kendi eliyle indirmiştir. Kendisine bu kadar ilgi ve yakınlık göstermesinin sebebini de şöyle açıklamıştır: “Ebû Tâlib’ten sonra bu kadın kadar bana iyiliği dokunan hiçbir kimse yoktur. Ahirette cennet elbiselerinden giyinmesi için ona gömleğini kefen olarak verdim. O benim annemdir! Kendi çocukları aç dururken, suratlarını asarken o, benim karnımı doyurur, saçımı tarardı, o benim annemdi.” (Bk. Hâkim en-Nisâbûrî, age., III, 116-117; Ya’kubi, Tarih, II, 14)

Hz. Peygamber’in kazanımları ve onun vermiş olduğu anlayışla yetişen asrısaadet kadını, duruşuyla, yaşamdaki rolü ve aktivitesi ile çok farklı konumdaydı.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Nisan 2009 sayısında yayınlanmıştır.


Doç. Dr. Saffet Sancaklı
İnönü Üniv. İlahiyat Fak. Dekan Yrd.

Aile İlişkilerinde Hz. Peygamber'in Örnekliği

Kültürümüzde ‘Allah'ın emriyle ve peygamberin kavliyle' ilkesiyle temeli atılan aile yuvalarının sağlam temeller üzerinde huzurlu bir şekilde devam edebilmesi, ancak Allah ve peygamberinin bu konudaki emir ve isteklerini yerine getirmekle mümkün olacaktır. Bu konuda Yüce Allah'ın evrensel emirleri, Hz. Peygamber’in hayatında pratiğe dönüşmüş ve bizler için canlı modeller oluşturmuştur. Bu yüzden onu anlamak ve tanımak borcundayız. İşte bu yazımızda Hz. Peygamber’in aile hayatındaki örnekliğinden kesitler sunmaya, onun akrabalarıyla ilişkilerine kısaca değineceğiz.

a- Akrabalık İlişkilerinde Hz. Peygamber

Hz. Peygamber, yakınlarına ve ailesine düşkün bir kişi idi. Onun insanlık sevdalısı bir kişi olarak öncelikle akrabalarını uyarmakla işe başlaması ve aile bireylerini asla ihmal etmemesi bunun açık kanıtıdır. Çünkü o, “Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemiyoruz, seni biz rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç, takva iledir.” (Taha 132) emrinin muhatabıydı.

Peygamberimiz davetine önce kendi ailesinden başlamış, eşi Hz. Hatice ve kızları başta olmak üzere aile fertleri ona ilk iman edenler arasında yer almıştır. O, akrabalarına son derece düşkündü, onların diğer problemleriyle ilgilendiği gibi, onların dinî yaşantılarıyla da çok yakından ilgileniyordu. Hiçbir zaman onlarla ilişkiyi kesmedi. Sılayırahim üzerinde her zaman ısrarla durdu. Amcası Ebu Talib başta olmak üzere yakınlarının Müslüman olması için ümidini yitirmeyerek sonuna kadar uğraştı.

b- Aile Hayatında Hz. Peygamber

Hz. Peygamber, doğmadan önce babasını ve çok küçük yaşta annesini kaybetmiş olmasına rağmen, anne babasını ve yetişmesine katkısı olan diğer yakınlarını hiçbir zaman unutmamış, onları hep hayırla yâd etmiştir. Yetimliği ve öksüzlüğü bütün versiyonlarıyla bizzat yaşayan Peygamberimiz, ana babanın ne kadar önemli varlıklar olduğunu çok iyi fark etmiş ve anne baba hakkına riayet konusunda ısrarla durmuştur.

Hz. Peygamber, eşlerine, çocuklarına, torunlarına ve onların yakınlarına karşı sergilediği tutumuyla en güzel örnektir. O, bu konudaki sorumluluklarını hakkıyla yerine getirmiş ve ümmetine de bu konuda çok önemli tavsiyelerde bulunmuştur. Aile bireylerine sorumluluklarını hatırlatırken o şöyle diyordu:

"Hepiniz yöneticisiniz ve hepiniz yönettiklerinizden sorumlusunuz. Kişi, ailesinin yöneticisidir ve onlardan sorumludur. Kadın, eşinin evinin yöneticisidir ve ondan sorumludur." (Buhârî, Cuma 11, Ahkam 1; Müslim, İmare 20; Ahmed, II, 54, 55, 111) "Elbette Yüce Allah, her yöneticiye yönettiğinden soracaktır. Onların haklarını koruyup korumadığından soracaktır. Kişiye de ailesinden soracaktır." (Nesâî, 'Işretü'n-Nisâ, Beyrut, 1989, s, 170) Bu anlamlı sözleriyle o, aile bireylerinin hepsine sorumluluklar yüklüyor ve mutlu bir aile yuvasının kurulmasında her bireyin rol ve sorumluluğuna dikkat çekiyordu.

Onun aile bireylerine karşı yükümlülüklerini yerine getirmesiyle ilgili birkaç kesit şöyledir:

1. Annesi ve Hz. Peygamber

Doğmadan önce babasını kaybeden Peygamberimiz, altı yaşlarında iken annesi Âmine’yi kaybetmiştir. O, sütannesinin yanında geçirdiği seneler çıkarıldığında bu sürenin birkaç senesini annesi ile birlikte geçirmiştir. Onun anne ve babaya verdiği değer, bu anne baba özlemi yanında, anne babanın insanın dünyaya gelişindeki yerini anlatması açısından önemlidir.

Hz. Peygamber, Medine'de dayılarını ziyaret ettikten sonra Mekke'ye dönerken Ebvâ denilen yerde annesi Âmine'yi kaybetti. Âmine otuz yaşında genç bir kadındı. Son anlarında başucunda duran altı yaşındaki oğluna bakıp şunları söylemişti: "Her canlı ölümlüdür. Her yeni eskir. Her yaşlanan yok olur. Ben de öleceğim, ama hep anılacağım. Çünkü temiz bir oğul doğurmuş, arkamdan hayırlı bir hatıra bırakmış bulunuyorum." (Köksal, age, II, 52-53; Aişe A. Bint Şâtî, Rasulüllahın Annesi ve Hanımları, (Çeviren: İsmail Kaya), Konya, 1987, I, 152) Peygamberimiz, Hudeybiyye umresine giderken Ebvâ köyüne uğramış, annesinin kabrini ziyaret etmiş, kabrini eliyle düzeltip ağlamıştı. Niçin ağladığını soranlara da şöyle cevap vermiştir: "Merhamet duygusu beni duygulandırdı da onun için ağladım." (Dimyâtî, es-Sîretü’n-Nebeviyye, Suriye, 1996, s, 37; Köksal, age, II, 55; Aişe A. Bint Şâtî, age, I, 158)

Yıllar sonra küçük yaşta kaybettiği annesinin kabrini ziyaretinde anne hasreti ile dopdolu, vefalı bir evlat ve duygulu bir insan olduğunu görmekteyiz. O, anne baba hakkı konusunda uyarıcı pek çok söz söylemiştir.

2. Sütannesi ve Hz. Peygamber

Doğumunda kendisini ilk olarak emziren Ebû Leheb'in cariyesi Süveybe'yi hiç unutmadı, Mekke’de iken onu ziyaret eder ve ona ikramlarda bulunurdu. Hicret edince Medine’den ona giyecek gönderirdi. Mekke fethinde onun oğlunun durumunu sorup araştırdı, onun da annesinden önce vefat ettiğini öğrendi. (Dimyâtî, es-Sîretü’n-Nebeviyye, s, 33; Aişe A. Bint Şâtî, age, I, 161) Sütannesi Halime Hatun’u gördükçe, "Ümmü Eymen, ehl-i beytimin hatırası!” “Benim annem, annemden sonraki annem" der, kendisine içten sevgi ve saygı gösterir, omuz atkısını serip üzerine oturtur, bir dileği varsa hemen yerine getirirdi. Hz. Hatice ile evlendiğinde, Halime Mekke'ye gelmiş, Peygamberimiz onu ağırlayıp kırk koyun ve bir deve hediye etmişti. Onunla şakalaşır ve ona latife yapardı. Bir gün Ümmü Eymen, beni bir deveye bindirsene, deyince Peygamberimiz, “Seni, bir deve yavrusuna bindireyim” diyerek ona takılmıştı. (Dimyâtî, es-Sîretü’n-Nebeviyye, s, 36; Muhammed Mehdî- Mustafa Ebunnasr, Nisâ Havle’r-Rasul,Beyrut, 1995, s, 235-236; Köksal, age. II, 46-47, 167)

Mekke Fethinde sütannesi Halime Hanımın kız kardeşini görüp sütannesini sordu, vefat ettiğini öğrenince ağladı. Sütteyzesine izzet ikramda bulundu, ayrıca 200 dirhem (nisap miktarı) para verilmesini emretti. Kadıncağız ona şöyle dedi: "Sen küçükken de büyük iken de ne güzel kefil olunan, bakılansın!" (Köksal, age. II, 46-47)

3. Sütkızkardeşi ve Hz. Peygamber

H. 8. yılda yapılan Huneyn savaşında esir düşen sütkardeşi Hz. Şeyma'yı elbisesinin üzerine oturtmuş ve 'hoş geldin' buyurmuş, gözleri dolu dolu olmuş, ona sütanne ve sütbabasını sormuş, onların ölmüş olduklarını öğrenmiş, sonra Şeyma'ya şunları önermiştir: "İstersen sevgi ve saygıyla yanımda otur, istersen yararlanacağın mallar verip seni kavmine döndüreyim." Şeyma ikinci teklifi kabul etmiş ve Müslüman olarak kavmine dönmüştür. (Köksal, age. XV, 431-432) Onun bu davranışında 60 yıl kadar sonra bile devam eden vefakârlığını görüyoruz.

4. Eş Olarak Hz. Peygamber

Hz. Peygamber’in konu ile ilgili uyarı ve yönlendirmelerinden birkaçı şöyledir:

"Sizin en hayırlınız, ailesine karşı iyi davrananınızdır. Ben aileme karşı en iyi davrananızım. Sizin en hayırlınız, kadınlarına karşı iyi davrananlardır." "Müminlerin iman bakımından en mükemmeli ahlaki bakımdan en güzel olan ve ailesine şefkat ve mülayemetle davranandır." "Kadınlara karşı hep hayır tavsiye edin. Zira onlar sizin yanınızda birer emanettir." (Tirmizî, İman 6; Ahmed, VI, 47,99) "Eşlerinize yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin, sakın onları dövmeyin ve onları incitecek çirkin sözler söylemeyin." (Tirmizî, Radâ' 11; İbn Mace, Nikah 4; Ahmed, V, 72-73; Nesâî, 'Işretü'n-Nisâ, s, 167) "Harcayacağın tüm harcamalardan dolayı, Allah'ın izniyle mükâfat alacaksın. Hatta eşinin ağzına verdiğin bir lokmanın bile karşılığını alacaksın." (Ebû Davûd, Nikah 40-41) "Sizden biri hem karısını köle gibi döver, hem de utanmadan sarılıp yatar." (Buhârî, İman 56; Müslim, Vasıyye, 5; Ebû Davûd, Vasayâ 2; Tirmizî, Vasayâ 1; Nesâî, Vasayâ 3) buyuran Hz. Peygamber, bu konuda en güzel örnekliği kendisi sunmuştur. O, Yüce Allah'ın "Eşlerinizle en güzel bir biçimde geçinin." (Ahmed, IV, 17; İbn Sa'd, et-Tabakâtü'l-Kübrâ, Beyrût,1957, VIII, 148) emrini en güzel bir biçimde uygulamıştır. O, eşleriyle en güzel bir şekilde geçinmiş, onlara her konuda yardımcı olmuş, ev işlerinde onlara ortak olmuş, onlara asla bir fiske vurmamıştır. Onları hayatlarında ve vefatlarında her zaman hayırla anmıştır. O, "Ey Aişe, bu gece bana, Rabbime ibadet için izin verir misin?" (Nisa, 19) diyerek nafile ibadet için eşlerinden izin isteyecek kadar ince bir ruha sahiptir.

İlk eşi Hz. Hatice hakkında şöyle buyurmuştur: "Hatice, dünyadaki kadınların en hayırlısıdır. Onun cennette altından evi vardır. Ben onun üstünlüğünü kesinlikle biliyorum. Bana onun sevgisi bahşedildi. Ben Hatice'nin sevdiklerini severim.' Bir koyun kestiğinde bir kısmını Hz. Hatice'nin yakınlarına gönderirdi. Hz. Aişe "Peygamber’in hanımlarından hiçbirini Hz. Hatice kadar kıskanmadım." (Elmalılı, age, II, 1256) diyerek, Peygamberimiz’in Hz. Hatice'ye olan vefasını dile getirmiştir.

Hz. Aişe hakkında, "Halkın en sevimlisi kadınlardan Aişe, erkeklerden Ebubekir'dir." (Balezûrî, Ensâbu'l-Eşrâf, s, Beyrut, 1996, II, 41; Aişe A. Bint Şâtî, age, II, 4-49) Buharî, Megazî 63, Fedailü's-Sahabe 5; Müslim, Fedâilü's-Sahabe 8) diyerek, Hz. Aişe'ye ve kayınpederine iltifat etmiştir. Eşlerine karşı son derece yumuşak huylu ve şakacı olan Peygamberimiz, Hz. Aişe ile yarış yapmıştır. (Bkz. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, Ankara, 1990, XVII, 215) Hz. Aişe'nin bildirdiğine göre, Peygamberimiz ev işlerinde eşlerine yardım eder, et, kabak doğrar, evi süpürür ve çeşitli hizmetler görürdü. (Bkz. Gümüşhanevî, Râmuz’l-Ehâdîs, (Terc, Abdülaziz Bekkine), İst, 1982, II, 553/13) O, eşlerinin yanına güzel kokular sürünerek giderdi. (Bkz. aynı eser, II, 550/9) Peygamberimiz hanımlarıyla ilmî tartışmalar yapan, onlarla şakalaşan, onlarla yarışan, onlarla eğlenen, onların isteklerini imkânlar ölçüsünde karşılayan, kendisinden memnun kalmadıkları takdirde onları boşanma konusunda serbest bırakmasını bilen (Bkz. Ahzab 28-29) örnek bir koca idi.

Nadir oğullarıyla hicretin 7. yılında yapılan Hayber savaşında babası ve kocası öldürülerek esir düşen, daha sonra da Hz. Peygamberle evlenen Hz. Safiye, "Babamın ve kocamın öldürülmesine neden olduğu halde Allah'ın Rasulü beni hoşnut etti" diyerek, Hz. Peygamber’in güzelliklerini özetler. Nitekim Peygamberimiz iki dizini birleştirerek durur ve eşi Hz. Safiye onun dizlerine basarak devesine binerdi. Onu 'Yahudi kızı' diye hakir gören kumalarına karşı, Hz. Peygamber şunları söylemesini tavsiye etmişti: "Benim kocam Muhammed, babam Harun, amcam ise Musa'dır." (Aişe A. Bint Şâtî, age, II, 181)

Hudeybiyye anlaşmasında çaresiz kalan Hz. Peygamber, eşi Ümmü Seleme ile istişare etmiş ve onun teklifi doğrultusunda hareket etmiş ve problem böylece çözülmüştü. (Asım Köksal, age, XIII, 215; Aişe A. Bint Şâtî, age, II, 143) Bir hadislerinde o şöyle diyordu: “Kendilerini ilgilendiren konularda kadınlarla istişare ediniz.” (Münâvî Muhammed Abdurraûf, Feyzu’l-Kadîr, Beyrut, ty, I, 56)

Sevgili eşi Hz. Aişe’nin dayak konusunda kocası Hz. Peygamber’in durumunu şöyle özetlemiştir: “Peygamberimizi ne bir hizmetçiye ve ne de bir kadına vururken asla görmedim. O, mübarek eliyle hiç kimseye asla vurmamıştır.” (Nesâî, 'Işretü'n-Nisâ, s, 164) Kadının dövülmeye devam ettiği günümüz dünyasının bu konuda da onun örnekliğine muhakkak ihtiyacı vardır.

5. Çocukları ve Hz. Peygamber

Hz. Peygamber, genel olarak çocukları sever, onlara selam verir, onlarla ilgilenir, onlara değer verir, onlara dua eder, onları öper-koklar, onlarla şakalaşır ve onlarla oynaşırdı. Şu birkaç örnek onun tüm çocuklara olan ilgi ve sevgisini anlatmaya yeter mahiyettedir:

Oğlu İbrahim'in ölümüne ağlamış ve bunun sebebini şöyle açıklamıştır: "Bu bir merhamet göstergesidir. Gözümüz yaşarır, gönlümüz mahzun olur. Ama asla Rabbimizi razı etmeyecek söz söylemeyiz. Ey İbrahim, senin ayrılığın gerçekten bizleri mahzun etti." (Buharî, Cenâiz 44; Müslim, Fedâil 62; Ebû Davûd, Cenâiz, 28)

Torunları Hasan ve Hüseyin hakkında şöyle buyurmuştur: "Allahım ben o ikisini seviyorum, Sen de sev, onları seveni de sev." (Buharî, Libas 60; Müslim, Fedâilü's-Sahabe, 57-59; İbn Mace, Mukaddime 11; Tirmizî, Menakıb 30; Ahmed, II, 249) "Hasan ve Hüseyin'i seven beni sevmiş, onlara kin tutan bana kin tutmuş olur." (Ahmed, II, 288, 531) "Onlar benim dünyada öpüp kokladığım iki reyhanımdır." (Buharî, Fedailü's-Sahabe, 22, Edeb 18; Tirmizî, Menakıb, 30)

"Ey ehlibeyit! Allah sizden sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor" (Ahzab, 33) ayeti inince Peygamberimiz, Hz. Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin'i elbisesiyle bürüyüp şöyle buyurmuştur: "Allahım, bunlar benim ehlibeytimdir. Bunlardan günah kirini gider ve bunları tertemiz yap." (Taberî, Tefsîr, XXII, 6-8; Ahmed, V, 292) Bunu gören eşi Hz. Ümmü Seleme, "Ben ve kızım ne olacağız” deyince Peygamberimiz, "Sen de kızın da ehlibeyittensiniz" (Aişe A. Bint Şâtî, age, II, 139) buyurarak, eşine ve üvey kızına iltifat etmiştir.

Torunu olan ve Hz. Osman-Rukayye çiftinden olma Abdullah'ı altı yaşında horoz gagalamıştı. Çocuk hastalanıp hicretin 4. yılında ölmüştü. Namazını Peygamberimiz kıldırmış, mezar taşını dikmiş ve sonra şöyle buyurmuştu: "Yüce Allah, kullarından merhametli ve yufka yürekli olanlara rahmet eder." (Köksal, age, XI, 133)

Çocuklarına ve torunlarına atalarının isimlerini (Abdullah, İbrahim, Fatıma) koymuş, onları en güzel şekilde yetiştirmiş, onlarla her zaman özel ilgilenmiş, onlara bol bol dua etmiştir. Hz. Fatıma gelin olduktan sonra altı ay kadar evine uğrayarak onları namaza kaldırmıştır. (Bkz. Taberî, Câmiu’l-Beyân, XXII, 6)

Hicretin 8. senesinde Mariye'den oğlu İbrahim dünyaya geldi. Ona atasının adını koydu.

Yıllarca onun hizmetinde bulunan Enes b. Malik, "Ben ev halkına Hz. Peygamberden daha şefkatli olan birini görmedim" der. (Müslim, Kitabü’l-Mesâcid 267; Köksal, age, XV, 565-568)

Namaz kılarken torunlarından biri sırtına çıkmış, bu yüzden namazı biraz uzatmıştı. (Nesâî, İftitah, 83) Bir defasında namazını kısa tutmuş ve sebebinin soranlara “Bir çocuk ağlaması duydum ve annesi üzülmesin diye namazı kısa tuttum.” (Nesâî, Kıble, 35) buyurmuştur.

O, her zaman çocukları kucağına almış öpüp okşamıştır. (Buharî, Edeb 22) On tane çocuğu olduğu halde hiç birisini alıp öpmediğini söyleyen bir adama, “Merhamet etmeyene merhamet edilmez. Allah kalbinden merhameti söküp almışsa ben ne yapabilirim!” (Buharî, Edeb, 22) "Çocuğu olan çocuklaşsın" (İbrahim Canan, Hz. Peygamberin Sünnetinde Terbiye, İstanbul, 1982, s, 251; Deylemî, Müsned, II, 136 b) Çocuklarla ilgilendiği gibi gençlerle de özellikle ilgilenmiş, onları ciddiye almış, onlara değer vermiştir.

Sonuç

Çok yönlü bir insan olan Hz. Peygamber, yaşadığı hayatıyla her konuda olduğu gibi, akrabalık ilişkilerinde de en güzel örnekleri sunmuştur. O, örnek yaşayışıyla Yüce Allah'ın Kur'an'da belirlediği ölçülerin pratiğini göstererek, onların nasıl uygulama sahasına konulacağını net bir biçimde ortaya koymuştur. Onun peygamber olmadan önceki hayatı da, sonraki hayatı da dün olduğu gibi, bugün de insanlığı aydınlatacak güzelliklerle doludur.

Akraba ilişkilerinde de en güzel, içten ve canlı örnekleri biz, Hz. Peygamber’in hayatında bulmaktayız. O diğer bütün insanlara olduğu gibi, kan bağı ve evlilik bağlarıyla oluşan akrabalarına da gereken ilgi, sevgi ve saygıyı her zaman göstermiştir. Onların maddi ve manevi yönleriyle ilgilenmiş, onlara yardım etmiş, onların doğru yola gelmeleri, iyi bir Müslüman olarak dünya ve ahiret saadetine erebilmeleri için elinden gelen her şeyi yapmıştır. Hayatlarında olduğu gibi, ölümlerinden sonra da yakınlarını dua ve güzelliklerle anarak en güzel vefa örneğini sunmuştur.

O, vefalı bir eş, mütevazı ve sevecen bir baba, doğrularından asla taviz vermeyen kararlı bir şahsiyetti. O, yönlendirici söz ve davranışlarıyla örnek bir çocuk, örnek, vefalı ve duyarlı bir eş, hassas bir baba, narin bir dede ve örnek bir akraba olarak bizlere ışık tutmaya devam etmektedir.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Nisan 2009 sayısında yayınlanmıştır.


Prof. Dr. Ali Akpınar
Cumhuriyet Üniv. İlahiyat Fak.

BAŞYAZI: Allah Rasulü ve Aile

Gökyüzüne, evrenin derinliklerine ve varlık âleminin ayrıntılarına daldığımızda da, iç dünyamıza döndüğümüzde, insani yetenek, ihtiyaç ve ilişkilerimizi dikkatlice incelediğimizde de dünyada çeşitli ibret ve hikmetlerle dolu bir hayat serüvenimizin olduğunu, sıradan gördüğümüz ve üzerinde pek fazla düşünmediğimiz ilişkiler ağımızın esasen bir ahenk, plan ve program içerisinde akan genel gidişin bir parçası olduğunu fark etmeye başlarız. İnsanoğlunun erkek ve kadın olarak birbirini tamamlar, iki ayrı cins hâlinde yaratılması ve bu farklılığın hayatımızın temel belirleyicilerinden olması da bunlardan biridir.

Kur’an-ı Kerim’de Yüce Rabbimiz “Kendileriyle huzur bulmanız için, kendi türünüzden eşler yaratıp aranızda sevgi ve şefkat var etmesi de Allah’ın varlığının apaçık delillerindendir.” (Rûm, 21) buyurarak, ilk insan Hz. Âdem ve eşi Hz. Havva’dan itibaren aile hayatının asli bir durum olduğunu, anne-baba ve çocuklar arasındaki huzur, sevgi ve şefkat ortamının, hayatın diğer alanlarından doğan olumsuzlukları dengelediğini açıklar. “…Aile ve akrabalık bağlarını kesmeyene rahmetimi kesmem.” (Tirmizî, Sünen, Birr, 9) kudsi hadisinden de, aile bağının, Yüce Mevlamızın bizlere olan rahmetinin bir eseri olduğunu anlamaktayız.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen, yaşadığı hayatla, söz ve davranışları ile bizlere eşsiz bir üstün ahlak örneği ve rehberi olan Sevgili Peygamberimiz Veda Hutbesinde, erkeklerin kadınlar üzerinde, kadınların da erkekler üzerinde hakları bulunduğunu belirterek aile içinde sevgi ve şefkatin hâkim olmasını istemiş, aile fertlerine karşı iyi davranmayı imanda olgunluğun alameti saymıştır. Allah Rasulü’nün, “Anne babamı ardımda ağlar bırakıp, sana geldim Yâ Rasulallah!” diyen bir kişiye, “Onların yanına geri dön ve nasıl ağlattıysan şimdi de onları öylece güldür!" (Ebû Dâvûd, Cihâd, 3) sözü, insanlığı şükür ve sevgi atmosferi içerisinde aile bağını muhafaza etmeye davet etmektedir. Peygamber Efendimiz’in her yönüyle aile hayatı, mesela kendisine ilk iman eden ve en büyük desteği veren Hz. Hatice ile olan 25 yıllık sevgi ve saygı dolu evliliği ve onun vefat ettiği yılın “hüzün yılı” olması, sadece eş ve çocuklarına değil, sütannesi, sütkardeşi, yengesi, dadısı dâhil çevresindeki herkese, gençlere ve çocuklara olan şefkatli tavrı, onları hep görüp gözetmesi, geniş ailesi içinde yer alanları ümmetinin sevgi ve saygısına emanet etmesi ve daha birçok örnek, İslam toplumundaki aile telakkisinin kaynağı olmuştur.

Kontrolsüz biçimde dünyevileşen hayatımızın hızlı koşuşturması içinde, uzak ve yakın çevrenin her türlü olumsuzluğunu öne çıkaran ve sıradanlaştıran iletişim kargaşası ortamında aile bağlarımızın giderek zayıfladığı, aile değerlerimizin tehdit altında olduğu açıktır. Hâlbuki, toplumsal bünyenin sağlamlığı aile yapımıza bağlıdır ve aile ocağı sahip olduğumuz değerleri koruma ve ileriki nesillere aktarmada hep merkezi bir role sahip olmuştur. Milletlerin kimlik ve gelecek kaygısı din, dil ve aile bağına verdikleri önemle paralellik taşır. Böyle olduğu için de, aile bağ ve değerlerimizi küçümseyen, aile yapımızı zayıflatan her türlü telkin ve telakkiye, davranış ve model sunumlarına karşı ortak bir bilinç ve direnç geliştirmek sadece dinî duyarlılığa bağlı bir görev değil, aydınlar, yazarlar, medya mensupları, devlet adamları, sivil kuruluşlar, sanatçılar… velhasıl hepimizin ortak sorumluluğu olmalıdır.

Sevgili Peygamberimiz’in örnek hayatı ve ahlakının yanı sıra onun aile hayatına ilişkin getirdiği değerleri de yakından tanıma imkânı bulacağımız 2009 yılı Kutlu Doğum Haftasının ilim ve gönül dünyamıza yeni ufuklar açması niyazımla.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Nisan 2009 sayısında yayınlanmıştır.

Prof. Dr. Ali BARDAKOĞLU
Diyanet İşleri Başkanı

11 Nisan 2009 Cumartesi

Kutlu Doğum Konferansına Davet

İLMİHAL 1 (DİYANET)

Kadınlar Oradaydı

Kadın cinsinin niteliği tartışmasının, yüzyıllarca süren bir serüveni vardır. Hemen her dönemde kadın- erkek kıyaslaması yapılmış, iki ayrı dünya birbiriyle yarışa sokulmuştur. Bu anlamsız yarışın sonunda, farklı kutuplar oluşmuş, erkekler de kadınlar da kendi varoluşlarının daha anlamlı olduğunu ispatlamaya çalışır hâle gelmiştir.

Tarihe şöyle bir göz attığımızda gördüklerimiz oldukça ilginç. Mesela eski Yunan ve Roma geleneklerinde kadın kötünün sembolü olarak çıkıyor karşımıza. Devredilen bir eşya hüviyetini taşıyan, yaratılışta eksik kalmış bir varlık olarak kabul edilen kadının, ruhunun olup olmadığı tartışılıyor hatta bir nevi şeytan olup olmadığı düşünülüyor. Bu mevzuyu ciddiyetle tartışanların dönemin filozofları olması, oldukça düşündürücüdür. İçinde şeytan olduğu hükmüne varılarak yakılan kadınların sayısı hiç de az değil.

Eski Hint geleneğinde ise kadın, tamamen kocasına zimmetlenmiş bir eşya hükmünde algılanıyor, hasbel kader kocası kendinden önce ölürse, onunla birlikte mezara girmek zorunda kalıyor.

Cahiliye devri denilen dönemde yaşayan Araplar için de kadın, diğer toplumlarda olduğundan farklı değil. En tabii haklarından olan miras ve velayet haklarından bile mahrum olan kadınlar, daha küçük bir çocukken iffetsizliklerinden korkulduğu için(!) diri diri toprağa gömülüyor…

Tarihî süreç, kadınları, cinsel bir metadan öte görmeyen talihsiz anlayışın, her dönemde varolduğunu gösteriyor.

Biz de Asr-ı Saadete doğru bir yolculuğa çıkarak, İslamiyetin bakış açısıyla hanımları değerlendirmek istiyoruz.

Efendimizin, hanımlarla münasebeti denildiğinde, şüphesiz akla ilk gelen isim, mü’minlerin annesi Huveylid kızı Hatice’dir. Fahri Kâinat Efendimizin İslam’a davette ilk destekçisi, her konuda istişare ettiği biricik sırdaşı Hz. Hatice. Vefatından yıllar sonra dahi ismi anıldığında heyecanlanan Rasûlüllah’ ın, ‘Allah, bana ondan daha hayırlısını vermedi. Halk bana inanmazken o, bana inandı. Herkes beni yalanlarken, o beni tasdikledi, beni malıyla destekledi ve Allah bana ondan çocuklar ihsan etti.’ dediği Hz. Hatice (r.anha)...

Sonra, Efendimizin talim ve terbiyesinde yetişip, ondan binlerce hadis rivayet eden, ashab-ı kiram ve tabiin hazretlerinin, ilmi konularda kendisine danıştığı Hz. Âişe (r.anha); yürümesi, konuşması, her hâl ve hareketiyle babasını andıran, bizzat Rasûl-i Ekrem tarafından hürmetle anılan Hz. Fatıma (r.anha)...

Her Müslümanın ailesinin bir ferdi gibi bildiği, sevdiği bu isimlerin dışında nice hanım sultan var Asr-ı Saadette. Peygamber Efendimizin vefatına yakın yüzbinlere ulaşan müminin varlığından bahsedildiğine göre, hanım sahabilerin sayısı hiç de az değildir. Ve sanılanın aksine, onlar vahyin iniş sürecinde aktif rol oynamışlardır. Şimdi onlardan birkaçını anlatmaya çalışalım.

Mücadele suresinin inmesine sebep olan kişi bir hanımdır. Havle binti Salebe ismindeki bu hanımın eşi, kendinden oldukça yaşlıdır ve bir tartışma esnasında, “sen benim için artık annem gibisin” diyerek evden çıkar gider. Sonra döndüğünde hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam etmek ister. Havle (r.anha), durumu Rasûlüllah’a şikayet eder. Fakat Rasûl-i Ekrem, hakkında hüküm bulunmayan bir mesele olduğu için, “Havle, kocan yaşlı bir ihtiyar. Onun hakkında Allah’tan kork.” buyurur. Havle: “Ya Rasûlallah! Ben malımı ona verdim gençliğim de onun yanında geçti. Şimdi yaşlanınca bana zıhar yaptı” der ve “Allah’ım! Sana şikayet ediyorum” diye ekler. Daha yerinden ayrılmadan vahiy gelmeye başlar:

“Allah, kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikayette bulunan kadının sözünü işitti. Esasen Allah, konuşmanızı işitir. Doğrusu Allah işitendir, görendir. Sizden kadınlara zıhar yapanlar bilmelidirler ki; o kadınlar onların anneleri değildir...” (Mücadele, 1-2)

Bu ayetle durumuna açıklık gelen Hz. Havle’yi yıllar sonra, Hz. Ömer’in hilafeti döneminde halifeyi soru yağmuruna tutarken buluyoruz. Orada, soruların çokluğundan sıkılan bir zat, müdahale etmeye çalışıyor ve diyor ki: “Ey kadın! Müminlerin emirini ne çok oyaladın!” Hz. Ömer derhal cevap veriyor: “Bırak onu. Onu tanımıyor musun? O, Havle binti Salebe’dir. Allah’ın yedi kat semanın ötesinden şikayetini dinleyip hakkında ayet indirdiği kimsedir. Ömer’in onu dinlemesi gerekir. Eğer o, akşama kadar beni tutmuş olsa namazdan başka bir şey için kendisini bırakıp gitmezdim ve namazı kılar yine gelirdim.”

Bir başka örnek, biricik evladının elinden tutup, onu Rasûlüllah’a getirerek: ”Ey Allah’ın Rasûlü! Oğlum Enes sizin hizmetinizdedir.” diyen Ümmü Süleym (r.anha)’dir. Kendisine evlenme teklif eden Ebu Talha’dan mehir olarak sadece Müslüman olmasını isteyen ve Ebu Talha’nın ensarın meşhur sahabîleri arasında anılmasına vesile olan da o dur.

En değerli varlığını Allah’a ve Rasûlüne hediye eden anneler, eşler, kardeşler o kadar çoktur ki... Mesela Rubeyyi binti Nadr (r.anha), oğlunu Bedir’de şehit verir, Uhud’da da kardeşi Enes b. Nadr’ı... oğlu şehit olunca, “ Ya Rasûlallah! Bana Harise’nin durumunu haber verir misin? Eğer o, cenneteyse sabredeceğim. Şayet cennette değilse, ağlamamak için bağrıma taş basacağım” der.

Abdullah b. Ubey’in kızı Cemile (r.anha) ise, evlendikleri günün ardından eşi Hanzala (r.a.)’yı tereddüt dahi etmeden Uhud savaşına gönderir. Şehadet haberi geldiğinde ise, isyan ifade eden tek kelime dökülmez ağzından. Yalnızca şehit eşi olduğuna hamdeder.

Bizatihi savaşa iştirak eden, yeri geldiğinde kılıç sallayan hanım sahabiler de vardır. Mesela Ümmü Atiyye (r.anha) yedi savaşa katılmıştır. Ümmü Varaka (r.anha), Bedir’e katılmak için ısrarla Rasûlüllah’tan izin istemiş ve bundan sonra “şehide” diye anılmıştır. Ümmü Umare ise, Uhud’da savaşın en kızıştığı anda Rasûlüllah’ın civarından ayrılmayarak ağır yaralar almış, Rasûlüllah’ın “Uhud günü, ne yana baksam Ümmü Umare’yi görüyordum.” övgüsüne mazhar olmuştur.

Hanımlar, Hz. Peygamber nezdinde hususi bir şefkat ve ihtimam konusu olmuşlardı. (Hamidullah, İslam Peygamberi, II/79) Onların eğitimine önem veren Efendimiz, belli günleri hanımlara vaaz etmeye ayırmış, Hz. Âişe de ‘Ensar hanımları ne iyi kadınlardır ki, hayâları onları dinî meseleleri derinlemesine öğrenmekten alıkoymamıştır.’ (Buharî, Sahih, hadis no: 87) diyerek , kadınların her türlü meselesini çekinmeden Efendimize arz edebildiğini ifade etmiştir.

Peygamberimizin eşlerinin, yaşadıkları toplumda üstlendikleri görevleri incelememiz, hanımların sosyal durumlarını anlamamıza yardımcı olacaktır. M. Hamidullah , kadınların eğitimi konusunda şunları nakleder: “Hz. Muhammed’in ailesi eğitim konusunda kendisine yardım ederlerdi. Malumdur ki, Hz. Hafsa okuma yazma bilmekteydi. Hz. Âişe ise fıkıh ilminde ihtisas kesbetmiş, daha sonraları kendisine bir hukukçu olarak mütalaası alınmak üzere müracaat olunmuştu. Kendisi aynı şekilde, şiir, hekimlik, Arap tarihi ve nesepler ilmi vs. sahalarda temayüz etmişti.”

Rasûlüllah (s.a.s.)’ın katında anneler de çok özel bir yere sahipti. Anne haklarına riayetin kutsal görevler arasında olduğunu ısrarla belirtir, küçük yaşta kaybettiği annesini daima hasretle anardı. Süt annesi Halime’ ye saygıda kusur etmediği gibi, maddi ihtiyaçlarını karşılamaya gayret ederdi. Çocukluk yıllarının bir bölümünü evinde geçirdiği amcası Ebû Tâlib’in eşi Fatma Hanıma “anneciğim” diye hitap ederek, yakın ilgi gösterirdi. Vefatında mezarına bizzat inerek onun için özel dualar etmiş, “annemden sonra annemdi” diyerek hüznünü belirtmişti.

İsmini anamadığımız nice hanım, gerek Asr-ı Saadette, gerek sonraki devirlerde İslam’ın yayılması ve yaşanmasında aktif olarak görev almışlardır. Yakın tarihimizde, Çanakkale destanının yazılmasında, kurtuluş savaşının kazanılmasında vefakâr ve cefakâr annelerin, eşlerin katkısı inkâr edilemez. Biraz daha uzak tarihimize göz attığımızda Osmanlı gibi muazzam devletlerin kurulmasında, kurulduktan sonra bekasının sağlanmasında hep hanımların izlerini görürüz. Osman Gazi’yi yüreklendiren Malhun Hatun, padişahları dualarla tahta çıkaran valide sultanlar, özel gelirlerini dahi hayra harcayarak eserler bırakan, Bezm-i Âlem Valide Sultan’lar, günümüzde evlatlarına sağlam bir İslami şuur kazandırma gayretinde olan tüm anneler hep aynı zincirin halkalarıdır.

Önemli olan, kadınların, gerçek vazifelerini fark etmeleridir. Kendisinin farkına varabilen kadın, dönemindeki pek çok şeyi ve yetiştireceği nesillerle tarihin gidişatını değiştirebilir. Mühim olan, fark etmek ve azmetmektir.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Avrupa Dergi Mart 2009 sayısında yayınlanmıştır.


Hilâl Ceyhan

İstişare ve İstihare

İnsan her işini başarı ile tamamlamak ve hayırla sonuçlandırmak ister. Bu isteğini elde edebilmesi için insanın önce yapacağı işe karar vermesi ve gereken çalışmayı başlatması, eğer karar vermekte ve başlamakta tereddütleri varsa bilen, tecrübesi olan ve görüş beyan edebilecek konumda olan kimselerle istişare etmesi ve gerektiğinde istihare yapması gerekir. “İstişare” Kur’an’da, “istihare” ise hadislerde geçmektedir. Yüce Allah, Al-i İmran suresinin 159. ayetinde Peygamberimize iş konusunda ashabı ile istişare etmesini emretmektedir: “Allah'ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah'tan bağışlama dile. İş konusunda onlarla istişare et. Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah'a tevekkül et, (O’na dayanıp güven). Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.”

Ayette Hz. Peygamber’in ashabına nasıl davrandığı anlatılmakta, Allah ve Peygamber’in ikişer niteliği bildirilmekte ve Hz. Peygamber’e dört emir verilmektedir.

1. Nitelikler

a) Allah, Peygamber’ine merhametle muamele etmiştir: Ayetin ilk cümlesi, insanlarda merhamet duygusunu var edenin Allah Teâlâ olduğunu ifade emektedir. Yaratıklar varlıklarını Allah’ın merhameti sayesinde sürdürmektedirler. Çünkü dünyada canlıların muhtaç olduğu her şeyi Yüce Allah var etmiştir. Kullarının isyanlarına rağmen onlara rızık vermeye devam etmektedir. Bu, O’nun çok merhametli olmasının sonucudur. Yüce Allah, hak ettiklerinde kullarını cezalandırabilir, ancak O’nun merhameti her şeyi kuşatmış (A'râf, 156), rahmeti gazabını geçmiştir. (Ahmed, II, 381)

Merhametli olması Allah’ın en önemli niteliklerinden biridir. Kur’an-ı Kerim’in ilk ayeti olan besmelede Allah’ın “rahman” ve “rahîm” isimleri geçmektedir. Her iki isim de Allah’ın çok merhametli olduğunu ifade eder. Allah gerçekten çok merhametlidir. (Nahl, 18) Peygamberimiz, Yüce Rabbimizin merhametini şöyle bildirmiştir: “Allah, rahmeti yüz parça yapmış, bunun doksan dokuzunu kendisinde tutmuş, bir parçasını yeryüzüne indirmiştir. Bu bir parça rahmet sebebiyle yaratıklar birbirlerine merhamet ediyorlar. O kadar ki hayvanlar, yavrularına zarar verir korkusuyla ayaklarını kaldırmaktadırlar.” (Müslim, Tevbe, 17, 19)

b) Allah kendisine güvenenleri sever:

Ayetin son cümlesinde Allah’ın tevekkül edenleri sevdiği bildirilmektedir. “Allah’a tevekkül”, üzerine düşen bütün görevleri yaptıktan sonra insanın; Allah’ın başarılı kılacağına, rızık vereceğine, kendisini koruyacağına, yardım edeceğine güvenmesi ve Allah’ın vaadinden dönmeyeceğine inanmasıdır. Kur’an’da, “Çalışanların ücreti ne güzeldir!” denildikten sonra “çalışanlar”, sabreden ve Rablerine tevekkül eden kimseler olarak tanıtılmıştır. (Ankebut, 58-59)

Allah’a tevekkül, çalışmadan ve sebeplere sarılmadan işleri Allah’a havale etmek değildir.

Ayette “Allah’ın tevekkül edenleri sevdiğinin” bildirilmesi, insanları tevekküle teşvik ve kendisine güvenenlerden razı ve memnun olduğunu beyan içindir.

c) Hz. Peygamber, ashabına merhametli davranmıştır: Hz. Peygamber, Allah’ın kendisine bahşettiği merhamet sayesinde arkadaşlarına merhamet ve şefkatle muamele etmiş ve onlara karşı kırıcı, kaba ve sert davranmamış ve katı kalpli olmamıştır. Hz. Peygamber, bu sayede insanların sevgisini ve saygısını kazanmış, etrafında pervane gibi dönen, bir dediğini iki etmeyen ashabı olmuştur. Âlemlere rahmet olarak gönderilen (Enbiya, 107) ve yüce bir ahlak sahibi olan (Kalem, 4) bir Peygamber’in başka türlü hareket etmesi, merhametsiz, kaba, sert ve kırıcı olması düşünülemez. Yüce Rabbimiz de onu “Müminlere karşı çok merhametli ve şefkatlidir” diye tanıtmıştır. (Tevbe, 128) Peygamberimiz bu ahlakı sebebiyledir ki, hayatı boyunca kimseyi kırmamıştır.

d) Hz. Peygamber kaba davranışlı ve katı kalpli değildi: Ayette geçen “linte” kelimesinin kökü olan “leyyin” yumuşak, sakin ve sert olmayan, “fazz” kelimesi kaba ve kırıcı, “ğalîze’l-kalbi” ise katı kalpli, acımasız ve merhametsiz demektir. Hz. Peygamber, sakin ve yumuşak huylu idi; kaba, sert, kırıcı ve katı kalpli değildi. Bu husus ayette şöyle ifade edilmektedir: “Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi...” Bu cümle, sosyal ilişkilerde nasıl davranılması gerektiğini beyan eden önemli bir kurala işaret etmektedir. Kimse kendisine kaba, katı ve kırıcı davranılmasını istemez. Kaba ve katı kalpli olan kimseler muhatapları tarafından sevilmezler, kendisiyle birlikte olmak istemezler. Bu itibarla başarılı, saygın ve sözü dinlenir olabilmek için her kademedeki yöneticilerin, işverenlerin, öğretmenlerin, anne-babaların merhametli ve şefkatli olmaları, kaba, kırıcı, katı kalpli ve sert olmamaları gerekir. Bu, Kur’an ahlakının gereğidir. Şu hadisler bu hususa delalet etmektedir: “Yumuşak davranamayan kimse, bütün hayırlardan mahrum kalmış sayılır.” (Müslim, Birr 74-76), “Allah, ancak merhametli olanlara merhamet eder.” (Buharî, Cenaiz, 33), “İnsanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez.” (Buharî, Tevhid, 2), “Yeryüzündekilere merhamet ederseniz göktekiler de size merhamet eder.” (Ebu Davûd, Edeb, 66)

Kaba, kırıcı ve sert davranan, sözlü şiddet uygulayan, öfkesine sahip çıkamayan, sempatik olamayan, empati kuramayan, kendisine yapılmasını istemediği davranışları çevresindekilere yapabilen insanlar, tahlil ettiğimiz ayette Hz. Peygamber’in övgüsüne sebep olan ahlaki niteliklerden ve olgunluktan uzak ve sevimsizdirler. Bu kimseler eninde sonunda başarısız duruma düşerler ve çevrelerinde kimse kalmaz, arkadaşlık ve dostluklardan mahrum kalırlar.

2. Emirler

a) Arkadaşlarını affet: Yüce Allah, Al-i İmran suresinin 152. ayetinde Uhud Savaşı’nda okçulardan bir kısmının Hz. Peygamber’in talimatını dinlemeyip görev yerini terk ederek işledikleri hatalarını affettiğini bildirmiş, bu ayette Hz. Peygamber’in de onları affetmesini istemiştir.

Affedici olmak Allah ve Hz. Peygamber’in en önemli özelliğidir. Kur’an’da pek çok ayette Allah’ın affedici olduğu bildirilmektedir. (Mesela bk. Maide, 95; Tevbe, 43; Bakara, 187), “Şüphesiz Allah çok affeden, çok bağışlayandır.” (Hac, 60) Peygamberimiz, “Allah’ım! Şüphesiz sen affedicisin, kerimsin, affı seversin, beni affet” (Tirmizî, Deavat, 85) diye dua edilmesini tavsiye etmiştir.

Kendisi affedici olduğu gibi Yüce Allah, insanların da affedici olmalarını istemektedir: “Rabbinizden bir mağfirete koşun.” (Al-i İmran, 133), “Müminler, kızdıkları zaman bağışlarlar.” (Şûra, 37), “Güzel söz ve bağış, peşinden eziyet gelen sadaka vermekten daha hayırlıdır.” (Bakara, 263), “(Müminler,) bağışlasınlar, hoşgörülü olsunlar. Allah’ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız?” (Nur, 22; Nisa, 149; Bakara, 109, 237) Cennetin kendileri için hazırlandığı muttakilerin özellikleri arasında öfkelerine hâkim ve insanları affedici olmaları da zikredilmiştir. (Âl-i İmran, 134) Yüce Allah “Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir.” (A’raf, 199) buyurarak Peygamberimizin affedici olmasını istemiş, o da Allah’ın bu emrine uymuş, hep affedici olmuştur. (Ebu Davûd, Edeb, 6) Uhud Savaşı’nda amcası Hz. Hamza’yı şehit eden Vahşî adlı kişiyi bile affetmiştir.

Affedici ve hoşgörülü olabilmek için insanın sabırlı ve öfkesine hâkim olması gerekir. Kur’an’da cennetin kendileri için hazırlandığı bildirilen muttaki insanların özellikleri arasında insanları affetmek ve öfkeye hâkim olmak (Al-i İmran, 133-134), Şûra suresinde Allah’ın mükâfat vadettikleri arasında iman edenler, Allah’a tevekkül edenler ve büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınanlar ile birlikte öfkelendikleri zaman bağışlayanlar da zikredilmiştir. Peygamberimiz de “Yiğit kişi güreşte rakibini yenen değil, kızdığı zaman öfkesini yenen kimsedir” buyurmuş (Buharî, Edeb, 76) sabrın, öfkeye hâkim ve affedici olmanın önemine dikkat çekmiştir.

Affedici olmak insan için önemli bir erdemdir, Allah, Peygamber ve insan sevgi ve saygısının gereğidir. Bu itibarla, yöneticiler, anne-babalar, öğreticiler, büyükler hep affedici olmalı, kusurları, hataları affetmelidirler. Önemli olan kırmadan, bağırıp çağırmadan affedebilmektir.

b) Ashabını affetmesi için Allah’tan mağfiret dile: Yüce Allah, Peygamberinden arkadaşlarının affedilmesi ve bağışlanması için dua etmesini, mağfiret dilemesini emir buyurmuştur. Hz. Peygamber bu emri yerine getirmiş, ümmeti için hep af ve mağfiret dilemiştir. Çünkü Yüce Allah; “Hem kendinin hem de mümin erkek ve kadınların günahlarının bağışlanmasını dile!” (Muhammed, 19) buyurmuştur. O da bu buyruğu hep yerine getirmiş, Uhud Savaşı’nda yüzü yaralandığında bile “Allah’ım! Kavmimi bağışla, çünkü onlar doğruyu bilmiyorlar” diye dua etmiştir. (Buharî, Enbiyâ, 54)

c) İşlerini arkadaşlarınla istişare et: Sözlükte “danışmak ve görüş almak” anlamına gelen “istişare” kelimesi; “herhangi bir konuda uzmanlardan görüş istemek, araştırıp soruşturmak ve güvenilir kaynaklardan fikir ve bilgi edinmek” demektir. “İş hakkında onlara danış” şeklindeki ilahi buyrukla Hz. Peygamber’in şahsında bütün müminlere, özellikle yönetici konumunda olanlara istişare ile iş yapmaları emredilmiştir. Bu emre binaen Peygamberimiz ve ashabı işlerini hep istişare ile yürütmüşler ve istişareye büyük önem vermişlerdir. Ebu Hureyre, “Hz. Peygamber’den daha çok, ashabıyla (arkadaşlarıyla) istişare eden kimse görmedim” (Tirmizî, Cihad, 34) demiştir. Nitekim Peygamberimiz Bedir Savaşı’nda suyun başına gitme, havuz yapıp su biriktirme ve diğer kuyuların suyunu boşaltma konusunda Hubab adlı sahabînin, Uhud Savaşı’nda meydan savaşı yapma konusunda ashabın çoğunluğunun, Hendek Savaşı’nda Medine’nin etrafına hendek kazma konusunda Selmani Farisî’nin görüşlerine göre hareket etmiştir. (Hâkim en-Neysâbûrî, III, 482; İbn Hişam, es-Sîre, III, 16)

“(Müminlerin) işleri aralarında istişare ile yürür” (Şûra, 38) anlamındaki ayette istişare ile hareket etmek Müslümanların nitelikleri arasında sayılmış, böylece Müslüman toplumlarda yönetimin istişare esasına dayanması gerektiğine işaret edilmiştir. Bu itibarla müminlerin, bireysel ve toplumsal konularda; aile, iş ve yönetim alanlarında işlerini istişare ile yapmaları gerekir. İstişare eden yanılmaz, işlerini başarı ve hayırla sonuçlandırır. Ancak istişare edilen kişi veya kişilerin ehil, güvenilir, salih, akıllı, fikir sahibi, ileri görüşlü, tecrübeli, bilgili ve dost olması gerekir. (Al-i İmran, 118)

Müslüman ticaret, iş, evlilik, seyahat ve benzeri bir işe teşebbüs ettiği ve o işin kendisi için hayırlı olup olmayacağı hususunda tereddüde düştüğü zaman önce o işin meşru ve helal olup olmadığını araştırır, işi ve faaliyeti için gerekli inceleme ve araştırmaları yapar, bir neticeye varamazsa, aile fertleri, büyükler ve bilen kişilerle “istişare” eder. Eğer istişare sonucunda da karar veremezse “istihare” yapar. Sözlükte hayırlı ve yararlı olan şeyi istemek, araştırmak anlamına gelen “istihare” dinî bir terim olarak; iki rekât namaz kıldıktan sonra “istihare duasını” okuyup Allah'tan hayırlı olana gönlünün meyletmesi için yardım istemektir.

İstihare güven derecesi bakımından istişareden sonra gelmekle beraber sünnettir. Güvenilir kimselerin verecekleri bilgi ve gösterecekleri yol, istihareden daha güvenilir ve önceliklidir. Hayırlı ve iyi olana ulaşmak için istihare de müminin başvurabileceği bir yöntemdir.

İstihare namazının birinci rekâtında Fatiha’dan sonra Kâfirûn, ikinci rekâtında Fatiha’dan sonra İhlâs suresi okunur. Namazdan sonra istihare duası yapılır. Sahabeden Cübeyr oğlu Abdullah şöyle demiştir: Hz. Peygamber bize, bütün işlerde istihare duasını Kur’an'dan bir sure öğretir gibi öğretir ve şöyle buyururdu: “Sizden biriniz önemli bir şey yapmak istediği zaman farz namazların dışında iki rekât namaz kılsın, sonra şöyle dua etsin: Allah’ım! Senin ilmine güvenerek senden hakkımda hayırlısını istiyorum ve kudretine sığınarak senden güç kuvvet istiyorum ve senin büyük lütfundan istiyorum; çünkü sen, her şeye kâdirsin, ben ise kâdir değilim. Sen bilirsin, ben bilmem, sen bilinmeyenleri bilirsin. Allah’ım! Senin ezelî ilminde, yapmayı düşündüğüm bu iş benim dinim, dünyam ve geleceğim açısından hayırlı olacaksa, bu işi benim hakkımda takdir buyur, onu bana kolaylaştır, uğurlu ve bereketli eyle. Eğer bu iş senin ezelî ilminde, benim dinim ve hayatım hakkında ve işimin akıbeti hakkında -erken veya geç olmasında- şerli ise onu benden geri çevir, beni de ondan vazgeçir ve benim için nerede olursa olsun yalnızca hayırlı olanı takdir et, sonra beni ona razı kıl.” (Tirmizî, Salât, 344)

İstişare ve istihare sonucunda mümin, kalbinin kanaat ettiği ve gönlünün ısındığı işi tercih eder. Aynı iş için çok kişi ile istişare yapabileceği gibi birden fazla istihare de yapabilir. Peygamberimiz sahabeden Enes bin Malik’e şöyle demiştir: “Ey Enes! Bir işi yapmaya niyet ettiğin zaman o iş hakkında yedi defa istihare et. Sonra kalbinden geçen temayüle bak. Çünkü hayır kalbinde doğandadır.” “İstihare eden kimse zarar görmez, istişare eden pişman olmaz.” (Kâmil Miras, Tecrîd-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, IV, 135) Atalarımız “İstişare eden dağı aşar, istişare etmeyen, düz yolda bile şaşar”; “Bilmemek ayıp değil, sormamak ayıptır, ehline soran kişi, hakiki yolu bulur” özdeyişleriyle istişarenin önemini ve değerini ifade etmişlerdir.

İstişarenin temel dayanağı “Akıl akıldan üstündür”, “Her bilenin üstünde bir bilen vardır” (Yusuf, 55) gerçeği yatar. İnsan istişareye muhtaçtır. Çünkü insan beşerdir, şaşabilir, hata edebilir, her işini kendi başına çözemeyebilir. İstişare ile daha rahat karar verir ve hata etme riskini azaltır.

d) Bir işe karar verince Allah’a güven: Sözlükte “dayanmak, güvenmek, itimat etmek ve işi başkasına havale etmek” anlamlarına gelen tevekkül, din dilinde “hedefe ulaşabilmek için gerekli bütün çabayı göstermek ve bu konuda Allah’a güvenmek” demektir. Müslüman; araştırma, inceleme, istişare ve istihare sonucunda bir işi yapmaya karar verince işini en güzel biçimde yapar ve işin hayırla sonuçlanması, o işte Allah’ın kendisini başarılı kılması için O’na tevekkül eder. İnsanın başarılı olması, ancak Allah’ın yardımı ile mümkün olur. Bu itibarla insan Allah’tan yardım istemeli, O’nun yardımına güvenmelidir. Önce işin gereği yapılır, çalışılır, tedbirler alınır, sonra tevekkül edilir. İnsan, “Ben gereken her şeyi yaptıktan sonra sonuca ulaşırım, başarırım, Allah’tan yardım talep etmeye, tevekküle ne ihtiyaç var?” derse yanılmış olur. Çünkü Allah’ın yardımı olmadan insan her türlü tedbiri alsa bile ummadığı yerden bir sıkıntı gelebilir, işler iyi gidiyor zannedilebilir, ancak sonucu kötü olabilir.

Sonuç olarak Yüce Allah Al-i İmran suresinin 159. ayetinde Hz. Peygamber’in Allah’ın merhameti sayesinde ashabına yumuşak davrandığı, kaba, kırıcı ve sert olsaydı etrafından insanların dağılmış olacağı bildirildikten sonra Peygamber’ine dört emir vermiştir: a) Ashabını affet, b) Onlar için af ve mağfiret dile, c) İş konusunda onlarla istişare yap, d) Bir işi yapmaya karar verince Allah’a tevekkül et. Peygamberimiz bu emirleri hakkı ile yerine getirmiş ve müminlere de bunları tavsiye etmiştir. İlave olarak istişare ile sonuç elde edemediği ve tereddüdü devam ettiği zaman istihare yapmayı önermiştir. Yapacakları bir işte müminlerin tercih edecekleri yol şudur: Önce istişare, sonra istihare, sonra karar ve azim, sonra Allah’a tevekkül.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Avrupa Dergi Mart 2009 sayısında yayınlanmıştır.


Doç. Dr. İsmail Karagöz
Diyanet İşleri Başkanlığı İç Denetçisi

Matüridî Geleneğinin Seçkin İsmi Ebü'l-Muîn En-Nesefî

Ebü’l-Muîn Meymun b. Muhammed b. Muhammed b. Mu’temid en-Nesefî

Hanefî-Matüridî geleneğinin köşe taşlarından biri kabul edilen Ebü’l-Muîn en-Nesefî 438/1047 yılında Maveraünnehir bölgesinin ilim merkezlerinden olan Nesef’te dünyaya geldi. Nesef, Semerkand ile Ceyhun nehri arasında önemli bir kenttir. Ancak bugün bu kentten eser kalmamıştır. Bugün daha çok orada yetişmiş âlimler vesilesiyle şehirden haberdar oluyoruz.

Ebü’l-Muîn en-Nesefî, bilgin bir aile içinde doğdu. Dedelerinden Mekhûl en-Nesefî bölgede Hanefî âlimlerin önde gelenlerindendi. Sufi yönü ve bid’at mezheplerle mücadelesi ile tanınır. Ancak ahfadından olan Ebü’l-Muîn’in sufi yönünün bulunduğuna dair bir bilgi yoktur. Özellikle fıkıh ve kelam gibi iki alanda kendisinin çok iyi yetiştiğini söylemek gerekir. Bu iki bilim dalında zamanın en seçkin kişileri arasında yer aldı. Ancak maalesef öğrenimi hakkında malumat olmadığı gibi, hocaları hakkında da aydınlatıcı bilgi bulunmamaktadır. Âlim bir aileden geliyor olması, sahibi olduğu ilmi babası ve dedesinden edinmiş olması ihtimalini güçlendirir. Zaten babası ve dedesi Hanefî mezhebini iyi bilen kişilerdi. Doğduğu ve yetiştiği bölgenin bir ilim merkezi olması da onun ilim adamı olmasında etkili olmuş olmalıdır.

Döneminde yaşadığı bölgeye ilk Müslüman Türk devletlerinden Karahanlılar hükmediyordu. Aynı dönemde Horasan, İran ve Irak bölgelerinde Selçuklular hüküm sürmekteydi. Selçuklu bölgesinin çok mezhepli yapısına nispetle bugünkü Özbekistan, Kırgızistan’ın bulunduğu Amuderya’nın öte yakası olan Maveraünnehir, Hanefî mezhebinin yaygın ve etkili olduğu bir bölgeydi. Nesefî’nin Hanefî mezhebine mensup olması ve bu mezhebin seçkin simaları arasına girmesinde yaşadığı dönemin ve içinde bulunduğu bölgenin etkisi büyüktür. Öte yandan Karahanlılar’ın yönetim olarak serbest kabileler ittifakı şeklinde bir yönetim tarzını benimsemiş olması, bölgede fikir hayatının ve bilimsel faaliyetlerin hem yayılmasını hem de gelişmesini kolaylaştırdığı söylenebilir.

Ebü’l-Muîn en-Nesefî böyle bir ortamda döneminde ilmin yıldızları diyebileceğimiz çok önemli isimlere hocalık yaptı ve onları ilim dünyasına kazandırdı. Bunlar içerisinde Necmeddin Ömer en-Nesefî, Alaeddin es-Semerkandî, Ahmed el-Pezdevî, İsmail b. Adî et-Talekanî, Ahmed b. Ferah es-Sugdî ve Ebü’l-Hasan el-Belhî’yi sayabiliriz.

Hem kelam alanında hem de fıkıh alanında Maveraünnehir âlimlerinin imamı kabul edilen İmam Matüridî’ye bağlılığı ile bilinir. Döneminde bölgeye hakim olmaya başlayan Irak usulüne karşı Matüridî’nin temsil ettiği Semerkant fıkıh usulünü güçlendirmeye çalıştı. Özellikle yetiştirdiği Alaeddin es-Semerkandî ile bunun süreklilik kazanmasını sağladı. Ancak bütün çabalarına rağmen döneminin önemli Hanefî fakihleri olan Debusî, Serahsî ve Ebü’l-Usr el-Pezdevî, usulcülerin etkisiyle Irak Hanefî usulü bölgede hakim konuma geldi.

Bugün biz Ebü’l-Muîn en-Nesefî’yi kelam alanında yazdığı eserlerle tanıyoruz. Bu yolda Matüridî mezhebini geliştiren ve güçlendiren şahsiyet olarak görüyoruz. Gençliğinde yazdığı Bahrü’l-Kelam aslında onun kelama girişini temsil eden bir eserdir. Öyle görünüyor ki, gençliğinde kelam ilmini bir deniz (bahr) olarak görmekte ve ancak sahilden seyrettiği kadarını yazmış ve ortaya koymuştur. Tebsıratü’l-Edille adlı eserinde ise artık denize dalan ve kılavuzluk yapan yetişmiş bir şahsiyetle karşılaşırız. Artık bu eser ile kıyıdan değil, içinden denizde olanı tanıtmakta ve kelam ilminin inceliklerini derinliğine göstermektedir. Eserin adının anlamı delilleri göstermek, delillere ışık tutmak veya delillerin göstergesidir. Daha anlaşılır bir ifade ile kelam ilminin konu edindiği hakikatin yol işaretlerinin göstergesi ve kılavuzudur. O dönemde İslam coğrafyasının Selçuklular bölgesinde Gazâlî zirveyi temsil ederken, Karahanlılar bölgesinde de Ebü’l-Müîn zirveyi temsil ediyordu. Gazâlî ile çağdaş olmasına rağmen onun kadar şöhret bulamaması, merkezden uzak olması ve onun gibi çok yönlü olmamasına bağlanabilir.

Tebsıratü’l-Edille ile derinliklerine daldığı ve enginliklerinde seyrettiği denize herkesin girme imkanı olamayacağını düşünmüş olacak ki, kıyıdan bilgi veren muhtasar eseri et-Temhîd fî usuli’d-dîn adlı eserini yazdı. Bu eser, bir deniz olarak düşündüğü kelam ilmine bir hazırlık kitabıdır. Önce kıyıdan deniz tanınmalı, sığ yerlerde yüzme ve dalma egzersizleri yapılmalıdır ki, enginlere açılma ve derinlere dalma beceri ve imkanı kazanılabilsin. Hiçbir hazırlık yapmadan enginlere açılmaya kalkmak veya derinlere dalmaya heveslenmek, boğulma ve sürgün yeme tehlikesini beraberinde getirir. Eski âlimler, kelam herkesin harcı değil, onu ancak ehli olanlar okumalı ve öğrenmeli derken bunu kastediyor olmalılar. Temhîd’i okuyup hazırlık yapmadan Tebsıra’nın derinliklerine dalanın kelam denizinde vurgun yemesi ihtimal dahilindedir.

Onun fıkıh ve tefsir alanında bize ulaşan bir eseri henüz gün yüzüne çıkmış değildir. Ancak öğrencisi Alaeddin es-Semerkandî, ondan Matüridî’nin ünlü eseri Te’vilatü’l-Kur’an’ı okuduğunu ve buradan hareketle ona bir şerh yazdığını bildirir. Öğrencisi tarafından kaleme alınan bu şerh, yazma olarak kütüphanelerde bulunmakta ve yayınlanmayı beklemektedir. Yayınlandığı takdirde onun kelam dışındaki ilim alanları ile ilgili görüşlerini de öğrenme fırsatımız olacaktır.

Büyük eserler yazan, ilimde çığır açan ve yıldız şahsiyetler yetiştiren bu büyük zat, geride hacim olarak olmasa bile kıymet bakımından son derece değerli büyük bir ilim mirası bırakarak 508/1115 tarihinde Buhara’da ahiret yolculuğuna çıktı. Tebsıratü’l-Edille adlı eserini şu cümle ile bitirir: “Allah, kullarına doğru yolu gösteren ve hedefe ulaştırandır.”

Kaynaklar

Ebü’l-Muîn en-Nesefî, Tebsiratü’l-Edille (nşr. Hüseyin Atay-Şaban Ali Düzgün), Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 2003.
Ebü’l-Muîn en-Nesefî, et-Temhîd fî usuli’d-dîn, Kahire 1407/1987.
Alaeddin es-Semerkandî, Şerhu Te’vîlâti’l-Kur’an, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, No. 179, vr. 1b, 2a.
Leknevî, el-Fevaidü’l-Behiyye, Beyrut ts. Daru’l-Marife, s. 216.
M. Said Yazıcıoğlu, Matüridî ve Nesefî’ye Göre İnsan Hürriyeti Kavramı, İstanbul 1997, s. 13-14.
Y. Şevki Yavuz, “Nesefî, Ebü’l-Muîn”, DİA, İstanbul 2006, 568-570.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Avrupa Dergi Mart 2009 sayısında yayınlanmıştır.


Doç. Dr. Cağfer Karadaş
Uludağ Üniv. İlahiyat Fak.

Gönül Bir Sırça Saray

Duygu, düşünce, akıl, hayal gibi nimetlerle donatılmışız.

Yaratıcımız, bizi diğer canlı varlıklardan üstün kılmış. İnsan olmanın görev ve sorumluluğuyla düşünüyor, hissediyor, hayal ediyor, başarı ve mutluluk yolunda yürümeye devam ediyoruz.

Hayat, bu nimetlerle önem kazanıyor. Dünya; düşünen, duyan, üreten, duygu ve düşüncelerini diğer insanlara ulaştıran insanlara muhtaç. Kurulan medeniyetler, böylesi insanların çabalarıyla yükselmiş. Dünya; adaletli, erdemli, merhametli, çalışkan, ilim ve irfan sahibi insanlarla huzuru ve mutluluğu tatmış.

Maddi ve manevi değerlerle birlikte yaratılan insan, aklıyla düşünür, yüreğiyle, kalbiyle, gönlüyle duyar, hisseder.

Duygularımızın, sevgilerimizin kaynağı gönlümüzdür.

İnsani duygularla dolu, maddi değerlere çok önem vermeyen, yüreği sevgi ve iyilik dolu yardımsever insanları “gönül adamı” olarak niteleriz.

Gönül, kalp, yürek kelimeleri her zaman insani yönümüzü hatırlatır bizlere.

Edebiyatımızda yüzlerce şiire konu olmuş “gönül”, atalarımızın söz ve deyimleriyle de derin ve yeni anlamlar kazanmıştır.

Gönlü zengin bir milletiz. Gönüllerimiz sevgiyle dolu. Sevgiyi hayatın can damarı saymışız. Gönlü her zaman, adaletten, haktan, iyilik, doğruluk ve güzellikten yana olmuş bir milletin çocuklarıyız. Gönlümüz, dilimize de yansımış. Dilimizde kullandığımız gönül kelimesiyle ilgili o kadar çok atasözü ve deyim var ki. Bunlardan birkaçını buraya almak istiyorum: Gönlü akmak: sevmek. Gönlü bol: Cömert. Gönlü çekmek: Arzu etmek.Gönlü kalmak: Gücenmek. Gönlü kara: Başkalarının kötülüğünü isteyen. Gönlü tok: Manevi açıdan doyum hâlinde. Gönlünden kopmak: İyi duygularla, art niyet olmadan bir şey vermeye karar vermek. Gönlünü etmek: İkna etmek. Gönlüne göre: İstediği, arzu ettiği gibi. Gönlü olmak: Razı olmak. Gönül almak: Hatırını sorup sevindirmek. Gönül bağlamak: Sevmek. Gönül birliği: Ortak arzu, istek. Gönül bulandırmak: Şüpheye düşürmek. Gönül darlığı: İç sıkıntısı. Gönül evi: Kalp. Gönül koymak: Gücenmek. Gönül pası: Üzüntü, keder. Gönül yıkmak: Gönül kırmak. Gönülden çıkarmak: Unutmak.

Atalarımızın diliyle, “Gönül bir hümadır (kuş), istediği yere konar.”, “Gönül kimi severse güzel odur”, “Gönlün yazı, kışı var”dır.

Her insan birbirinden farklı duygularla donatılmıştır. Duygularını sevgiye yoğuranlar kadar, onu taşlaştıranlar, yozlaştıranlar da var. Bu nedenle her gönül birbirinin aynı olmaz. Atalarımız; “Gönül var otlağa, gönül var çöplüğe konar.” der. İradesiyle seçimini kendi yapar insanoğlu, güle de meyleder, dikene de. Hayrı da kucaklar, şerle birlikte yoğrulur da.

Gönül bu ya, onun ne zaman, nerede, neler yapacağı belli olmaz. Çünkü “Gönül ferman dinlemez.” Ona aklımızla yön vermek de çok zordur, çünkü: “Gönül hüküm altına girmez.”

Karacoğlan, “Deli gönül abdal olmuş/ Gezer Elif Elif diye diye” istikrarsız gönlüne: “Ben senin derdini çekemem gönül.” diye seslenir.

Bir konuda yapmamız gereken işte en önce gönül devreye girer. Gönlümüze danışırız. O, bu işi istiyorsa, güzel ve hoş. Bu durumda yaptığımız iş, bize tat ve mutluluk verir. Ya gönül bu işe hayır diyorsa, o zaman işimiz zor.

İstemeden bir işi sağlıklı bir biçimde yapmak mümkün mü? Gönülsüzce bir yemeği yemek zorunda kaldığımızda biliyoruz ki: “Gönülsüz yenen aş ya karın ağrıtır ya baş.”

Bir işi, bir başkasına zorla yaptırabilir miyiz? Hadi, zorla yaptırdık diyelim, bu işten ne derece hayır gelir? Sevgisiz yapılan ibadetten manevi haz duyulmaz. Çünkü “Gönülsüz namaz, göklere ağmaz.”

Bizi Yaratan, gönlümüzü sonsuz bir saray hâlinde yaratmıştır. Gönlümüz, başta sevgilerin en yücesi olan Allah sevgisiyle doludur. O’nun Resulü, sevdikleri, sevmemiz gereken bütün varlıklar gönül sarayımızın misafirleridir.

Gönül bir sevgi bahçesi, bir gülistandır. Gül Peygamberimizin sevgisiyle yoğrulan gönlümüz, hiç kimseye “gönül koyma”dan; “gönül almak”, “gönül kazanmak”, “gönüller yapmak”la görevlidir. Gönül yapma, gönül kazanma da yine bir gönül işi. Çünkü, “Gönül bir sırça saraydır, kırılırsa yapılmaz.”

Gönül kırmak, gönül sarayını yıkmak, Allah sevgisiyle aydınlanan gönül sarayımızın kararmasına neden olur.

Bir insanı öldürmenin bütün insanlığı öldürmek gibi olduğunu belirtir inancımız. Bir insanın gönlünü kırmak, bütün insanlığın gönlünü kırmak anlamına gelmez mi?

Yunus Emre, “Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil.” “Ben gelmedim da’vi (düşmanlık) için, benim işim sevi için/ Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldim.”, “Yunus Emre der hoca/ Gerekse var bin Hacca/ Hepisinden iyice/ Bir gönüle girmektir.” mısralarıyla gönül ışıklarımızı yakar, gönüller yapmanın önemini vurgular.

Gönüller yapmak, gönüller kazanmak.

Biliyoruz ki: “Gönülden gönüle bir yol vardır.” Ecdadımız yalnızca ülkeleri, toprakları değil, gönülleri de fethettiler.

Onların torunları, çocukları olarak, umutların kararmaya yüz tuttuğu, sevgi ve hoşgörüye muhtaç dünyamızı gönül seferberliği ile gönüller yapmaya, gönüller onarmaya, gönülleri aydınlatmaya, gönüllere huzur ve mutluluk taşımaya var mıyız?

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Avrupa Dergi Mart 2009 sayısında yayınlanmıştır.


Rıfkı Kaymaz

01 Nisan 2009 Çarşamba

Şükür ve Teşekkür

Ebû Hureyre (r.a.)’nin rivayet ettiği bir hadiste Allah Rasûlü (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “İnsanlara teşekkür etmeyen, Aziz ve Celil olan Allah’a da şükretmez.”

(Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/258)

İyiliklere teşekkür etmek sadece insanoğlunun değil, bütün yaratıkların bir özelliğidir. Karnını doyurduğumuz, susuzluğunu giderdiğimiz, hatta sevgiyle okşadığımız bir hayvanın bile hâl diliyle bize nasıl teşekkür ettiğine bir çoğumuz şahit olmuşuzdur. Verdiğimiz emeğe, gösterdiğimiz çabaya, sunduğu cömert ikramlarla karşılık veren doğa da bize bir nevi teşekkür etmektedir. Değerli ozanımız Âşık Veysel, “Karnın yardım kazma ile bel ile / Yüzün yırttım tırnak ile el ile / Yine beni karşıladı gül ile / Benim sadık yârim kara topraktır.” diyerek, gösterilen ilgiyi karşılıksız bırakmayan “sadık yâri”nin teşekkürünü çok güzel ifade etmiştir.

Teşekkür konusunda ihmali görülen tek varlık herhalde insandır. Onun için Sevgili Peygamberimiz, hemcinslerine teşekkürü ihmal eden kimselerin, Rablerine karşı göstermeleri gereken şükrü de ihmal edeceklerini bildirmektedir. Yani, yapılan iyiliklere karşı teşekkür âdeti olmayan bir kimsenin, kendisini Yaratan ve sayısız nimetleriyle donatan Rabbine karşı şükrünü eda etmemesi de kuvvetle muhtemeldir. “İyiliğin karşılığı ancak iyiliktir.” (Rahman, 60) ayeti uyarınca, iyiliklere iyilikle karşılık vermesi gereken insanoğlu, gördüğü iyilik karşısında bazen bir teşekkürü esirger hâle gelmekte, hatta iyiliklere kötülükle mukabele edecek bir nankörlüğü bile göze almaktadır. Arapça’da, “iyilik yaptığın kişinin kötülüğünden sakın”; Türkçe’de, “besle kargayı oysun gözünü” gibi atasözlerinin bulunması, bu nankörlüğün pek nadir olmadığının bir göstergesidir. Beslediğimiz karganın aç kalınca gözümüzü oyması mazur görülse bile, iyiyi kötüden ayırsın diye Allah’ın akıl verdiği insanoğlunun iyiliğe karşı nankörlük yapması makul görülemez.

Arapçada “şükr”ün karşılığı “küfr”dür. Küfür, hakikati örtmek, gizlemek anlamına geldiği gibi nankörlük anlamına da gelir. “Küfrân-ı nimet”, Allah’ın verdiği nimetlere karşı yapılan nankörlüğü ifade eder. “Kâfir” ise, hem peygamberlerin kendisine sunduğu hakikatı gizleyip inkâr eden, hem de başta akıl olmak üzere Allah’ın verdiği nimetlerin şükrünü eda etmek yerine nankörlük yapandır. İşte Sevgili Peygamberimiz, insanlara karşı teşekkür etmeyip nankörce davranmaya yol açan ahlakî zaafın, Allah’a karşı nankörce davranmaya da götürebileceği konusunda bizleri uyarmaktadır.

Cenab-ı Hak, “Beni anın ki Ben de sizi anayım, Bana şükredin, nankörlük yapmayın.” (Bakara, 152) buyurarak, Allah’ı anmakla şükretmek arasında bir bağ olduğuna işaret etmiştir. Nitekim, “Allah’ı en büyük zikir (hatırlama)” olarak nitelenen namaz (Ankebût, 45), şükrü bütün yönleriyle içeren bir ibadet olarak değerlendirilmiştir. Kendisinin geçmiş-gelecek bütün günahları bağışlandığı halde, niçin ayakları yarılana kadar çok namaz kıldığı sorusunu yönelten Hz. Âişe’ye, “Şükreden bir kul olmayayım mı?” cevabını veren Allah Rasulü (s.a.s.) de, (Müslim, Sıfâtu’l-münâfikîn, 18) namazın en güzel şükür ifadesi olduğuna dikkat çekmiş olmaktadır.

Verdiği nimetlere karşı kullarının ne kadar az şükrettiklerini birçok ayette hatırlatan Cenab-ı Hak (A’raf, 10; Mü’minûn, 78; Secde, 9; Mülk, 23), bazı ayetlerde de, insanın “çok nankör” (kefûr) olduğunu bildirmiştir. (İsrâ, 67; Hac, 66; Şûrâ, 48; Zuhruf, 15) Aslında nankörlük şeytanın sıfatıdır. “Çünkü o Rabbine nankörlük etmiştir.” (İsrâ, 27) Hâlbuki Allah, insanın önüne, ya şükrederek, ya da şeytan gibi nankörlük ederek kat edeceği bir yol açmıştır. (İnsan, 3) Şeytan, nankörlük ederek imtihanı baştan kaybettiğine göre, akıllı insanın yapması gereken sadece şükretmektir. Çünkü, “Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse, Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.” (Neml, 40) Üstelik Allah, şükredenlere nimetini artıracaktır. (İbrahim, 7) Çünkü O “şekûr”, yani, şükrün karşılığını çokça verendir. (Fâtır, 30, 34; Şûrâ, 23)

“O, istediğiniz şeylerin hepsinden size verdi. Eğer Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız. Şüphesiz insan çok zalimdir, çok nankördür.” (İbrahim, 34) buyuran Cenab-ı Hakk’ın nimetlerinin şükrünü eda etmek hem zor, hem kolaydır. Zordur, çünkü sınırını idrak edemediğimiz nimetlerin şükrünü kâmil manada eda etmek mümkün değildir. Hikâye edildiğine göre, İsrailoğullarından bir âbid, uzun yıllar yaptığı ibadetine çok güvenerek, ahirette Cenab-ı Hakk’ın; “ihsanımla cennetime koyun” iradesine, “hayır ben ibadetimle cennete girmek istiyorum” diyerek karşı çıkınca, Allah, “öyleyse hesabını görün” buyurmuş, yapılan hesaba göre bütün ibadeti, bir göz nimetinin şükrünü karşılamayınca, âbid Allah’ın ihsanına sığınmak zorunda kalmıştır. Burada verilmek istenen mesaj, kişinin yaptığı ibadetlerin önemsiz olduğu değil, Allah’ın nimetleri ile kulun buna karşı yaptıklarının mukayese edilemeyeceği gerçeğidir.

Bir başka açıdan bakarsak, Allah’a şükrümüzü eda etmek aynı zamanda kolaydır. Çünkü insanlara ve diğer yaratıklara karşı görev ve sorumluluklarımızı yerine getirmek, örneğin, onların teşekkürünü hak ederek ve gerektiği yerde teşekkürümüzü sunarak kalplerini kazanmak da, Allah’a karşı şükrümüzü eda ederken yaptığımız kulluk vazifesi cümlesindendir. Allah’ın hoşnut olduğu ameller, iyiliklerin yayılıp çoğalmasına, kötülüklerin azalıp yok olmasına vesile olacak işler olduğuna göre, böyle bir çaba, hem yaratılanın teşekkürünü celb edecek, hem de yaratıcıya şükrümüzü eda etmeye imkân sağlayacaktır. Onun için, “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmez” buyuran Allah Rasûlü, basit gibi gördüğü işlerde ihmalkâr davranan kimselerin, daha önemli görevlerin ifasında da aynı ihmali gösterebileceklerini, başka bir ifadeyle, Allah’a şükretmenin yolunun, gerektiği yerde insanlara teşekkür etmekten geçtiğini bize hatırlatmaktadır.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Mart 2009 sayısında yayınlanmıştır.


Prof. Dr. İ. Hakkı Ünal
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Evlilikte Eş Seçiminin Önemi ve Medya

İki özgür iradeli insanın karşılıklı sevgi ve saygıya dayanan, hiçbir etki altında olmadan, tamamen hür duygu ve düşüncesi ile gerçekleşmesi beklenen evlilik olgusu, hayatın geçiş dönemlerinden biri olarak, kadın ve erkek için yeni bir hayatın başladığı, yeni bir ailenin kurulduğu, ilişkinin resmileşerek gayrimeşruluktan ayrıldığı toplumsal bir olaydır.

Toplumsal yapının temelini oluşturması nedeniyle aile kurumu, evlilik olgusuna da evrensel bir nitelik kazandırmaktadır. Evlenme gelenekleri dünyanın her yerinde görülmekle birlikte, eş seçimi, eş sayısı ve evlilik törenleri, kültürlere göre çeşitlilik göstermektedir. Geçmişten günümüze kadar farklı kültürlerde farklı biçimlerde yer alan evlilik olgusu; toplumun değer yargılarına göre değişen söz, nişan, nikâh ve düğün gibi evlenme aşamaları ile bir süreç içinde gerçekleşmekte ve bir sözleşmeye dayalı olduğundan bireysel düzeyde değil, toplumsal düzeyde bir ilişki biçimi olmaktadır.

Evlilik öncesi zaman periyodu, düğün töreni sonrası ilişkinin durumu ve yönünün nasıl gelişeceğini göstermektedir. Evlilikte başarı ve mutluluk eş seçiminin dikkatli yapılmasına bağlıdır. Eş seçme, insan hayatında dönüm noktalarından birisidir. Eş seçimi ile ilgili araştırmalarda görülmektedir ki, tercihler toplumsal faktörlere ve zamana bağlı olarak değişiklik göstermektedir. Bireylerin eşlerini nasıl seçtikleri ile ilgili olarak çeşitli kuramlar ve tezler ortaya atılmıştır. Ortak özellikler (homogamy) kuramı; zıt özellikler (heterogamy) kuramı; birbirini tamamlayan gereksinimler kuramı; ve uyaran, değer, rol kuramı şeklinde tanımlanan tüm kuramsal yaklaşımlarda eş seçiminin bilinçli ve amaçlı bir seçim olduğu anlayışı hakimdir. Eş seçimi tercihleri toplumların kültürel farklılıklarından dolayı toplumdan topluma farklılık göstermektedir.

Araştırmalar eş seçimini etkileyen pek çok faktör olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bunlar yaş, etnik köken, yerleşim yeri, fiziksel özellikler, tutum ve düşünce benzerliği, iletişim şekli ve kişilik özellikleri olarak çeşitlenmektedir. Ülkemizin coğrafî konumu nedeniyle içinde barındırdığı zengin kültür mozayiği çeşitli eş seçme yaklaşımlarını da beraberinde getirmektedir. Türkiye genelinde yapılan bir araştırmaya göre ülkemizde görücü usulünden kız kaçırma, oturakalma, dezmal kaçırması, beşik kertmesi, kepir ve internette eş seçimine kadar birbirinden farklı 30 çeşit evlilikte eş seçme ve evlenme biçimine rastlandığı bulgusu ortaya çıkmıştır. Ancak bunlardan geleneksel eş seçme (görücü usulü) yaklaşımının ve tanışıp anlaşarak evlenme tercihinin en yaygın olduğu bulgusuna yer verilmektedir.

Günümüzde görücü usulüne dayalı evlilik biçimlerinin iletişim ve bilgi teknolojisi, çağına uygun olarak yeniden formüle edilerek dönüştürülen yeni modelleri ile karşı karşıya kalındığına tanıklık edilmektedir. Bunlara örnek olarak internette yer alan çöpçatanlık siteleri verilebilir. Eskiden gençleri tanıştırma yoluyla aile kurulmasına aracılık etme görevini aileler üstlenirken, günümüzde internet çöpçatanlık siteleri örneğinde olduğu gibi birçok farklı eş seçme örüntüleriyle karşılaşılmaktadır.

Görücü usulü ile eş seçimi yaklaşımının yeni bir formatı da medyada yer almaktadır. Kamu hizmeti gören, sosyal sorumluluk anlayışı ile işlemesi beklenen, sahip olduğu nitelikleri ile hukuksal bağlayıcılıkları olan, ancak bundan daha önemlisi her etkinliği, her işlevi etik değerlerle donanmış profesyonel bir meslek alanı olarak medya, eş seçiminde etkin bir rol üstlenmiş görünmektedir.

Çağımız insanının gözünü dünyaya açtığından beri televizyon izlemekte olduğu bulgusundan hareketle televizyon, aile odaklı bir iletişim aracı olarak, bütün aileler için temel tutum ve kamusal konulara ilişkin benzer görüşleri (ortak kanı oluşturma) sürekli üretip sunan ve böylece ailelerin kültürel şekillenmesinde önemli işlev gören bir araç konumundadır. Televizyonun aile üzerinde etkileri konusunda yapılan araştırmalardaki ortak bulgu, sözkonusu aracın seslendiği hedef kitle olarak aileyi cinsiyet, yaş, sosyo-ekonomik düzey vb. farklılıkları aşacak biçimde, belirli ortak konular ve düşünce kalıpları bağlamında biçimlendirdiğidir. Bu anlamda, televizyon toplumda yaygın görüşün oluşmasında temel bir rol oynamaktadır.

Kültürümüze özgü değerleri, birey ve aile yapılarını bir ölçüde ayakta tutmaya, korumaya yönelik hassasiyetleri içinde barındırması beklenen televizyon programları, eş seçimi gibi son derece önemli bir alanda izleyiciye vermesi gereken mesajları ne kadar yerine getirmektedir sorusu ile karşı karşıya kalınmıştır.

Amansız bir rekabetin şekillendirdiği iletişim alanında, rekabetin ölçüsü, seyredilebilirlik içinde kalmamalıdır. Bu rekabetin içine birey ve aile değer ve yapılarını hoş, eğitici ve eğlendirici bir format içinde sergileyen yapımların girebilmesi ve talep edilebilir olduğunun örneklerinin sergilenmesi kritik öneme haizdir. Bunun gerçekleştirilmesi için ise yol haritasında medyanın etkisinin kısa dönemde değil, uzun dönemde; tekil mesajların taşıdıkları yönlendiricilikten çok, bütünsel sunum özellikleri ile gerçekleştiği gerçeği yönlendirici rol almalıdır.

Bir tür “reality show” formatında sanki biri hedef alınmış gibi yayınlanan bu programların etkinliğinde ve izlenme talebinin sürmesindeki en önemli olgu, izleyicilerinin kendi gündelik hayatlarında sınırlı/dar olanakların getirdiği hissiyat içinde benzer konumda yaşayanlarla hem özdeşleşme yoluyla rahatlama hem de daha iyi konumda ise buna razı olma/şükretme duygusunun karşılık bulması olmaktadır. Diğer yandan, yayıncı kesimin, mesaj olarak neyi, nasıl hazırlayıp sunarsa sunsun, mesajın iletilmesiyle varılacak anlamların algılanması, izleyicinin kendi hayatında yeralan kültürel ögelerine, hayat deneyimlerine, toplumsal ve ekonomik konumlarına bağlı bulunmaktadır. Resmî kayıtlarda evli olduğu sonradan tespit edilen bir insanın programa eş seçmek için başvurmuş olması ise, programın verdiği mesajların izleyici tarafından farklı algılandığı ve alındığının bir sonucudur.

Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü tarafından yapılan bir araştırmada, çocukların sadece yüzde 4’ünün ailelerinin gözetiminde televizyon izledikleri tespit edilmiştir. Bu verinin anlattığı ise, çocukların medyada yer alan ürünleri ve verilen tüm mesajları hiçbir kısıtlama olmaksızın aldığıdır. Bu nedenle bir yapımcısının programını yaparken, “ben toplumuma hangi mesajı veriyorum, nasıl bir yarar sağlıyorum” diye düşünmesi son derece önemlidir.

Evlilik kurumunu kurmakla sorumlu erkek ve kadının televizyon ekranlarında zaman zaman evlilikte eş seçimi konularında özgür olarak fikirlerini beyan etmelerinden ibaret programlar söz konusu iken, şimdi evlilik programları ile evlatlar, annelerini-babalarını bir eş bulmaları için bu stüdyolara göndermektedir. Belediyelerin evlendirme memurluğu görev ve sorumluluklarını üstlenmiş bir görüntü sergileyen bu programlar, evlilik ve aile gibi çok faktörlü ve etkileşimli bir sistemin dinamiğini derinden etkileyecek bir rolü üstlenerek, son derece hassas bir alanda ciddi yanlışlara sebep olabilirler. Evlenecek kişilerin her birinin bir mizaç ve kişilik haritası vardır. Bu haritaların tahribatı ve evlilik kurumunun bir show aracı olarak kullanılması ise, toplumsal sermayemizi derinden etkileyici bir nitelik taşımaktadır.

Toplumsal sermayenin en önemli kaynağı, elbette ki ailedir. İnsan için, aile bağları kadar güçlü hiçbir bağ yoktur. Aile bireylerinin birbirlerine bağlılıkları, aralarında iş birliği yapmaları ve güven duygusunu yüksek düzeyde yaşamaları, toplumsal sermayeye büyük katkı sağlar. Çok hassas duygusal dengeler üzerine kurulmuş bulunan modern çekirdek ailenin, en küçük bir sarsıntıda, gerginlik anında çözülme tehlikesiyle karşı karşıya gelebileceği göz önünde bulundurularak, toplumsal sermayemizin en önemli kaynağı olan ailenin oluşması konusunda daha hassas duruşlar sergilemeliyiz. Toplum olarak kültürel mirasımızın zenginliğini ve çeşitliliğini demokratik değerlerle buluşturarak sermayesi yüksek bir topluma dönüşebilmek için, çoğulcu bir toplumda yüksek ahlak standartlarına göre insanları en iyi şekilde nasıl eğitebileceğimizi, toplumsal sermayemizi çoğaltabilecek ve harekete geçirebilecek hangi ortak değerlerin üzerinde vurgu yapacağımızı belirlemek zorundayız.

Modern toplumların çekirdek ailesinde, ana-babalar yaşlı kuşakların deneyimlerinden yararlanma imkânlarından yoksun olduğu gibi, çağdaş toplumun gerekleri ve yaşantıları da geleneksel toplumlarda geçerli olan yaklaşımlardan farklı evlilik ve aile hizmetlerini gerektirmektedir. Bu koşullar altında, yakın geçmişten miras alınan beklentiler ve davranış biçimleri, gelecekteki davranışlarımıza rehberlik edemez hâle gelmektedir. İnsanlar arasında otuz yıl önce var olan ilişkiler, bugünkü sorunlarla nasıl baş edeceğimize dair yönlendirme görevinde yetersiz kalmaktadır. Tüm bu nedenlerle modern toplum hayatında yalnız kalan bireylere yardım ve destek sağlamak amacıyla çeşitli hizmetlerin geliştirilmesi gereği açıktır. Eskiden bireyler tek başlarına çözemeyecekleri problemlerle karşılaşınca ya aile üyelerine, geniş aile içindeki büyüklerine, komşular arasındaki tecrübeli bireylere, yaşlılara ya da din adamlarına danışıp tavsiyelerini alırlardı. Şimdi ise araya konunun uzmanları girmekte ve danışmanlık, yönlendirme, bilgilendirme hizmeti vermektedirler. Bu uzmanlar insanlara hayatın her yönü hakkında tavsiyelerde bulunmaktadır. Uzman kurumlardan biri olan medyanın bu danışmanlık ve yönlendirme görevini bilinçli bir sorumluluk anlayışıyla yerine getirmesi beklenmektedir.

Kuşkusuz toplum, günümüzde bir değişim hâlindedir. Hızlı toplumsal değişim batı toplumlarını karakterize ettiği kadar bizim toplumumuzu karakterize etmektedir. Toplumumuzda değerler ve ahlak konusunda artmakta olan zıtlıklar farkında olmadan radikal düşünce tarzlarını da beslemektedir. Medya bu noktada topluma ilişkin ipuçları sağlayabilen bir harita olarak okunabilir. Aynı zamanda medya bu dinamikleri değiştirebilecek bir potansiyele de sahiptir. Medya, toplumdaki güç ilişkilerini, değer yargılarını ve yeni ahlaki olguları yansıtır, aynı zamanda bunları yeniden üretir, değiştirir, başka biçimlerde kurar. Bu noktada medyanın ve televizyonda yer alan programların, insan hak ve özgürlükleri çerçevesinde bireysel tercih ve kabullerin korunması gerektiğini saklı tutarak, “aile” kurumunu sarsacak uygulamalar konusunda hassasiyet göstermesi gerekmektedir. Mutluluk, sevgi, sadakat ve benzeri duyguların yeşerdiği ve büyüdüğü aile kurumunun temel yapı taşlarını zedeleyici program ve yayınlardan kaçınarak, değerlerin hakimiyetinin sağlayıcısı ve aktarıcısı olarak medya, üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmelidir. İletişim özgürlüğünü, alıcı kitle, yani aileler açısından irdeleyen, iletişim özgürlüğünün yalnızca göndericilerce değil, aynı zamanda alıcılar açısından da önemli olduğu gerçeğini vurgulayan bir bilinçle programlar yayınlanmalıdır.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Mart 2009 sayısında yayınlanmıştır.


Fatma Özdoğan
Aile ve Sosyal Araştırma Uzmanı

Özden Gelen Paylaşım: Cömertlik

Bireysel ve toplumsal hayatımızın şekillenmesinde dinî, ahlaki ve kültürel değer ve kodların etkin olduğu bir gerçektir. Her ne kadar insanın fıtratında yardımseverlik, paylaşma, iyilik yapma gibi eğilimler olsa da bu eğilimlerin fonksiyonel ve işlevsel hâle gelişinde söz konusu değerlerin ayrı bir yeri vardır. Yüce Allah’ın saygın bir varlık olarak yarattığı ve belirli bir misyon yüklediği insan, şüphesiz ahlaki erdemleri içselleştirdiği, koruduğu, geliştirdiği, ferdî ve toplumsal hayatında pratize ettiği derecede bu saygınlığını muhafaza etme yanında ilahi kudretin kendisine yüklediği misyonu da ifa etmiş olacaktır. Gerçek şu ki, ahlak hem birey hem de toplumsal ölçekte insanı olgunlaştırmayı, yaratılış gayesini ve varoluş bilincini canlı tutmayı amaçlar. Bu bağlamda ahlak, insanın tekâmülünde zirve noktasını teşkil etmektedir ki, dinin de odaklandığı husus budur. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Peygamber’in ahlakına vurgu yapılmasını da bu meyanda okumak, tefekkür etmek gerekir. Bazı erdemler vardır ki belli bir müeyyide eksenine oturmasa da dinî ve toplumsal kabul veya red onları daha bir anlamlı ve güçlü kılabilmektedir. Cömertlik ve onun zirvesi olarak nitelendirebileceğimiz isar, bu erdemlerin başında gelmektedir. Öyle ki isar, “ben”i değil “biz”i önceleyen, kişisel çıkar veya menfaati değil toplumsal maslahat/menfaati öne çıkaran, özden gelen bir güzelliktir. Bu anlamda toplumsal birlikteliğin âdeta mayası konumundadır isar duygusu... Bir kimsenin, kendisi ihtiyaç içinde bulunsa bile sahip olduğu imkânları başkalarının ihtiyacını karşılamak üzere kullanması, başkasının yararı için fedakârlıkta bulunması olarak tanımlayabileceğimiz isar, Ensar ile Muhacir arasındaki özel ilişkiyi dile getiren ayetten de (Haşr, 9) anlaşılacağı üzere muhtaç kimsenin ihtiyacına öncelik verilebilmesidir. Bilindiği üzere Ensar, Hz. Peygamber’e ve onunla Medine’ye hicret eden muhacirlere kucak açmış, bütün imkânlarını onlarla paylaşmaktan mutluluk duymuş hatta onları kendilerine tercih etmişlerdir. İslam’ın ilk kuşaklarından itibaren sonraki kuşaklara aktarılan cömertlik, paylaşma ve feragat örnek ve hatıraları, Müslümanlar arasında paylaşma ruh ve bilincinin canlı ve diri tutulmasında önemli rol oynamışlardır. İslam’ın hayat bulmasında önemli bir pay ve konuma sahip bu iki neslin örnek tutumunun süslediği tabloda, paylaşım, digerkâmlık, cömertlik, isar adına gönül ve duygu pınarlarının kurumaya yüz tuttuğu çağımız insanının alabileceği çok dersler olduğu açıktır. Cömertlik, isar gibi kavramların içinin gerçek anlamda dolmasında bu kumaşı tezyin eden dinin payını teslim etmek gerekir.

Genellikle mali fedakârlıklar için kullanılmakla birlikte bazı kaynaklarda isar kavramı için “can ile isar”dan yani kişinin sevdiği bir kimse için kendi huzur ve rahatını terk edebilmesinden de söz edilmektedir. Ayrıca tasavvufi literatürde “sevgi”nin kısaca isar olarak da tanımlanması ona farklı bir açılım getirmektedir. Çünkü en yüksek derecede sevgi, seven kişinin gerektiğinde sevdiği için canını dahi feda etmeyi göze almasını sağlar/gerekli kılar. Şüphesiz isar, kişinin kendisini maddi ve manevi anlamda tüketmesi demek değildir. (Çağırıcı, “İsar”, DİA) Mal-mülk, makam-mevki sevgisi insanda var olan tabii duygulardandır. Ancak bu sevginin ifrat ve tefritten uzak denge eksenine oturtulması gerekir. Kur’an-ı Kerim’in değişik vesilelerle mal ve mülkü, evlat ve ıyali “dünya metaı” olarak sunuşu, aslında bu dengenin sağlanmasında önemli bir perspektiftir. Gelip geçici olana takılıp kalmadan, başka bir deyişle “araç”ı “amaç” edinmeden, hayatın varoluş misyon ve amacına uygun bir zeminde sürdürülmesi, bu bakış açısının tabii sonucudur.

Cömertlik ve daha üst düzeyi ile isar, Allah’ın vermiş olduğu maddi veya manevi değerlerin gerektiğinde ihtiyaç sahipleri ile paylaşılabilme öz verisidir. Meşhur İslam bilginlerinden Gazzali, cömertliği Allah’ın ahlaki sıfatlarında biri olarak tanımlamakta, cömertliğin en yüksek derecesinin de isar olduğunu ifade etmektedir. Ancak diğer erdemli davranışlarda olduğu gibi, isarın da belirtilen ahlaki değeri kazanabilmesi için maddi veya manevi bir karşılık beklemeden sırf Allah rızası ve insan sevgisinden dolayı yapılması gerekir. İsarın sadece maddi ihtiyaçların karşılanması ile sınırlanması ve bu çerçevede değerlendirilmesi yeterli değildir. (Çağırıcı, Mustafa, “İsar”, DİA) Diğer bireylere gönlümüzü açma, onları sevgi, saygı ile kucaklama da bir isardır. Zira toplumumuzda sevgi yüklü sözcüklere, saygıya, hayat dolu mesajlara aç o kadar insan var ki, bunların sayıları hiç de yabana atılamayacak boyuttadır. Kur’an bize, “Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyi olmak demek değildir. Fakat iyi olan, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden, malını sevmesine rağmen hısımlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, istemek zorunda kalanlara ve köle azadına veren, namaz kılan ve zekât verendir...” (Bakara, 177) mesajını verirken, gerçek iyiliğin ve sorumluluğumuzun çerçevesini de çizmiştir.

Çağımızda isar, cömertlik gibi erdemlerin diğer birçok değer gibi yozlaşmaya yüz tuttuğu bir gerçektir. Hemen her alanda bireyselliğin, bencilliğin, haset ve çekememezliğin ön plâna çıktığı aşikârdır. Dostluk ve ilişkilerin genelde menfaat eksenli kurgulandığı da çokça vurgulanan bir husustur. Bu durumun ne bireyin ne de toplumun yararına bir yöneliş olmadığı pek çok kimse tarafından kabul edilmektedir. Bu olumsuz tablo karşısında cömertlik, isar gibi paylaşmayı önceleyen erdemlere işlevsellik kazandırılması insanlığın selameti, huzur ve mutluluğu açısından kaçınılmaz olacaktır. Aksi takdirde hemen herkesin muzdarip olduğu, yakındığı gayriinsani davranış ve yapılanmalar varlığını sürdürecektir. Dünyanın bugün boğuşmakta olduğu sorunlarının odağında aslında bencillik ve açgözlülüğün önemli bir yer tuttuğunu söyleyebiliriz. Görünen o ki dünya üzerinde fakirlik sebebiyle eğitimsiz kalan, açlık ve sefalet yüzünden hayatını kaybeden insan sayısı hiç de az değildir. BM Gıda Programı Başkanı James Morris’in bu bağlamda yaptığı açıklamalar gerçekten insanlığın vahim bir tablo ile karşı karşıya kaldığını göstermektedir. Morris; açlık ve yetersiz beslenmeden ötürü her gün on sekiz bin çocuğun hayatını kaybettiğini ifade etmektedir. Yine istatistikler, bir milyar insanın günde bir dolara geçindiğini, zenginlerin bu kesimden 38.486 kat fazla gelir elde ettiğini ortaya koymaktadır. Aynı şekilde dünyada, 824 milyon insan kronik açlık çekmektedir ki bütün bunlar gelir dağılımındaki ya da dünyanın kaynaklarını kullanmadaki çarpıklığı en çarpıcı bir şekilde dillendiren örneklerdir. Buna ilaveten yetersiz beslenme yanında çeşitli hastalıklar sebebiyle her yıl ortalama 11 milyon çocuğun beş yaşın altındayken öldüğü ifade ediliyor. Diğer taraftan dünya kaynaklarının israf edildiği ve hoyratça tüketildiği de bilinen bir husustur. Söz konusu tablonun oluşumunda siyasi etkenler bir tarafa, paylaşma ve cömertlik gibi insani ve ahlaki değerlere karşı duyarsız oluşun da büyük payı vardır. Unutulmamalıdır ki bölgesel gibi gözüken huzursuzluklar süreç içinde küresel insanlık problemi olarak tüm dünyanın önüne çıkmaktadır. Kaynakların dağılımındaki adaletsizlik, başta can ve mal güvenliğini tehdit eden önemli insanlık sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Sonuç olarak ifade etmek gerekirse paylaşımı, etnik, siyasal veya dinsel ayrımcılık gözetmeden insanların ihtiyaçlarını karşılamayı, bireysel yaşama zevki yerine kitlesel yaşama ya da yaşatma zevkini vurgulayan, dinî ve kültürel kodlara işlevsellik kazandırılması büyük önem arz etmektedir. Zira dinin bu tablolar karşısında çözüm olarak söyleyecek epey sözünün olduğu açıktır. Şüphesiz din, insanın hem dünyada hem de ahiret hayatında kurtuluşa ermesini, kendisiyle, yaratanla ve çevreyle uyum içinde yaşamasını, kalıcı huzur ve mutluluğu yakalamasını hedeflemekte, bunu gerçekleştirmek için insanı sadece inanç ve ibadet esaslarına yönlendirmekle yetinmeyip, bunun yanı sıra adalet, doğruluk ve dürüstlük, ötekine saygı, yardımlaşma, her türlü kötülükten uzak durma, kendisi için istediğini kardeşi için de isteme ve onu sevme gibi temel erdemleri insan hayatında egemen kılmaya çalışmaktadır. Makalemi Mhatma Gandhi’nin şu sözleriyle bitirmek istiyorum: “Dünya herkesin ihtiyacına yetecek kadarını sağlar, fakat herkesin hırsına yetecek kadarını değil.”

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Avrupa Dergi Mart 2009 sayısında yayınlanmıştır.


Dr. Yaşar Yiğit
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Kur'an'ın Evrensel Mesajı

Kur’an, evren’in kitabı olup dünyanın en büyük değişimini gerçekleştirmiştir. Bu değişimin ilkelerini tanımak her Müslümanın, her insanın boynunun borcu olsa gerektir. Biz Kur’an’ın evrensel mesajlarından bazılarını aşağıda maddeler hâlinde sunmak istiyoruz:

1. Okuma-Yazma ve Bilimin İbadetleştirilmesi

Kur’an, okumayı, öğrenmeyi, düşünmeyi, düşündüklerini ifade etmeyi ve yazmayı kutsallaştırmış, ibadet kapsamı içine almıştır. Kur’an’ın birinci nazil olan sûresi “Oku”, ikincisi “Kalem”dir. Kalem’in yazdıkları kutsal olup, Ulu Allah bunlara yemin ediyor: “Tûr dağına, satır satır yazılan kitaba yemin olsun ki...” (Tûr, 1-5) Bundan anlıyoruz ki; Kur’an okumayı, yazmayı, bilimi, cehaletle savaşmayı dinin birinci meselesi olarak görmüştür. Bu açıdan baktığımız takdirde, İslam dininin okuma-yazma ve ilim dini olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

2. Düşünmenin Yolunun Açılması

Kur’an, donuklaşmış olan akılları şüpheye sevk ederek düşünmenin yolunu açmıştır. İnsan aklı, olayların etkisi altında kalarak donmaya ve standartlaşmaya maruzdur. Bu durum insanların hayat ile bağlantılarının kesilmesine ve çağdan uzaklaşmalarına neden olur. Kur’an, donmuş olan akılları soru bombardımanına tutarak çalıştırmayı ve harekete geçirmeyi hedeflemiştir. Kur’an’da akli donukluğu çözecek soruların sık sık tekrarlandığını görürüz. Bu usul yanlış yola sapmış, fakat bundan bir türlü kurtulamayan insanoğlunun bundan kurtarılması için ortaya konmuş en etkili yoldur. Bu ayetlerden birkaç örnek vermek suretiyle konuya ışık tutmak istiyoruz:

a. “De ki: “Söyleyin bakalım: Diyelim ki Allah beni ve beraberimdekileri helak etti yahut bize acıdı. Peki, ya inkârcıları elem dolu bir azaptan kim koruyacak?” (Mülk, 28)

b. “De ki: “Söyleyin bakalım: Suyunuz çekiliverse, size kim temiz bir akarsu getirir?” (Mülk, 30)

c. “De ki: “Allah eğer size geceyi kıyamete kadar sürecek bir gece yapsa, söyleyin bakalım; Allah’tan başka size ışık verecek kimdir? Söz dinlesenize!” (Kasas, 71)

d. De ki: “Bana gösterin bakalım, Allah’tan başka taptıklarınızın yerden yarattıklarını gösterin bakalım. Yoksa onların göklerde ortakları mı vardır? Eğer doğru söylüyorsanız, bundan önceki bir kitap yahut bir bilgi kalıntısı olsun getirin bana.” (Ahkaf, 4)

Anılan ayetlerden anlaşılan odur ki; ilahî kitap Kur’an, insanın kafasındaki saplantıları söküp atması için şüphelenme metodunu seçmiştir. Bunun yolu da soru sormaktan geçer. Kişi eğer düşündüklerinin gerçekten doğru olup olmadığını anlamak isterse, İbrahim (a.s.) örneğinde olduğu gibi, önce bunları şüphe ile karşılamalı, sorgulamalı, aklını bunlar üzerinde çalıştırmalı ve kesin (yakin) derecesinde bir bilgiye sahip olmalıdır. İşte bu bilgi insanı hedefe ulaştıran bilgidir. Bugün Müslümanları tehdit eden en büyük tehlikelerden biri taassup, diğeri de taklittir. Taassup taklidi doğurur. Taklitçilik birilerinin gerisinden gitmektir. Birinin gölgesi nasıl onunla beraber yürürse, taklit eden de taklit edilenle beraber yürür, ondan ayrı düşünülemez.

3. Din-Dünya Bütünlüğü

Kur’an, din-dünya, dünya-ahiret gibi ayırımları ortadan kaldırarak bütün kuvvetleri insanın şahsında birleştirerek hakiki tevhidi gerçekleştirmiştir. Müslüman, bunun için kuvveti temsil eder ve etmelidir. İslam dünyasının bugün ortaya çıkan zaafı bu dengeyi kaybetmenin acı bir sonucudur.

4. Aklın Temel Yapılması, Taklidin Reddedilmesi

a. Aklın önemi

Dünya ve ahiret işleri akla dayandırılmıştır. Allah’ı tanıma, O’nun mesajlarını anlama, emir ve yasakları ile muhatap olmada temel unsur akıldır. Kur’an’da 250’den fazla ayette doğrudan akla hitap edilmiş, insanlar düşünmeye, akletmeye çağrılmışlardır. Allah’ın vahyini anlamak akla dayalıdır. Dünya işlerini yürütmek ve başarılı olmak akla dayalıdır. Hayat bütünü ile akla dayalıdır. Bu sebeple, hayatın, İslam’ın ve temel kitabımız Kur’an’ın temelinin akıl olduğunu söylememiz gerekir.

b. Taklidin reddedilmesi

Akıl ile taklitçilik bir birine zıttır. Kur’an, akla büyük değer verdiği için taklidi reddetmiştir. Taklit; bir insanın yaptıklarında ve bildiklerinde aklını karıştırmaması, başkalarının yaptıkları ile, onların akılları ile yetinmesidir. Kur’an bunu aşağıdaki ayetle reddeder:

“Müşriklere: Allah’ın indirdiklerine uyun, denildiği zaman, hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız, derler. Ataları bir şey akletmeseler ve hidayet üzerinde bulunmasalar da mı?” (Bakara, 170)

İslam âlimleri taklitçiliğin karşısına çıkmışlardır.

5. Dünya Nimetlerinden Yararlanma

Kur’an, Hristiyanlığın tersine, dünya hayatına önem vermiş, inananları, dünya nimet ve ziynetlerinden yararlanmaya en layık kimseler olarak göstermiştir. Dünya hayatının geçici, ahiret hayatının ise sürekli ve daha hayırlı olduğunu ifade eden ayetleri, maalesef doğru anlamamanın neticesinde dünya zararlı bir varlık olarak görüldü. Bu sebeple, bizler dünyaya karşı hep kızgın ve küskün olduk, ondan sürekli nefret ettik, soğuduk ve uzaklaştık; uzaklaştıkça da perişan olduk. Dünyayı biz Müslümanca sevelim, taparcasına değil; toplumun ayakta durması için, kendimize gelmemiz için sevelim. Şunu ifade etmek gerekir ki, dünya da bizimdir ahiret de.

6. Hoşgörü

Hoşgörü, insanın düşüncelerinin gerçek olduğuna inanması, fakat başka düşüncelerin de gerçek olabileceğine imkân vermesidir.

Kur’an, dünyaya hoşgörüyü getiren kitaptır. Hoşgörü; farklı din ve düşünce mensuplarına karşı toleranslı davranmak, onların görüş, inanış ve fikirlerine tahammül göstermek demektir. Kur’an şirki reddetmesine karşılık, müşriklerin taptıkları ilahlara sövmeyi yasaklamış ve hiç bir ayette putlar kötülenmemiş, sadece bunların ilah olamayacağı mantıklı delillerle ortaya konmuştur. Yine Kur’an’ın hiçbir ayetinde hiçbir dine karşı kötüleyici, mensuplarını alçaltıcı bir tutum izlenmemiş, hiçbir din mensubunun inanç ve ibadetlerine engel olunmamış, sadece bunların yanlışlarına değinilmiştir. Bu durum İslam’daki hoşgörünün göstergesidir. Aşağıdaki ayetler Kur’an’ın getirdiği hoşgörünün temel taşlarını teşkil eder:

a. “Onların, Allah’ı bırakıp tapındıklarına sövmeyin; sonra onlar da haddi aşarak, bilgisizce Allah’a söverler...” (En’âm, 108)

b. “De ki; ey kitap ehli! Geliniz aramızda müşterek olan bir söz üzerinde birleşelim. Allah’tan başkasına tapmayalım, hiç bir şeyi O’na ortak koşmayalım, bir kısmımız bir kısmımızı Allah’tan başka rab edinmesin. Eğer bundan yüz çevirirlerse, şöyle deyin: Şahit olun ki biz Müslümanız.” (Âl-i İmran, 64)

7. Özgürlük

İnsan özgür doğar. Kur’an, insanların doğuştan gelen özgürlüğünü korumayı hedeflemiştir. Onları, hem inanç bakımından hem dünya hayatı ile ilgili işler bakımından hem de ibadetler bakımından özgürleştirmiştir. Özgürlük noktasında ise kadın ile erkek arasında herhangi bir ayırım yapmamıştır. Bu özgürlüğü inanç, ibadet, düşünce ve amel özgürlüğü olarak özetleyebiliriz.

8. Fıtrata Uygun İbadetler

Kur’an, Hz. Âdem’den beri Allah’ın insanlara emir ve tavsiye ettiği fıtrata uygun ibadetleri getirmiştir: Namaz, oruç, hac, zekât, kurban, zikir, sadakalar, hayır işleri, iyilikler, güzel ve yararlı işler bunların başlıcalarıdır.

9. Kolaylık

Kur’an, gerek dünya işlerinde, gerekse ahiretle ilgili işlerde, kolaylık ilkesini getirmiştir. İnsanların kendi akılları ile zorlaştırarak âdeta bir cendereye çevirdikleri dünya hayatını kolaylaştırıp yaşanır hâle getirmiş; özellikle ibadetleri kolaylaştırmış ve insanların gelişme ve yenilenmelerini sağlayacak yolları açmıştır. Aşağıdaki ayetler bize bu mesajı vermektedir:

a. “Allah size kolaylık vermek ister, zorluk vermek istemez.” (Bakara, 185)

b . “Allah size dinde zorluk yapmamıştır.” (Hac, 78; diğer ayetler için bkz. Bakara, 286; Mûminûn, 62; A’raf, 72; Duhan, 4; Kamer, 15, 22, 32, 40; Leyl, 7; A’lâ, 8; İnşirah, 1-8)

Hz. Peygamber de Yemen’in güney ve kuzeyine vali ve kadı olarak görevlendirdiği iki valisi Muaz b. Cebel ile Hz. Ali’ye şu talimatı vermişti: “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.” (Buhârî, Meğazî, 60)

10. Temizlik

Kur’an, dünyaya temizliği getirmiştir. Onun en çok göze çarpan evrensel mesajlarından biri budur. Daha önce su ile yıkanmayı akledemeyen insanlara, Kur’an bu ilahî nimeti kullanarak temizlenmeyi öğretmiştir. İslam’a göre temizlik farzdır. Hz. Peygamber’e hitaben Kur’an’ın şu emri çok dikkat çekicidir: “Elbiseni temizle. Pislikten uzak dur.” (Müddessir, 3-4)

Temizlik ve yıkanma gibi dünya işlerini Kur’an ibadet kapsamına alarak onu evrenselleştirmiştir. Kur’an’ın temizlik konusundaki mesajının özeti şudur: “İçini de dışını da temizle”

Temizliğin maddi olan kısmı olduğu gibi, bir de manevi temizlik vardır ki, bu da kişinin inancını, ahlakını ve malını manevi kirlerden temizlemesi olayıdır. Cehennemden kurtulmanın yolu Allah yolunda harcamada bulunmaktan geçer. Nitekim Ulu Allah Kur’an’da şöyle buyuruyor:

a. “Malını verip temizlenen kimseler yakında cehennemden uzaklaştırılacaklardır.” (Leyl, 14-20)

b. “Nefsini temizleyen kurtulmuştur.” (Şems, 10)

Kur’an, Müslümanın iç dünyasını da dış dünyasını da temizleyerek mutlu bir hayat sürdürmesini istemektedir.

11. Paylaşım

Kur’an’ın çok sayıdaki ayetinde paylaşımcılık teşvik edilmekte; insanların maddi-manevi değerlerini paylaşarak dünya nimetlerinden huzur ve sükûn içinde yararlanmaları istenmektedir.

a. Maddi paylaşım: Mekkî surelerde göze çarpan özelliklerden biri paylaşımdır. Allah’a, ahirete, kıyamete inanmak, cennet ve cehennem sahnelerinin tasviri, Hz. Peygamber’e moral destek verme, metot verme, özellikle mali konularda fedakârlık esastır. Bunun anlamı şudur: Kur’an Mekke döneminde önce put şirkini yıkmış, sonra mal şirkini hedef alarak insanların dikkatli olmalarını sağlamıştır.

b. Manevi paylaşım: Paylaşım sadece maddi değerler için söz konusu olmayıp manevi değerler de buna dâhildir. Emr-i bilma’ruf ve nehy-i anilmünker = iyilikleri tavsiye, kötülüklerden sakındırma görevi her Müslümana yüklenilmiş bir farz-ı kifayedir. Dolayısıyla, bu görev manevi paylaşımın temelini teşkil eder. Hz. Peygamber’e hem kendisi adına hem de Müslümanların günahları için istiğfarda bulunmasının emredilmesi, bunun yanında her Müslümanın hem kendisi hem de diğer insanların günahlarının bağışlanması için Allah’a dua etmesi ile ilgili olan ayetler manevi paylaşımcılığın en ileri noktasıdır.

12. Dinde Zorlama Yoktur

Hz. Peygamber insanlara Allah’tan aldığı mesajları tebliğ etmekle memur idi, bunları insanlara yaptırma görevi yoktu. Bu çerçevede aşağıda kaydettiğimiz ayetlerin meali dikkat çekicidir:

a. “Bu, insanları uyarman ve inananlara da öğüt vermen için sana indirilen bir kitaptır. Bundan ötürü kalbinde bir sıkıntı olmasın.” (A’raf, 2)

b. “Bunlar açıklayıcı kitabın ayetleridir. İnanmıyorlar diye, nerde ise kendini yok edeceksin. Dileseydik onlara gökten bir mucize indirirdik de ona boyun eğerlerdi.” (Şuarâ, 2-4)

c. “İnanmaları için sen insanları zorlayacak mısın?” (Yunus, 99)

Bu ayetlerden çok net bir şekilde anlaşıldığına göre; Hz. Peygamber ve onu izleyen Müslümanların görevi, insanları hakka çağırmak, yanlışlar karşısında uyarmaktır.

Kur’an, Hz. Peygamber’in görevinin sadece müjdelemek, sonra uyarmaktan ibaret olduğunu haber veriyor. Bu husus bir ayette şu şekilde dile getiriliyor:

“Biz seni sadece müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.” (İsra, 105; Furkan, 56)

13. Kul ile Allah Arasında Aracı Yoktur

Kur’an’a göre kul ile Allah arasına, hiç bir kul giremediği gibi, Hz. Peygamber bile giremez. Bu konudaki ayetlerden bir kısmı şöyle:

a. “Ey inananlar! Sabırla ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Şüphe yok ki, Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 153)

b. “Allah’tan başka taptıklarınız sizin üzerinizden sıkıntıyı kaldıramaz ve değiştiremezler. Onların yalvardıkları bu varlıklar ‘hangimiz daha yakın olacağız’ diye Rablerine vesile ararlar, O’nun rahmetini umarlar...” (İsra, 56-57)

c. “Gökte ve yerde ne varsa hepsi Allah’tan isterler.” (Rahman, 29)

14. Gaybı Allah’tan Başkası Bilemez

Allah’ın bildirmesi dışında, peygamberler dâhil hiç kimse gaybı bilemez. Kur’an bize bu hususu şu ayetlerle bildiriyor:

a. “Allah gaybı bilendir. Gayb bilgisini, seçtiği elçilerinden başkasına açıklamaz.” (Cin, 21-22)

b. “Eğer ben gaybı bilseydim, çok hayır elde ederdim ve bana bir kötülük de dokunmazdı. Ben sadece inanan bir topluluk için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.” (A’raf, 188)

15. Takva Hayatın Temelidir

Kur’an takvaya büyük önem vermiştir. Kur’an’a göre insanın hazırlıklarının en değerlisi takvadır. Bunu da daha iyi algılamak için şu ayetleri örnek gösterebiliriz:

a. “İyilik ve takvada yardımlaşın, günah ve saldırmakta yardımlaşmayın.” (Maide, 2)

b. “...Takva elbisesi var ya, işte o daha hayırlıdır...” (A’raf, 26)

c. “Eğer o memleketlerin halkları iman edip takva sahibi olsalardı, onların üzerine göklerden ve yerden bereket kapılarını açardık...” (A’raf, 96)

16. Affetmek Esastır

Kur’an affı esas almış, cezalandırmayı ikinci derecede tutmuştur. Yine insanları af dilemeksizin affetmek önemli ahlaki bir ilke olarak karşımıza çıkmaktadır. Şu iki ayet de bu konuyu dikkatlerimize sunmaktadır:

a. “Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir.” (A’raf, 199)

b. “İnananlara söyle; Allah’ın (ceza) günlerinin geleceğini ummayanları (şimdilik) bağışlasınlar ki, Allah herhangi bir topluma (kendi) kazandığının karşılığını versin.” (Casiye, 14)

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Avrupa Dergi Mart 2009 sayısında yayınlanmıştır.


Prof. Dr. Yunus Vehbi Yavuz
Uludağ Üniv. İlahiyat Fak.