Yavrularımız, Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de, göz aydınlığı (Furkan, 74), dünya hayatımızın süsü ve ziyneti olarak nitelendirilmektedir. (Kehf, 46; Al-i İmran, 14) Hayatımıza anlam katan, âdeta ikinci bir yüreğimizi teşkil eden, ailede birlikteliğimizi daha da perçinleyen, çoğu defa huzur ve sevinç kaynağımız olan ve neslin devamında da önemli bir konuma sahip çocuklarımız bizler için gerçekten büyük ve anlamlı birer değerdirler. Onlar bizlere, yüreğimizin derinliklerine kadar anne-baba olgusunu tattıran, safiyet ve masumiyeti, sevgi ve sadakati, şefkat ve merhameti hatırlatan ilahi nimetlerdir. Acı ve kederi, sevinç ve huzuru onlarla daha da içselleştiririz. Şüphesiz evresine özgü bir psikoloji, algılama ve davranış biçimi sergileyen çocuklar, ellerimize yaratıcı/ilahi kudret tarafından emanet olarak verilen ve süreç içinde bizlerle şekillenen eserlerdir. Bizler, birey, aile, toplum dahası insanlık olarak bu yapılanmada âdeta ressam rolündeyiz. Karşımıza çıkacak tablo/eser, iyisi-kötüsü, olumlusu-olumsuzuyla bir anlamda bizi ifade edecektir. Hemen burada Yüce Kur’an’ın şu ayetini söylenenler bağlamında hatırla(t)mak yerinde olacaktır: “(Toprağı) iyi ve elverişli beldenin bitkisi, Rabbinin izniyle bol ve bereketli çıkar. (Toprağı) kötü ve elverişsiz olandan ise, faydasız bitkiden başkası çıkmaz. Şükredecek bir toplum için biz ayetleri işte böyle değişik biçimlerde açıklıyoruz.” (A’raf, 58) Ancak böylesi önemli bir misyona sahip çocuklara, tarihin hemen her döneminde gerek aile gerekse toplum bazında aynı perspektiften bakıldığını ifade etmemiz oldukça güç gibi gözükmektedir. Öyle ki, günümüzde dahi cennet kokulu, melek yüzlü masum yavrular karşısında, birey ve insanlık olarak iyi bir sınav verdiğimizi söylememiz vakıa ile örtüşmemektedir. Lokal düzeyde de kalsa, çağımızda aç-susuz bırakılan, anne kucağı yerine sokaklara terk edilen, sevgi ve şefkat mahrumu, kanlı savaşların mağduru, her dem gözü yaşlarla bîzar cennet gülü yavrularımızın sayısı hiç de az değildir. Sevgi ve şefkat ile beslenmesi, ninni ile büyümesi gereken tomurcuklar, şiddetle, vahşetle hayat bulamadan solmakta... İşte böyle bir ortamda, Rahmet peygamberinin dünyasında yer alan çocuklara yönelik sevgi, şefkat ve rahmet yüklü davranış biçimleri daha da bir anlam kazanmaktadır.
Kur’an-ı Kerim’de “büyük bir ahlak üzere” (Kalem, 4) olduğu bildirilen Sevgili Peygamberimiz, yine Kur’an’ın ifadesiyle “âlemlere rahmet olarak” (Enbiyâ, 107) gönderilmiş ve insanlığa, örnek alacakları nice hayatî prensipler getirmiştir. Söz konusu ilke ve mesajlar sadece Müslümanlar için değil bütün insanlığın kurtuluşuna vesile olacak, onlara hayat verecek niteliktedir. Zira Allah Rasulü, insanları hidayete ulaştırmak üzere gönderilmiş, rahmet ve merhamet kandili, kutlu bir elçidir. (Müslim, Birr, 87) “Andolsun ki Resûlullah’da sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı zikredenler için mükemmel bir örnek vardır.” (Ahzâb, 21) ayeti, Hz. Peygamber’in hemen her konuda örnek bir model olduğunu açık bir şekilde dile getirmektedir. İşte rahmet elçisinin hayatına bakıldığında, onun dünyasında çocuk olmanın ayrı bir yeri olduğu görülür. Efendimizin çocuklarla ilgili sergilediği sevgi, şefkat ve değer verme eksenli tavır ve davranışlarının süslediği muhteşem tablolarda, sadece o günün insanı için değil çağımız anne-babaları ve insanı olarak da hepimize ışık tutabilecek nitelikte mesaj/materyaller mevcuttur. Çocukların diri diri kuma gömüldüğü (Tekvîr, 8-9) değer ya da değersizliğin cinsiyete endekslendiği, sevgi ve şefkat duygularının iyice köreldiği, insanlığın ahlaki erdemler zemininde yalpaladığı bir dönemde, Peygamberimiz’in gıpta ve hayretle karşılanan örnek davranışları gerçekten anlamlıdır. Öyle ki Allah’ın seçkin kulu (s.a.s.), “çocuklarla çocuklaşabilmiş”, onların duygularına eşlik edebilmiş, dünyalarına ortak olabilmiş, öz bir ifadeyle belki yoksunluk bir tarafa gönüllere hapsedilmiş olan sevgi ve merhamete ivme ve fonksiyonellik kazandırmıştır. Gönlünde ve ikliminde, hemen her canlının yer bulduğu rahmet elçisinden başkasının sadır olması da zaten düşünülemezdi.
Sevgili Peygamberimiz, her şeyden önce çocuğun bir nimet olarak kabul edilmesi, ona değer verilmesi, ondan sevgi ve şefkatin esirgenmemesi yönünde insanlığa güzel örnekler sunmuş yüce bir şahsiyettir. Yarının büyükleri ve dünya emanetinin teslim alıcıları konumundaki çocuklara karşı “rahmet prensibinin” gereklerini hem emretmiş hem de bizatihi uygulamalarıyla göstermiştir. Gerçek şu ki, çocuk fiziki olarak kendisini koruyabilecek bir yapı ve güçte değildir. Oysa Yüce Rabbimiz, her varlığa tehlikelere karşı kendisini savunması için bir mekanizma vermiştir. İnsana akıl, aslana pençe, mürekkep balığına mürekkep gibi... Oysa çocuk, bunlardan hiçbirisine sahip değildir. Onun tek bir silahı vardır. O da yine Allah’ın kendi rahmetinden kullarına verdiği “şefkat ve merhamet” duygusudur. Çocuk bunlara besin kadar, uyku kadar hatta daha da çok muhtaçtır. (Sakallı, Talat, Hadislerle İslam’da Hoşgörü ve Kolaylık, s. 18)
Öte yandan çocukların ruhi ve fiziki gelişiminde, şefkat ve merhametin büyük rolü olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Bu nedenledir ki Peygamberimiz, “Küçüğümüze merhamet etmeyen ve büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.” (Tirmizî, Birr, 15) sözüyle, çocuklara merhametin gereğine vurgu yapmıştır. Çocuk, bu şefkatle olgunlaşır, kemale erer ve hayatın anlamını yüreğinde hisseder. Başka bir deyişle sevgi, şefkat ve merhamet, çocukların âdeta hayat suyudur. Yavrularımız böylesi unsurların işlevsel olduğu ortamlarda neşvü nema bulurlar. Günümüzde huzursuz, dağılmış ve geçimsiz ailelerin çocuklarındaki suç oranının yüksekliği, bu söylenenlerin en gerçekçi göstergesi değil midir?
Rasulüllah’ın kızı Fatıma dışında hadislere daha çok torunları Hasan ve Hüseyin’in konu olduğunu görmekteyiz. Onun gerek çocukları gerekse torunları ile olan ilişkilerinde nezaket ve nezahetin, sevgi ve saygının, samimiyet ve sadakatin dahası muhatabına değer verişin en güzel örneklerini görürüz.
Rasulüllah’ın yakın çevresindeki çocuklara ilgisi daha doğumdan itibaren başlar, doğan çocukların kulaklarına ezan okur, onlara isim takar, önceden kötü çağrışımlar yapan isim takılmışsa onları değiştirir, onlar için akika kurbanı keserdi. Nitekim torunu Hasan doğduğunda iki kulağına ezan okumuştu. İbrahim'in doğduğu gecenin ertesi günü ona isim takışını ise ashabına şöyle açıklamıştı: “Bu gece bir oğlum oldu. Ona atam İbrahim’in ismini koydum!” (Müslim, Fedail, 62; Ebû Dâvûd, Edeb, 106) Onun çocuklara karşı şefkat ve merhamet dolu davranışları, o günün insanları tarafından zaman zaman hayretle karşılanmış hatta yadırganmıştır. Nitekim bir gün torunlarından birini öperken Peygamberimizi gören Akra b. Hâbis hayret ederek “On çocuğum var hiçbirini öpmedim.” der. Peygamberimiz de Akra’ya dönerek “Merhamet etmeyene, merhamet edilmez.” (Buhârî, Edeb, 18; Tirmizî, Birr, 12) uyarısında bulunur. Yine bir başka rivayette bedevilerden birisinin “Çocuklarınızı öper misiniz?” diye Rasulüllah (s.a.s.)’a hayretle sorması ve ondan “evet” cevabı almaları üzerine adam “Biz vallahi öpmeyiz.” demesine karşılık Hz. Peygamber “Allah kalplerinizden merhameti çıkardı ise ben ne yapabilirim ki!” buyurması dikkat çekicidir. (Buharî, Edeb, 18; Müslim, Fedâil, 164; İbn Mâce, Edeb, 3) Şüphesiz bu ve benzeri örneklerle, o dönemin toplumunda yoğun bir şekilde karşılaşılsa da söz konusu örnekler o günün genel bir teamülünü yansıtmayabilir. Zira yaratılıştan insanın özünde var olan merhamet, şefkat, sevgi gibi olgular, insanlığın tarihiyle yaşıttır. Şu kadar var ki Allah Rasulü’nün dilinden bu ve benzeri olaylar bağlamında dökülen mesajların, çocuklara şefkat ve merhametle davranılmasında ayrı bir değeri ve etkisi olduğu da göz ardı edilemez. Diğer taraftan bir çocuğun öpülmesinin hadislere bu derece konu edilişi belki ayrıntı olarak telakki edilebilir. Ancak bir çocuğun değil şefkatle öpülmesi, saçının okşanması, elinin tutulması, hele hele muhatap kabul edilmesinin onun zihin ve gönül dünyasında ne tür değişim ve kazanımlara vesile olduğu izaha gerek duymayacak kadar açık olsa gerektir. Hele hele bu tür davranış ve tutumlardan yoksun bir aile ya da toplumda söz konusu davranış biçimlerinin değeri daha da bir anlam ifade edecektir. Belki de bu nedenledir ki, Sevgili Peygamberimiz evlatlarımızın bir öpücükle de olsa taltif edilmesini tavsiye etmiş, bunun büyük mükâfat vesilesi olacağını haber vermiştir. Kaldı ki, bugünün eğitimcileri de çocuklara karşı duyulan sevgiyi ifade etmenin en etkin yollarından biri onların kucaklanıp öpülmesi olduğunu belirtmektedirler.
Rasulüllah (s.a.s.), çocuklara selam verir, hatırlarını sorar, onlara latife yapar hatta zaman zaman onların oyunlarına katılarak sevinmelerine vesile olurdu. Onun hayatında bunun pek çok örneği bulunmaktadır. Nitekim bir gün torunu Hasan ve Hüseyin’i iki ellerinden tutmuştu. Çocuğun ayakları kendisinin ayakları üzerindeydi. ‘Çık, çık’ diyordu. Çocuk ayakları Hz. Peygamber’in göğsüne basıncaya kadar tırmandı. Sonra çocuğu öptü ve şöyle dedi: “Allah’ım bunu sev, çünkü ben onu seviyorum.” (Buhari, Edebü’l-Müfred, 249) Yine deve taklidi yaparak Hasan ve Hüseyin’i sırtına bindirip taşıması, namazda omuzuna bindiklerinde secdeye bile, o şekilde gitmeye çalışması ashabın çocuklarıyla da yakinen ilgilenmesi, sık sık onlarla hasbihal etmesi, onların dünyalarına inerek şakalaşması, problemlerine çözüm bulması onun çocuklara karşı sergilediği tutum konusunda bize fikir vermektedir.
Peygamber Efendimiz, çocukların kokularını cennet kokularına benzetir, sadece torunlarını öpüp koklamakla yetinmez diğer çocukları da sever, kucaklayıp öper ve onları bağrına basar, onlar için hayır duada bulunurdu. (Buhârî, Ashâbü’n-Nebî, 22) Hatta sahabeden bazıları erkek veya kız çocuklarını Rasulüllah’a dua etmesi için getirirler, Peygamber de onları kucağına oturtarak, saçlarını okşar ve onların hayrı için dua ederdi.
Peygamberimizin çocuklara yaptığı şaka ve latifelerle ilgili olarak da şu örnekleri verebiliriz. Bir defasında, Mahmud b. Rebî beş yaşlarında iken, Hz. Peygamber ağzına su doldurup, yüzüne püskürterek şakalaşmıştır. (Buhârî, İlim, 18; Müslim, Mesâcid, 265) Yine Enes b. Malik anlatıyor: Benim Ebu Umeyr adında küçük bir kardeşim vardı. Peygamber Efendimiz bizim eve gelerek onu gördüğünde, Ebu Umeyr’i üzgün görüyorum, sebebi nedir?` “Babam, Ey Allah’ın Rasulü, oynadığı nugayr kuşu öldü” dedi. (Nugayr, serçeye benzeyen kırmızı gagalı bir kuştur.) Bundan sonra Peygamber Efendimiz, Ebu Umeyr’i her gördüğünde “Ebu Umeyr ne oldu senin nugayr?” diye latife yaparak, ona takılırdı.” (Buhari, Edeb, 81, 112; Müslim, Edeb, 5)
Onun çocuklara olan şefkat ve merhameti, bazen dinin direği durumunda olan namazı bile kısa kesmesine sebep olmuştur ve “uzun kılmak niyetiyle namaza dururum, derken bir çocuk ağlaması işitir, annesine meşakkat vermemek için namazı kısa keserim.” (Buhârî, Ezan, 61, 163; Ebu Davud, Salat, 123; İbn Mace, İkame, 49) buyurdukları olmuştur. Konunun daha iyi anlaşılması açısından şu hadisi de burada nakledelim: Bir gün Peygamber (s.a.s.) Hz. Hasan veya Hüseyin sırtında olduğu halde camiye girer. Çocuğu sağına bırakıp namaza durur. Namazda secdeyi o kadar uzatır ki, arkadan biri dayanamaz başını kaldırır ve bakar. Bir de ne görsün! Resûlullah secdede çocuk sırtında öylece duruyor. Neticede namaz biter ve cemaat “Ey Allah elçisi, bu namazda secdeyi o kadar uzun yaptın ki, daha önce böylesini görmedik. Bu şekilde mi hareket etmemiz emredildi, yoksa vahiy mi iniyordu? diye sorarlar. Cevaben “Hayır bunların hiçbiri olmadı” der ve torunu sırtında olduğu için böyle davrandığını anlatır. (Hâkim, el-Müstedrek, III, 165-166) Bazen Hz. Peygamber secdeye gidince Hasan ve Hüseyin gelip sırtına binerlerdi. Hz. Peygamber secdeden kalkarken onları yumuşak bir şekilde alıp yere bırakırdı. Secdeye gidince onlar yine sırtına binerlerdi, bu durum, namaz bitene kadar böyle devam ederdi. Namaz bitince ise Hz. Peygamber onları, hiç kızmaksızın alıp dizlerine oturturdu. (Müsned, II, 513)
Sonuç
Çağımızda toplumlar büyük problemlerle karşı karşıyadır. Parçalanan ailelerin, şefkat, saygı ve sevgi ortamından mahrum eş ve yavruların sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Öyle ki, sevgi ve şefkat yüklü sözcüklere hasret kalan insanların sayısı hiç de az değildir. Bu problemlerin aşılmasında Allah’ın en güzel örnek olarak takdim ettiği kutlu elçinin hayatını süsleyen erdem, fazilet, sevgi, saygı, rahmet dolu değerlerin hayata geçirilmesi kaçınılmazdır. Çocuk da özelde aile genelde bir toplum hatta insanlık için önemli bir işlevi olan nimettir. Bu nimetin gereği gibi değerlendirilmesinde, onun yerini bulmasında, Hz. Peygamber’in mesajlarının, davranış biçimlerinin rolü ve katkısı olacaktır. Bir peygamberin çocukların dünyasına inmesi gerçekten büyük anlamlar ifade etmektedir. Sorunu/sorunları sebebiyle gülmeyi unutmuş, evlatlarımızın gülümsemesine katkı sağlamak güzel değil midir? Sosyal ve toplumsal problemlerin yükü altında ezilen, maddi sorunlar yüzünden eğitim ve öğretimine devam edemeyen yavrularımızın eli tutulmaya layık değil midir? Onların problemlerini sırtlamaya, şefkat, merhamet özlemlerine rahmet peygamberi misali cevap vermeye hazır mıyız?
Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Nisan 2009 sayısında yayınlanmıştır.
Dr. Yaşar Yiğit
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi
Kur’an-ı Kerim’de “büyük bir ahlak üzere” (Kalem, 4) olduğu bildirilen Sevgili Peygamberimiz, yine Kur’an’ın ifadesiyle “âlemlere rahmet olarak” (Enbiyâ, 107) gönderilmiş ve insanlığa, örnek alacakları nice hayatî prensipler getirmiştir. Söz konusu ilke ve mesajlar sadece Müslümanlar için değil bütün insanlığın kurtuluşuna vesile olacak, onlara hayat verecek niteliktedir. Zira Allah Rasulü, insanları hidayete ulaştırmak üzere gönderilmiş, rahmet ve merhamet kandili, kutlu bir elçidir. (Müslim, Birr, 87) “Andolsun ki Resûlullah’da sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı zikredenler için mükemmel bir örnek vardır.” (Ahzâb, 21) ayeti, Hz. Peygamber’in hemen her konuda örnek bir model olduğunu açık bir şekilde dile getirmektedir. İşte rahmet elçisinin hayatına bakıldığında, onun dünyasında çocuk olmanın ayrı bir yeri olduğu görülür. Efendimizin çocuklarla ilgili sergilediği sevgi, şefkat ve değer verme eksenli tavır ve davranışlarının süslediği muhteşem tablolarda, sadece o günün insanı için değil çağımız anne-babaları ve insanı olarak da hepimize ışık tutabilecek nitelikte mesaj/materyaller mevcuttur. Çocukların diri diri kuma gömüldüğü (Tekvîr, 8-9) değer ya da değersizliğin cinsiyete endekslendiği, sevgi ve şefkat duygularının iyice köreldiği, insanlığın ahlaki erdemler zemininde yalpaladığı bir dönemde, Peygamberimiz’in gıpta ve hayretle karşılanan örnek davranışları gerçekten anlamlıdır. Öyle ki Allah’ın seçkin kulu (s.a.s.), “çocuklarla çocuklaşabilmiş”, onların duygularına eşlik edebilmiş, dünyalarına ortak olabilmiş, öz bir ifadeyle belki yoksunluk bir tarafa gönüllere hapsedilmiş olan sevgi ve merhamete ivme ve fonksiyonellik kazandırmıştır. Gönlünde ve ikliminde, hemen her canlının yer bulduğu rahmet elçisinden başkasının sadır olması da zaten düşünülemezdi.
Sevgili Peygamberimiz, her şeyden önce çocuğun bir nimet olarak kabul edilmesi, ona değer verilmesi, ondan sevgi ve şefkatin esirgenmemesi yönünde insanlığa güzel örnekler sunmuş yüce bir şahsiyettir. Yarının büyükleri ve dünya emanetinin teslim alıcıları konumundaki çocuklara karşı “rahmet prensibinin” gereklerini hem emretmiş hem de bizatihi uygulamalarıyla göstermiştir. Gerçek şu ki, çocuk fiziki olarak kendisini koruyabilecek bir yapı ve güçte değildir. Oysa Yüce Rabbimiz, her varlığa tehlikelere karşı kendisini savunması için bir mekanizma vermiştir. İnsana akıl, aslana pençe, mürekkep balığına mürekkep gibi... Oysa çocuk, bunlardan hiçbirisine sahip değildir. Onun tek bir silahı vardır. O da yine Allah’ın kendi rahmetinden kullarına verdiği “şefkat ve merhamet” duygusudur. Çocuk bunlara besin kadar, uyku kadar hatta daha da çok muhtaçtır. (Sakallı, Talat, Hadislerle İslam’da Hoşgörü ve Kolaylık, s. 18)
Öte yandan çocukların ruhi ve fiziki gelişiminde, şefkat ve merhametin büyük rolü olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Bu nedenledir ki Peygamberimiz, “Küçüğümüze merhamet etmeyen ve büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.” (Tirmizî, Birr, 15) sözüyle, çocuklara merhametin gereğine vurgu yapmıştır. Çocuk, bu şefkatle olgunlaşır, kemale erer ve hayatın anlamını yüreğinde hisseder. Başka bir deyişle sevgi, şefkat ve merhamet, çocukların âdeta hayat suyudur. Yavrularımız böylesi unsurların işlevsel olduğu ortamlarda neşvü nema bulurlar. Günümüzde huzursuz, dağılmış ve geçimsiz ailelerin çocuklarındaki suç oranının yüksekliği, bu söylenenlerin en gerçekçi göstergesi değil midir?
Rasulüllah’ın kızı Fatıma dışında hadislere daha çok torunları Hasan ve Hüseyin’in konu olduğunu görmekteyiz. Onun gerek çocukları gerekse torunları ile olan ilişkilerinde nezaket ve nezahetin, sevgi ve saygının, samimiyet ve sadakatin dahası muhatabına değer verişin en güzel örneklerini görürüz.
Rasulüllah’ın yakın çevresindeki çocuklara ilgisi daha doğumdan itibaren başlar, doğan çocukların kulaklarına ezan okur, onlara isim takar, önceden kötü çağrışımlar yapan isim takılmışsa onları değiştirir, onlar için akika kurbanı keserdi. Nitekim torunu Hasan doğduğunda iki kulağına ezan okumuştu. İbrahim'in doğduğu gecenin ertesi günü ona isim takışını ise ashabına şöyle açıklamıştı: “Bu gece bir oğlum oldu. Ona atam İbrahim’in ismini koydum!” (Müslim, Fedail, 62; Ebû Dâvûd, Edeb, 106) Onun çocuklara karşı şefkat ve merhamet dolu davranışları, o günün insanları tarafından zaman zaman hayretle karşılanmış hatta yadırganmıştır. Nitekim bir gün torunlarından birini öperken Peygamberimizi gören Akra b. Hâbis hayret ederek “On çocuğum var hiçbirini öpmedim.” der. Peygamberimiz de Akra’ya dönerek “Merhamet etmeyene, merhamet edilmez.” (Buhârî, Edeb, 18; Tirmizî, Birr, 12) uyarısında bulunur. Yine bir başka rivayette bedevilerden birisinin “Çocuklarınızı öper misiniz?” diye Rasulüllah (s.a.s.)’a hayretle sorması ve ondan “evet” cevabı almaları üzerine adam “Biz vallahi öpmeyiz.” demesine karşılık Hz. Peygamber “Allah kalplerinizden merhameti çıkardı ise ben ne yapabilirim ki!” buyurması dikkat çekicidir. (Buharî, Edeb, 18; Müslim, Fedâil, 164; İbn Mâce, Edeb, 3) Şüphesiz bu ve benzeri örneklerle, o dönemin toplumunda yoğun bir şekilde karşılaşılsa da söz konusu örnekler o günün genel bir teamülünü yansıtmayabilir. Zira yaratılıştan insanın özünde var olan merhamet, şefkat, sevgi gibi olgular, insanlığın tarihiyle yaşıttır. Şu kadar var ki Allah Rasulü’nün dilinden bu ve benzeri olaylar bağlamında dökülen mesajların, çocuklara şefkat ve merhametle davranılmasında ayrı bir değeri ve etkisi olduğu da göz ardı edilemez. Diğer taraftan bir çocuğun öpülmesinin hadislere bu derece konu edilişi belki ayrıntı olarak telakki edilebilir. Ancak bir çocuğun değil şefkatle öpülmesi, saçının okşanması, elinin tutulması, hele hele muhatap kabul edilmesinin onun zihin ve gönül dünyasında ne tür değişim ve kazanımlara vesile olduğu izaha gerek duymayacak kadar açık olsa gerektir. Hele hele bu tür davranış ve tutumlardan yoksun bir aile ya da toplumda söz konusu davranış biçimlerinin değeri daha da bir anlam ifade edecektir. Belki de bu nedenledir ki, Sevgili Peygamberimiz evlatlarımızın bir öpücükle de olsa taltif edilmesini tavsiye etmiş, bunun büyük mükâfat vesilesi olacağını haber vermiştir. Kaldı ki, bugünün eğitimcileri de çocuklara karşı duyulan sevgiyi ifade etmenin en etkin yollarından biri onların kucaklanıp öpülmesi olduğunu belirtmektedirler.
Rasulüllah (s.a.s.), çocuklara selam verir, hatırlarını sorar, onlara latife yapar hatta zaman zaman onların oyunlarına katılarak sevinmelerine vesile olurdu. Onun hayatında bunun pek çok örneği bulunmaktadır. Nitekim bir gün torunu Hasan ve Hüseyin’i iki ellerinden tutmuştu. Çocuğun ayakları kendisinin ayakları üzerindeydi. ‘Çık, çık’ diyordu. Çocuk ayakları Hz. Peygamber’in göğsüne basıncaya kadar tırmandı. Sonra çocuğu öptü ve şöyle dedi: “Allah’ım bunu sev, çünkü ben onu seviyorum.” (Buhari, Edebü’l-Müfred, 249) Yine deve taklidi yaparak Hasan ve Hüseyin’i sırtına bindirip taşıması, namazda omuzuna bindiklerinde secdeye bile, o şekilde gitmeye çalışması ashabın çocuklarıyla da yakinen ilgilenmesi, sık sık onlarla hasbihal etmesi, onların dünyalarına inerek şakalaşması, problemlerine çözüm bulması onun çocuklara karşı sergilediği tutum konusunda bize fikir vermektedir.
Peygamber Efendimiz, çocukların kokularını cennet kokularına benzetir, sadece torunlarını öpüp koklamakla yetinmez diğer çocukları da sever, kucaklayıp öper ve onları bağrına basar, onlar için hayır duada bulunurdu. (Buhârî, Ashâbü’n-Nebî, 22) Hatta sahabeden bazıları erkek veya kız çocuklarını Rasulüllah’a dua etmesi için getirirler, Peygamber de onları kucağına oturtarak, saçlarını okşar ve onların hayrı için dua ederdi.
Peygamberimizin çocuklara yaptığı şaka ve latifelerle ilgili olarak da şu örnekleri verebiliriz. Bir defasında, Mahmud b. Rebî beş yaşlarında iken, Hz. Peygamber ağzına su doldurup, yüzüne püskürterek şakalaşmıştır. (Buhârî, İlim, 18; Müslim, Mesâcid, 265) Yine Enes b. Malik anlatıyor: Benim Ebu Umeyr adında küçük bir kardeşim vardı. Peygamber Efendimiz bizim eve gelerek onu gördüğünde, Ebu Umeyr’i üzgün görüyorum, sebebi nedir?` “Babam, Ey Allah’ın Rasulü, oynadığı nugayr kuşu öldü” dedi. (Nugayr, serçeye benzeyen kırmızı gagalı bir kuştur.) Bundan sonra Peygamber Efendimiz, Ebu Umeyr’i her gördüğünde “Ebu Umeyr ne oldu senin nugayr?” diye latife yaparak, ona takılırdı.” (Buhari, Edeb, 81, 112; Müslim, Edeb, 5)
Onun çocuklara olan şefkat ve merhameti, bazen dinin direği durumunda olan namazı bile kısa kesmesine sebep olmuştur ve “uzun kılmak niyetiyle namaza dururum, derken bir çocuk ağlaması işitir, annesine meşakkat vermemek için namazı kısa keserim.” (Buhârî, Ezan, 61, 163; Ebu Davud, Salat, 123; İbn Mace, İkame, 49) buyurdukları olmuştur. Konunun daha iyi anlaşılması açısından şu hadisi de burada nakledelim: Bir gün Peygamber (s.a.s.) Hz. Hasan veya Hüseyin sırtında olduğu halde camiye girer. Çocuğu sağına bırakıp namaza durur. Namazda secdeyi o kadar uzatır ki, arkadan biri dayanamaz başını kaldırır ve bakar. Bir de ne görsün! Resûlullah secdede çocuk sırtında öylece duruyor. Neticede namaz biter ve cemaat “Ey Allah elçisi, bu namazda secdeyi o kadar uzun yaptın ki, daha önce böylesini görmedik. Bu şekilde mi hareket etmemiz emredildi, yoksa vahiy mi iniyordu? diye sorarlar. Cevaben “Hayır bunların hiçbiri olmadı” der ve torunu sırtında olduğu için böyle davrandığını anlatır. (Hâkim, el-Müstedrek, III, 165-166) Bazen Hz. Peygamber secdeye gidince Hasan ve Hüseyin gelip sırtına binerlerdi. Hz. Peygamber secdeden kalkarken onları yumuşak bir şekilde alıp yere bırakırdı. Secdeye gidince onlar yine sırtına binerlerdi, bu durum, namaz bitene kadar böyle devam ederdi. Namaz bitince ise Hz. Peygamber onları, hiç kızmaksızın alıp dizlerine oturturdu. (Müsned, II, 513)
Sonuç
Çağımızda toplumlar büyük problemlerle karşı karşıyadır. Parçalanan ailelerin, şefkat, saygı ve sevgi ortamından mahrum eş ve yavruların sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Öyle ki, sevgi ve şefkat yüklü sözcüklere hasret kalan insanların sayısı hiç de az değildir. Bu problemlerin aşılmasında Allah’ın en güzel örnek olarak takdim ettiği kutlu elçinin hayatını süsleyen erdem, fazilet, sevgi, saygı, rahmet dolu değerlerin hayata geçirilmesi kaçınılmazdır. Çocuk da özelde aile genelde bir toplum hatta insanlık için önemli bir işlevi olan nimettir. Bu nimetin gereği gibi değerlendirilmesinde, onun yerini bulmasında, Hz. Peygamber’in mesajlarının, davranış biçimlerinin rolü ve katkısı olacaktır. Bir peygamberin çocukların dünyasına inmesi gerçekten büyük anlamlar ifade etmektedir. Sorunu/sorunları sebebiyle gülmeyi unutmuş, evlatlarımızın gülümsemesine katkı sağlamak güzel değil midir? Sosyal ve toplumsal problemlerin yükü altında ezilen, maddi sorunlar yüzünden eğitim ve öğretimine devam edemeyen yavrularımızın eli tutulmaya layık değil midir? Onların problemlerini sırtlamaya, şefkat, merhamet özlemlerine rahmet peygamberi misali cevap vermeye hazır mıyız?
Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Nisan 2009 sayısında yayınlanmıştır.
Dr. Yaşar Yiğit
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

